Yazılar

,

Sokratik Yöntem: Davranış Bilimi

Bu yazıda size davranış biliminin ne olduğunu, ne işe yaradığını Sokratik Yöntem ile kalemimiz el verdiğince aktarmaya çalıştık. Keyifli okumalar dileriz. 🙂

Barış: Merhaba Hüsna!

Hüsna: Merhaba Barış!

Barış: Sana bir şey sormak istiyorum. Davranış bilimi nedir?

Hüsna: Davranış bilimi, konularıyla insan davranışlarını açıklayan veya insan davranışlarıyla uğraşan bütün bilim dallarını kapsar.

Peki davranış biliminin amacı nedir?

Barış: Bu bilim dalının amacı, insan ve diğer türlerin gelişimsel ve adaptasyonel olarak davranışlarını psikolojik ve biyoloji zeminde incelemektir.

Bu arada aklıma geldi de, hayvan ve insan davranışlarının farkı nedir?

Hüsna: Evet, bu konu bilim insanları ve bilimseverler arasında çok konuşulan bir konu. Soruyu kardeşime sorduğumda bana: “İnsanlar kıyafet giyebildiği için hayvanlardan farklıdır.” dedi. Başta gülsem de cevaba daha ayrıntılı baktığımda mantıklı bir cevap olduğunu düşündüm. İnsanlar kıyafet giyer. Fakat bazı zamanlar kıyafet giydirilmiş hayvanlar görürüz. Fark, kıyafeti yapanın insanlar olması. Mantıksal açıdan düşünüp bir şeyleri sürdürülebilir şekilde düşünüp ortaya koymamız bizi onlardan ayıran şeydir. Yani aklımız.

Barış: Teşekkürler Hüsna. Freud’un psikoanalitik kuramını bilir misin?

Hüsna: Evet, biliyorum.

Freud’un kuramına göre çocuk, davranışları için elinde olmayan  özelliklerle doğuyor ve bu içgüdüsel enerji çocuktaki dengeyi korumak için sürekli değişiyor.

Freud bireyi ve yaşamını id, ego ve superego olarak üç farklı yapıya ayırıyor.

Yeni doğan bebeğin içgüdüsel doğuştan genetik yollarla gelen enerjisine “id” diyor. İd, bebeğin ihtiyacını karşılaması için elinden geleni yaptırıyor. Örneğin bebek içgüdüsel enerjiyle bir nesneyi istiyor. Fakat henüz nesneleri birbirinden ayırt edemediğinden ne alırsa kabul ediyor.

Zaman geçiyor nesneleri ayırt edebilme yeteneğine sahip olduğunda bu sefer “ego”nun gelişimi başlıyor.

Ego ise id’nin aksine rasyonel düşünce, algı ve gerçekle baş edebilmeye yardımcı planlardan oluşuyor. Çocuk bu sefer bilinçli fonksiyonlar gerçekleştirmeye başlıyor. Bir elma istediğinde portakal yemek yerine doğru nesneyi yani elmayı bulabiliyor.

Bu iki yapıdan sonra gelişen de “süperego”. Süperego sayesinde çocuk yasakları ve kuralları kavrıyor. Neyi yapması gerektiğini ve yapmaması gerektiğini düşündüren süperego oluyor.

Bu üç sistem de geliştiğinde, bu sefer her biri kendi isteğini gerçekleştirmek için baskı uyguluyor.

Uzun lafın kısası id, isteklerini ânında gerçekleştirmek için uğraşırken; Ego, gerçek isteğini gerçek nesneyle karşılaşana kadar bekliyor. Süperego da iyiye yöneltip kötülüklerden alıkoymaya çalışıyor. Freud’un psikoanalitik kuramı anladığım kadarıyla böyle bir şey.

Barış: Yani şöyle bir şekil yapmak yanlış olmayacaktır sanırım:

Görselde psikoanalitik kuramın resimle bir betimlemesi bulunuyor. Bir buzdağının su altında kalmış kısmı İD, üstü ego ve süperego var. Bu ego ve süperegonun su üzerinde kalan kısmı bilinç, alttaki her yer ise bilinçaltı.

Kaynak: Khan Academy Türkçe

Ya Hüsna aklıma takıldı da şu an, bir deney vardı: Stanford Hapishane Deneyi. Bu deneyde 24 erkek üniversite öğrencisinden iki grup oluşturulup, gruplardan birinin mahkum diğerinin ise gardiyan olması istenmiştir. Deneyin tarihi 1971 bu arada. Bu deneyde asıl nokta şudur ki: Her iki grup da bunun bir deney olduğunu bildiği halde kısa sürede rollerine tamamıyla bağlanmış ve deyim yerindeyse rollerinin adamı olmuşlardır. Bu deney hakkında ne söyleyebilirsin?

Hüsna: Deneyin amacı: İnsanların otorite ve otoriteye itaat konusunda nereye gideceklerini görmektir. Yani normal insanlar savaş sırasında asker ve yetkili kişiler olduklarında nasıl zalimleşebiliyorlar bunu öğrenmek. Kimlerin mahkum ve gardiyan olacağı, deneye başlarken haber verilmiş ve ilk günden herkes kendi hâlini özümsemiş. Zaten senin de dediğin gibi deneyi enteresan kılan da bu. Çabalamadan o mevkiye ulaşan ve mahkumları nasıl idare edecekleri söylenmeyen gardiyanlar, kendi kafalarındaki gardiyan rolünü uyguladılar. Bu da mahkumlar üzerinde şiddet yasak olmasına rağmen onlara eziyet etmelerine sebebiyet verdi. Mahkumlar, onlarla gerçek hayatta aynı seviyede olduklarını bildiklerinden bu duruma karşı çıkmışlar. Fakat gardiyanların hallerini farkettikten sonra onlar da mahkum olduklarını kabullenmeye başlamışlar. Bulundukları gerçekçi ortamdan etkilendiler ve herkes – deneyi yapan Zimbardo bile kendini rolüne kaptırıp – nereden geldiğini unuttu. Fakat deneyin önemli bir diğer yanı da deney süreci sırasında kimseye karışılmamış olması. Sonuçta gerçek hayatta üstlendiğimiz ve üstleneceğimiz sosyal kimlik ve rollerin mantık süzgecinden geçirilmeden uygulanabilecek şeyler olduğu da görülmüş oldu.

Barış: Peki, şimdi aklıma başka bir soru geldi. Aslında biraz bir şeyler biliyorum da sorayım dedim. İnsan davranışları nasıl gelişmiştir acaba? Benim bildiğim evrimsel süreç içerisinde sosyal bir tür olmanın verdiği dinamik topluluk yapısı ve bunun gerektirdiği sosyal ilişkiler bunun üzerinde etkili oldu. Mesela empati davranışı.

Hüsna: Fikrimce insan davranışları büyük olasılıkla, insanın kendisi artı çevresi olarak gelişmiştir. Senin de dediğin gibi empati, adalet, vicdan, ahlak, merhamet, samimiyet ve daha birçoğu ve de insan kadar eski bir olgu olan din, insan davranışlarının gelişmesinde etkili olmuştur. Herhangi bir inanca veya geleneğe sahip olan insan, davranışlarını onlara göre belirler. Ayrıyeten Freud’un psikoanalitik kuramında bahsettiği içgüdüsel enerjiden gelen merhamet, vicdan gibi özellikler de davranışların gelişmesinde etkilidir.

Barış: Peki, son bir şey. Hormonlarımız ile davranışlarımız arasındaki bağlantı nedir? Nasıl işler bu süreç? Merak ettim. 🙂

Hüsna: Hormonlarımızın birçok şeyi etkilediği gibi, psikolojimize de etkisi vardır. Hormonlarımızın düzeni: mutlu, mutsuz, kızgın, öfkeli, halsiz, unutkan vb. birçok hâli yaşamamıza sebep olur.

Başlıca hormonlarımız: noradrenalin, dopamin ve serotonindir. Bu hormonların azlığı veya çokluğu davranışlarımızda değişiklikler olmasını sağlıyor. Hormonların eksikliğinde veya fazlalığında oluşan rahatsızlıklara bakarak ve o hormonun düzenini bozan etkenleri araştırarak yeni bir düzen kurduğumuzda, davranışlarımızı yani hayatımızı daha iyi yönetebiliriz diye düşünüyorum. Bu hormonların azlığında veya çokluğunda oluşan rahatsızlıkların ne olduğunu anlatayım:

Noradrenalin Hormonu : Adından da anlaşılabileceği gibi adrenal bezden ve sinir uçlarından salgılanan bir hormondur. Tehlikeli ve sinirli olduğumuz anlarda salgısı artar.

Dopamin Hormonu: Beyin tarafından doğal olarak üretilen kendinizi iyi hissetmenizi, konsantrasyonu ve kendinize güvenmenizi sağlayan hormona dopamin denir. Mutluluk hormonu olarak da adlandırılır. Düzensiz salgılanması hafıza kaybına ve problem çözmede zorluğa sebebiyet verir. Az salgılandığında dikkat eksikliğine de sebep olur.

Serotonin Hormonu: Enerjik olmamızı sağlar. Sakinlik ve güven hissini veren hormondur. İştah ve uykunun düzenlenmesinde de rol oynar. Serotonin hormonu az salgılandığında tatlı yiyeceklere yöneliminiz artar. Stresli durumlarda bu hormon azalır ve kendimizi yemeğe veririz. Serotonin dengesinin bozulması depresyona ve bunalıma yol açar.

Görüldüğü gibi hormonlarımızın davranışlarımız üzerindeki etkisi çok büyük.

Barış: Sorularıma verdiğin nazik cevaplar için teşekkürler Hüsna. İyi günler dilerim. 🙂

Hüsna: Ben de güzel sorular sorduğun için teşekkür ederim. Bu sayede bilgiler edindim. Ve böyle bir etkinlik sayesinde öğrendiklerimi sunma imkanı buldum. Sağlıcakla kal!

Hüsna Çadırcı ve Barış Bayraktar

1 Ağustos

  • 980 yılında Orta Çağ Modern Biliminin kurucusu olarak bilinen yazar, filozof, tıp hekimi, bilim insanı İbni Sina dünyaya gelmiştir.
  • 1744 yılında evrim konusunda önemli çalışmalar yapan ve döneminin ilk büyük botanikçisi olan Fransız doğa bilimci Jean-Baptiste Lamarck dünyaya gelmiştir.
  • 1774 yılında İngiliz kimyacı Joseph Priestley oksijen gazını (dioxygène, O2) keşfetti. Civa oksidin ısıtılması ile elde etmiştir.
  • 1818 yılında Amerikalı astronom Maria Mitchell dünyaya gelmiştir. 1847 yılında teleskop yardımıyla sonrasında kendi adı verilen Miss Mitchell Kuyrukluyıldızı“nı keşfetmiştir. Bu keşif sayesinde o dönemde normalde kadınlara verilmeyen altın madalya Danimarka kralı VI. Frederik tarafından kendisine sunulmuştur. Mitchell, mesleği astronomluk olan ilk Amerikalı kadındır.
  • 1885 yılında Macar kimyager George Von Hevesy dünyaya gelmiştir. Nobel Kimya Ödülünü almıştır. 1943’te hayvanların metabolizması gibi kimyasal süreçlerdeki çalışmalarıyla, radyoaktif izleyicilerin gelişmesinde anahtar rol oynamıştır. Aynı zamanda, Hafniyum elementini keşfeden isimlerden birisidir.
  • 1924 yılında Polonya-Fransa asıllı fizikçi Georges Charpak dünyaya gelmiştir. Nükleer enerji savunucularından biri olan Charpak, 1992 yılında parçacık dedektörlerinin keşfi ve bunları geliştirmesinden dolayı Nobel Fizik Ödülü’nü almıştır.
  • 1945 yılında Amerikalı fizikçi Douglas D. Osheroff dünyaya gelmiştir. “Helium-3 süperakışkanlık buluşları için” Robert C. Richardson ve David Morries Lee ile 1996 yılında Nobel Fizik Ödülü’nü kazanmıştır.
  • 1967 yılında Avusturya asıllı Alman biyokimyacı Richard Kuhn hayatını kaybetmiştir. Karotenoitler ve vitaminler üzerine yaptığı çalışmalar sayesinde 1938 yılında Nobel Kimya Ödülünü almıştır.

Kaynak: Todayinsci

, , ,

3. Boğaziçi Evrim Günleri Nasıl Geçti?

Merhaba arkadaşlar, ben Merve. Bugün size yaklaşık bir ay önce yeni takım arkadaşları kazanmamızı sağlayan hatta bu sayede Radyo Boğaziçi’ne konuk olup burada FST’den bahsetme imkanı bulduğumuz 2 gün boyunca boğaza, denize ve sohbete doyduğumuz 3. Boğaziçi Evrim Günleri‘nin bizler için nasıl geçtiğinden bahsedeceğim.

Öncelikle sizlere bu etkinlik hakkında bilgi vermek istiyorum. Bu yıl 3.sü gerçekleşen Boğaziçi Evrim Günleri, Boğaziçi Üniversitesi Bilim Kulübü ve Evrim Ağacı alt grubunun birlikte çalışması ile 2014 yılından beri her sene öğrencilere yönelik evrimsel biyoloji konferanslarının düzenlendiği geniş katılımlı bir etkinliktir. Etkinliğin amacı evrimsel biyoloji alanındaki son bulguların, Türkiye’nin alanında uzman akademisyenleri aracılığıyla, katılımcılarla doğru bir şekilde paylaşılmasını sağlamaktır. Bu yıl konuşmacılar arasında Cemal Ün, Seçkin Eroğlu, Sibel Küçükyıldırım, Hasan Bahçekapılı, Cihan Demirci Tansel, Ergi Deniz Özsoy Çağatay Tarhan gibi isimlerin yanı sıra mentorlarımızdan Cem Say ve Tevfik Uyar da vardı.

Bursa Gökyüzü Gözlem Şenliği’nden sonra yine hep birlikte Boğaziçi Evrim Günleri’ne katılmaya karar vermiştik fakat ufak bir problem vardı. Berfin hariç kimse kayıt olmamıştı! Sonra Berfin etkinlik koordinatörüyle aralarında geçen şu konuşmayı attı:

Berfin: Kayıtlar tekrar açılınca haber verir misin? Ekipten 5-7 kişi başvuracak da ağlıyorlar şu an.

Koordinatör: Tam olarak şu an mı ağlıyorlar? O zaman hazır olsunlar açıyorum.

Hepimiz havalara uçtuk ve hemen formu doldurup kayıt olduk. Tam 14 kişiydik arkadaşlar! Bursa, İstanbul, Ankara, Eskişehir, Afyon, Konya ve Antalya‘dan gelenler olmak üzere tam 14 kişi!

1 Aralık gecesi herkes yola çıkmıştı. Fakat birçoğumuz şehir içi ulaşımı bilmiyordu, sonra ortaya bir kahraman çıktı: Yiğit! Yiğit İTÜ’de okuyor ve İstanbul’da yaşıyordu. Herkes “Seni yormak istemeyiz…” naraları atarken Yiğit, “Yeter artık hepinizi alıyorum ve şikayet duymak istemiyorum.” diyerek tüm kontrolü ele aldı ve bizi büyük bir yükten kurtardı(Sonra metroda kaybolduk ve sunumlara geç kaldık.). Nihayet 2 Ocak sabahı Boğaziçi Üniversitesi’nde buluştuk ve kocaman sarıldık :’). Bu arada bir sürprizle karşılaşmıştık, yurdundan Antakya’ya diye çıkan Aylin sabah karşımızdaydı! Daha sonra konuşmalara katıldık ve yemek arası için dışarı çıktık. Bu arada yanımızda iki yeni takım arkadaşı daha vardı: Barış Can ve Doğukan. Aradan sonra tekrar konuşmalara katılmak için kampüse döndük. Molalarda ise dışarı çıkıp konuşmacılarla sohbet etmeye çalışıyorduk. Ekipten birkaç kişi Tevfik Uyar’la diğerleri ise Cem Say ile konuşuyordu. Tüm konuşmalar bittikten sonra Cem Say “Ekibi toplayın da çimlerde bir çay içelim.” deyince yine sevinçten havalara uçtuk! Boğaziçi Üniversitesi çimlerinde bilim hakkında sohbet ederken şöyle de bir hatıra fotoğrafı çektirmeyi unutmadık.

Belirttiğim isimlerle hep birlikte yuvarlak oluşturarak çimlerde oturuyoruz, herkesin önünde beyaz karton bardaklarda çay var ve öğrencilerin sırtlarında/yanlarında çantaları var. Barış tekerlekli sandalyesine oturuyor. Herkes kameraya karşı gülümseyerek poz vermiş.

Arka tarafta soldan sağa sırasıyla koordinatörlerden bir arkadaş, Berfin, Tevfik Hoca’nın arkadaşı, Tevfik Uyar, Cem Say, koordinatörlerden bir arkadaş, Barış’ın babası, Barış, İrem. Ön tarafta sırasıyla Merve (ben), Esra, Samet, Aylin, Can, Umut, Barış Can.

Çıkışta ise hep birlikte yemek yiyip dağıldık. Şehir dışından geldiğimiz için kalacak yerimiz bile yoktu(Evet bu yaşandı.). Sonra birkaç arkadaş Yiğit’in, birkaç arkadaş da Gülbiriz’in misafiri olmak üzere yola çıktık. En son Gülbiriz’in annesinin yemeklerle doldurduğu masada uyukladığımı hatırlıyorum. 3 ay önce tanıştığım insanın evinde kalıp yine 3 ay önce tanıştığım insanlarla aynı odada uyumuştum. Evet, FST ruhu! Ertesi sabah tekrar kampüse gittik. Radyo Boğaziçi’nde programı olan Doğukan, “Yayına katılıp FST’yi anlatmak ister misiniz?” şeklinde bir teklif sunmuştu. Aylin ve Can bu iş için gönüllü oldu ve o gün Radyo Boğaziçi’ne konuk olduk.

Tüm konuşmalar bittikten sonra çok yorulmuştuk. Çıkışta aramızdan ayrılan ve aramıza katılan toplam 16 kişiyle İTÜ’ye gitmeye karar verdik. Tek bir sorun vardı. Bu kadar kişi aynı anda nasıl girecekti? Gizlice girdik, evet bunu yaptık. Hatta sonra görevliler bizi durdurdu ama sorun çıkmadan halledildi. Bu arada sürprizler bitmiyordu, o gün ‘Full Moon(Süper Ay)’ vardı ve başlıyordu. Sonra İTÜ MED çimlerinde hep birlikte Süper Ay’ı izledik. En sonunda bir yere oturduk ve sonsuz FST sohbetlerinden birini yapmaya başladık, o kadar sonsuzdu ki gitmemiz gereken otobüs saatini kaçırdık. Ama en güzel yanı masada tanımadığın o kadar insan varken ortak bir sohbet konusu bulup koyu bir sohbete dalabilmekti :). Berk bize akıl soruları sordu, motivasyon konuşması yaptı ve daha sonra Berfin’le İTÜ’deki YGA ofisine gitti. Biz de bu sırada Berfin’in doğum günü için hazırlık yapmaya başladık. Bize yardım teklifi eden görevlilerden biri “Doğum gününüz kutlu olsun hanımefendi.” diye konuşmaya girerken diğeri de arkadan pastayı getirdi. Neye uğradığını şaşıran Berfin kemiklerimiz kırılana kadar her birimize sarıldı. Bu gece de böyle bitti ve olmayan otobüsümüz için yola çıktık…

Evet arkadaşlar, sözün özü şu ki: Birlik olunca sorunlar aşılıyor. Öyle ki bunlar sorun değil; her biri çok değerli anı olarak kalıyor. Burada kendinize birlikte yürüyeceğiniz takım arkadaşı, dost, mentor veya siz ne olarak adlandırıyorsanız tam olarak o değerli insanları bulabiliyorsunuz.

FST çok güzel, gelsenize :).