Yazılar

, , , , , ,

2018 BİLSEM Festivali ve İlk Mentorluk Deneyimimiz

Herkese merhaba sayın FST Blog okurları, ben Merve. Bu yazımda sizlere hayatımda hiç hackhathona katılmadığım halde ve etkinliğe katılmadan önce ne olduğunu öğrendiğim BİLSEM’in düzenlemiş olduğu BİLSEM Festivali ve hackhathondaki mentorluk maceramızdan bahsedeceğim.

İlk önce sizlere “BİLSEM nedir, ne yapıyor ve BİLSEM Festivali nedir?” bunlardan bahsedeceğim. Açılımı Bilim ve Sanat Eğitim Merkezleri olan BİLSEM, ilkokullarda sınavla tespit edilen özel yetenekli öğrencilerin mevcut eğitimlerini aksatmayacak şekilde açılan Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı okullardır. Temel amaçları; bireylerin, yeteneklerinin farkında olmalarını sağlamak ve sahip oldukları kapasitelerini geliştirerek üst düzeyde kullanmalarını sağlamaktır. Hiç bilmeyenlere fikir oluşturmak adına ben şu an size BİLSEM’in resmi internet sayfasındaki bilgileri kopyaladım, festival boyunca gözlemlediğim BİLSEM’i ise bu yazımda açıklamaya çalışacağım. Artık maceramızı anlatmaya başlayabilirim.

Yaklaşık 2 ay önce mentorumuz Buğra Kuloğlu’ndan “Çok ilginç bulduğum ve birlikte başarabileceğiniz şeyler olduğuna inandığım Scode ekibiyle sizi tanıştırmak istiyorum.” diye bir mesaj aldık. Biz de seve seve tanışmak istediğimizi söyledik ve Scode kurucu ortağı Kadir Can ile tanışma toplantısı ayarlayıp neler yapabileceğimizi tartıştık. Bu görüşmeden 2 hafta sonra Buğra ve Kadir Uşak Üniversitesinin düzenlemiş olduğu “5X” etkinliğine katılmak için Uşak’a gittiler. Koordinatörlerimizden Berfin de bu etkinlikte onlara eşlik edip Future Science Team‘i anlattı. Etkinlikten sonra Berfin ve Kadir tam anlamıyla çıldırmışçasına etkinliğin ne kadar harika geçtiğini ve tanıştıkları hem etkileyici hem de tuhaf başarı hikayelerine sahip olan insanları anlatıyor (anlatmaya çalışıyor) ve biz hiçbir şey anlamıyorduk. Berfin bize gelişmeleri net olarak aktardıktan sonra Scode ve katıldıkları etkinlik hakkında daha fazla merak sahibi olmuştum. Daha sonra Kadir Berfin’e “Bir hackhathonda mentor olarak görev almak ister misin?” diye sormuş hatta FST ekibinden bir kişinin daha ona katılmasını istemişti. Berfin ise bana katılıp katılamayacağımı sordu. Ben de aylarca süren sınava hazırlık sürecime biraz ara vermek ve Scode ekibiyle tanışmak için katılabileceğimi söyledim. Bundan hemen sonra henüz öğrendiğim BİLSEM’in ne olduğunu araştırmaya başladım. Çünkü katılacağımız hackhathon BİLSEM Festivali çerçevesinde gerçekleşecekti. Bu zamana kadar böyle bir oluşumdan nasıl bihaber olduğuma çok şaşırıp festivale katılmak için gün saymaya başlamıştım.

Antalya’ya uçakla gidecektim ama gideceğim gün tam bir karmaşaydı! Festival haftası boyunca neredeyse hiç uyumayacağımı bilmeden o sabah erken kalkıp valizimi hazırlamak zorundaydım. Daha sonra apar topar evden çıktım ve havaalanına gittim. Antalya’ya İstanbul aktarmalı gidecektim. Biletimi gören eski FST üyesi hero Yiğit “İstanbul’a geleceğini neden bana haber vermedin, yanına geliyorum.” diyerek yola çıkmıştı. (Anımsamayanlar için Yiğit’in diğer hero hikayesini buradan okuyabilirsiniz.) İstanbul’da sadece aktarma boyunca kalacağımı söylediğim halde bir şeyi söylemeyi unutmuştum: Sabiha Gökçen’de olacağımı! Benim uçuş saatim geldiği için telefonu kapatmıştım. Yiğit ise bu sırada diğer FST üyesi olan Samet’e de haber verip Atatürk Havalimanına doğru yola çıkmıştı. Uzun zamandır görüşmediğimiz ve inince Yiğit ve Sametle görüşeceğim için çok heyecanlıydım. İndiğimde ise telefonuma düşen 100 mesaj ile tam bir hayal kırıklığına uğradım ama kahkaha atmadan da duramıyordum! Böylelikle onlarla görüşemeden diğer uçuşum için uçağa gittim. Bu sırada da “Zaman geçmiyor!” diye şikayet ederek Berfin’le konuşuyorduk çünkü gerçekten vakit geçmiyordu, aktarma yapmak yolculukların en kötüsü olabilirdi! Berfin benden önce otele ulaşmış ve yemek için beni beklemeye karar vermişti. (Buluşmamızın tam bir işkence olacağını bilmeden.) Çünkü otele ulaşana kadar 3 kazanın eşiğinden dönmüştüm, en sonunda otele vardığımda ise yanlışlıkla başka bir oda için check-in yapmıştım. Berfin beni, ben onu bekliyordum çünkü gittiğim odada karşıma çıkmasını bekliyordum, evet bunu gerçekten bekledim. En sonunda yanlışlığı fark edip doğru odaya gittim. Berfin ise hem bana sarılıp hem de söyleniyordu. Apar topar yemek yemek ve ekibin geri kalanıyla tanışmak için yemek salonuna indik. Ama onlar bizi beklemekten sıkılıp odalarına çıkmıştı, aksilikler bunlarla da bitmemişti çünkü yemekte neredeyse hiçbir şey kalmamıştı. Bolca yeşillik ve saman tadında ekmek-tatlı kalmıştı.

Görselde benim çekmiş olduğum ve berfin'in elinin göründüğü bir fotoğraf var. Benim tabağımda bahsettiğim samansı ekmek var. Berfin'in elinde iseadını bilmediğim bir ot var ve bana uzatıyor. Fotoğrafta Berfin'in tabapı da görünüyor ve tabakta bolca yeşillik var. Ayrıca fotoğrafın sağında su bardağı görünüyor. En arkada ise pencere var.

Berfin’in buluşmamızın şerefine bana vermiş olduğu sanatsal ot.

Gerçekten bunların hiçbir önemi yoktu çünkü biz nedenini bilmediğimiz halde yemek boyunca her şeye kahkaha atıyorduk. Ve hala gün bitmedi! Scode ekibinden Barış, Kaan ve Kemal yemekten sonra bize katıldı. Sonrasında kısa bir tanışma faslı ve bolca “Tüm yollar Sivas’tan geçer.” tartışması vardı. (Sivaslı olduğumu söylememe gerek yoktur umarım…) Tam 3 saat süren bu tartışmadan sonra yakındaki (7 km!) benzinliğe gidip bir şeyler almaya karar verdik. Ne düşündüğünüzü biliyorum “Bu fikri kim ortaya attı?” maalesef bu sorunun cevabını kimse üstlenmedi. İlk önce güvenlikçi abi bizi liseli sanıp çıkmamıza izin vermedi, sonra yolumuzu kaybettik, daha sonra köpeklerle karşılaştık ve bonus; gittiğimiz benzinlik açık değildi! Tüm bunlara rağmen yolumuza devam ederken siyah bir araba hemen ilerimizde durup yavaş yavaş yanımıza geldi. 3 saniye içinde milyon tane “Acaba bize ne yapacak?” diyerek arabanın bize yanaşmasını bekledik. Arabadan tonton bir amca çıkıp “‘Keşke şu araba dursa da bizi alsa.’ diyordunuz değil mi?” dedi. Biz şoktan çıkamayıp hep bir ağızdan “Yoo, amca valla yok öyle bi şey.” derken Berfin ne dedi peki biliyor musunuz? Biz kaçıracaksınız diye korktuk hatta!” BERFİN!? Cidden mi? Korktuk hatta mı? Buna rağmen amca gittikten sonra kahkaha atmaya ve tüm yollar Sivas’tan geçer tartışmasına devam ettik. Tabii tüm bunları köpeklerden korktuğumuz için dikkatimizi başka yöne çekmek için yaptık, deli olduğumuz için değil! Hızlıca otele dönüp o günün bittiğine şükrederek uyuduk. Çünkü sabah erken kalkmamız gerekiyordu, diğer ekip üyeleri biz zaten uyumayacağız yarın görüşürüz diyerek yanımızdan ayrıldı. Biz buna inandık ama ertesi gün 12-1 gibi yanımıza geldiler çünkü uyanamamışlardı! O kadar çok şey anlatıp hala hackhathon sürecine gelemediğimin farkındayım, o yüzden şimdi bu süreci anlatmaya başlıyorum.

Görselde üzerlerinde berfin dağ ve merve nur özkan yazan sarı renkli iki yaka kartı var, biraz arkasında bilgisayar ekranında görünen future science team logosu ve yazısı var en arkada sadece biraz görünen yarışmacıların kafaları ve masalar var.

Future Science Team logosu ve etkinlik yaka kartlarımız.

Kadir bize o günün sabahında katıldı ve hep birlikte hackhathon için son hazırlıkları yapmaya başladık. Çok zorlu 24 saat başlamıştı! Görev paylaşımı yapmıştık: Kadir, Kaan ve Barış teknik-kodlama tarafıyla; Kemal tasarım tarafıyla; Berfin ve ben de proje-fikir geliştirme, sunum ve çok zorlu anlarda sohbet ederek yarışmacıların kafalarını açmaya yardımcı olma kısmıyla ilgilenecektik. Daha önce hiç hackhathona yarışmacı olarak katılmadım ama şunu söyleyebilirim ki: Eminim mentorluk da yarışmak kadar zordu! Bu süreci sizinle detaylı olarak paylaşmak istiyorum. İlk önce zor bir şeyle başladık: 35 grupla tek tek konuşup yarışmacıların fikir bulmalarına ve onlara yardımcı olmamıza izin vermelerini sağlamak. Bu süreç yaklaşık olarak 5 saat sürdü, daha sonra tüm yarışmacılar kodlama tarafına yönelmeye başladı. Bu kısımda ise teknik arkadaşlar çok yoruldu, vakit artık gece olmuştu ve herkes neredeyse tükenmişti. Tüm yarışmacılar salonun bir tarafında uyukluyordu ama bu sırada çalışma sırası başkasına gelmişti: Kemal. Çünkü artık projelelerini tasarlama zamanıydı. Herkesin çok yorulduğunu fark eden BİLSEM öğretmenleri hep birlikte sahile inmeyi teklif etti; gerçekten bu fikir ilaç gibi gelmişti! Herkes biraz nefes alıp rahatlamıştı, daha sonra salona dönüp çok önemli bir şey üzerinde çalışmaya başladık: boş yapmak. Oradan önemli bir şey olarak görünmüyor olabilir ama gerçekten çok eğlenceli ve önemliydi! Herkes yavaş yavaş uyumaya başlayınca ben sandalyeleri birleştirip uyudum, ekibin geri kalan kısmı da armutlarda ve salonun her köşesinde uyuyakalmıştı. 1 saat sonra sabah olmuştu ve herkes çalışmaya devam ediyordu. Gerçekten o kadar iyi fikirleri vardı ki ama bunların yanında çok önemli bir eksikliği farketmiştik: BİLSEM öğrencileri çok zeki ve çalışkandı ama birçoğu işlevsel düşünmeyi bilmiyordu. Bunu daha sonra öğretmenlerle sohbet sırasında paylaştık, onlar da bize hak verdi ve bu konu üzerine düşeceklerini söylediler. Hatta kendi BİLSEMlerinde FST ekibini ağırlamayı istediklerini söyleyip iletişim bilgilerimizi aldılar. Her şey çok yorucu ama harika ilerliyordu; ekiplerle sunumları da ayarladıktan sonra hackhathon bitmiş ve sunum vakti gelmişti. Her biri sunumunu yaptı ve biz de son görevimizi yerine getirip hachathonu sonlandırdık. (Merak edenler için kazanan fikri paylaşmak istiyorum; projenin adı Nigros. Hachathon konsepti: Akıllı Şehirler ve Uygulamaları, projenin bize sunduğu şey ise PokemonGO tarzı bir uygulama ile insanların sokaktan indirim toplaması ve bunları çeşitli market-mağazalarda kullanması. Buradaki kazanım insanların sadece indirime sahip olması değil, onları sokağa indirerek bir nebze de olsa sosyalleştirmek.) Bu günün akşamında gözlem gecesi vardı. Bu fikir öncesinde bizi çok heyecanlandırmış olsa da kalabalıktan dolayı hevesimiz kursağımızda kaldı diyebiliriz, daha sonra ise bir FST klasiği olarak frizbi oynamaya karar verip oynayamadık, çünkü gözlemden dolayı oynadığımız alanın ışıklandırması kapalıydı.

Ertesi gün öğle yemeğinde Scode ekibinin tasarımcısı Kemal bizimle deneyimlerini paylaştı ve örnek bir tasarım oluşturmaya başladı. Bu sırada bizim aklımızda başka bir şey kalmıştı: frizbi oynamak. Kemal bizim için örnek bir tasarım hazırlarken başka bir işi çıkmıştı, biz de harika ekip arkadaşları olarak onu orada bırakıp frizbi oynamaya gittik. İlk önce sadece Berfin ve ben varken oteldeki diğer tanıdığımız-tanımadığımız insanlar da bize katıldı ve sonunda güzel bir oyun oynadık. Sonra biraz heyecanlanıp otelin futbol sahasına geçip oynamaya başladık.

Görselde 4 kişiyiz. Arda gözlüklü ve selfieyi çeken kişi, hemen sağında Utku o da gözlüklü ve turuncu frizbi yüzünün yarısını kapatıyor. Berfinin elinde de beyaz frizbi var ve elini like işareti yaparak kameraya gülümsüyor, berfinin saçları kıvırcık. En sağda ben varım, benim saçlarım kısa ve kahküllerim var, gülerek kameraya bakıyorum arkamız yeşil saha.

FST klasiği frizbi challenge.  Soldan sağa Arda, Utku, Berfin, ben.

Yaklaşık 3 saat sonra yorulup sohbet etmeye başladık ve sonrasında yemeğe geçtik. Döndüğümüzde ise Kemal tasarımı bitirmiş ve ortaya çok güzel bir şey çıkarmıştı. Bunu Berfin sürpriz olarak bir etkinlikte kullanabilir. 🙂 Yemekten sonra bir masanın etrafında kalabalık bir ekiple birleştik ve kahve içip sonsuz bir sohbete daldık. İtiraf edeyim ki alıştığım diğer FST sohbetlerine benzemiyordu ama nedenini paylaşamacağım, bu FSTnin iyiliği ve geleceği için… Ertesi gün dönüş vakti gelmişti, benim uçuşum erken olduğu için kahvaltıdan sonra hemen ayrıldım ve ekibe veda edemedim.

Eve döndükten sonra ekiple sohbet sırasında BİLSEM Festivaline özel çanta, defter ve kalem verildiğini öğrendik. Bunları ekipten sadece Barış ve Kemal almıştı. Festival boyunca bizi hiç yalnız bırakmayan Zerrin Hocamız da bunları almadığımızı öğrenince hemen festivalden bir diğer öğretmenle iletişime geçip bize kargolatmak istediğini söyledi. Hepimiz o sırada “Hocam neden bu kadar tatlısınız!” nidaları attık. Zerrin Hoca 2 gün içinde elimize ulaşacağını söylese de en geç benimki geldi ve tam 1 hafta sonra geldi. Anladık ki tüm yollar Sivas’tan geçiyormuş ama biraz geç geçiyormuş…

O haftadan sonra bu kadar çok donanımlı insanla karşılaşınca kendimde bir eksikliği farkettim: kodlama bilmediğimi. Bu eksikliği gidermek ve hayalimizdekileri hayata geçirmek için kodlama öğrenmeye başladım. Bu etkinlikten sonra hem değerli hem donanımlı birçok insanı hayatıma kattığım gibi çok önemli bir mentorluk-hackhacton deneyimiyle ve çok önemli bir hediyeyle (Kümbet, tüm yol boyunca taşımak zorunda olduğum ve 3.5 kilo olan kümbet…) bazı küçük adımlar da atmış oldum.

Biraz uzun ama çok değerli olan bu yazıyı okuduğunuz için sizlere teşekkür ediyor ve bir gün tanışmak dileğiyle yazımı sonlandırıyorum.

Sevgilerle.

, , , , , , , ,

BİLİM ŞENLİĞİ; ANTALYA ERÜNAL SOSYAL BİLİMLER LİSESİ

 Merhaba Future Science Team ailesi! Ben FST Antalya temsilcisi Özlem. Bu yazımda size düzenlemiş olduğumuz başta Bilim ve Sanat Şenliği olan ve ardından sadece Bilim Şenliği olarak faaliyete dökülen etkinliğimizden söz edeceğim.

 İlber Ortaylı Alanya’da konferans verdiği zaman, çıkışta belediye başkanın ardından koşup; “Selam, ben Bilim ve Sanat Şenliği düzenlemek istiyorum. Bana destek verin.” dememin ve belediye başkanının “Tamam, söz veriyorum destek olacağım.” demesinin üzerine başlayan bir koşuşturmaca…

 

Öncelikle neden sadece bilim değil de bilim ve sanat şenliği düzenlemek istediğime değinmek istiyorum. Bilim ve sanat genellikle birbirinden ayrı ilerlemekte. Peki neden? Neden bir arada olmasın? Neden bilim sadece sayısalcıların, sanat ise neden sözelcilerin ilgilenmesi gereken alanlarmış gibi düşünülüyor ? Öncelikle bu düşüncelerden arınmamız gerek. Beynimizi ve düşüncelerimizi kesin sınırlarla çizmemeli ve ilgi alanlarımızı sınırlamamalıyız. Örnek verecek olursak; örnek bizleriz, kendimize bakalım. 🙂 Ben eşit ağırlık öğrencisiyim. FST bünyesinde de benim gibi birçok insan var. Blog yazılarımızı okuyan birçok farklı alandan insan var. Kubilay Hoca; “2019’da benimle Güney Amerika’ya tutulma için kimler gelmek ister?” dediğinde “Beni kesin yazın.” diyen ilk kişi bir sosyoloji öğretmeni idi. (Bu konuya daha sonra değineceğim.) Neden bilim ve sanat şenliği düzenlemek istediğime gelecek olursak; bilimsever insanları sanatla, sanatsever insanları ise bilimle buluşturarak; bu insanlar arasında iletişim oluşturmak, bilimseverlerin sanata ilgisini oluşturmak ve aynı şekilde sanatseverlerin bilime ilgi duymasını sağlamak istiyordum. Bunun en güzel yanı ise insanlar yeni ilgi alanları bulacak ve ilgili olduğu alanda yeni şeyler keşfedebileceklerdi. Bu nedenle düzenlediğim ilk programda bilimle (astronomi ağırlıklı) ilgili bir konferans ardından; tiyatro, şiir dinletisi yahut konser vardı. Etkinlik süresince ise farklı alanlarda açılmış stantlar gelenleri karşılayacaktı. Tüm etkinlik bu şekilde düzenlendikten ve her şey kesinleştikten sonra etkinlik zamanına bir ay kala okulum gerekli izinler konusunda destek olmayacağını (yetiştiremeyeceklerini ve beklemem gerektiğini) dile getirdi. Fakat bunca emeği ve gönüllü onca insanın hevesini çöpe atamazdım. Yaşımdan ve öğrenci sıfatımdan ötürü pek ciddiye alınmıyordum. Üniversite ve başka bir liseden etkinlik için bize destek vermelerini talep ettim lakin olumlu bir yanıt yoktu. Tam sanırım olmayacak diye düşünmeye başladığım esnada, Antalya Erünal Sosyal Bilimler Lisesi öğrencisi olan kadim dostum Aslı ile görüştüm, bana yardımcı olup olamayacaklarını sordum. Kısa bir süre sonra Aslı’dan çok güzel bir haber aldım. Okul müdürü Özgür Uygur ile etkinlik hakkında konuşmuştu, etkinliği okullarında yapmak istiyorlardı! Hatta okul müdürü programda Ethem Hocayı görünce “Ethem Bey’i tanıyorum.” diyerek etkinlik hakkında konuşmak için aramış telefona cevap alamayınca şöyle demiş: “Kesin gece yıldızları izlemiştir, bu yüzden hala uyuyordur“. Müdürün bu tepkisi ve onayı üzerine Aslı’nın ve fizik öğretmeni Ramazan Bey’in yardımı ile etkinlik programını tekrar düzenledik. Tarih iki gün önceye çekildi. Bundan ötürü Kadir Uluç ve Mahmut Tekeş gelemeyeceğini bildirdi. Yeni programda Ethem Derman ve Kubilay Akdemir iki gün (10-11 Nisan), ikişer oturum olacak şekilde konferans vereceklerdi. Dışarıda ise FST Antalya ekibinden Mert ve arkadaşı Vahit robotik, Nazlıcan ve Emine FST tanıtım, Aslı ve Ben Güneş Sistemi Oyunları standı açacaktık. Bunların haricinde kuyruklu yıldız örneği, su roketi ve Atak’ın potasyumdan elektrik üretme üzerine standı olacaktı. Program hazırlanırken bir yandan sponsor arıyorduk. Sokağa çıkıp lüks görünen ve bize yardım edecek düzeyde mekanlara gidip sponsor talebinde bulunduğum dahi oldu. Fakat kesin olan bir şey vardı ki; zenginlere para yetmiyor ve vermek istemiyorlardı. (Bazı kalbi güzel insanları bunun dışında tutsam dahi durum böyleydi.) Alanya ve Antalya Belediyesi’nden destek aldık. Özellikle Aslı ile Antalya Büyükşehir Belediyesi’ ndeki koşuşturmamız saatler içerisinde yaşlanmamıza sebep olsa da size önerim: sponsor ihtiyacınız varsa bireylerden ziyade belediyeler bunun için en uygun yerler. Sabrettiğiniz ve ısrarcı olduğunuz taktirde size yardım etmekten çekinmiyorlar.

Bu uğraşların sonunda etkinlik günü geldi çattı! Çok heyecanlı idik. Sabahtan stantlar hazırlandı. Bunun haricinde 19. Ulusal Gökyüzü Gözlem Şenliği’ne gittiğimizde sağı da solu da Antalya olarak gösteren bir tabela vardı. Orada FST üyeleri olarak ” Dünya yuvarlak!” adı altında güzel bir fotoğraf çerçevesine girmiştik. Onun anısına ve 21. yy.da hala “Dünya düz!” diyenlere inat duvara sağı ve solu Antalya, yeri ve göğü Uzay olarak gösteren oklar yerleştirdik. Ethem Hoca ve Kubilay Hoca tam zamanında gelmişti. Heyecanla onları karşıladık.

Ethem Derman, arkasında gezegen görseli, Atatürk, bayrak ve kolon ile kendini kaptırmış gezegenleri anlatıyor. Fotoğraf orta sıralardan ve sol taraftan çekilmiş. Bu nedenle kolon arkadaki görsellerin önünü kapatmıyor. Ethem Hoca'nın üzerinde gri (metal kokusu) takım elbisesi ve üzerinde gezegenler olan kravatı var. Saçları ve sakalları beyaz-gri ve uzun. Sol elini havaya kaldırmış ve beş parmağı açık bir şekilde duruyor, sağ elinde mikrofon var. Öğrenciler yine arkadan görünüyor.

Ethem Derman, Öğrencilere Gezegenleri Anlatıyor

İlk konferans Ethem Hocanın “7’den 70’e Gökbilim” adlı konferansı idi. Konferans başlamadan önce Ethem Hoca beni çağırdı. Beni öğretmen sanıyormuş ve “Neden bana söylemedin? Ben seni öğretmen sanıyordum.” dedi. Bir şey diyemedim. 🙂 Açılış konuşmasını güzel umutlarla yaptım. Artık söz Ethem Hocadaydı. Konferans eğlenceli ve bilgi dolu geçti. Konferans sonunda sorulan sorular bunu kanıtlar nitelikteydi.

Kubilay hocanın konferans konusu ise “Tutulmaların Kültür Üzerine Etkisi” idi. Kubilay Hoca, herkeste bir heyecan uyandırmayı başardı. Konferans esnasında ve çıkışında tekrarladığı bir soru vardı; “2019’da benimle Güney Amerika’ya tutulma için kimler gelmek ister?”Neredeyse herkes el kaldırdı fakat kesin gitmek isteyen sayılı kişiler vardı. ( Malum ulaşım masrafı, sınav dönemi gibi sorunlar çoğu kişiyi bu güzel teklifin peşinden gitmekte alıkoydu.) Konferansın ardından stant alanına geçtik. Kuyruklu yıldız örneğini yaptık insanların en çok ilgisini çeken bu oldu. Su roketi yapamadık (Ve yapmak için borularla yaşadığımız deneyim bir çoğumuzun borulardan nefret etmesine sebep oldu, buna rağmen sonuç olarak yapamamıştık. Tabi bu sırada Berfin’e defalarca boru kullanmadan nasıl yapıldığını sorsam da onu yapacak vaktimiz kalmamıştı ve başka bir etkinliğe erteleme kararı aldık.)
Etkinlik sürecinde okulun pansiyonunda kalacaktım. Gece 3.50’de kalkıp sosyoloji öğretmeni Seçkin Hanım, Sevcan ve Aslı ile ay gözlemi yaptık. Seçkin Hoca gözlem esnasında “Keşke yeğenlerime bisiklet değil de teleskop alsaydım.” diye bir cümle kurdu. Bu bizi çok mutlu etti, çünkü etkinliğimizin meyvelerini toplamaya başlamıştık: İlgi uyandırmayı başarmıştık! Gözlemin ardından dinlenip etkinliğimizin ikinci ve son gününe hazır uyandık. Sabah okul müdürü Özgür Bey, çocuklarını da alıp gelecekti ve gözlem yapacaktık fakat gökteki bulutlar bizi hüsrana uğrattı. Gözlem yapamadık. İkinci gün, ilk konferans yine Ethem Hocaya aitti. Sayıların dilinden, ötegezenlerden ve SETİ çalışmalarından bahsetti bizlere. Yine Ethem hoca ve yine eğlenceli bir konferanstı. Öğle arası Ethem Hocayı sevgiyle uğurladık. Öğleden sonra Kubilay Hoca, astrofotoğrafçılık ağırlıklı olmak üzere kendi serüvenini de içeren harika bir konferans verdi. Bir çok soru geldi ve konferans konusu haricinde de bir çok konuya değinildi.

Arka planda; Mustafa Kemal Atatürk, Al bayrak ve bunların iki yanında Kubilay Hoca'nın hazırlamış olduğu slaytta yer alan tutulma görselleri bulunuyor. Atatürk fotoğrafının önünde beyaz tonlarıda (süt kokusu rengi) bir kolon fotoğrafın önünü kapatıyor. Kubilay Hoca, bayrağın sol önünde duruyor, sol elinde mikrofon var ve slaytı gösteriyor ama maalesef pek net değil. Fotoğrafı dolduran güzel bir dinleyici kitlesi var. Fotoğraf, konferans salonunun arka sırasından çekilmiş. Bu nedenle kadrajda her şeyden daha çok öğrenciler görünüyor. Salon ışıkları açık değil bu nedenle renkler pek ayırt edilmiyor.

Kubilay Akdemir, Astrofotografçılık ve Tutulmalar Hakkında Konferans Veriyor

Kubilay hoca herkesin bildiği fakat çoğu kişinin uygulamadığı bir şeyi de dile getirmeyi unutmadı; “Hayallerinizin peşinden gidin!” Haliyle şu soru soruldu; “Peki nasıl, maddi imkanları nasıl göz ardı edebiliriz?” Haklı bir soruydu. Malum günümüz dünyası… Ama unutulan bir gerçek daha vardı ki, hayallerimiz risk almaya değerdi! Kubilay Hoca bu sorunun üzerine anlatmaya başladı; “İlk teleskobumu borç ile aldım. Onun parasını nasıl mı ödedim? 25 kuruşa gözlem yaptırarak! Sahile gider teleskobumu kurardım. Arkadaşlarım dolaşır eğlenirken ben insanlara gözlem yaptırırdım. Hepsi benimle dalga geçerdi (Hala da değişen bir şey yok! 🙂 ). Ama ben o 25 kuruşlar ile teleskobumun borcunu ödedim ve üstüne bir bilet parası kazandım. O para ile de (şu an neresi olduğunu hatırlayamadığım) bir tutulmayı gözlemlemeye gittim. Orada çektiğim fotoğraf en iyi fotoğraf seçildi.” Bu yeterli bir cevaptı. Risk alan, sevdiği ve hayal ettiği şey uğruna çabalayacak cesareti gösterenler bunları başarabiliyordu. Ve bizler artık kaç yaşında olursak olalım; istediğimiz hayatı değil bize sunulan hayatı yaşamak için çabalıyor, hayallerimizi zaten hayal diyip rafa kaldırıyor, sevmediğimiz ama para kazanmak için çalıştığımız işlerden emekli olup bir gün lafı geçince ben de küçükken hayal kurardım keşke yapsaydım diyeceğimiz bir geleceğe kendimizi hazırlıyoruz. Halimiz iç güveysinden hallice…

Etkinliğimiz bu konferans ile bitti. Etkinliğin, Sosyal Bilimler Lisesi’nde yapılmasının bir güzel yanı vardı. Sosyal bilimciler, geleceğin yöneticileri olma potansiyeline sahiptir. Günümüzde beyin göçlerinin, sınırlı imkanların sebebi; yöneticilerin, bilimin önemini kavrayamamış ve özümseyememiş olmasından ötürüdür. Bu nedenle sosyal bilimcilerin, bilimle buluşturulması ve ilgilerinin uyandırılması için bu gibi çalışmalara ihtiyacımız var. İki gün boyunca Ethem ve Kubilay Hoca ile beraberdik. Fırsat buldukça sohbet ettik, tartışmalar yaptık. İki güzel gün böylece bitti. Biz amaçladığımız gibi Bilim ve Sanat Şenliği düzenleyemedik ama umarım siz bu tür etkinlikler düzenler ve birilerine ilham kaynağı olursunuz. Sevgilerle!

, , ,

KİMYA HAFTASI Etkinliğimiz NASIL GEÇTİ?

Merhaba sevgili FST blog okurları, ben FST İstanbul grubundan Öykü Durmaz. Bu yazımda size 10 Nisan’da yaptığımız bir etkinlikten bahsedeceğim. 10 Nisan’da İstanbul’dan 5 FST üyesi olarak ”Kimya Haftası” nedeniyle bir ilkokulu ziyaret ettik ve küçük çocuklara sunum, deney yaptık ve bu tecrübemizi burada sizinle paylaşmak istedik.

 7 Nisan Kimya Günü ve Kimyagerler Haftası olarak kutlanmaktadır. Biz de bunu öğrendikten sonra bu haftayı değerlendirme kararı aldık. Ne yapabiliriz diye düşünürken koordinatörümüz Barış bir okula sunum yapabileceğimizi söyledi. Yine FST İstanbul üyesi olan arkadaşımız Merve de annesinin Deha Koleji’nde öğretmen olduğunu, oraya gidip çocuklara deney yapabileceğimizi söyleyince biz de hemen bir ekip oluşturduk. Okula yazdığımız dilekçenin kabul edilmesi ile Mert, Anıl, Barış, Merve ve ben bir grup oluşturarak çocuklar için deneyleri aramaya başladık. Süreç çok hızlı gelişti ve 3 gün içerisinde kimin sunum yapacağını, ne konuşacağını, kimlerin hangi deneyi yaptığını belirledik ve prova alamadan okula gittik.

10 Nisan sabahı Deha Koleji’nde buluştuk. Orada Future Science Team ekibine çok sıcak yaklaştılar. Bizi tebrik ettiklerini ve desteklediklerini söylediler. Kendilerine tekrar çok teşekkür ediyoruz. Deneyleri bahçede yapmanın daha uygun olacağına karar verdik ve bahçede masaları hazırlayıp, doğaçlama bir akış listesi belirleyip miniklerin gelmesini bekledik. Daha deneyler başlamadan çocukların ”Oley, deney!” tarzında çığlık attıklarını duymak ve ilgilerini çekmek hepimizi çok mutlu etti. 1, 2, 3 ve 4. sınıflar bizi izlemeye gelmişti. Öncelikle Mert arkadaşımız çocuklara minik bir sunum yaptı. Meraklı miniklere ”Bilim nedir? Bilim insanı nedir? Kimya nedir?” gibi sorular sordu. Küçük çocukların hepsi katılım gösterdi, hepsi cevap vermeye çalıştı ve gerçekten çok heveslilerdi.

Mert çocuklara bilimle ilgili konuşmasını yapıyor. Çocuklar minderlerde oturmuş bizi izliyor.

Başlangıç sunumu ile Mert.

Ardından Anıl’ın deneyi ile başladık. Hidrojenli balon deneyini gerçekleştirdi. Pet şişenin ağzına balon bağladı ve açığa çıkan hidrojen gazı balonu şişirdi. Sonrasındaysa balon havaya uçtuğunda bu miniklerimizin çok hoşuna gitti, hepsi çok eğlendi. Bu sırada ikinci deneye geçtik. Merve çocuklar için kuru buz deneyini yaptı. Üstüne çıkan deterjanın köpürmesiyle tüm çocuklar coştu ve dokunmak istediler. Ancak çok soğuk bir deney olduğu için buza değmemeleri için fazlasıyla çaba sarf ettik. Bu arada çocuklar her deneyi aynı ilgiyle denediler ve hiç sıkılmadan sorularımızı cevaplamaya devam ettiler. Üçüncü deney ise bana aitti. Lav lambası yaptım ve deneyde hiçbir zararlı kimyasal olmadığı için çocukların hepsinin elinde gezdirmesine, incelemesine izin verdik. Bu arada, deneyleri yaparken aynı zamanda mikrofonla deneyleri çocukların anlayabileceği düzeyde açıkladık ve çocuklara deneyle ilgili sorular sormaya devam ettik. Sonrasında Barış ile beraber dördüncü deneyi gerçekleştirdik. Renklerin dansı deneyini yaptık. Bu deneyi çocukların uzaktan görmesi mümkün olmadığı için herkesi sırayla masamıza topladık ve deneyi birkaç kez tekrarlayıp herkesin görmesini sağladık. Çocuklar renk gördüğü zaman dahi mutlu oldukları için bu deneyden de büyük zevk aldılar, deneyi ebru sanatına benzettiler. Ardından fildişi deneyine, yani son deneyimize geçtik. Bu deney hem renkli olacağı hem de fazlaca kabaracağı için hepimiz en çok bu deneyin ilgilerini çekeceğini düşünmüş ve sona bırakmıştık. Fakat büyük bir aksilik çıktı ve hiç hayal ettiğimiz gibi olmadı. Sanırım sabunu fazla koyduğumuz için veya potasyum iyodür eksik geldiği için fildişi, izlediğimiz videolardaki gibi kabarmadı.

Ben deneyimi yapıyorum ve Anıl da bu sırada bana mikrofon tutuyor. Soldan sağa sırayla; Merve, Öykü, Mert, Anıl ve Barış.

Hidrojenli balon deneyi.

Deneylerimiz bu kadardı ve 40 dakikanın sonunda sunumumuz bitti. Çocuklarla beraber fotoğraf çekildik ve dağıldılar. Sonuç olarak o gün bizim için güzel bir tecrübe oldu. Daha ilk deneyimimiz olduğu için tabii ki bazı aksaklıklar oldu ancak bir sonraki sunumlarımızda neleri geliştirmemiz gerektiğini, neleri aynı şekilde devam ettirmemiz gerektiğini öğrenmiş olduk. Merve kuru buz deneyini daha geliştirme kararı aldı, çocuklar için daha güzel bir konuşma hazırlama kararı aldık ve en önemlisi; daha fazla potasyum iyodür alma kararı aldık. Her şeye rağmen o gün çocukların bilime olan ilgisi, sevgisini görmek bizim için anlatılamaz bir zevkti. Umarım onlar da geleceğin bilim insanı veya geleceğin FST üyesi olurlar. O gün çocuklarla geçirdiğimiz bu 40 dakikanın hem bize hem de çocuklara çok şey kattığını düşünüyor/umuyorum. Umarım FST olarak daha nice okullara gider, sunumlar, etkinlikler yaparız.

Anıl pür dikkat Hidrojen balonu deneyini yapıyor. Barış kameraya bakış atıyor.

Anıl’ın büyük bir dikkat ile deneye girişi.

İlk defa yazdığım blog yazımı okuduğunuz için sizlere, okulunda sunum yapmamıza izin verdiği için Merve’nin annesine ve o gün benimle deney yapan Barış, Merve, Anıl ve Mert’e teşekkür ediyorum. Sevgiler.

Öykü Durmaz-FST İstanbul

, , , , ,

BİLİM VE SANAT IŞIĞINDA BİR LİDER: ULU ÖNDER MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

Merhaba sevgili arkadaşlar! Ben Özlem. Uygarlıkların geçmişten günümüze ve geleceğe uzanan yolunda en temel gaye; bilim ve sanattır. Bu iki faktörden biri dahi olmadığı taktirde toplumların aydın bir gelecekleri olamaz! Bizler yarınlar için çalışıyor, yarını düşünüyoruz. Bundan yaklaşık 137 yıl önce dünyaya gözlerini açan ve yarınlar için çalışan biri daha vardı: Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk. Peki O bu yolda neler düşündü, neler yaptı? Gelin biraz bahsedelim.

Mustafa Kemal Atatürk’ün bilim ve sanata verdiği önemden ve katkılarından bahsetmeye O’nun şu sözleri ile başlamak istiyorum. “Dünyada her şey için, maddiyat için, maneviyat için, muvaffakiyet için, en hakiki yol gösterici ilimdir, fendir; ilim ve fenin haricinde yol gösterici aramak gaflettir, cehalettir, delalettir.” ve ”Güzel sanatlarda muvaffak olmak, bütün inkılaplarda başarıya ulaşmak demektir. Güzel sanatlarda muvaffak olamayan milletler ne yazık ki, medeniyet alanında yüksek insanlık sıfatıyla yer almaktan ilelebet mahrum kalacaklardır.”. Bu sözleri her şeyi açıklıyor aslında… Şimdi Manastır Askeri İdadisi’ne bir yolculuk yapalım ve oradan anlatmaya başlayalım.

Manastır Askeri İdadisi yıllarından itibaren farklı alanlarda kitaplar okuyan Atatürk, şiire ayrı bir önem verirdi. Kendi anılarından öğrendiğimiz kadarıyla, gençlik yıllarında şiir yazardı. Şair ve hatip Ömer Naci Bey ile arkadaşlığı esnasında daha sık şiir yazmaya başlamıştı. Atatürk hatıralarında bundan şöyle bahseder: O zamana kadar edebiyatla çok temasım yoktu. Merhum Ömer Naci, Bursa İdadîsinden kovulmuş, bizim sınıfa gelmişti. Daha o zaman şairdi. Benden okuyacak kitap istedi. Bütün kitaplarımı gösterdim. Hiçbirini beğenmedi. Bir arkadaşın, kitaplarımdan hiçbirini beğenmemesi gücüme gitti. Onun ilgilendiği konunun şiir ve edebiyat olduğuna o zaman muttali oldum. Onunla çalışmaya başladım. Şiir bana cazip göründü. Fakat kitabet hocası diye yeni gelen bir zat beni şiirle iştigalden men etti. ‘Bu tarz iştigal seni askerlikten uzaklaştırır.’ dedi. Ne var ki güzel yazmak hevesi bende baki kaldı. Bu ikazı yapan Kitabet Öğretmeni Alay Emini Mehmet Asım Efendi’dir. Aynı olayı Mustafa Kemal, daha sonraları Ali Fuat Paşa’ya şöyle anlatır: Eğer kitabet hocamız imdadıma yetişmeseydi, ben de şair olup çıkacaktım. Çünkü hevesim vardı. Asım Efendi bir gün beni çağırdı: ‘Bak oğlum Mustafa dedi, şiiri filan bırak. Bu iş senin iyi asker olmana mani olur. Diğer hocalarınla da konuştum. Onlar da benim gibi düşünüyorlar. Sen Naci’ye bakma, o hayalperest bir çocuk. İleride belki iyi bir şair ve hatip olabilir fakat askerlik mesleğinde katiyen yükselemez.’ Hocamın ne kadar haklı olduğunu hadiseler ispat etti. Çok arzu ettiği hâlde Naci, Erkânıharp (kurmay) zabiti olamadı.

Açık sarı tonlarında(muz tadında),dışarıdan iki katlı görünen,her iki pencere arasında boydan beyaz (süt kokusu) sütunları olan ince duvar işlemeleri olan Manastır Askeri İdadisi. Bahçe duvarlarla örülmüş ve üzerinde siyah(şarjı bitmek üzere olan bir telefonun sarjı bittinde hissettirdiği renk) boyalı demir parmaklıklar var fakat pek yüksek değil. Bahçe ve okulun giriş kapıları siyah,demir ve geniş.Görselin sağında ve solunda iki büyük ağaç bulunmakta.

Manastır Askeri İdadisi

Şiirin haricinde müzik dinlemeyi ve dans çok etmeyi severdi. En çok dinlediği sanatçılardan birisi ise Safiye Ayla idi. Yöresel türküleri dinlemekle kalmaz, eşlik de ederdi. Sarı Zeybek gibi halk oyunlarını fırsatı oldukça oynardı. Rumeli türkülerini severdi. En sevdikleri arasında Kimseye Etmem Şikâyet, Mani Oluyor, Havada Bulut Yok, Dayler Dayler, Cana Rakibi Handan Edersin, Alişimin Kaşları Kara, İzmir’in Kavakları, Şahane Gözler, Sigaramın Dumanı, Asker Yolu Beklerim, Çile Bülbülüm Çile, Değirmene Un Yolladım, Şu Dalmadan Geçtin Mi, Pencere Açıldı Bilal Oğlan, Habugaha Girdim, Yanık Ömer, Fikrimin İnce Gülü, A Benim Mor Çiçeğim, Vardar Ovası ve Akşam Oldu Yine Bastı Kareler gibi parçalar sayılabilir.  Müziğe büyük önem vermesi sebebiyle 1 Eylül 1924’te ilk Musiki Muallim Mektebi açılarak, 1928-1933 yılları arasında öğretmen, orkestra elemanı ve askeri bando elemanı yetiştirmeye çalışıldı. 1925’te bir yarışma düzenlenerek sanatçı ve müzik öğretmeni yetiştirmek üzere Berlin, Paris, Budapeşte, Prag gibi Avrupa’nın önemli kültür şehirlerine yetenekli gençler gönderilmeye başlandı. Operaya destek vermek için 1930’da İstanbul Opera Cemiyeti kuruldu. 19 Haziran 1934’te Türkiye’yi ziyaret edecek olan İran Şahı Rıza Şah Pehlevi onuruna, Atatürk’ün yönergeleri ve denetimi ile ‘Özsoy Operası’ yazıldı. Bunların haricinde sahne sanatlarına önem veren Atatürk, tiyatro eğitimine önderlik etti.

Atatürk bu görselde zeybek oynuyor. Kolları açık, parmaklarını şıklatıyor, sol bacağı hafif bükük ve sağ bacağını onun üzerine atmış. Üzerinde siyah beyaz bir takım elbise var(İçinde birçoğumuzun fındık var sandığı fakat içinde beyaz çikolata bulunduran bayram şekeri samimiyeti var üzerinde ve bir o kadar da fındık sandığımız fakat beyaz çikolata bulunduran o çikolatayı yiyip yememe arasında duyduğumuz çelişkide suratımızda oluşan ciddiyet var suratında). Masalar O oluşturmuş vaziyette ortada boş bir alan bırakılmış.Zeybek oynayan bir bey daha var ve onları masadakiler keyifle izlemekte.

Mustafa Kemal Atatürk Zeybek Oynarken

Güzel sanatlar alanında ise Osmanlı Ressamlar Cemiyeti olarak 1908’de kurulan topluluğun Güzel Sanatlar Birliği adını alarak modern sanat akımlarının temel taşları arasında yerini almasını sağladı. Heykel sanatına da önem veren Atatürk, “Dünyada medeni olmak, ilerlemek ve olgunlaşmak isteyen herhangi bir millet, mutlaka heykel yapacak ve heykeltıraş yetiştirecektir” sözleriyle önemini bizlere vurgulamış oldu. 3 Ekim 1926’da İstanbul Sarayburnu’nda açılan Atatürk Heykeli, yapılan ilk heykel oldu.
Avrupa’daki Nazi zulmünden kurtarılarak Türkiye’ye ders vermesi için profesörler getirildi. Atatürk’ün bilime verdiği değerin en önemli göstergelerinden biri de bu bilim insanlarına verilen maaştır. Milletvekili maaşlarının yaklaşık üç katı idi. Yoksul bütçeye karşın bu denli yüksek ücret ödenmesi, o günkü yöneticilerin bilime ve aydınlanmaya verdikleri önemin bir göstergesiydi.

Bu görselde Atatürk üzerinde paltosu baştan aşağı siyah giyinmiş,bir sınıfta öğrenciler ile birlikte.Sağ eli cebinde, sol elinde şapkası ile bastonunu tutuyor. Atatürk öğretmen masanın orada tahtaya bakıyor, tahtadan okunmuyor olsa da matematik dersi olduğunu anlayabiliyoruz. Bu kareye Atatürk ile üç öğrenci girmiş onların da sadece arkadan saçları ve sırtının yarısına kadar görebiliyoruz.

Ulu Önder, Öğrenciler ile Sınıfta

Eğitim alanında Arap Alfabesi ses uyumu bakımından Türkçeye uygun olmadığından okuma ve yazma güçlüğüne neden oluyordu. Bu nedenle ülkemizde okuma ve yazma bilenlerin sayısı da oldukça azdı. Latin Alfabesinden yararlanılarak Türk dilinin yapısına uygun Türk Alfabesi hazırlandı. Yeni Türk harfleri, TBMM tarafından 1 Kasım 1928 tarihinde kabul edildi. Bunun üzerine 1932 yılında Türk Dil Kurumunu kurdu. İlköğretim, devlet eliyle zorunlu ve parasız hale getirilmiştir. Her yaştan kişiye okuma-yazma öğretmek amacıyla “Millet Mektepleri” açılmıştır. Mesleki ve teknik eğitime önem verilerek erkek ve kız sanat ve meslek okulları açtı. 1935’te Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’ni açtı.
Türkiye Cumhuriyeti’nin, önceki tüm Türk devletleri ile bağı olduğunu ve dünya uygarlığının buluşma ve gelişmesinde Türk uygarlığının payı olduğunu düşünen Atatürk, tarih anlayışını geliştirmek ve bu amaçla araştırmalar yapmak için 12 Nisan 1931’de Türk Tarih Kurumunu kurmuştur.

1933’te ziraat(tarım) alanında bilimsel çalışmalar ve gelişmeler yapmak üzere Ankara Yüksek Ziraat Enstitüsü kuruldu. 1935’te yeraltı kaynaklarının araştırılması için Maden tetkik Arama Enstitüsü (MTA) ve Etibank kurulmuştur. 1925’te ise “İstikbal göklerdedir” diyerek Türk Hava Kurumunun kurulmasını sağlamıştır.

Atatürk etrafındaki kalabalık ile göğe bakıyor. Sağ eli göğü işaret ediyor. Başında şapkası,üzerinde paltosu ile güneşin renklerinde (soğuk günlerin, bulutlu havaların ardından, güneş çıkınca öten kuş sesleri eşliğinde, ısıttığı doğanın kokusu, bedenimizde hissettiğimiz o sıcaklık gibi) ile yıkanıyor adeta!

Mustafa Kemal Atatürk: “İstikbal Göklerdedir.”

Bir şair olmadı fakat birçok kitap yazdı. Bunlardan biri yazdığı 44 sayfalık geometri kitabı. Bu kitap geometri terimlerinin bugün kolay bir şekilde yazılıp anlaşılmasını sağladı. Zira Atatürk Dolmabahçe Sarayı’nda kendi el yazısı ile kaleme aldığı geometri kitabında matematiksel birçok terim geliştirdi. Bu sayede anlaşılması oldukça güç olan Osmanlıca geometri terimlerine Türkçe karşılıklar bulanarak geometrinin ezberlenmesi ve öğrenilmesi güçlüğüne son verilmiştir. Şüphesiz ki Mustafa Kemal Atatürk’ün en büyük eseri, TÜRKİYE CUMHURİYETİ‘dir.
Başka yaşamlar için feda edilmiş 57 yıllık bu yaşamdan bizlere kalan miraslar karşısında, O’na sonsuz sevgi ve minnet duyuyor ve yazımı şu sözlerle sonlandırmak istiyorum: EY BÜYÜK ATATÜRK! AÇTIĞIN YOLDA, GÖSTERDİĞİN HEDEFE DURMADAN YÜRÜYECEĞİME ANT İÇERİM.

Kaynakça:
http://www.haberturk.com/mustafa-kemal-ataturk-un-sanata-katkilari-1707795
http://ataturkun-bilimsel-alanda-yaptigi-calismalar.nedir.org/

http://www.ata.tsk.tr/01_hayati/yazdigi_eserler.html
http://www.ataturkinkilaplari.com/ak/160/ataturk’un-yazdigi-geometri-kitabi-ve-onemi.html

,

FST Ekibiyle Matematik Köyü Ziyareti

Merhaba arkadaşlar ben İzmir’den Mert. Bu yazıda sizlere FST olarak 2 gün geçirdiğimiz Nesin Matematik Köyü serüvenimizden bahsedeceğim. Bu köy kökleri daha eskilere dayansa da 2007-2008 yıllarından itibaren gençlere matematiğin güzelliğini sunup gençlerin ufuklarını açıyor. İzmir il toplantımızda bu güzel köye gidebileceğimizi öne sürdüm ve Burak arkadaşımız köye daha önce gittiğini, matematik öğretmeninin köyde tanınan birisi olduğundan bahsetti. Bu süreçte çoğu prosedürü ayarlayan o güzel insan Burcu İnci hocamızın emeği inanılmaz büyük.

Etkinliğin düzenlenme sürecinden başlamak istiyorum, gayet yorucu bir süreçti. İlk olarak şubat ayının ortasında olacak bir etkinlik düşünülüyordu fakat çeşitli sebeplerden ötürü mart ayına ertelendi. Ocak ayının başında bir WhatsApp grubu kuruldu ve şubat başında tüm katılımcılar kesin olarak belirlenmiş, gereken ücret toplanmıştı. Her ihtimale karşı hazırda bekleyen bir yedek ekip oluşturulmuş, tüm katılımcıların bilgilerini içeren Excel dosyası jandarma kontrolü için köye yollanmıştı. Günler su gibi geçiyor ve köye gidiş günü geliyordu, bu ziyaretin hakkını vermek için matematiğin gerçekten ne olduğunu anlayabileceğim yazılar okumaya başladım. Bu süreç bile matematiğin okulda gördüğümüz derslerden ne kadar uzak olduğunun farkına varmama yetti, okulda matematiği değil matematik okuryazarlığını öğreniyormuşuz yıllardır.

Köye gideceğimiz gün gelmişti. Ankara, Kocaeli, İstanbul ve İzmir’den gelecek arkadaşlar hazırlanmıştı. Gerçekten inanılmaz bir sabahtı! İl dışından gelen arkadaşlar saatlerce süren yollardan gelmiş, biz saat 5 civarında gerçek matematiği öğrenme aşkı ile kalmıştık. İl dışından gelen arkadaşlar İzmir Otogarı’ndan kalkan servislerle, biz ise İZBAN ile Selçuk’a ulaştık. Onlar bizden önce varmıştı ve gerçekten gözlerime inanamadım. İnsanların sürekli “İzmir’den buraya bunun için mi geldin?” diyerek şaşırmasına alışkındım fakat bu sefer bu şaşkınlığı bana diğer arkadaşlar yaşattı. Yüzlerce kilometre öteden bir şeyler öğrenmek için gelmek gerçekten saygı duyulması gereken bir eylem. Bir masa kurulmuş, herkes toplanmış kahvaltı ediyor, 10 dakika önce tanışılan arkadaşlarla inanılmaz samimi sohbet dönüyordu. İşte FST ruhu buydu! Bir minibüsü doldurup Şirince’ye, ardından da köye ulaştık.

Köyde İstasyon adı verilen bir merkezde soluklanıp odalarımıza gittik. Ali Nesin’den ders alma zamanı gelmişti ve Ali Hoca hepimizin ilgisini çekecek bir ders olmasını istedi. 2 saat süren bir dersti ve derslerde karmaşık sayılar, olaslık gibi konulara değindik. x+1=0 denkleminde x’in doğal sayılardaki çözüm kümesini aramak gibi çılgınlıklar yaptık. Dersin ardından yemekhanede yemeğimizi yedik ve Şirince’de ufak bir gezi yaptık. Gezi dönüşünde ufak çaplı bir jeolojik araştırmaya girdik. “Parlayan kaya” ismini verdiğimiz bir taşı anlamaya çalıştık. Ağaç fosili olduğunu anlamamız uzun sürmedi ama o araştırma esnasında yaşadığımız keyif inanılmazdı. Köyde akşam yemeği vakti gelmişti. Yemekten sonra bulaşıkları insanlar gönüllü bir şekilde yıkıyordu ve bizim de çorbada tuzumuz olsun diyerek bulaşık işine girdik. Bu sırada o efsane sözler sırasıyla geldi, “Bulaşık da yıkıyoruz, tabak da siliyoruz, kazan yıkıyoruz!” yağlı bir kazanı yıkamak ne kadar eğlenceli olabilirmiş onu da öğrenmiş olduk.

Yanyana duran 4 tahtaya Ali Nesin ve öğrenciler çeşitli şekiller çiziyor, işlemler yapıyor.Akşam saatleri gelmişti. Grubumuzun girişimcisi Yusuf’un yaptığı, tabiri yerindeyse, ışıklı mışıklı kazak tam anlamıyla göz kamaştırıyordu :D. Kuleye çıktık ve ekip üyemiz Elif’in doğum gününü kutladık, ardından köyde saklambaç oynayıp keyifli zaman geçirdik. Bu süreç içerisinde inanılmaz matematik ve felsefe muhabbetleri dönüyordu. Astronomi ile birleşmiş bir oluşum olarak o görece temiz gökyüzünü görünce gözlem yapmamız kaçınılmazdı. Köyün alt tarafındaki bir alanda yaklaşık yarım saat kadar gözlem yapıp takım yıldızları bulmaya çalıştık. Geldikten bir süre sonra kütüphanede zaman geçirdik ve yatma kararı aldık. Hep birlikte koğuşumuza gittik ve birkaç ufak sorundan ötürü kütüphanede yatma kararı aldık. “Ali Nesin’in kütüphanesinde uyumak herkese nasip olmaz.” sloganıyla yatıp tutulmuş boyunlarla uyandık. Sabah kahvaltıda Mustafa Yağcı ile konuşma fırsatı buldum, kendisini bilen bilir bu ekosistemde önemli birisidir. Dersten önce bir grup arkadaş köyün karşısındaki dağa kadar yürüyordu. Biz de Burcu Hocamızla birlikte felsefe, matematik sohbeti yapıyorduk. Tekrar ders başladı. Bu ders biraz daha ileriye gittik. Hayatımda bilgiden, öğrenmekten bu kadar zevk aldığımı hatırlamıyorum. Etrafta “Matematik ne güzel şey!” diye fısıltılar dönüyordu. Ali Hoca olasılık hesabı için art arda yazı tura atıyordu, inanılmaz keyifli bir ortamdı. Ardından bize o güne kadar köyde daha önce sormadığı bir soruyu sordu ve bunun üstünde düşünün dedi. Soruda 3 kare içerisinden mahkumları çıkartmaya çalışıyoruz. Soru, her mahkumun kendisini yok edip kuzeye ve batıya bir kopyasını bırakmasıyla ilerliyor. Ali Hoca bize tahtayı kullanmamızı söyledi ve ardından kapıyı açıp çıktı. İnanılmaz bir şekilde 15 kişinin tamamı tüm dikkatiyle soruyu çözmeye çalışıyor, birlikte tartışıyor ve doğruyu arıyordu. Yaklaşık yarım saat sonunda Ali Hoca geldi ve bizim sonuca çok yaklaştığımızı görüp epey şaşırdı ve suçluların neden hapishaneden çıkamayacağını kanıtladı. Kanıttan inanılmaz bir zevk aldık fakat daha büyük bir haz vardı: kanıtlamaya çalıştığımız süreç. Ders bitmiş, biz de bitmiştik. Hazırlanıp köyden ayrıldık ve matematik köyü maceramız böylece son buldu.

Köy ziyareti 2 gün 1 gece sürdü fakat gerçekten bizlere çok şey kattığına inanıyorum. Ufkumuzu açıp bize düşünmenin güzelliğini öğretti. FST ruhunun gerçekten oturmuş olduğunu gördük. Başta Burcu İnci Hocamız olmak üzere Burak’a ve tüm katılımcalara sonsuz sevgi ve teşekkürlerimi iletiyorum.

, ,

KÜÇÜK YAŞAM, BÜYÜK BULUŞ: JOHANNES KEPLER

FST’nin değerli üyeleri, ben Beyza. Bu yazımı, sizlere Johannes Kepler‘in büyülü yaşamından birkaç kesit verebilmek için hazırladım. Sizlerin de ilgisini çekebileceğini düşünüyorum.

1577 yılı, kayıtlı tarihteki en olağanüstü kuyruklu yıldızlardan biriyle taçlanmıştı. Dolunaydan elli kat geniş kuyruğu ile görkemli bir şekilde gökyüzünden geçip gitmişti. Almanya’nın güneyinde Württemberg dükalığında, Katharina Kepler, beş yaşındaki oğlunu Leonberg köyüne bu eşsiz şöleni izlemeye götürmüştü. Beş yaşındaki Kepler’in zaten zayıf olan görme gücü, saat ilerledikçe daha da azalmış ve bu gösteriden hiç etkilenmemesine sebep olmuştu. İleride Johannes bunu acı ve zor geçen çocukluğundan güzel bir anı olarak hatırlayacaktı.

Johannes Kepler 1571 yılı 27 Aralık gününde Weil der Stadt şehrinde, büyük babasının evinde dünyaya geldi. Ailenin ilk çocuğuydu ve babası hâlâ kendi anne ve babası ile yaşıyordu. Kepler ailesi bir zamanlar seçkin ve soylu bir aileydi fakat o dönemde durumları kötüye gidiyordu. Nesiller önce, Kepler’in beşinci kuşaktan dedesi, askerlik hizmeti sırasında gösterdiği kahramanlıklardan dolayı İmparator Sipismund tarafından şövalyelikle ödüllendirilmişti. Bu ödüllendirmenin ardından, aile zamanla imparatorluk hizmetinden ayrılmış, soylular yerine zanaatçılar sınıfına girmiş ve küçük bir kent olan, Weil der Stadt’a yerleşmişti. Kepler doğduğunda ise diktatör büyük babası Sebald, on yıldır belediye başkanlığı yapmaktaydı. Sebald, Johannes’in model alabileceği tek insandı. Kepler ailesinin kötüye giden durumunda, Johannes’in babasının büyük rolü vardı. Kepler babası için, “Her şeyi mahfederdi. Günahkâr, kaba ve kavgacı bir adamdı.” demiştir. Johannes, şifalı otlarla uğraşan annesi Katharina tarafından büyütülmüştü. J. Kepler annesi için de “sivri dilli ve aksi” kelimelerini kullanmıştır. Sonraki zamanlarda ise annesi büyücülük işleri yaptığı gerekçesiyle suçlanmış, Kepler de işlerini bırakıp annesini savunmaya Almanya’ ya dönmüştü.

Kepler 23 yaşında iken Graz Üniversitesi’nde astronomi profesörü  olmuş ve Galileo ve Tycho Brahe ile tanışmıştı. Yanında yardımcısı olarak çalıştığı Brahe hayata gözlerini yumduğunda, Kepler ona ait bütün kayıtları aldı. Bunlardan ve kendi gözlemlerinden yola çıkarak gezegenlerin güneş çevresinde nasıl döndüklerini tanımlayan matematiksel formüller üretti. Prag Rasathanesi’nin başında bulunan Brahe’nin yerini aldı. Ayrıca Kepler, teleskopların nasıl çalıştığını ve insanların nasıl gördüklerini açıklayan ilk insandır. Keplerin buluşları bunlarla sınırlı değildir. Astronomlar Güneş Sistemi’nin merkezinde Güneş olduğunu ve gezegenlerin hem Güneş’in hem de kendi etrafında döndüğünü biliyorlar fakat Copernicus‘un gözlemlerine dayanarak gezegenlerin yörüngelerinin daire şeklinde olduğunu düşünüyorlardı. Bu meseleyi Kepler farklı bir yönden ele aldı ve gezegenlerin daire olmayan bir şekilde yörüngeye sahip olabileceklerini düşündü. İncelemesine ise Mars’tan başladı. Bu gezegenin yörünge şeklinin en iyi örneği teşkil edebileceğini düşündü. Öyle de oldu! Altı yıllık uzun ve zahmetli bir çalışmanın ardından, Mars’ın yörüngesinin elips şeklinde olduğu sonucuna ulaştı. 1609 yılında da “Yeni Astronomi” adlı bir kitap yayımlayarak buluşlarını bu eserde topladı. Ardından diğer gezegenlerin de elips şeklinde yörüngeye sahip olduklarını buldu.

Güneş çevresinde eliptik yörüngelerinde dolaşan Mars ve Dünya görseli

Mars’ın yörüngesi.

Keplerin ölümünden bahsedecek olursak, bir seyahat sırasında zorlu koşullar ve soğuk sonbahar yüzünden hasta olan Johannes, yüksek ateş ve sayıklamalarla mücadele etmiş, bir kaç gün bilinci kapalı kalmış ve ardından hayata gözlerini yummuştur. Bu noktada benim ilgimi çeken ve etkilendiğim olay ise, cenazesine gelen insanların söyledikleri oldu. Şu sözleri okurken gerçekten etkilendim, “Biz o akşam orada gökten ateş toplarının düştüğünü gördük. Meteorların doğal olaylar olduğunu biliyoruz ama belki de bu olay göklerin kendi yorumcusu için ağlaması olabilir.”

Kepler’in mezarının yeri artık bilinmiyor. Şehri savunanlar ya da şehre saldıranlar tarafından yok edilmiş olabilir. Mezara ait tek kayıt, Kepler’in arkadaşının, Kepler’in kendi sözlerini mezar taşından kopyalayıp bizlere ulaştırmasıdır. Kepler kendi yazıtında şunları söylemiştir:

“Gökleri ölçtüm,

Şimdi Dünya’nın gölgelerini ölçüyorum.

Zihnim zaten göklerdeydi. 

Şimdi bedenimin gölgesi orada yatıyor.”

KAYNAKÇA

, ,

Sahiden de Bilim Doğru ve Gerçek Midir?

Merhaba Future Science Team okurları Ben Eric Rose.

Yaşamım boyunca içinde bulunduğum evrene karşı merakım ve buna dönük kısmi cevabımın, uzun süreden sonra savunuculuğu yapmamın gerekliliği, bu yazımın temel amacını oluşturuyor. Bilimin içinde yer alarak yaşama ve evrene karşı sorularıma onun disiplini ve bakış açısından baktığımdan beri bana toplum bireyleri tarafından iki tür net tavır alındığını fark ettim:

  1. Bilimin, disiplin ve bakış açısına benim gibi dahil olup bu disiplin ve bakış açısının bize kazandırdıklarını yadsımayan tavır.
  2. Bilimin, öne sürülen üç temel soru olan: ”Neden?”, ”Niçin?” ”Nasıl?” sorularına tam bir çözümü olmayıp onun yalnızca bir otoriter ve kısmen din benzeri bir olgu olduğunu savunan tavır.

Üzerinde durmak istediğim ve karşı argüman geliştirmeye çalıştığım ikinci tavrı biraz açalım. Bu tavra göre akılla her şeyi temellendirmek, çoğu zaman tutarlı olsa da kesinliği sağlamayan boş bir uğraştır. Aynı zamanda bu disiplin ve bakış açısı yalnızlık, korku ve kızgınlık, çaresizlik gibi temel özelliklerimizin bir başka sakinleştirici ve mistik tarafıdır. Akıl her şeyi anlamaz ve önemli soruları cevaplamaya yetmez. Üstüne üstlük bilim, mistisizmi dışlarken metafiziği de reddederek kendi dogmalarını ve inancını yaratır. Kısacası bilim de bir dindir. Öne sürdüğünüz mistisizmi dışlayan ve kendi kendine kabul ederek kabullerine uymayanları dışlayan bir sistemdir. Bu tavrı, bu temel öne sürümlerle açtığıma göre artık doğruları ortaya koymanın zamanı gelmiş olmalı.

Öncelikle iki soruyla başlamak isterim: “Gerçeklik” ve “doğru” sahiden nedir?

Bilim bu iki temel kavrama cevap bulamıyor mu?

Önermem gayet nettir: Bilim, gerçeğe adım adım yaklaşıyor ve doğruluğu bildiriyor.

Bilimi hayatınıza aldığınızda onun gerçekle olan ilişkisine, doğruları deney ve gözlemle ortaya koymasına hayran kalır; biraz daha doğru bilgi için araştırır, merak edersiniz. Çoğumuz bilimi, merakı doğruyla birleştirerek bulur. Yıldızların neden parlak olduğunu, her yıldızın parlaklığının neden değişkenlik gösterdiğini, gece ve gündüzün ne olduğunu sorar ve bilimin doğrularını daha fazla merakla araştırırız. Çünkü bilim bize doğru bir bilgi sunmaktadır. Daha sonra onun doğruluğunun duyularımızla ve kişisel tecrübelerimizle, matematiğimizle ve deneylerimizle geldiğini anlar, kendiniz test edersiniz. Ve görürsünüz ki önermeleri gerçeklik biçimiyle de uyumlu ve doğrudur.  Peki gerçekten de bilim Neden?, ”Niçin?” ve ”Nasıl?” sorularına cevap verebilir mi?

Elbette! Bunu Albert Einstein’ın 1905 yılında yazdığı ”Özel Göreliliği” içeren makalesinden yola çıkarak anlamaya çalışalım. Öncelikle Albert Einstein gerçeklik ve doğruluk arasında ayrım yapmak ister ve geometrinin temel aksiyomlarının doğruluğunu sorgular. Şöyle der:

“Geometri, aralarında kesin fikirlerle az çok bir ilişki kurabileceğimiz “düzlem”, “nokta”,”düz çizgi” gibi bazı kavramlardan ve bu fikirlerin sonucu olarak doğru kabul edilen (etme eğiliminde olduğumuz) bazı önermeler bütünüdür.”

Yani örneğin bir doğrunun “doğruluğunu” araştıran meraklı bir insansam geometri bana bir doğrunun “doğruluğunu” yalnızca iki farklı nokta kabulüm ve bunları kıyaslamam ile verebilir. İki nokta arasında olan şey doğrudur.

Aslında merak ettiğimiz ”doğruluk”, geometrinin temel gerçeklik önermesi olan noktaların ”gerçeklik ve doğruluğunu” ortaya çıkarmamakta, yalnızca bu iki nokta arasındaki doğrunun “gerçekliği ve doğruluğunu” ortaya çıkarmaktadır. Doğruluk olgusu önermemize indirgenmiş ve yönelmiştir. Bu nedenle de Albert Einstein’a göre biz, iki nokta bir doğru oluşturuyor önermesini doğru veya yanlış kabul edemez yalnızca Öklidiyen geometride böyle kabul edildiğini söyleyebiliriz. Bu nedenle ”doğru” ve ”gerçek” Öklid geometrisinin ispatlarıyla cevap bulamaz. Biz doğru sözcüğünü, gerçek bir nesne ile bağlama alışkanlığındayızdır ancak doğru denen şey yalnızca dış gerçeklikle değil mantıkla da tutarlı olmalıdır.

“A, B’den büyüktür.” dediğimizde aklımıza bir A nesnesi ve B nesnesi getirip bunu düşünür ve önermeyi buna göre doğru veya yanlış olarak belirtiriz. Elbette elma çilekten büyüktür. Burada doğru olan şey aslında bizim A’yı, yani büyük olanı elma olarak düşünmemiz ve B’yi, yani küçük olanı çilek olarak düşünmemizin doğruluğudur, A veya B’nin doğruluğu değildir. Bilim, disiplinleri birleştirip kendi doğruluk ve gerçeklik alanlarını ayırdıktan sonra bizi tüm bu yanılsama ve yorumların arkasında yatan gerçeğe ulaştırmaktadır. Şimdi Albert Einstein’dan şu örneği verelim:

“Bir düz doğrultuda giden trende olduğunuzu ve trenin biraz ötesinde size paralel olan bir arkadaşınızın sizi seyrettiği düşünün. Elinizde taş var ve onu camdan dışarıya fırlatmadan nazikçe bırakıyorsunuz. Sizin bakış açınızdan (gerçekliğinizle) taş düz bir dik doğrultusunda yere düşmüştür. Ancak paraleldeki arkadaşınız trenin hareketiyle beraber ileriye gidişinizi (gerçeğinizi) de gördüğü için, taşı elinizden bıraktığınız yer ve taşın yere ulaştığı (düştüğü) yer arasında parabol çizdiğini görmektedir. Peki hangisi gerçek, hangisi doğrudur? Tabiiki de ikinizinki de gerçek ve iki duyumunuz da doğrudur.”

Tren içinde olan sizin hareketle ilişkiniz, uzayla olan ilişkinizi etkileyerek kendi gerçekliğinizi deneyimlemenizi sağlamıştır. Aynı şekilde arkadaşınız da durma hareketiyle sizin hareketinizi kıyaslayarak kendi gerçekliğini yaratmıştır. Gerçekliğiniz ölçüsünde iki söylemde doğrudur. Çünkü ikisi de test edilebilir ve yanlışlanabilir bir bilimsel önermedir. Peki ya bir trende bir yıldırım düşmesi olayına Neden? Niçin? Ve Nasıl? soruları doğrultusunda bilimle cevap verebilir miyiz?

Elbette! Bir yıldırım düşmüş müdür? Evet düşmüştür çünkü bilimin öne sürdüğü şekilde ışık önce, ses sonra gelmiştir. Gözler onu gözlemlemiş, kulaklar bu olayı duymuştur. Niçin düşmüştür?  Yıldırım, gök gürültüsü ve şimşekten oluşan, gökyüzü ile yeryüzü arasındaki elektrik boşalmasıdır. Demek ki elektrik yükü hava direncini kıracak kadar çokmuş ve bu yüzden elektrik boşalımı olmuş. Peki nasıl oluştu? Kolay. Tabii ki farklı yüklenmiş bulutlar arasında veya yerden farklı yükle yüklü bulut arasında bir elektrik akımı meydana gelmiştir. Bu da gözümüze öncelikle şimşek ışığı daha sonrada gök gürültüsü olarak gelmiştir. Demek oluyor ki bilim, elbette bu üç temel soruya da cevap bulur. Peki ya metafizik bir önerme? Bilim onu reddederek dışlamaz mı? Peki ya metafiziği dışlamak bilimi tek tipçi yapmaz mı?

Aslında bilim mistisizmi dışlar, metafiziği değil. Çoğu zaman bilim metafiziği içinde bulundurur. Çoklu evrenler, sicim kuramı vb. olgular için fizik denklemlerimiz metafizikseldir. Önermelerimiz ise metafiziği dışlamaz, hatta onları içine alarak cevap verir.

Bilimin görünmeyen şeylere değer vermediği söylemek çoğu zaman bilimi yalnızca pozitivist(1),  yani olguculuk felsefesiyle tanıma yanlışımızdan meydana gelir. Bilim yalnızca pozitivist değildir. Pozitivizm, yalnızca bilimsel önermelere değer veren bir felsefe disiplinidir; bilim ise kendi içinde empirik(2), rasyonal(3), pozitivist olabilir. Çoğu zaman da bunların birkaçını veya hepsini aynı anda kullanır. Çoklu evrenler rasyonaldir; görelilik empirik ve pozitivisttir; kuantum empiriktir ama pozitivist değildir. Tek tür bilim karşıtlığının nedeni tek tür felsefi tutumu bilip onu eleştirmekten kaynaklanır. Bilim bu kadar kolay değildir. Bilim bu kadar net değildir ve bilim bu kadar dogma değildir. İşte bu yüzden bilim aslında bilimdir! Bilim, önceden doğru olduğu düşünülen önermelerin yanlış olduğunu kabul edip yeni doğrular öne sürmekten çekinmemek ve gerçeğe adım adım yaklaşmak demektir.

Notlar:

(1) Pozitivizm: Gerçeğe ancak olgulara, deney ve gözleme dayanılarak, pozitif bilimlerin yardımıyla ulaşılabileceğini öne süren öğreti.

(2) Empirik(Emprizm’e bağlı): Bilgilerimizin kaynağının yalnızca duyum ve deney olduğunu savunan felsefi akımdır. Emprizme göre insan zihni doğuştan boş bir levha (Tabula Rasa) gibidir. Yani insanın doğuştan getirdiği hiçbir bilgi yoktur.

(3) Rasyonal(Rasyonalizm’e bağlı veya akılsal): Temelde akıl bilgisinin olduğunu söyleyen ve ona dayanan, doğruluğun ölçütünün duyular değil düşünme ve tümdengelimsel çıkarsamalar olduğunu öne süren öğretilerin genel adı.

 

Bilimle kalın.

, , ,

3. Boğaziçi Evrim Günleri Nasıl Geçti?

Merhaba arkadaşlar, ben Merve. Bugün size yaklaşık bir ay önce yeni takım arkadaşları kazanmamızı sağlayan hatta bu sayede Radyo Boğaziçi’ne konuk olup burada FST’den bahsetme imkanı bulduğumuz 2 gün boyunca boğaza, denize ve sohbete doyduğumuz 3. Boğaziçi Evrim Günleri‘nin bizler için nasıl geçtiğinden bahsedeceğim.

Öncelikle sizlere bu etkinlik hakkında bilgi vermek istiyorum. Bu yıl 3.sü gerçekleşen Boğaziçi Evrim Günleri, Boğaziçi Üniversitesi Bilim Kulübü ve Evrim Ağacı alt grubunun birlikte çalışması ile 2014 yılından beri her sene öğrencilere yönelik evrimsel biyoloji konferanslarının düzenlendiği geniş katılımlı bir etkinliktir. Etkinliğin amacı evrimsel biyoloji alanındaki son bulguların, Türkiye’nin alanında uzman akademisyenleri aracılığıyla, katılımcılarla doğru bir şekilde paylaşılmasını sağlamaktır. Bu yıl konuşmacılar arasında Cemal Ün, Seçkin Eroğlu, Sibel Küçükyıldırım, Hasan Bahçekapılı, Cihan Demirci Tansel, Ergi Deniz Özsoy Çağatay Tarhan gibi isimlerin yanı sıra mentorlarımızdan Cem Say ve Tevfik Uyar da vardı.

Bursa Gökyüzü Gözlem Şenliği’nden sonra yine hep birlikte Boğaziçi Evrim Günleri’ne katılmaya karar vermiştik fakat ufak bir problem vardı. Berfin hariç kimse kayıt olmamıştı! Sonra Berfin etkinlik koordinatörüyle aralarında geçen şu konuşmayı attı:

Berfin: Kayıtlar tekrar açılınca haber verir misin? Ekipten 5-7 kişi başvuracak da ağlıyorlar şu an.

Koordinatör: Tam olarak şu an mı ağlıyorlar? O zaman hazır olsunlar açıyorum.

Hepimiz havalara uçtuk ve hemen formu doldurup kayıt olduk. Tam 14 kişiydik arkadaşlar! Bursa, İstanbul, Ankara, Eskişehir, Afyon, Konya ve Antalya‘dan gelenler olmak üzere tam 14 kişi!

1 Aralık gecesi herkes yola çıkmıştı. Fakat birçoğumuz şehir içi ulaşımı bilmiyordu, sonra ortaya bir kahraman çıktı: Yiğit! Yiğit İTÜ’de okuyor ve İstanbul’da yaşıyordu. Herkes “Seni yormak istemeyiz…” naraları atarken Yiğit, “Yeter artık hepinizi alıyorum ve şikayet duymak istemiyorum.” diyerek tüm kontrolü ele aldı ve bizi büyük bir yükten kurtardı(Sonra metroda kaybolduk ve sunumlara geç kaldık.). Nihayet 2 Ocak sabahı Boğaziçi Üniversitesi’nde buluştuk ve kocaman sarıldık :’). Bu arada bir sürprizle karşılaşmıştık, yurdundan Antakya’ya diye çıkan Aylin sabah karşımızdaydı! Daha sonra konuşmalara katıldık ve yemek arası için dışarı çıktık. Bu arada yanımızda iki yeni takım arkadaşı daha vardı: Barış Can ve Doğukan. Aradan sonra tekrar konuşmalara katılmak için kampüse döndük. Molalarda ise dışarı çıkıp konuşmacılarla sohbet etmeye çalışıyorduk. Ekipten birkaç kişi Tevfik Uyar’la diğerleri ise Cem Say ile konuşuyordu. Tüm konuşmalar bittikten sonra Cem Say “Ekibi toplayın da çimlerde bir çay içelim.” deyince yine sevinçten havalara uçtuk! Boğaziçi Üniversitesi çimlerinde bilim hakkında sohbet ederken şöyle de bir hatıra fotoğrafı çektirmeyi unutmadık.

Belirttiğim isimlerle hep birlikte yuvarlak oluşturarak çimlerde oturuyoruz, herkesin önünde beyaz karton bardaklarda çay var ve öğrencilerin sırtlarında/yanlarında çantaları var. Barış tekerlekli sandalyesine oturuyor. Herkes kameraya karşı gülümseyerek poz vermiş.

Arka tarafta soldan sağa sırasıyla koordinatörlerden bir arkadaş, Berfin, Tevfik Hoca’nın arkadaşı, Tevfik Uyar, Cem Say, koordinatörlerden bir arkadaş, Barış’ın babası, Barış, İrem. Ön tarafta sırasıyla Merve (ben), Esra, Samet, Aylin, Can, Umut, Barış Can.

Çıkışta ise hep birlikte yemek yiyip dağıldık. Şehir dışından geldiğimiz için kalacak yerimiz bile yoktu(Evet bu yaşandı.). Sonra birkaç arkadaş Yiğit’in, birkaç arkadaş da Gülbiriz’in misafiri olmak üzere yola çıktık. En son Gülbiriz’in annesinin yemeklerle doldurduğu masada uyukladığımı hatırlıyorum. 3 ay önce tanıştığım insanın evinde kalıp yine 3 ay önce tanıştığım insanlarla aynı odada uyumuştum. Evet, FST ruhu! Ertesi sabah tekrar kampüse gittik. Radyo Boğaziçi’nde programı olan Doğukan, “Yayına katılıp FST’yi anlatmak ister misiniz?” şeklinde bir teklif sunmuştu. Aylin ve Can bu iş için gönüllü oldu ve o gün Radyo Boğaziçi’ne konuk olduk.

Tüm konuşmalar bittikten sonra çok yorulmuştuk. Çıkışta aramızdan ayrılan ve aramıza katılan toplam 16 kişiyle İTÜ’ye gitmeye karar verdik. Tek bir sorun vardı. Bu kadar kişi aynı anda nasıl girecekti? Gizlice girdik, evet bunu yaptık. Hatta sonra görevliler bizi durdurdu ama sorun çıkmadan halledildi. Bu arada sürprizler bitmiyordu, o gün ‘Full Moon(Süper Ay)’ vardı ve başlıyordu. Sonra İTÜ MED çimlerinde hep birlikte Süper Ay’ı izledik. En sonunda bir yere oturduk ve sonsuz FST sohbetlerinden birini yapmaya başladık, o kadar sonsuzdu ki gitmemiz gereken otobüs saatini kaçırdık. Ama en güzel yanı masada tanımadığın o kadar insan varken ortak bir sohbet konusu bulup koyu bir sohbete dalabilmekti :). Berk bize akıl soruları sordu, motivasyon konuşması yaptı ve daha sonra Berfin’le İTÜ’deki YGA ofisine gitti. Biz de bu sırada Berfin’in doğum günü için hazırlık yapmaya başladık. Bize yardım teklifi eden görevlilerden biri “Doğum gününüz kutlu olsun hanımefendi.” diye konuşmaya girerken diğeri de arkadan pastayı getirdi. Neye uğradığını şaşıran Berfin kemiklerimiz kırılana kadar her birimize sarıldı. Bu gece de böyle bitti ve olmayan otobüsümüz için yola çıktık…

Evet arkadaşlar, sözün özü şu ki: Birlik olunca sorunlar aşılıyor. Öyle ki bunlar sorun değil; her biri çok değerli anı olarak kalıyor. Burada kendinize birlikte yürüyeceğiniz takım arkadaşı, dost, mentor veya siz ne olarak adlandırıyorsanız tam olarak o değerli insanları bulabiliyorsunuz.

FST çok güzel, gelsenize :).

Sözcüklerin Rengini Görmek: Sinestezi Nedir?

Merhaba sevgili okurlar, ben Mert. FST çatısı altında düzenli bir şekilde yazılar yazıp size en iyi şekilde sunmaya çalışacağım. Bugün sizlere oldukça ilgimi çeken ve sizinle paylaşmak istediğim bir konudan bahsedeceğim: sinestezi.

Güzel geçen bir gününüzde keyfinize keyif katmak için müzik dinlemek istediniz ve eğlenceli bir çalma listesi açtınız ya da yeni bir kitap okuma kararı aldınız. Her şey çok güzel, peki müziğinizi dinlerken gözleriniz bir renk akışı görüyor mu? Kitabın siyah beyaz sayfaları arasında parlayan renkli kelimeler görüyor musunuz? Annenizin yaptığı kahvaltının kokusu sizin kulaklarınızda Smoke On The Water olarak çınlıyor mu? Büyük bir olasılıkla hayır, fakat sinestetik insanlar hayatı böyle algılıyor.

Sinestezi kelimesi Yunanca syn “birlikte” (biyoloji derslerinden hatırladığınız sinaps sözcüğü ile aynı köke sahip) ve aisthesis “algı, duyum” kelimlelerinin birleşmesi sonucu “synaesthesia” olmuştur. Basit bir anlatımla renkleri duyup sesleri koklayabilen, şekillerin tatlarını bilenler de diyebiliriz.

İki çeşidi bulunmakta: Doğuştan gelen ve nedeni bilinmeyen ya da sonradan gelen. Genellikle sonradan gelen sinestezi başka hastalıkların belirtisi oluyor. Örnek vermek gerekirse, epilepsi hastalarında bu şekilde duyular arası geçişler gözlenebiliyor. Doğuştan gelenin ise sebebinin ne olduğu tam bilinmemekle beraber ortalama 25.000 kişinin birinde gözüküyor. Bildiğimiz kadarıyla sinesteziye yatkın bir insan tipi yok fakat kadınlarda daha fazla görülmesi bu durumun X kromozonları üzerinde taşınma ihtimalini akla getiriyor. Bugüne kadar babadan kıza, anneden kıza, anneden oğula geçtiği gözlenirken babadan oğula geçtiği gözlenmemiş. Ayrıca çeşitli kimyasalların kullanımı (LSD vb.) veya kafaya alacağınız bir darbe kısa süreli sinestezi geçirmenize sebep olabilir.

Sinestezi konusu ilk kez ünlü liberal filozof John Locke ele almıştır ve uzun yıllar boyunca ondan başka bu konuyu kaleme alan birisi olmamıştır. Bunun sebebi konunun özel bir konu olması ve konuyla ilgili bilimsel bir inceleme yapılamamasıdır. Nörolog Dr. Richard E. Cytowic’in“Duyuların Birliği” ve “Şekilleri Tatmış Adam” kitaplarıyla birlikte bu konuya olan ilgi tekrar artmıştır.

Sürreal çalışılmış, karmaşık, aşırı sembolik bir resim.

Wassily Kandinsky/ Composition, VII, 1913

Sinestetik insanların matematik yeteneği diğer insanlara göre daha kötü oluyor fakat bunun karşılığında inanılmaz bir hayal gücüne sahip oluyorlar. Biliyoruz ki sanat tarihi, sinestezinin verdiği ilhamla parlayan onlarca yıldız isim içeriyor. Bunlardan birisi ünlü şair Arthur Rimbaud. Kendisi okuduğu kitaplarda görüğü renklerden bahseder, dolayısıyla şiir dünyasında sembolizmin en iyi temsilcilerinden birisi olmasına şaşırmamalı. Diğer sanatılardan da ünlü roman yazarı Vladimir Nabokov, klasik müzik bestecisi Scribain ve ressam Kandisky‘i örnek verebiliriz.

Sanatsal kabiliyetler dışında sinestetik olmanın başka avantajları da var:  Sayıları beyinlerine kaydettikleri için bizim görmekte zorlandığımız detayları kolayca fark edebiliyorlar, ayrıca görme engelli bir sinestetiğin günleri renklerle özleştirip hayatını kolaylaştırdığını iddia ettiği bir gerçektir.

Normal insanların ve sinesteziye sahip olan insanların sayıları nasıl gördüğünü gösteren bir şema

Normal bir insan bu farkı zorlukla görürken sinesteziye sahip birisi böyle görmektedir

Tüm bu farklılıklara rağmen sinestezi bir hastalık olarak değil doğanın bize sunduğu bir hediye olarak görülmektedir.

Bilimle kalın.

Kaynaklar

  • TUBITAK Bilim ve Teknik Dergisi Psikoloji Mayıs 2007 Sayısı
  • Wikipedia

Etkinlikler

Sonuç Bulunamadı

Üzgünüz, hiç bir gönderi kriterinizle eşleşmedi