Yazılar

Ören’de Bir Parçacık Fizikçisi: Sinem Şalva

Fotoğrafta kitapçının bir köşesi gözüküyor, raflara dizilmiş kitaplar ve duvarda çiçekli bir yol resmi var. Dolabın üzerindeki fotoğrafta Stephan Hawking’in fotoğrafı ve sözü asılı: Mutluluk yetinmektir, mutluluk anlamaktır.

Dolabın üzerindeki fotoğrafta Stephan Hawking’in fotoğrafı ve sözü asılı: Mutluluk yetinmektir, mutluluk anlamaktır.

 

 

Geçtiğimiz aylarda Serkan Kılıç’la Balıkesir Ören’de Sır Bookstore ve Academy’yi açan Sinem Şalva, kendi ifadeleriyle fiziğin arkasındaki felsefeyi arayan, CERN’de çalışmış, bir parçacık fizikçisi. Ziyaret ettiğimiz sırada CERN, atom altı fizik ve  Parmenides felsefesi hakkında bir sohbette bulunduk. Yazımızda da sizinle bu sohbeti paylaşıyoruz.

 

 

 

 

 

 

 

 

1- İlham almak adına hikayenizi dinlemeye geldim. Önce CERN’e gidişinizi sormak istiyorum. Lisansta fizik mi okudunuz?

Evet, Işık Üniversitesi’nde fizik okudum ama benim fizik okuma hikayem biraz daha farklı. Aslında felsefeye çok ilgim vardı ama o zaman fark ettim ki bir şey okuyacaksam önce bu fizik olmalıydı. İkisi de çok ilgimi çekiyor. Lisans bittiğinde ise hiçbir şey olmadı, yeterli gelmedi, tatmin olmamıştım. O dönemde Metin Arık hocamla tanıştım. Kendisi idolümdü, daha önceden de basından takip ediyordum. Fizik okurken bir yandan da iyi fizikçiler kimler bakıyordum, CERN’deki çalışmaları takip ediyordum. Son sene lisans tezimde beraber çalışmak için oldukça ısrar ettim. Kabul etti, birlikte parçacık fiziği üstüne bitirme projesi yaptık.  Bundan sonra yüksek lisans başvurusu için bana referans yazdı ben de İTÜ’de devam ettim.

Başladıktan 1 sene sonra o yaz Metin Arık beni aradı. Sinem, Türkiye’de bir workshop var ATLAS’la¹ ilgili bir proje, sen de gelmek ister misin, dedi. Tabii hocam dedim. CERN’de çalışan insanlarla bir arada bulunmak harikaydı. Sonra Metin Arık’la konuşurken yazın bir planın var mı, diye sordu. Öyle bir soruş ki, işim var desem “Tüh! Ya öyle mi?” diyecek (gülüşmeler). Ben de yok hocam, dedim. ‘’O zaman hazırlan CERN’e gidiyorsun’’ dedi. 2008 yazında gittim, sonra İTÜ’de derslerimi almaya devam ettim ve 2009 yazında tekrar gittim. Zaten CERN’deki çalışma ortamı şöyle: Gelen insanların çok az bir kısmı CERN’in kendi personelidir. Daha çok dünyanın her yerinden üniversitelere bağlı olarak öğrenciler geliyor mesela ben yüksek lisansta İTÜ’ye bağlı olarak gitmiştim. Ardından Belçika’da Gent Üniversitesi’nde doktoraya başladım, CMS’te donanım kısmında çalışıyordum. Orada çalışmalar iki gruba ayrılıyor: Veri analizi ve donanım (hardware). Dedektörlerin hepsi birbiriyle aynı özellikte değil tabii. Örneğin müon ve elektron aynı dedektörde algılanmıyor.

ATLAS ve CMS deneyleri öncelikle Higgs bozonunun keşfine kanalize olmuştu ve gerçekten de 2012 yılında bulmuştular, Fizik Nobel Ödülü aldırdı bu keşif. Şu anda da Süper Simetri Teorisi, LLP (Long-Lived Particles) ve Karanlık Madde parçacığı araştırmaları sürüyor. Ama bir yerden sonra işin içine felsefe giriyor. Bunun en güncel örneklerinden biri de Almanya’da kurulan “Epistemology of LHC” enstitüsü. Çok ilginçtir, CERN’de birçok kulüp var fakat felsefe kulübünün olmadığını eşimle fark ettik. Bunu CERN bașkanına ifade ettik ve şu an açılma sürecinde.

Fotoğrafta LHC (büyük parçacık çarpıştırıcı) görülüyor. Yerin altında bir tünelde, kalın duvarlı mavi bir boru ve üzerine bağlı kanallar var.

Fotoğrafta Büyük Parçacık Çarpıştırıcı (LHC) görülüyor.

2- Oradaki bir gününüzü anlatır mısınız?

Günün büyük bir kısmı laboratuvarda geçiyor. Dediğim gibi orada müon dedektöründe çalışıyordum.

3- Ben aslında müon dedektörüne benzer bir şeyle karşılaşmıştım. Yakında belki de Amazon’da satılabilir**.

Evet olabilir, bu çok da zor değil. Parçacık üretmene gerek yok çünkü gezegenimizden dakikada 1 cm²’den 1-2 tane müon geçiyor zaten. Müonlar, uzaydan gelen kozmik ışın parçacıklarının Dünya’nın atmosferinde bulunan atomların çekirdeği ile çarpıșmasıyla ortaya çıkıyorlar. Müonun güzelliği gözlemlenebilmesi. Higgs Parçacığı LHC’de ki proton-proton çarpışmasında üretilebiliyor ama ömrü çok kısa olduğundan hemen başka parçacıklara bozunuyor, Higgs olduğunu izlerinden anlayabiliyoruz ancak çünkü teorik olarak bilgisi elimizde var, enerji ve momentumunu da deneysel olarak bu devasa dedektörlerle yüksek hassasiyetle ölçebiliyoruz. Higgs bozonunun farklı oluşma kanalları var. Bunlardan biri dört müon bozunma kanalı. Müon algıçları gazla çalıșıyor, bunlara gaz dedektörleri de deniyor. LHC’de iki ayrı proton demeti -hidrojen gazından ayıklanarak- farklı hızlandırıcılarda hızlandırılıp çarpıştırılıyorlar. Bu olay sırayla Linac2, PSB, PS ve SPS’te²  en sonunda da LHC’de gerçekleşiyor. Burada ışık hızına çok yakın bir hıza çıkıyor. Basitçe müonlar gaz dedektörlerine ulaştığında, gaz iyonize olup artı yükler ve eksi yükler bir tarafa toplanıyor. Anoda ulaşan elektronlar dedektörün yüzeyindeki elektronik cihazlar tarafından okunabilen farklı bir iz bırakıyor.

Ben orada GEM (Gas Electron Multipliers) dedektöründe çalışıyordum. CMS için GEM dedektörü projesi yaklaşık 8 yıl önce başladı. Dedektörler de yıllar içinde teknolojiye de bağlı olarak evriliyor, önceden 80’li yıllarda wire chamber³ bulunmuștu, günümüzde geliştiği nokta GEM gibi MPGD’ler (Micro-pattern Gas Detector) oldu. Örneğin GEM kapton bir folyo olarak düşünülebilir: Mikron düzeyinde incelikte ve üzerinde delikler (holes) var. Bu folyoya gerilim uygulandığında elektrik alan oluşuyor ve parçacıklar buna maruz kaldıkça çoğalıyor. Bu bir müon algılayıcı. Bu dedektörün farklı kullanım alanları da var mesela müon tomografi. Yan paralelden örnek verecek olursak tomografiyi tıpta kullanıyoruz, müon tomografi de gelişmekte olan bir alan.

4- Çarpıştırıcıların yapısını biraz daha anlatır mısınız?

Dediğimiz gibi parçacıklar tek bir aşamada hızlandırılmıyor ve o tüplerde (Beam Pipe) tutulabilmeleri ve yönlendirilmeleri manyetik, elektrik alan ve ultra yüksek vakum ortamıyla sağlanıyor. O yüzden bu tüplerin bir genişliği var.  Bu çarpışmalar 27 km’lik bir tünelde saniyede 600 milyon çarpışma olarak gerçekleşiyor. Tabii üretilen her parçacık sayılmıyor. Hangi olayların (event) kaydedilebileceğine hızlıca karar vermek için “Trigger” tetikleme sistemleri kullanılıyor. Bir de bu verilerin dünyanın her yerine taşınması var. İnternet vasıtasıyla taşınmıyor, bunun için GRID denilen bir sistem var.

5- Son olarak dönüş kararınızı konuşalım. Tam olarak nasıl karar verdiniz?

Hiçbir zaman çok hırslı ve idealist olmadım, ideallerimi hayal gücüm belirliyor aslında belki de o yüzden buradayım. Sadece içimde ne istediğime baktım. Benim şu an planlarım burada bir üniversitede akademisyen olarak başlamak. Tabii CERN’den ayrılmış değilim, benim için burada neler yapabiliriz, CERN’e doktora öğrencisi götürebilecek miyim, bunlar önemli.

Ben yaptığım işten nefret etmek de istemiyorum. CERN’de de arada bir karşılaştığım durum bu. Bir gün laboratuvara arkadaşım titreyerek geldi, aşırı stresli, günlerdir düzgün uyuyamamış, yemek yiyememiş, devam etmek istemiyor orada çalışmaya. “Ne yapıyorsun, hemen topla çantanı ve git” dedim. Gerçekten gitti de. Bir daha karşılaşmadım. 2 sene sonra gördüğümde bir şirkette yazılımcı olarak çalışıyordu, çok da mutluydu. Aynı dönemde mezun olduğum arkadaşlarımın da çoğu fizikçi olarak devam etmiyor, yazılımcı olarak çalışıyorlar.

6- Peki sizce neden insanlar bu aşamaya geliyor? Sizi bundan koruyan ne oldu?

İşin tat veren kısmını, felsefesini yapmadıkları için. Ya da sevdiği için değil de hırsından

dolayı devam etmek.

7- İnsanları bıktıracak düzeyde çalışma şartları nasıl ortaya çıkıyor?

Evet orada çok çalışman lazım ama ne yaptığının farkında olursan, verimli bir şekilde günün birkaç saatinde çok yoğun çalışman yeterli. Benim için çalışmak zamanla buna evrimleşti. İnsanlar hep doktora çok zor bir süreç diyor, ben bir süre sonra tam tersini deneyimlemeye başladım. Bu senin elinde olan bir şey. Ben bitirirken çok mutluydum. Lisans ve yüksek lisansta tam tatmin olmamıştım ama doktorayı bitirirken “İşte bu!” dedim. İçim rahat dönüyorum bu nedenle.

8- Burayla ilgili planlarınız neler? İsmi nereden geliyor?

Burası bookstore ve academy. Bizim uzun vadeli planımız burayı çok yönlü bir akademiye dönüştürmek. Özellikle küçük çocuklar için bilim, felsefe ve sanat bütünlüğünün olduğu bir yer haline getirmek. Yurt dışında ne kadar da olsa kendi ülkendeki kadar rahat olamıyorsun hem bürokratik hem kültürel anlamda ve Akdeniz’in kültür geçmişi de hissetmek istediğimiz bir şeydi.

Dünyanın neresinde olursan ol, aynı sisteme hizmet ettiğini bilince nerede olduğunun çok da bir önemi kalmıyor. Sır ismi de aramızda olmasından geliyor. Sır gibi, bu da bizim aramızda.

 

Fatma Hale Bulut / Hatice Nur Özcan

 

Ek bağlantılar:

Sır Bookstore & Academy

Serkan Kılıç’ın Kitabı: Parmenides’in Tanricasi

**Taşınabilir Müon Dedektörü

¹LHC Hakkında Daha Fazla Bilgi

³ Wire Chamber’ın İşleyişi

 

² LHC yaklaşık olarak 27 km uzunluğunda ve yerin 100 metre altında. Üzerinde ATLAS, CMS, ALICE VE LHC-B olmak üzere 4 tane çarpışma merkezi bulunuyor.

Düşünmek Nedir, Felsefe Nedir? – Eric Rose

Merhaba sevgili FST okurları ben Eric Rose.

Buradaki temel amacım, kendi bölümüm olan Bilim Felsefesi ve yer yer Bilim Tarihi üzerine yazılar yayımlayarak sizlere faydalı olmaya çalışmak. İleriye dönük düşünceleriniz dahilinde her türlü soruyu sitemiz üzerinden veya kişisel olarak bana ulaşarak sorabilir, sorularınız üzerine yazılara ağırlık verebiliriz.

Temel yazı dizime başlarken böyle bir başlık seçmenin bir felsefeci olarak bana büyük yükümlülük getireceğinin farkındayım. Ancak ısrarlı bir okuyucu olmak istiyorsanız, bir felsefecinin iddialı girişleri arkasından yatan sonucu görmek istemelisiniz. Bizler çoğu zaman nerede olduğumuzu, nereye ait olduğumuzu ve hatta kim olduğumuzu soran birkaç hayalperest olarak görünürüz. Yine de hayalperestliğimiz bu soruyu sormamıza neden oldu; Düşünmek nedir? Herkes tarafından bilindiği kabul edilen bu soru oldukça geniş bir alan sağlamaktadır.

Düşünmenin ne demek olduğunu ‘’düşünmüş’’ olabilirsiniz. Düşünmeyi biliyor olmayı önemsemek bir yana düşünmenin açık seçik olarak doğumumuzdan beri bizimle olduğunu ve tarafımızca bilindiğini söyleyebilirsiniz. Ancak size şunu söyleyebilirim: Sizin gibi düşünen Rene Descartes’in yanılgısı şu an açık şekilde felsefe tarihinde yerini almaktadır. Bizler düşünmenin ne olduğunu bildiğimizi sanardık ama artık o kadar da emin sayılmayız. Düşünmeyi anlatmaya çalışırken yapmak istediğim en önemli ayrım, düşünmenin felsefe olmadığıdır. Ancak düşünme kavramı üzerine düşünme bir felsefi girişimdir.

Felsefe ve bilime dair temel öneriler sunmadan önce Türkiye’de temel düzeyde felsefenin ne olduğu hakkında bir akıl yürütmenin gerekliliğini fark ettim. Çoğu zaman felsefenin büyülü dünyasıyla küçük yaşlarda karşılaşırız. Ben de onlardan biriyim. İlk felsefi eserimi bir not uğruna eğitimim tarafından verilen ödevle tanıdım. Sokrates’in büyülü dünyasında olduğum o anlarda onun öğrencileriyle diyalogları ve ölüme karşı yürekli karşılaşmasını okumuş ve her sözün şiirsel kapalılığından etkilenmiştim. Yaptığım ilk felsefi sunum bu nedenleydi. Ancak onu okumak aynı zamanda felsefe yapmak kadar zordur da.

Bu yazıda temel amaç, felsefenin ne olduğu ve felsefe okumalarının nasıl yapılması gerektiği göstermektir. Soru sormak, nesne kadar soru soranın kendi üzerine bir girişimidir de. Biz bunu kabaca yıldızlı bir gökyüzüyle tanıştığımız ve ‘’onlar da nedir öyle? ‘’ diye sorduğumuz anda başladık. Duyu organlarıyla farkına vardığımız ancak en önemli yetimiz olan dokunmadan mahrum kaldığımız sorularda tek aracımız düşünmekti. Düşünmeyi bırakarak felsefeye geçmekse gökyüzüne baktığımızda oradaki ‘’şeylere’’ yıldız diyebilmektir. Bir bebekken algıladığımız her şeyin bizim için bir anlamı olduğunu söyleyebilirim. Ancak onları kavramlaştırdıkça, yani onları tek tek tanıyıp kendi bağlantıları arasında anlamlar verdikçe her algının bizim için bir anlamı olmasının ne demek olduğunu düşünmeye başladık. Tüm felsefe buydu işte. ‘‘Bunun anlamı nedir?’’ sorusuna cevaplar yaratmaktı. Bir kalemi oldukça kolay şekilde tanırız: Genellikle tahtadan veya plastikten yapılan, içinde ise genellikle grafit veya mürekkep barındıran, yüzeye sürülünce 2 boyutlu iz bırakan şeydir. Ancak ‘’kalem’’ kavramı konusunda hiç de o kadar emin olamazsınız. Bu özelliklere sahip şey aynı zamanda ‘’pencil’’ ve ‘’das Stift’’ kelimeleriyle türeyen kavramlarla da denktir. Bu kalem kavramını yanılgısız şekilde diğerlerinden ayırarak kullanmamızın tek nedeni onu kavramlar örgüsüne sokmamız ve ortamımıza göre tanımlamamızdır. Yani felsefe yapmamızdır.

Felsefe şu basit sıralamayı takip eder: Algılamak, Soru sormak, Kavramlaştırmak, Tanımlamak. Peki, bir filozofun etkisine kapılarak başladığımız bu yolda felsefeyi nasıl okumalıyız? Felsefe okurken felsefi tartışmalar yapmayı da öğreneceksiniz. Felsefe okumayı kamçılayan da budur. Felsefe okumak yalnızca başka insanların düşündüklerini öğrenme meselesi değil, aynı zamanda felsefeci olarak düşünmeyi de öğrenmektir. Ciddi bir felsefe okuması, filozofların ne söylediklerini ve söylediklerinin bağlamını bilmek demektir. Felsefeci olarak felsefenin geçmişini incelediğimiz zaman bir kuru tozlu düşünce müzesini ziyaret etmeyiz. Onu inceleriz.

Örneğin bir felsefe eğitiminde olduğunuzu düşünün. 17. Yüzyıl filozofu Rene Descartes üzerine bir ders alırsanız olasılıkla onun kuşkuculukla ve kesin olarak ‘’bilebileceklerimizle’’ ilgili düşünceleriyle yakından ilgilenmeniz beklenecektir. Olasılıkla ünlü Cogito Ergo Sum (Düşünüyorum Öyleyse Varım) söyleminin, düşüncelere sahip olmanın var olmayı kanıtladığı fikrini de inceleyeceksiniz. Onun entelektüel ve tarihsel bağlamıyla ilgili olguları ya da yaşamının başlıca olaylarını öğrenmek için öğrenmeyeceksiniz. Tarihsel ve biyolojik arka planını incelemek, Rene Descartes’in felsefeye ne iletmeye çalıştığını, ne tür düşüncelere tepki gösterdiğini, onun için geçerli olan baskın kalıpları anlamanıza yardım edecektir. Descartes’in bu yanları, bağlamı ve yazma üslubu üzerinde durarak bugünkü birçok felsefi tartışmanın çıkış noktalarını kavramanızı ve Descartes gibi düşünmenizi sağlayacaktır.

Ancak Descartes gibi düşünmek onun gibi felsefe yapmak demek değildir. Asıl ayrım tam da budur. Bir felsefe kitabı okuyorsanız bir filozof eğitimi görüyorsunuz demektir. Bu da sorgulamanız, soruların cevaplarını bulamadığınızda bundan yılmamak demektir.

Felsefeye başlamak dört temel aktiviteye girişmektir.

  1. Aktif olarak araştırmak
  2. Aktif olarak dinlemek
  3. Aktif olarak tartışmak
  4. Aktif olarak yazmak

Pasif değil aktif araştırmaya, dinlemeye, tartışmaya ve yazmaya vurguya dikkat edin. Çünkü felsefe için başkaları tarafından öğrenmeniz değil, kendiniz öğrenmeniz gerekir. Pek çok faaliyette olduğu gibi felsefede de hazırı almak kolaydır. Başka insanların söylediklerini ezberlemek, onları sunmak, gerçekten felsefe yapmadan yalnızca konuşmak ve yazmak sizi kitlelerde yapılan felsefe tanımının içine sokacaktır. Toplum bir konuda haklıdır. Böyle pasif felsefe eylemi içine sıkışan biri oldukça sıradandır. Felsefe yaparak bu tanımı aşın ve sorgusuz şekilde bu tanımları kabul etmeyin. Görüşlerinin desteklerini sorgulayın, soruşturun ve belki de meydan okuyun.

Şunu rahatlıkla size söyleyebilirim: Eğer hayatımda herhangi bir şey yaptıysam bunun nedeni felsefenin benim bunu yapabilmemi olanaklı kılmasındandır. Felsefeye ‘’felsefe nedir?’’ sorusunu sorabilmemdendir. Bunu bilimsel disiplinleri takip ederken de uygulayın. Bilimi hayatınıza alırken felsefeyi de almak tüm kalıplarını, iletişimsel kavramlarını ve bize anlattıklarını anlamamızı sağlar. Bu nedenle bilimsel disiplinleri felsefeleriyle takip etmek, bilimi anlamak ve tanıtmak kadar onun felsefesini de sunmanızı sağlayacaktır. Unutmayın, felsefeyi öğrenmek felsefi tartışmalara hazırlanmaktır. Bilimsel disiplinleri felsefeyle görmekse bilimi felsefeyle tartışmaktır.

Sevgi ve bilimle kalın.

Etkinlikler

Sonuç Bulunamadı

Üzgünüz, hiç bir gönderi kriterinizle eşleşmedi