Yazılar

, , ,

Blockchain; Blockchaın’in Kısa Bir Tarihi

Bu yazı, Future Science Team Makale Okuma ve Çeviri Çalışma Grubu katılımcıları tarafından Türkçeye kazandırılmıştır.

Çağın teknolojik gelişmelerine ayak uydururken, artan veri ve veri güvenliği sorunları insanları merkezi olmayan, güvenliği herkes tarafından sağlanan bir veri teknolojisine itiyor. Biz de bu doğrultuda bir devrim yaratmaya başlayan veri teknolojisi Blockchain hakkında bir yazı dizisi başlattık. Blockchain tarihine geçmeden önce, kısa tanımlar ile blockchain ve bitcoin kavramlarını açıklamak istiyoruz. Blockchain, kısaca bir veritabanı teknolojisidir. Verilerin ağdaki tüm kullanıcılara açık şekilde depolandığı, paylaşıldığı ve değişiklikleri herkesin takip edebildiği, tek bir merkezi olmayan, bu ağ yapısı sayesinde her kullanıcının bir merkez görevi görebildiği bir veritabanı teknolojisidir. Bu güvenlikli veri dağıtma zincirinin kullanım alanları ise çok geniş. Oy kullanmadan bankacılığa pek çok farklı alanda kullanılması planlanıyor fakat asıl hikayesi bir e-para birimi olan Bitcoin ile başlıyor.

Tarihçe – Nereden Başlıyoruz?

Son zamanlarda sık sık duyduğumuz Blockchain terimi ve teknolojisi, Bitcoin’in 2008’de icat edilmesi ile tanıtıldı ve yayıldı. Ardından 2009 yılında kelimenin tam anlamıyla kullanım alanı oluştu. Blockchain ve Bitcoin çok farklı kavramlar olmalarına rağmen, Bitcoin’den başlamadan Blockchain’in arkasındaki hikâyeyi anlatmak pek mümkün değil. Bu nedenle hikayemizi Bitcoin yardımı ile anlatacağız. 

Blockchain’den Önce Elektronik Para

“Elektronik para” veya “dijital para birimi” kavramları yeni değil; 1980’lerden bu yana, David Chaum’un modelleri temel alınarak oluşturulan elektronik para protokolleri zaten mevcut. Blockchain sistemini anlamak için özellikle “Dağıtılmış Sistemler” kavramını anlamak gerektiği gibi elektronik parayı da anlamak gerekli. Bu kavram, Blockchain ve Bitcoin dönemi öncesinden gelir. Elektronik para kavramı olmasaydı şu an bulunduğumuz noktaya gelinemezdi. E-para sistemi ile ilgili iki temel konunun öncelikle ele alınması gerekir: hesap verebilme ve anonimlikHesap verebilir olmak, paranın bir kere ve sadece sahibi tarafından harcanabilir olmasını garanti edebilmek için gereklidir (çifte harcama sorunu). Çifte harcama sorunu, aynı paranın iki kez harcanması durumunda ortaya çıkar. Dijital verileri kopyalamak kolay olduğu için aynı dijital paradan birden fazla kopya yapılabilmesi, dijital para birimlerinin büyük sorunudur. Bu nedenle hesabın açıkça verilebilir, takip edilebilir olması önemlidir.

Anonimlik ise, kullanıcıların özel haklarını koruyabilmek için gereklidir. Gerçek nakit parada olduğu gibi, ödeme yapan kişilerin harcamaları geri izlemesi neredeyse imkânsızdır. 

David Chaum, 1980’lerdeki çalışmalarında kullandığı iki şifreleme işlemiyle iki problemi de çözmüştür: Kör imzalar ve gizli paylaşım. Kör imzalar, belgenin içeriğini görmeden belgeyi imzalamayı sağlar. Gizli paylaşım kavramı ise aynı elektronik para biriminin iki kere kullanımını, yani çifte harcamayı, tespit etmeye olanak verir. 

2009 yılında, ilk kullanılabilir e-para sistemi olan Bitcoin hayatımıza girdi. İlk başlarda, güvenilmez ağdaki (Deep Web ve Dark Web gibi) “dağıtılmış ortak bilgi” sorununu çözdü. Güvenli, kontrollü ve merkezi olmayan dijital para basma yöntemi için açık anahtar şifrelemesini “İş İspatı” metoduyla (Proof of Work (PoW)) kullandı. En önemli yeniliği, işlemleri bloklar halinde düzenli listeleme ve PoW metoduyla şifreleyerek güvence altına alma fikriydi. Merkezi olmayan para basma metodu, paranın tek bir merkezden çıkıp tek bir merkezde toplanma döngüsünü ortadan kaldırıyor. Tüm bilgi, tek bir merkezde değil ağın tamamı tarafından açık şekilde kullanılıyor. Böylece anonim olan bilgileri herkes görebiliyor, takip edebiliyor (Gizli paylaşım). Bu da en ufak hatanın, herkesçe görülerek fark edilebilmesini sağlıyor. 

Bitcoin’in öncüleri niteliğinde olan benzer diğer teknolojiler; Merkle ağaçları, Özetleme Fonksiyonları (Hash Functions) ve Hash zincirleridir. Daha önce sözü edilen tüm teknolojilere ve birbirleriyle alakalı tarihlere baktığımızda, elektronik para şemalarının ve dağıtılmış sistemlerin bir araya gelerek Bitcoin’i nasıl yarattığını ve Blockchain olarak bilinen kavramın ne anlama geldiğini görmek çok daha kolay olacaktır. Aşağıdaki diyagram aracılığıyla da bu kavramları görebilirsiniz;

ortada mavi yuvarlak bir kutu içinde blockchain yazıyor. yuvarlak kutu etrafında 5 mavi kutu var ve bu kutulara oklarla bağlı. Birinde e-ödeme sistemi yazıyor. Diğerlerinde Merkle ağaçları, Özetleme Fonksiyonları (Hash Functions) ve Hash zincileri yazıyor.

Blockchain ve ilişkili kavramlar.

Blockchain ve Sakoshi Nakamoto

2008 yılında, Satoshi Nakamoto takma adıyla, kullanıcılar arası elektronik para konusunda “Bitcoin: A Peer-to-Peer Electronic Cash System” (Bitcoin: Kullanıcılar Arası Elektronik Para Sistemi) başlıklı bir makale yazıldı. Bu makale, blok zinciri (chain of blocks) kavramını ilk kez tanıttı.

Kimse Satoshi Nakamato’nun gerçek kimliğini bilmiyor. Kendisi, 2009’da Bitcoin’in tanıtımından sonra 2011’e kadar Bitcoin Geliştirici Topluluğu’nda aktif kalmaya devam etti. Ardından, bitcoin geliştirmesini çekirdek geliştiricilerine devredip ortadan kayboldu. O zamandan beri ondan hiçbir haber alınamadı ve onun varlığı ve kimliği gizem olarak kaldı. Bloklar zinciri terimi ise yıllar içerisinde Blockchain kelimesine evrildi. O noktadan itibaren Blockchain, farklı endüstrilerde kullanılan farklı uygulamaların gelişiminde rol oynadı. En çok dikkate alındığı yer şaşırtıcı bir şekilde finans oldu. Blockchain’in finansal işlemlerin hızını ve güvenliğini arttırdığı görüldü. Mali sektörün ana akımına henüz yerleşememiş olmasına rağmen bu da beklenen bir süreçtir.

Son Yıllarda Blockchain’in Yaşadığı Evrim

Melanie Swann, “Blockchain: Blueprint for a New Economy” kitabında Blockchain’in 3 farklı aşaması olduğunu açıklıyor. Bu üç aşama, Blockchain’in şu anda da nasıl geliştiğini anlamamıza kolaylık sağlıyor. Bu çeşitli sürüm veya versiyonların Blockchain’in tarihinde önemli olduğunu, basit kronolojik noktalardan ibaret olmadıklarını belirtmekte fayda var. Ve tabii ki bu noktalar arasında keskin geçişler söz konusu değil, aralarında çizilebilecek olan hat bulanık. Sonuçta tüm bu bağlar, Blockchain teknolojisinin farklı özellik ve kapasitelerinin pratikte nasıl uygulanacağına bağlı.

Biraz yakından bakalım,

Blockchain 1.0: Bu sürüm, Bitcoin’in icadıyla birlikte tanıtıldı ve ilk olarak kripto para birimleri için kullanıldı. Ayrıca Bitcoin, kripto para birimlerinin ilk uygulaması olduğu gibi bu ilk nesil Blockchain teknolojisini de yalnızca kripto para birimlerini içerecek şekilde sınıflandırmamız mümkün. Tüm alternatif para birimleri, Bitcoin gibi, bu sınıflandırmaya dahildir. Ödemeler gibi temel uygulamaları içerir. Bu nesil, Bitcoin’in piyasaya sürüldüğü yıl olan 2009’da başladı ve 2010 yılının başlarında sona erdi.

Blockchain 2.0: Bu ikinci nesil Blockchain teknolojisi, finansal hizmetler ve akıllı sözleşmeler için kullanıldı. Bu sürüm mal varlığı (ve türevleri), vadeli işlem, takas, kefalet ve senetler gibi finansal ögeleri içerir. Finans ve pazarlamanın ötesine geçen uygulamalar bu sürümde yer alır. Ethereum, Hyperledger ve diğer yenilikçi Blockchain platformları Blockchain 2.0’ın bir parçası olarak kabul edildi. Bu versiyon, Blockchain’i farklı amaçlar için kullanmaya dair fikirler ortaya çıktığında, yani 2010 yılında başladı.

Blockchain 3.0: Üçüncü nesil Blockchain finansal hizmet sektörünün de ötesinde siyaset, sağlık, medya, sanat ve adalet gibi alanlarda uygulamalar içerir. Yine, tıpkı Blockchain 2.0’da olduğu gibi, Ethereum, Hyperledger ve akıllı sözleşmeler kodlayabilen yenilikçi Blockchain teknolojileri bu sürümde yer almaktadır. Bu nesil Blockchain, Blockchain teknolojisinin farkı sektörlerdeki birden fazla uygulaması araştırıldığında, yani 2012 yılında ortaya çıktı.

Blockchain X.0: Bu sürüm, bir gün herkesin tıpkı Google Arama Motoru gibi kullanabileceği bir Blockchain hizmeti olması planlanan “Blockchain Singularity” (Blockchain Tekilliği) vizyonunu temsil eder. Gelecekte kamunun tüm alanlarında hizmet vermesi hedefleniyor. Bir Blockchain üzerinde çalışan genel amaçlı rasyonel ajanlar (Machina economicus) ile kamuya açık muhasebe defteri olacak, kararlar verebilecek, insanlar adına diğer akıllı temsilcilerle etkileşimde bulunacak ve kanun veya kağıt sözleşmeleri yerine kodlar ile düzenlenmiş olacak. Bu, yasaların ve sözleşmelerin ortadan kalkacağı anlamına gelmez, bunun yerine yasa ve sözleşmelerin kodlarla uygulanabileceği anlamına gelir.

Tıpkı her tarihçe gibi, Blockchain’in bu tarihçesi de kapsamlı değildir. Fakat umuyoruz ki tüm bunlar, Blockchain’in bugünkü konumuna nasıl geldiğine dair bir fikir sahibi olmanıza yardımcı olur.

Kaynak: A brief history of Blockchain

Bu makaleye katkıda bulunanlar;

  • Hatice Nur Özcan
  • Aynur Efe
  • Zehra Özcan
  • Yunus Emre Akalın
  • Gözde Duyu
  • Umut Yılmaz Kurt
  • Kübra Temiz
  • Feyza Açıkgöz
  • Berfin Dağ
  • Barış Can Çakır
  • Bahar Akbalık
, , , ,

KOÇBAT CRISPR SEMPOZYUMU NASIL GEÇTİ?

Selam herkese! Ben Barış ve bugün sizlere 2 Haziran 2018 tarihinde Koç Üniversitesi Bilimsel Araştırma Topluluğu’nun düzenlediği CRISPR Sempozyumu’nun nasıl geçtiğini anlatacağım. Hazırsanız başlıyorum.

Her şey, fakültemizin Bilimsel Araştırma Topluluğu’nun WhatsApp grubuna atılan bir mesajla başladı. Mesajda bu etkinliğin duyurusu yapılıyordu ve bir başvuru formu vardı. Benim CRISPR’a olan zaafım, evet böyle bir zaafım var, sempozyumun tarihi ve yapılacak workshop için gereken bilgisayar gibi küçük ayrıntıları fark etmeme sebep oldu ve formu dediğim ayrıntılara dikkat etmeden doldurdum.

İlk şoku atlattıktan sonra, 5 dakika kadar sonra yani, formu tekrar açıp tüm ayrıntıları acı bir şekilde öğrendim. Neden acı bir şekilde öğrendim:

  • Dizüstü bilgisayarım yok,
  • 31 Mayıs’ta ciddi bir sınavım var.

Bilgisayar işini halledebileceğime inancım tamdı ama sınav konusu aklımı biraz kurcalıyordu. Sınavımın olması demek, yapılacak konuşmalar için bir ön hazırlık yapamamam ve Eskişehir-İstanbul arası gidip gelişime, toplamda yaklaşık 10 saat, değmeyecek olması ihtimalini aklıma getiriyordu. Hali hazırda CRISPR hakkında bilgim vardı ve elimden geldiğince de gelişmeleri takip ediyordum ancak sınav zamanı yaklaştıkça kafamda ‘Acaba’lar beliriyordu. Tüm bu endişelerimin yersiz olduğunu da ancak 2 Haziran günü workshop bittiğinde anladım. Konuşmalar kafamdaki tüm şüpheleri sildi ama konuşmalardan bahsetmeden önce buraya bir kamu spotu yerleştirmem gerekiyor:

Toplu taşıma kullanırken daima Google Maps’ten yararlanın! (Viral almışımdır…)

7.30’da Esenler Otogarı’na vardığımda bineceğim servisi, servisten inince de Koç Üniversitesi Hastanesi’ne ulaşmamı sağlayacak otobüsü biliyordum. Daha doğrusu bildiğimi sanıyordum. Servise inip binme kısmında bir sıkıntı olmadı ancak iş otobüse binmeye gelince işler biraz sarpa sardı. Çapa Tıp taraflarındaki durağı bulmaya çalışırken bir yandan da telefonla konuşuyordum ve tam da bu sırada beklediğim otobüs yanımdan geçip gitti. Her ne kadar erken gelmiş olsam da ön sıraların kapılmış olma ihtimali ve henüz kahvaltı yapmamış olduğum gerçeği yüzüme bir tokat gibi çarptı. Çabucak hastaneye ulaşmalı, kahvaltımı etmeli ve konuşmaları sahne önünden izlemeliydim.

Bu durumdaki telaşlı bir Barış’ın yapabileceği en kötü şeyi yaptım ve yanlış otobüse bindim. Şanslıydım ki teknolojinin günümüzde ulaştığı nokta sayesinde, telefon yani, hastaneye yakın ama hiç de ummadığım bir noktada inebildim.

Kısa bir süre içinde hastaneye ulaştım, kahvaltımı ettim ve şansıma, lobide organizasyonu düzenleyen ekibin bir üyesiyle tanıştım. Birlikte etkinliğin yapılacağı salona geçtik ve ben de ön sıralarda yerimi aldım. Daha önce hiç yüz yüze görüşmediğim, sadece WhatsApp üzerinden haberleştiğim FST üyelerini arıyordu gözlerim. Tam da bu sırada Ekin’i gördüm. Yani aslında birkaç kez göz göze geldik ama ikimiz de birbirimizden emin olamadık. Hemen selamlaştık ve CRISPR, tıp fakültesi, hastaneye ulaşma maceralarımız gibi konular üzerine uzun bir sohbete daldık. Sohbetimizin sonuna, konuşmaların başlama saatine yaklaşırken aramıza FST İstanbul ekibinden Beyza, Mert ve Elif katıldı. Hazırdık, konuşmalar başlıyordu!

Fotoğrafta sempozyumun afişi yer alıyor. Kırmızı bir şerit üzerine beyaz renkte sempozyumun başlığı atılmış. Altında da beyaz arka plan üzerinde konuşmacıların adları, fotoğrafları ve konuşma başlıkları yer alıyor.

Konuşmaları kısaca özetlemek gerekirse,

Açılış Konuşması – Prof. Dr. Hakan Örer, MD, PhD

Hakan Hoca konuşmasında kişiselleştirilmiş tıptan, bilimsel tıbbın tarihinden ve tıpta genetik uygulamaların günümüzde ulaştığı seviyeden bahsetti. Tıp tarihinden pek hoşlanmasam da hocamızın akıcı ve eğlenceli sunumu sayesinde sunum esnasında dikkatim bir kez olsun dağılmadı. Özellikle tıptaki genetik uygulamaların bugünkü hali hakkında bir fikir sahibi olmak bana, yakın bir gelecekte kişiye özel tanı ve kişiselleştirilmiş tıp teknolojilerinin daha da ilerlemesi sayesinde hastalık tanı ve tedavisinin ulaşacağı seviye hakkında büyük umutlar verdi.

CRISPR’a Giriş – Serçin Karahüseyinoğlu, MD

CRISPR’ın keşfi, mekanizması, DNA’nın tamir yöntemleri ve bizim buna CRISPR ile müdahalemiz, diğer genom düzenleme mekanizmaları olan ZFN (Zinc-Finger Nuclease) ve TALEN hakkında bize bilgiler veren hocamız aynı zamanda CRISPR’ın hangi hastalıklarda daha kolay çalıştığından ve CRISPR’ın off-target (istenmeyen, hedef dışı) etkilerinden de bahsetti. Konuşmasında off-target konusuna özellikle vurgu yaptı ve bu konunun CRISPR’a dair en önemli konu olduğunu söyledi.

CRISPR’ın Klinik Uygulamaları – Tamer Önder, PhD

Tamer Hoca, CRISPR ile gen terapisi yaklaşımlarından ve genetik yöntemlerle klinikte tedavi edilebilecek hastalıklardan bahsetti. Konuşmasında yakın gelecekte gerçekleşmeye başlayacak olan, insan embriyosunda CRISPR uygulamalarına da değindi. İnsan embriyosu işin içine girince, olayın etik boyutu da gündeme taşındı ve soru-cevap kısmı da oldukça uzun sürdü. Hem soru-cevap hem sunumun kendisi oldukça doyurucu bir şekilde geçti.

ÖĞLE ARASI

Yemekhaneye geçerken topluca fotoğraf çekindik. Yediğimiz yemekleri tanımlamaya gerçekten kelimeler yetmeyecek sanırım. Sonuçta özel bir hastane olsa da gerçekten bu kadar güzel yemekler yemeyi beklemiyordum. Aslında şu an biraz abarttığımı fark ettim. Kendi üniversitemin hastanesinin yemekleriyle kıyaslayınca hem porsiyon hem tat olarak bir uçurum olsa da… Tamam tamam, güzeldi yani siz anladınız.

Yemekhaneden biraz geç çıktık FST olarak. Hem bazı üyelerimizin yavaş yemesi, onlar kendilerini biliyor, hem de muhabbetin etkisiyle masada uzun bir süre oturduk. Süreç nasıl başladı tam hatırlamasam da, dönüş yolunda kaybolduk. Birkaç tane ameliyathanenin, polikliniğin yanından geçerken kaybolduğumuz için Beyza’yı suçluyor, doğru yolu bulmaya çalışıyorduk. En sonunda etkinliği düzenleyen ekipten birkaç kişiyle karşılaştık ve salona ulaştık.

İnsan Embriyogenezinde OCT4’ün Rolünün CRISPR ile Aydınlatılması – Özgür Öktem, MD

Kemoterapi Direncinde Epigenetik CRISPR/Cas Taraması – Özlem Yedier, MSc

İki hocamız da konuşmalarında kendi çalışmalarından bahsettiler. Bu sunumlar doğrudan çalışmaları anlattığı için diğer sunumlara göre biraz daha teknik ve ileri seviyeydi, o yüzden daha yeni ikinci sınıfa geçmiş bir tıp öğrencisi olan benim için, tam anlayamadığım ve doğal olarak kendimi pek veremediğim konuşmalardı. Her ne kadar ben pek anlamamış olsam da salonun konuşmalara duyduğu ilgi, benim ne kadar çok şey kaçırdığımı kanıtlar nitelikteydi.

CRISPR Knockout Workshop

Sol tarafta Burak, onun sağında ben varım. İkimizin de elinde bize verilen CRISPR knockout el kitabı var. İki elimizle kitapları kameraya doğru kaldırıp poz vermişiz. Burak sarı saçlı, beyaz tenli. Kahverengi kemeri ve metal saati dikkat çekiyor. O da benim gibi siyah kemik gözlük takıyor ve üzerinde lacivert bir gömlek var. Benim üzerimde de pembe bir tişört var. Siyah saçlıyım ve uzamış kıvırcık sakallarım var benim de. Önümüzde bilgisayarlarımız duruyor. Daha arkada ise beyaz bir tahta var.

Bilgisayardaki çeşitli yazılım ve web sitelerinden yararlanarak bir geni CRISPR ile knockout ettik. Burak, Beyza ve benim olduğumuz çalışma grubu çalışmayı oldukça hızlı bitirdi. Bize verilen el kitapçığının sadece yarısını yapmış olmamız ve yaptığımız kısmı da oldukça hızlı geçtiğimiz için bu workshop benim açımdan pek verimli geçmedi. Diğer gruplar, verilen iki saatlik sürenin tamamını kullanmışken bizim işimiz yaklaşık kırk dakikada bitmişti. Biz de kaderimize razı olup lobiye geçtik ve ekibin geri kalanının da yanımıza gelmesiyle hastaneden ayrıldık.

Beyza'nın biz lobide beklerken habersiz çektiği fotoğraf. Ayna karşısında oturuyoruz. Ortada Beyza, solda Burak, sağda da ben varız. Beyza bacak bacak üstüne atmış ve telefonu yüzünü kapatacak şekilde tutmuş. Her ne kadar yüzünü kapatmış olsa da gülümsediği anlaşılıyor. Dalgalı siyah saçları var ve boyu ayak bileğinde biten gri bir pantolon giymiş. Ayak bileğinde kırmızı bir halhal var. Parlak gri ayakkabıları ise göz kamaştırıyor. Hepimizin yanında çantalarımız var.

İşte lobide bitmek bilmeyen o dakikalar! Soldan sağa Burak, Beyza ve ben.

Beşiktaş’a gitmek için metrobüse doğru yürürken Elif ve Ekin’in aramızdan ayrılması gerekti. Onlarla vedalaştık ve metrobüse bindik. Tahmin ettiğimden kısa bir sürede Beşiktaş’a ulaştık ve FST İstanbul ekibinin diğer üyeleriyle yani Elif, Doğukan, Tutku ve Gökçe ile bir kafede buluştuk. Sohbet ediyorduk, limonataya benzer içecekler içiyorduk ama korkunç bir gerçeğin de farkındaydık: Hava çok sıcaktı! Ekipteki herkesi dışarıya çıkmaya ikna etmeye çalışırken Elif’e bir telefon geldi ve işte o telefon Elif’in başvurduğu staja kabul aldığını söyleyen telefondu! Hararetli ikna tartışmamızı sonlandırıp Elif’in sevincine ortak olduk. En sonunda kafeden çıktık ve kendimizi Yahya Kemal Parkı’na atmadan hemen önce markete uğrayıp birkaç abur cubur aldık.

Parkta çimlere oturup ilk önce FST İstanbul ekibinin düzenlemeyi düşündüğü birkaç etkinlikten bahsettik. Emin olun hepimizi çok güzel etkinlikler bekliyor 🙂 Etkinlik planlarından bahsettikten sonra da kendimizi boş yapmaya adadık. ‘Akbil fırlatma challenge’ ve ‘çimen yolma challenge’, bunun kazananı benim, etkinliklerimizden sonra birkaç arkadaşımız parkın oyun alanına yöneldi. Neşeyle oyun alanının zevkini çıkartırlarken elim bir olay oldu. Maalesef bir arkadaşımız, Beyza, tahterevalliden kaydı ve yere düştü. Kameralarımız o an açık olmadığı için olay anını size gösteremeyecek olsam da kazada herhangi bir yaralanmanın olmadığını söyleyebilirim. Hiçbir ilk yardım girişiminde bulunmadığım için ilerde diplomamı alamayacağımı iddia ettiler ancak ben onlara katılmıyorum.

Mert siyah ceketi ve güneş gözlükleriyle tüm dikkatleri topluyor. Elif gri bir tişört giymiş ve dil çıkartıyor. Tutku, Beyza ve ben siyah ceket giyiyoruz. Tutku elini göğsüne doğru tutmuş, Beyza ve ben de ellerimizle metalci işareti yapıyoruz. Bu işaret baş parmak, orta ve yüzük parmağın avuç içinde kapalı ve birleşik dururken işaret ve serçe parmağının açık durmasıyla yapılıyor. Doğukan gri bir tişört giymiş ve kafasını hafifçe kameraya doğru yan yatırmış.

Soldan sağa Mert, Elif, Tutku, Gökçe, Beyza, Ben ve Doğukan

Ayrılma vakti gelmişti. Durakta herkesle vedalaştık ve açlığımıza bir son vermek üzere Beyza ve Gökçe ile kokoreççiye doğru yola çıktık. Önceki senelerde gittiğim bir kokoreççiye gittik. Ben hatalarımdan ders almadığım için burada neyi sevip sevmediğimi unutup sevmediğim ürünlerden de sipariş ettim. Midye tavanın tatsızlığını kokoreçle kapatabildim neyse ki. Karnımızı doyururken bol bol sohbet ettik ve oradan da ayrıldık.

Gökçe kameraya doğru hafifçe başını eğmiş, üzerinde koyu yeşil ve kahverengi arası bir renkte tişört var. Beyza ve ben ellerimizde kokoreçlerimizi tutuyoruz. Kokoreçlerden birkaç ısırık almışız. Masada da midye tava ve midye dolmasının olduğu tabaklar var. Masalar beyaz, arkamızda duvar var ve duvarlar da beyaz.

Kokoreç maceramız. Soldan sağa Gökçe Beyza ve ben.

Gökçe ve Beyza evlerine dönecekti, ben de Esenler’e gitmek için servise binecektim. Durakta vedalaştık ve ben de servisle Esenler’e gittim, oradan da Eskişehir’e geri döndüm.

Bana çok güzel 24 saat yaşatan tüm FST ekibine, böylesine dolu ve kaliteli bir sempozyum hazırladıkları için KOÇBAT ekibine ve benim için çok özel olan bu yazıyı okuduğunuz için sizlere sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum.

Bilimle kalın!

,

Disiplinlerarası Etkileşim

      Herkese merhaba, bu yazımızda henüz gerçek manada tanışmamış iki kişi, Elif Yıldırım ve Hamit Can Sayılgan olarak ortak bir yazı oluşturmayı amaçladık. Bu tarz yazıların sayısını artırmayı ve sitede öncü olup daha fazla kişinin düşüncelerini çekinmeden yazmalarını sağlamayı umuyoruz. İlk yazımız olduğundan beklenen frekansı yakalamakta güçlük çekebiliriz. Bu yazı serisini farklı ikililer hâlinde devam ettirip iki insanın birbirlerine sorular sorarak fikirlerini dile getirirken çekingen olmamaları gerektiğini ve sınırların hiçbir öneminin olmadığını göstermeye çalışacağız. Biz iki amatör olarak, bu yöntemle disiplinlerarası yaklaşımı sorgulayacağız.

 

Hamit Can: Elif, merhaba!

Elif: Merhaba, Hamit Can.

Hamit Can: İstersen konumuza bölümlerimizle alakalı ufak bilgiler vererek girelim. Okuduğum mekatronik bölümü, disiplinlerarası faaliyet gösteren ve bu bağlamda çözümler sunan bir yaklaşımdır. Bu yaklaşımda mekatronik kelimesini ele alacak olursak, mekanik ve elektronik kelimelerinin birleştirilmesinden oluşturulmuştur.

   Mekatronik, makine, elektronik, yazılım ve kontrol mühendisliğini kapsadığı gibi aynı zamanda da bu alanlara ortak bir prensip ve geniş bir bakış açısıyla bakmayı amaçlar. Makine, elektronik, yazılım ve kontrol mühendisliği arasında gerçekleşen disiplinlerarası etkileşim sonucunda mekatronik ve mekatronik bir sistem ortaya çıkar. Bu sistemde genellikle mekanik yapı içerisinde sensörler, elektronik devre elemanları, bir yazılım ve aktüatörler bulunur. Sorunu veya sistemi oluşturup, çözüm sunan yaklaşım sadece mekatronik için geçerli değildir. Mühendislik kavramının temel dayanağı çözüme yönelik bakış açısı sunmaktır. Bu yaklaşımı sunamayan bir mühendis o noktada sorunu ve çözümü de anlamamış olur.

Elif: Ekonometri, en kısa tanımıyla iktisat teorilerinin ispatlanmasıdır. Bunun için en çok istatistikten, matematikten ve birtakım bilgisayar uygulamalarından faydalanır. İktisat fakültelerinin sayısal bölümüdür ancak iktisat bölümü öğrencilerinin ekonometriyi ders olarak alma zorunluluğu vardır. Ben bu bölümü bilerek ve isteyerek yazdım.

   Yaşadığımız çağ için klasik iktisat teorilerinden öte şeyler var olması gerek. Bu sayede  disiplinlerarası çalışma ihtiyacına bağlanıyoruz. Analiz yapmanın maliyeti düşüktür ancak yanlış analizin maliyeti yüksektir. İnsan davranışlarıyla ilgileniyorsanız işinizi hassasiyetle yapsanız iyi olur. Zira her yanlış hesap, cepteki parayı yakar. Bölümdeyse ders olarak istatistik, iktisat, yöneylem ve bilgisayar uygulamaları görüyoruz. Matematik ise hepsi için araç konumda, yani devamlı bizimle.

Elif: Disiplinlerarası yaklaşım senin için neden önemli peki? Bu yaklaşımın önemini kavramanda katkısı olan kimler ya da neler oldu?

Hamit Can: Disiplinlerarası yaklaşım, insanlara farklı alanlarda bakış açısı ve o alanlar için verilen emeğin empatisini kazandırdığı için önemlidir. Evren ve doğa bir bütündür. Bu yaklaşımla mantıksal açıdan neyin nereden geldiğini ve birbiriyle etkileşimini gören birey; doğa ile evreni anlamlaştırmak ve detaylarını görmek konusunda yeni bir lens kazanmış olur.

   Kendi bölümümde de bahsettiğim üzere mühendislik açısından da sorunu anlamaya yardımcı olur. Bu yaklaşımın önemini kavramamda bana katkısı olan şeyin tamamen mekatronik olduğunu söyleyebilirim. İlk projemiz, CNC makinesinde bir makine için oluşturduğumuz iskelet sistemi üzerine kurulu mikroişlemci ve işlemcinin içerisinde bulunan yazılımının oluşturulması oldu. Bunları parça parça oluşturup, bütün hâline 3 farklı alan üzerinden entregre ederek ulaştık. Bunun sonucunun bana katkısı ise uzmanlık alanım dışında bir problemle karşılaştığımda “Ben, elektrik veya x bölümünden anlamam.” demek değil aksine “Sorunu getirin, çözmek için çabalayalım.” şeklinde cevap verebilmek oldu.

   Geçtiğimiz sene bu konuyu Boğaziçi Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği profesörü Cem Say hocaya yönelttiğimde ise daha derin olarak:  Disiplinlerarası dediğimiz kavramın birbirinden ayrı olması zaten akademinin tarihiyle ilgili birtakım tuhaflıklardan kaynaklanıyor. Aslında birbirinden ayrı olmaması lazım. Zaten Rönesans zamanında da birbirinden ayrı değilmiş. Bir Rönesans adamı her şeyi biliyormuş. Bence son yıllarda görüyoruz ki o ayrılık geride kalıyor. Yani biyologlar DNA’nın bilgisayar programı olduğunu anladıklarından beri basit bilgisayar algoritmalarını öğrenerek hatta bazen tekrardan kendileri keşfederek bilgisayarcı olma yolunda gidiyorlar. Ne kadar çabuk bilgisayarcı olmayı anlarlarsa bu genetikçiler o kadar iyi olacaklardır. Yani ortada önemli bir ayrım kalacağını zannetmiyorum.” cevabını verdi. Cem hocanın düşüncesine tamamen katılıyorum ve bizler bilgi çağı dediğimiz dönemde yaşıyoruz. Tek bir alanda bilgi ve merak ile yetinmemek her açıdan avantaj sağlayacak ve üretmeye teşvik edecektir.

Hamit Can: Ekonometri bölümünü neden seçtin ve bölümünde ne gibi eksiklikler gördün? Senin bu alanda yaptığın veya gördüğün en ilginç disiplinlerarası uygulama ne oldu? Gelecekte matematik ve ekonomi alanında bir x uygulaması yapay zeka ile birleşirse ortaya ilginç ve rasyonel sonuçlar çıkar mı dersin?

Elif: Ekonometriyi teoriden uzak ve sayısal ağırlıklı bir bölüm olduğu için tercih ettim aslında. Üzerimde önceki üniversitemden kalan sözelin yorgunluğu ve tekdüzeliği vardı. En büyük eksikliği bilgisayar uygulamalarından uzak olmasıydı. Henüz 3.sınıfı yeni bitirdim bununla beraber E-views, Stata ve SPSS öğrendim. Fakat bunların hepsi uygulamalı değildi. Enflasyonu yıllara göre inceleyip gelecek sene için öngörüde bulunabilirim, evet. Ancak bundan daha karmaşık şeyleri uygulayamam. Kısıtlı zamanı bahane ederek üniversitenin yeterince öğretmemesi de komik. Kendim de öğrenebilirim, biliyorum fakat bahsettiğim programlarda dilediğinizi kodlayın, mutlaka sonuç verecektir. Ancak yeterli uzmanlığa erişemediğimizden, bu sonuçların sağlıklı olup olmadığını tespit edemeyecek şekilde  mezun olacağız. Yine de çoğu Ekonometri bölümüne kıyasla sağlam teori öğrendik. İktisat teorisini ise kendim tamamladım. Ekonomi Akademisi, okumalar, podcastler…

   Disiplinlerarası uygulama olarak nitelendiremeyiz belki ama henüz 1. sınıftayken Alfred Marshall ismiyle tanıştım. Kendisi iktisatı sistemli hâle getiren isim. Keynes gibi ağır taşların hocası. Çoğu iktisatçıdan farklı olarak matematik ve geometri kullandı. Kendisi yazları kamp yapmak için Alplere gidermiş, burada önce felsefe okur ardından çamaşırlarını yıkarmış ve en son ekonomi çalışmalarına yönelirmiş. Kendisini diğer iktisatçılardan ayıran ise iyi bir gözlemci olmasıydı. Bunu yaptığı kamplara, felsefe okumalarına ve satranç tutkusuna bağlayabiliriz. Gözlemciliğin önemiyle alakalı örnek vermem gerekirse, Marshall öncesinde ve döneminde diğer iktisatçılar(Marx dahil) ücretlerin neye göre belirlendiğini saptayamamış. Tüm işçiler için ortak konuşmuşlar. Ancak Marshall basit ve gözden kaçan bir şeyi gözlemlemiş: Ücretler verimliliğe göre belirleniyor! Vasıflı ve vasıfsız işçi maaşları böyle ayrılıyor. İstihdam edilen işçi sayısı buna göre belirleniyor.

   İşte bu kadar basit diyebileceğimiz şeyi görmek için Marshall’ı beklemişler sanki. Benim avantajım bunu erken görmemdi belki de. Önce sosyoloji okudum ardından yarıda bırakıp ekonometri yazdım. İki alanda da kendimi bulduğum şeyler vardı. Ayırmak gerekmiyordu, ben de birleştirdim. İktisat sosyoloji gibi insanı incelemiyor mu zaten? Neden ayrılsınlar ki. İnsan davranışlarına göre denklem kurabiliriz ama denkleme göre davranışları yönetemeyiz.

   Yapay zeka soruna gelecek olursak geçen gün “Almanya’da gerçekleştirilen bir bilimsel çalışmaya göre #FifaWorldCup18 galibi Almanya olacak. Tahmini yapan ise bir yapay zeka!” başlığında bir yazı gördüm. Tıkladım, gerçekmiş…  Mükemmel etkilendim bu haberden. Yapay zeka finansçıların ve hatta ekonometristlerin işini yapıyor ufaktan. Mükemmel ötesi. Al sana ekonometri ve yapay zeka birleşimi örneği!

   Cem hocanın örneği aklıma François Quesnay’ı getirdi. Adam Smith döneminde Fransa’nın önde gelen hekimlerinden biri kendisi. Ancak her konuda bilgili olma çabası neticesinde Fizyokrasi dediğimiz, Fransa’da uzun yıllar kabul görmüş bir ekonomik düzeni ortaya atmış. Adı da bildiğin iktisatçı diye geçiyor hâlâ. Bunu deyince asıl başka bir şeyi merak ettim. Biz mi tembeliz acaba, eskiler nasıl bu kadar fazla alanda uzmanlaşabilmişler? Günümüz dünyasında bu ne kadar mümkün görünüyor sence? Dikkat edersen birden fazla alanla ilgili demedim, birden fazla alanda uzman dedim. Bana zor geliyor uzmanlık kısmı. Son olarak disiplinlerarası etkileşimin gayesi ne?

Hamit Can: Eskiden çok daha fazla alanda uzmanlaştıkları ortada. Uzmanlık kısmının zor gelmesinin nedeni teorik alt yapıyı uygulamaya dökemiyor oluşumuz. Ne kadar çok uygulama o kadar çok uzmanlık kazanımı olduğundan dolayı, mevcut sistemimiz kişi sayısı, imkansızlıklar ve yetersiz eğitim müfredatları gibi etkenlerden ötürü eksik kalıyor. Bilgiyi sadece teoride görmek yetmez. Ülkemizde ne yazık ki 4 sene makine mühendisliği okuyup öğrencilik hayatı boyunca hiç motor görmemiş insanlar var. Staj dönemlerinin verimliliği ise tartışılır elbette…

   Disiplinlerarası yapılan bir iş, o kişiye sadece bilgi katmamakla beraber sağladığı en önemli kazanç ise bizleri farklı alanlara itip o alanların mantık ve felsefesini kavramamıza yardımcı olmasıdır. Disiplinlerarası öğrenme yaklaşımında sorunlar veya konular bir başlangıç noktası olarak alınır,  olası çözümler veya iyileştirme farklı disiplinlere ait açılardan incelenir. Fakat bu noktada Cambridge Üniversitesi Fizik Profesörü Mete Atatüre, bizlere Sam Edwards’ın felsefi sözü olan “physics is what physicists do” sözünü aktarıyor. Bu söz fiziği,  fizikçilerin yapması gerektiğini değil tam tersine fizikçi olan bir kişinin neyi yaparsa yapsın “fizik” olacağını ve konunun değil, yaklaşımın bir sonuç doğurduğunu vurguluyor.

Elif: Acaba eskiden teori daha mı azdı? Yani sonuçta alanlar birikimli büyüyerek ilerliyor ve bu ilerleyiş sanayi devrimiyle hızlandı. Şimdiyse tamamen bilgi toplumu kavramıyla karşı karşıyayız… Teknoloji gelişti, bilgiye erişim kolaylaştı, teori arttı, şehirler gelişti, ulaşıma ayrılan süre uzadı, yorgunluk arttı… Buldum! Bence bu zincirdeki sorun kendimize zaman ayıramıyor oluşumuz. Resmen tüm gün yoğun bir etkileşim hâlindeyiz. Devamlı bir yerlerde titreyen telefonlar var. Olmadı yollarda dikkatimizi dağıtan şeyler. Gerçi ben metrobüs sayesinde çok fazla şey öğrenecek vakti buluyorum. Ama önceki söylediğime katılıyorum. Fazla etkileşimin zararları yadsınamaz.

Hamit Can: Teorinin az olması ve o dönemde yaşayan bilim insanlarının, bilime daha fazla odaklı olmasını hayat hikayelerinden görmek mümkün. Şu an mevcut sisteme baktığımızda bilgi, tam manasıyla değil hap ve bombardıman şeklinde sunuluyor. Nitekim o hap bilgileri ezberlememiz isteniyor. Sonucunda ise o bilgiler zihnimizde tutunamıyor ve dolayısıyla o konunun mantığını kavrattırmıyor. Bahsettiğin etkileşim ise başlı başına topluma, sosyal medyaya yönelik bir bağımlılık sorunu teşkil ediyor. Fazla etkileşim ve bağımlılık hâliyle iç sesimizi dinlemememiz ve evreni anlamlaştırma çabasından uzak kalmamıza sebep oluyor. Hâlbuki insanın en temel amacı bu! Giderek robottan farkı olmayan ve sorgulamayan bireyler hâline dönüşüyoruz.  

Elif: Güzel de olsa farklı bir yere kaydı. Bence bu “Toplum 5.0” konusunu incelemek için farklı bir yazı gerek. Disiplinlerarası etkileşimden konuşurken toplumdan kopmak zor olurdu, sonuçta iyi oldu. Güzel bir konuşmaydı. Birimiz mühendislik, diğeri ekonometri öğrencisi. Sanırım daldan dala atlamamız da bundan oldu. Normal olarak farklı şeylere maruz kalıyoruz. Sanırım konuşmayı şöyle bitirmek iyi olacak, alanımız ne olursa olsun felsefe okumaları kendi alanımıza büyük katkı sağlayacak.

Hamit Can: Düşüncelerine katılıyorum. Bizlere düşen ülkeye ve topluma aldırış göstermeden çalışıp, çabalamak olduğunu düşünüyorum. Bu güzel sohbet için teşekkürlerimi sunuyorum. 🙂

Elif: Ben teşekkür ederim böyle bir yazı teklifi getirdiğin için. 🙂

, ,

2. Dilhan Eryurt Gökbilim Günü

Merhaba arkadaşlar ben Sivas’tan Öznur. Sizlere 2. Dilhan Eryurt Gökbilim Günü’nde neler yaşadığımı anlatmak istiyorum.

Etkinlik için cuma gecesi yola çıktım. Açıkçası oldukça heyecanlıydım çünkü ilk defa bir etkinlikte FST üyeleriyle birlikte olacaktım.

Fizik U3 amfisine gittiğimde ilk olarak gözüm Aylin’i aradı. Aylin’i ilk gördüğümde “İşte orada!” dedim ve yanına gittim. Sıcak karşıladı fakat kendimi tanıtmamıştım. Katılımcı kartımı ve dosyamı alıp amfide biraz dolaştım. Fuaye alanında birbirinden güzel posterler asılmıştı. Tam ortada da Dilhan Eryurt köşesi oluşturulmuştu. Dilhan Eryurt’un fotoğrafı masaya yerleştirilmiş, yanı başında da Dilhan Eryurt adına bir hatıra defteri eklenmişti. Okuduğu kitaplar, dergiler, yaptığı Türkçe ve İngilizce yazışmalar, mektuplar, makale nüshaları, kartpostallar ve daha birçok şey vardı. Heyecanla gidip baktım. Resmen Dilhan Eryurt’un dokunduğu ve okuduğu kitaplara bakıyordum.  Biraz daha dolaştıktan sonra tekrar Aylin’in yanına gittim. Artık kendimi tanıtma sırası gelmişti! ‘Merhaba Aylin. Ben Sivas’tan Öznur.’ dedim. Aylin zıplamaya başladı ve sarıldı. Beni molada diğer ekip üyeleriyle tanıştıracağını söyledi. Zaten etkinlik de başlamak üzereydi.

Dilhan Eryurt anısına hazırlanmış masa. Ön tarafta anı defteri, arka tarafta çerçeve içinde resmi yanında da kitapları var.

İlk olarak Dilhan Eryurt adına bir kürsü oluşturuldu ve böylece bir anma gerçekleştirildi. Bu yüzden söze kısaca Dilhan Eryurt hakkında bilgi vererek başlamak istiyorum. Astrofiziği, Türkiye ile tanıştıran kişi Dilhan Eryurt diyebiliriz. IAEA’dan (Uluslararası Enerji Atom Ajansı) aldığı bursla iki yıl Kanada’da Deep River Atom Enerji Laboratuvarı’nda hidrojen yıldızları üzerine çalışmalar yapmıştır. Hidrojenden meydana gelen gazların opozitesini hesaplamak için istenilen programı yapmayı başarmıştır. Daha sonra SIE’dan (Amerikan Soroptimist Federasyonu) aldığı bursla Indiana Üniversitesi’nde görev alıp bu üniversiteye bağlı olan Goethe Link Gözlemevi’nde çalışmaya başladı. National Academy of Sciences’dan (Ulusal Bilimler Akademisi) burs kazanarak NASA’ya bağlı olan Goddard Gözlemevi’nde güneş evrimi üzerine çalışmaya başlamıştır. Bu dönemde gözlemevinde çalışan tek kadın astronomdu. Goddard Gözlemevi’nde iki yıllık çalışması ardından kendisine az rastlanan bir ayrıcalık tanındı: kıdemli çalışan olma hakkına sahip olma! 1968 yılında ODTÜ’de konuk profesör olarak çalışmaya başlamış ve TÜBİTAK’ın desteğiyle I. Ulusal Astronomi Toplantısı’nın düzenlenip gelenekleşmesine ön ayak olmuştur. 1988 yılında 6 ay fizik bölüm başkanlığı ve 5 yıl Fen-Edebiyat Fakültesi’nin dekanlığını yaptı. Dilhan Eryurt’un Apollo Projesi (Ay’a ilk iniş) için çok değerli ve başarılı çalışmalarından ötürü kendisi 1969 yılında normalde Amerikan vatandaşlarına verilen Apollo Başarı Ödülü’ne layık görülerek bir ilke imza atmıştır. TÜBİTAK tarafından her yıl düzenlenen, bilimsel araştırmalarıyla bilime evrensel düzeyde önemli katkılarda bulunmuş bilim insanlarına verilen Hizmet ve Teşvik Ödülü’ne layık görülmüştür. Bunca önemli ödüle layık görülen Dilhan Eryurt için ise en değerlisi liseden mezun olduğunda dönemin Milli Eğitim Bakanı olan Hasan Ali Yücel’in mezuniyetinde hediye ettiği Nutuk kitabıdır.

İşte bu kadar büyük ve değerli bir bilim insanımız olan  Dilhan Eryurt’un hayatlarındaki yerinden ve bizim için kıymetinden Prof. Dr. Ahmet Oral, Prof. Dr. Altuğ Özpineci, Prof. Dr. Çağdaş İnam, Cemal Fazıl Karakaş, Prof. Dr. Halil Kırbıyık ve Prof. Dr. İbrahim Küçük sırasıyla Dilhan Eryurt kürsüsünde bahsettiler.

TÜBİTAK Gözlemevi Müdürü Prof. Dr. Halil Kırbıyık gerçekleşen ve gerçekleşecek olan projelerden bahsetti. Ayrıca bizlere günümüz dünyasında bilimin önemi hakkında öğütler de verdi. Daha sonra ERÜ Astronomi ve Uzay Bilimleri bölümü başkanı Prof. Dr. İbrahim Küçük Türkiye’de astrofizik çalışmalarındaki son gelişmeler hakkında bilgi verdi. Ayrıca gerçekleşecek olan projelerden de bahsetti.

Öğle arası molasında 1. Ulusal Astronomi Kongresi’ne katılanların fotoğraf çekildiği merdivende hep beraber fotoğraf çekildik. Daha sonra teleskop ile Güneş gözlemi yaptık. Güneş’teki patlamaların bir kısmı belli oluyordu ve bu beni çok heyecanlandırmıştı!

Moladan sonra Prof. Dr. Çağdaş İnam bizlere kütle aktarımı yapan atarcaların astronomisi hakkında bilgilendirdi. Bu atarcaları nasıl tespit ettikleri ve elde ettikleri veriler hakkında da bilgi verdi. Daha sonra İÜ Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü öğrencileri IST40 teleskobundan yaptıkları ilk ışık verilerini ne kadar zor koşullarda elde ettikleri hakkında bilgi verdiler ve bu sürecin nasıl geçtiğini bizlerle paylaştılar. Diğer konuşmacı öğrenciler de kendi çalışmaları hakkında bilgi verdiler.

Programın sonunda ODTÜ AAT’nin geçmişten günümüze yaptığı çalışmalardan bahsedildi. Her yıl yaptıkları Yuri’s Night etkinliği çok hoşuma gitti.

Kapanış konuşmasını Doç. Dr. Sinan Kaan Yerli yapacaktı fakat gelemedi. Konuşmasını Özgür Can okudu bizlere. Sevgi dolu bir kapanış konuşmasıydı.

Böyle bir etkinlikte bulunabildiğim için gerçekten şanslıyım. Böyle bir etkinliği düzenledikleri için AAT’ye çok teşekkür ediyorum.

 

Bazı FST üyeleri ile fotoğraf. Soldan sağa: Aylin, Ertuğrul, Öznur, İrem, Tolga, Çağrı, Sinem ve Halil. Öznur Sivas'tan geri kalan herkes Ankara ekibinden.

, , , , , ,

2018 BİLSEM Festivali ve İlk Mentorluk Deneyimimiz

Herkese merhaba sayın FST Blog okurları, ben Merve. Bu yazımda sizlere hayatımda hiç hackhathona katılmadığım halde ve etkinliğe katılmadan önce ne olduğunu öğrendiğim BİLSEM’in düzenlemiş olduğu BİLSEM Festivali ve hackhathondaki mentorluk maceramızdan bahsedeceğim.

İlk önce sizlere “BİLSEM nedir, ne yapıyor ve BİLSEM Festivali nedir?” bunlardan bahsedeceğim. Açılımı Bilim ve Sanat Eğitim Merkezleri olan BİLSEM, ilkokullarda sınavla tespit edilen özel yetenekli öğrencilerin mevcut eğitimlerini aksatmayacak şekilde açılan Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı okullardır. Temel amaçları; bireylerin, yeteneklerinin farkında olmalarını sağlamak ve sahip oldukları kapasitelerini geliştirerek üst düzeyde kullanmalarını sağlamaktır. Hiç bilmeyenlere fikir oluşturmak adına ben şu an size BİLSEM’in resmi internet sayfasındaki bilgileri kopyaladım, festival boyunca gözlemlediğim BİLSEM’i ise bu yazımda açıklamaya çalışacağım. Artık maceramızı anlatmaya başlayabilirim.

Yaklaşık 2 ay önce mentorumuz Buğra Kuloğlu’ndan “Çok ilginç bulduğum ve birlikte başarabileceğiniz şeyler olduğuna inandığım Scode ekibiyle sizi tanıştırmak istiyorum.” diye bir mesaj aldık. Biz de seve seve tanışmak istediğimizi söyledik ve Scode kurucu ortağı Kadir Can ile tanışma toplantısı ayarlayıp neler yapabileceğimizi tartıştık. Bu görüşmeden 2 hafta sonra Buğra ve Kadir Uşak Üniversitesinin düzenlemiş olduğu “5X” etkinliğine katılmak için Uşak’a gittiler. Koordinatörlerimizden Berfin de bu etkinlikte onlara eşlik edip Future Science Team‘i anlattı. Etkinlikten sonra Berfin ve Kadir tam anlamıyla çıldırmışçasına etkinliğin ne kadar harika geçtiğini ve tanıştıkları hem etkileyici hem de tuhaf başarı hikayelerine sahip olan insanları anlatıyor (anlatmaya çalışıyor) ve biz hiçbir şey anlamıyorduk. Berfin bize gelişmeleri net olarak aktardıktan sonra Scode ve katıldıkları etkinlik hakkında daha fazla merak sahibi olmuştum. Daha sonra Kadir Berfin’e “Bir hackhathonda mentor olarak görev almak ister misin?” diye sormuş hatta FST ekibinden bir kişinin daha ona katılmasını istemişti. Berfin ise bana katılıp katılamayacağımı sordu. Ben de aylarca süren sınava hazırlık sürecime biraz ara vermek ve Scode ekibiyle tanışmak için katılabileceğimi söyledim. Bundan hemen sonra henüz öğrendiğim BİLSEM’in ne olduğunu araştırmaya başladım. Çünkü katılacağımız hackhathon BİLSEM Festivali çerçevesinde gerçekleşecekti. Bu zamana kadar böyle bir oluşumdan nasıl bihaber olduğuma çok şaşırıp festivale katılmak için gün saymaya başlamıştım.

Antalya’ya uçakla gidecektim ama gideceğim gün tam bir karmaşaydı! Festival haftası boyunca neredeyse hiç uyumayacağımı bilmeden o sabah erken kalkıp valizimi hazırlamak zorundaydım. Daha sonra apar topar evden çıktım ve havaalanına gittim. Antalya’ya İstanbul aktarmalı gidecektim. Biletimi gören eski FST üyesi hero Yiğit “İstanbul’a geleceğini neden bana haber vermedin, yanına geliyorum.” diyerek yola çıkmıştı. (Anımsamayanlar için Yiğit’in diğer hero hikayesini buradan okuyabilirsiniz.) İstanbul’da sadece aktarma boyunca kalacağımı söylediğim halde bir şeyi söylemeyi unutmuştum: Sabiha Gökçen’de olacağımı! Benim uçuş saatim geldiği için telefonu kapatmıştım. Yiğit ise bu sırada diğer FST üyesi olan Samet’e de haber verip Atatürk Havalimanına doğru yola çıkmıştı. Uzun zamandır görüşmediğimiz ve inince Yiğit ve Sametle görüşeceğim için çok heyecanlıydım. İndiğimde ise telefonuma düşen 100 mesaj ile tam bir hayal kırıklığına uğradım ama kahkaha atmadan da duramıyordum! Böylelikle onlarla görüşemeden diğer uçuşum için uçağa gittim. Bu sırada da “Zaman geçmiyor!” diye şikayet ederek Berfin’le konuşuyorduk çünkü gerçekten vakit geçmiyordu, aktarma yapmak yolculukların en kötüsü olabilirdi! Berfin benden önce otele ulaşmış ve yemek için beni beklemeye karar vermişti. (Buluşmamızın tam bir işkence olacağını bilmeden.) Çünkü otele ulaşana kadar 3 kazanın eşiğinden dönmüştüm, en sonunda otele vardığımda ise yanlışlıkla başka bir oda için check-in yapmıştım. Berfin beni, ben onu bekliyordum çünkü gittiğim odada karşıma çıkmasını bekliyordum, evet bunu gerçekten bekledim. En sonunda yanlışlığı fark edip doğru odaya gittim. Berfin ise hem bana sarılıp hem de söyleniyordu. Apar topar yemek yemek ve ekibin geri kalanıyla tanışmak için yemek salonuna indik. Ama onlar bizi beklemekten sıkılıp odalarına çıkmıştı, aksilikler bunlarla da bitmemişti çünkü yemekte neredeyse hiçbir şey kalmamıştı. Bolca yeşillik ve saman tadında ekmek-tatlı kalmıştı.

Görselde benim çekmiş olduğum ve berfin'in elinin göründüğü bir fotoğraf var. Benim tabağımda bahsettiğim samansı ekmek var. Berfin'in elinde iseadını bilmediğim bir ot var ve bana uzatıyor. Fotoğrafta Berfin'in tabapı da görünüyor ve tabakta bolca yeşillik var. Ayrıca fotoğrafın sağında su bardağı görünüyor. En arkada ise pencere var.

Berfin’in buluşmamızın şerefine bana vermiş olduğu sanatsal ot.

Gerçekten bunların hiçbir önemi yoktu çünkü biz nedenini bilmediğimiz halde yemek boyunca her şeye kahkaha atıyorduk. Ve hala gün bitmedi! Scode ekibinden Barış, Kaan ve Kemal yemekten sonra bize katıldı. Sonrasında kısa bir tanışma faslı ve bolca “Tüm yollar Sivas’tan geçer.” tartışması vardı. (Sivaslı olduğumu söylememe gerek yoktur umarım…) Tam 3 saat süren bu tartışmadan sonra yakındaki (7 km!) benzinliğe gidip bir şeyler almaya karar verdik. Ne düşündüğünüzü biliyorum “Bu fikri kim ortaya attı?” maalesef bu sorunun cevabını kimse üstlenmedi. İlk önce güvenlikçi abi bizi liseli sanıp çıkmamıza izin vermedi, sonra yolumuzu kaybettik, daha sonra köpeklerle karşılaştık ve bonus; gittiğimiz benzinlik açık değildi! Tüm bunlara rağmen yolumuza devam ederken siyah bir araba hemen ilerimizde durup yavaş yavaş yanımıza geldi. 3 saniye içinde milyon tane “Acaba bize ne yapacak?” diyerek arabanın bize yanaşmasını bekledik. Arabadan tonton bir amca çıkıp “‘Keşke şu araba dursa da bizi alsa.’ diyordunuz değil mi?” dedi. Biz şoktan çıkamayıp hep bir ağızdan “Yoo, amca valla yok öyle bi şey.” derken Berfin ne dedi peki biliyor musunuz? Biz kaçıracaksınız diye korktuk hatta!” BERFİN!? Cidden mi? Korktuk hatta mı? Buna rağmen amca gittikten sonra kahkaha atmaya ve tüm yollar Sivas’tan geçer tartışmasına devam ettik. Tabii tüm bunları köpeklerden korktuğumuz için dikkatimizi başka yöne çekmek için yaptık, deli olduğumuz için değil! Hızlıca otele dönüp o günün bittiğine şükrederek uyuduk. Çünkü sabah erken kalkmamız gerekiyordu, diğer ekip üyeleri biz zaten uyumayacağız yarın görüşürüz diyerek yanımızdan ayrıldı. Biz buna inandık ama ertesi gün 12-1 gibi yanımıza geldiler çünkü uyanamamışlardı! O kadar çok şey anlatıp hala hackhathon sürecine gelemediğimin farkındayım, o yüzden şimdi bu süreci anlatmaya başlıyorum.

Görselde üzerlerinde berfin dağ ve merve nur özkan yazan sarı renkli iki yaka kartı var, biraz arkasında bilgisayar ekranında görünen future science team logosu ve yazısı var en arkada sadece biraz görünen yarışmacıların kafaları ve masalar var.

Future Science Team logosu ve etkinlik yaka kartlarımız.

Kadir bize o günün sabahında katıldı ve hep birlikte hackhathon için son hazırlıkları yapmaya başladık. Çok zorlu 24 saat başlamıştı! Görev paylaşımı yapmıştık: Kadir, Kaan ve Barış teknik-kodlama tarafıyla; Kemal tasarım tarafıyla; Berfin ve ben de proje-fikir geliştirme, sunum ve çok zorlu anlarda sohbet ederek yarışmacıların kafalarını açmaya yardımcı olma kısmıyla ilgilenecektik. Daha önce hiç hackhathona yarışmacı olarak katılmadım ama şunu söyleyebilirim ki: Eminim mentorluk da yarışmak kadar zordu! Bu süreci sizinle detaylı olarak paylaşmak istiyorum. İlk önce zor bir şeyle başladık: 35 grupla tek tek konuşup yarışmacıların fikir bulmalarına ve onlara yardımcı olmamıza izin vermelerini sağlamak. Bu süreç yaklaşık olarak 5 saat sürdü, daha sonra tüm yarışmacılar kodlama tarafına yönelmeye başladı. Bu kısımda ise teknik arkadaşlar çok yoruldu, vakit artık gece olmuştu ve herkes neredeyse tükenmişti. Tüm yarışmacılar salonun bir tarafında uyukluyordu ama bu sırada çalışma sırası başkasına gelmişti: Kemal. Çünkü artık projelelerini tasarlama zamanıydı. Herkesin çok yorulduğunu fark eden BİLSEM öğretmenleri hep birlikte sahile inmeyi teklif etti; gerçekten bu fikir ilaç gibi gelmişti! Herkes biraz nefes alıp rahatlamıştı, daha sonra salona dönüp çok önemli bir şey üzerinde çalışmaya başladık: boş yapmak. Oradan önemli bir şey olarak görünmüyor olabilir ama gerçekten çok eğlenceli ve önemliydi! Herkes yavaş yavaş uyumaya başlayınca ben sandalyeleri birleştirip uyudum, ekibin geri kalan kısmı da armutlarda ve salonun her köşesinde uyuyakalmıştı. 1 saat sonra sabah olmuştu ve herkes çalışmaya devam ediyordu. Gerçekten o kadar iyi fikirleri vardı ki ama bunların yanında çok önemli bir eksikliği farketmiştik: BİLSEM öğrencileri çok zeki ve çalışkandı ama birçoğu işlevsel düşünmeyi bilmiyordu. Bunu daha sonra öğretmenlerle sohbet sırasında paylaştık, onlar da bize hak verdi ve bu konu üzerine düşeceklerini söylediler. Hatta kendi BİLSEMlerinde FST ekibini ağırlamayı istediklerini söyleyip iletişim bilgilerimizi aldılar. Her şey çok yorucu ama harika ilerliyordu; ekiplerle sunumları da ayarladıktan sonra hackhathon bitmiş ve sunum vakti gelmişti. Her biri sunumunu yaptı ve biz de son görevimizi yerine getirip hachathonu sonlandırdık. (Merak edenler için kazanan fikri paylaşmak istiyorum; projenin adı Nigros. Hachathon konsepti: Akıllı Şehirler ve Uygulamaları, projenin bize sunduğu şey ise PokemonGO tarzı bir uygulama ile insanların sokaktan indirim toplaması ve bunları çeşitli market-mağazalarda kullanması. Buradaki kazanım insanların sadece indirime sahip olması değil, onları sokağa indirerek bir nebze de olsa sosyalleştirmek.) Bu günün akşamında gözlem gecesi vardı. Bu fikir öncesinde bizi çok heyecanlandırmış olsa da kalabalıktan dolayı hevesimiz kursağımızda kaldı diyebiliriz, daha sonra ise bir FST klasiği olarak frizbi oynamaya karar verip oynayamadık, çünkü gözlemden dolayı oynadığımız alanın ışıklandırması kapalıydı.

Ertesi gün öğle yemeğinde Scode ekibinin tasarımcısı Kemal bizimle deneyimlerini paylaştı ve örnek bir tasarım oluşturmaya başladı. Bu sırada bizim aklımızda başka bir şey kalmıştı: frizbi oynamak. Kemal bizim için örnek bir tasarım hazırlarken başka bir işi çıkmıştı, biz de harika ekip arkadaşları olarak onu orada bırakıp frizbi oynamaya gittik. İlk önce sadece Berfin ve ben varken oteldeki diğer tanıdığımız-tanımadığımız insanlar da bize katıldı ve sonunda güzel bir oyun oynadık. Sonra biraz heyecanlanıp otelin futbol sahasına geçip oynamaya başladık.

Görselde 4 kişiyiz. Arda gözlüklü ve selfieyi çeken kişi, hemen sağında Utku o da gözlüklü ve turuncu frizbi yüzünün yarısını kapatıyor. Berfinin elinde de beyaz frizbi var ve elini like işareti yaparak kameraya gülümsüyor, berfinin saçları kıvırcık. En sağda ben varım, benim saçlarım kısa ve kahküllerim var, gülerek kameraya bakıyorum arkamız yeşil saha.

FST klasiği frizbi challenge.  Soldan sağa Arda, Utku, Berfin, ben.

Yaklaşık 3 saat sonra yorulup sohbet etmeye başladık ve sonrasında yemeğe geçtik. Döndüğümüzde ise Kemal tasarımı bitirmiş ve ortaya çok güzel bir şey çıkarmıştı. Bunu Berfin sürpriz olarak bir etkinlikte kullanabilir. 🙂 Yemekten sonra bir masanın etrafında kalabalık bir ekiple birleştik ve kahve içip sonsuz bir sohbete daldık. İtiraf edeyim ki alıştığım diğer FST sohbetlerine benzemiyordu ama nedenini paylaşamacağım, bu FSTnin iyiliği ve geleceği için… Ertesi gün dönüş vakti gelmişti, benim uçuşum erken olduğu için kahvaltıdan sonra hemen ayrıldım ve ekibe veda edemedim.

Eve döndükten sonra ekiple sohbet sırasında BİLSEM Festivaline özel çanta, defter ve kalem verildiğini öğrendik. Bunları ekipten sadece Barış ve Kemal almıştı. Festival boyunca bizi hiç yalnız bırakmayan Zerrin Hocamız da bunları almadığımızı öğrenince hemen festivalden bir diğer öğretmenle iletişime geçip bize kargolatmak istediğini söyledi. Hepimiz o sırada “Hocam neden bu kadar tatlısınız!” nidaları attık. Zerrin Hoca 2 gün içinde elimize ulaşacağını söylese de en geç benimki geldi ve tam 1 hafta sonra geldi. Anladık ki tüm yollar Sivas’tan geçiyormuş ama biraz geç geçiyormuş…

O haftadan sonra bu kadar çok donanımlı insanla karşılaşınca kendimde bir eksikliği farkettim: kodlama bilmediğimi. Bu eksikliği gidermek ve hayalimizdekileri hayata geçirmek için kodlama öğrenmeye başladım. Bu etkinlikten sonra hem değerli hem donanımlı birçok insanı hayatıma kattığım gibi çok önemli bir mentorluk-hackhacton deneyimiyle ve çok önemli bir hediyeyle (Kümbet, tüm yol boyunca taşımak zorunda olduğum ve 3.5 kilo olan kümbet…) bazı küçük adımlar da atmış oldum.

Biraz uzun ama çok değerli olan bu yazıyı okuduğunuz için sizlere teşekkür ediyor ve bir gün tanışmak dileğiyle yazımı sonlandırıyorum.

Sevgilerle.

, , ,

FSTech Takımının #HackathonES Macerası

Herkese merhaba, ben Atakan. FST programlama çalışma grubunda bulunmakla birlikte genel koordinasyon üyesiyim. Bu yazımda sizlere programlama çalışma grubundan Berfin ve Barış ile birlikte katıldığımız hackathonun nasıl geçtiğini anlatacağım.

Future Science Team ekibiyle geçen sene tanışmış ve ekibe dahil olmuştum. Daha önce çeşitli etkinliklerde, buluşmalarda bulundum, bunun yanı sıra genel koordinasyon ekibiyle sürekli olarak birlikteyim ancak herkesin bahsettiği bir şey vardı; FST olarak birlikte katıldığımız etkinlikler. Ben ilk etkinlik deneyimini ACUGEN yaşam bilimleri kongresinde yaşamıştım ancak burada stant görevlisi olduğumuzdan ve etkinlik kısa olduğundan bunun tadını tam alamamıştım.

Bu sene içerisinde bir hackathona katılmayı çok istiyordum. Bu yüzden sürekli etkinlikleri inceliyor, incelediğim etkinlikleri çevremdeki insanlara gönderiyordum fakat etkinlikler ya bana uymuyordu ya da gönderdiğim kişilere. Eskişehir HackathonES’i de yine hackathon haberleri paylaşan sitede görmüştüm. Etkinliği önce Genel koordinatörlerden Berfin’e gönderdim. O da hackathon deneyimi yaşamak istediği için kabul edince ekibin ilk iki üyesi belli olmuştu. Daha sonra ekiple paylaştık ve Eskişehir’de yaşayan genel koordinasyondan Barış Can ve programlama grubunda aktif olan ve hackathon deneyimi olan Toprak da bize katıldı. 4 kişilik FSTech ekibi böylece oluşmuş oldu.

Başvurumuzu yapıp haber beklemeye başladık. Hackathon’un konusu akıllı şehirlerdi ve biz zaten aklımıza gelen akıllı şehirler fikirleri üzerine düşünmeye devam ediyorduk. Etkinlik ekibinden başvurumuzun kabul edildiğini öğrendiğimizde hemen ön hazırlığımızı yapmaya başladık. Ekip benim kod bilgime, Toprak’ın hackathon deneyimine ve başarılarına, Berfin’in pek uzman olmadığı ama zevkle yaptığı arayüz tasarımlarına, Barış Can’ın ise fikir geliştirme ve pazarlama kabiliyetine güveniyordu ama aslında ekibin yarısı yolun başında bile değildi. Tamamen birlikte çalışmak, deneyim kazanmak ve eğlenmek için gidecektik.

Çözmek istediğimiz sorunu belirledik ve bunun için kullanabileceğimiz yöntemleri araştırdık. FST Mentörlerinin destekleri ve bizi buna benzer çözümleri geliştiren kişilerle tanıştırması Hackathon’a gitmeden ufkumuzu açmıştı (Sonradan anladık ki bu hiçbir şeymiş! 😊).

Şans(!) daha bir gün kala yüzünü göstermişti; Toprak bir problemden dolayı gelemeyecekti. Biletlerimizi almış olmamıza rağmen gitmemeyi, geri dönmeyi düşündük. Hatta o kadar karamsar olduk ki, yarışmaya neden katılmak istediğimizi bile unuttuk. Son anda Berfin, “Boş verin, eğlenmeye gidelim!” deyince, ben de rahatlamıştım çünkü gitmek istiyordum ve herkes isteyerek gelmeliydi, yoksa bir anlamı olmazdı. Geri dönmedik ve Toprak’sız kod yazamayacağımızı düşünsek bile yola çıktık (Halbuki bu düşünceye de boşuna kapılmışız!). Cuma gecesi ben Bursa’dan, Berfin Afyon’dan otobüse bindik ve uykusuz bir gece sonrası sabah Eskişehir terminalde buluştuk.  Eskişehir’in soğuğunu önceden biliyorduk ama ben her zamanki gibi inanmayıp önlem almadığımdan sabah epeyce üşüdüm (Berfin kalın giyinmemi söylemişti ama dinlemedim, ben bir köfteyim.).

Terminalden çıkıp tramvaya bindik ve Barış’la buluşmadan önce kahvaltı yapacak bir yer aramaya başladık. Eskişehir’de yaşam sanırım epey geç başlıyor, sokakta o kadar az insan gördük ki Eskişehir’e geldik mi emin olamadım. Tesadüfen yolda giderken bir yer gördük ve hemen tramvaydan inip yürümeye başladık. Kahvaltımızı yaptıktan sonra Barış’la buluştuk. Ben Barış’la ilk defa fiziksel olarak buluşuyordum, çok heyecanlıydı! 😊

Etkinlik alanına servislerle ulaşım sağladık. Etkinlik alanı Osmangazi Üniversitesi kampüsü içerisinde önünde bahçesi ve çimleri olan bir salondu. Öncelikle 24 saat boyunca sandalyelerde oturacağımızı gördüğümüzde biraz şaşırmıştık. Daha konforlu ve rahat çalışmaya olanak sağlayacak bir ortam beklemiştik. Bu modumuzu çok düşürdü, biraz gözümüzü korkuttu. Ayrıca uzun bir süre hiçbir şekilde konuşmalar başlamayınca etkinlik hakkında biraz daha hayal kırıklığına uğrayıp ayrılmayı, Eskişehir’i gezmeyi ve sonra eve dönmeyi bile düşündük. Anlayacağınız, her an vazgeçmeye hazır bir halde yarışmaya gitmiştik.

Sabah 10’da açılış konuşmaları ve ardından bir pazarlama sunumu yapıldı, etkinlik detayları ve gün akışının üzerinden geçildi ve Hackathon 11:00’da resmen başlamış oldu. Biz zaten fikrimizi bulmuş ve hayal etmiştik ancak hayallerimizi listelememiştik. Öncelikle hayal ve proje üzerine düşünmeye başladık, bu bizi bayağı bir zorladı. Geliştireceğimiz üründe olmasını hayal ettiğimiz şeyleri bireysel olarak bir kağıda yazdık. 5 dakika sonra herkes yazdığı fikirleri okudu ve amacımızı da göz önüne alarak en gerekli olan maddeleri belirledik. Sonrasında hızlı bir görev dağılımı yaptık ve belirlediğimiz özellikler için araştırma yapmaya başladık. Araştırma sonucunda bulduğumuz verileri birbirimizle paylaştık ve bir yol haritası çıkarmaya başladık. Çok fazla açık buluyorduk ve bu nedenle fikri olgunlaştırma sürecimiz çok sancılı ve uzun sürmüştü, özellikle gelir modelimizi belirlerken delirmek üzereydik. Fikrin ayaklarının yere basmasını sağlamak 24 saatimizin tamamını aldı, bu nedenle son ana kadar bile bazı açıkların olduğundan emindik. Fakat son anda önemli açıkların çoğunu kapatmıştık.

Bu esnada etkinlik mentörleri de masaları gezerek fikirler dinliyor, feedback veriyorlardı. Bizim masaya geldiklerinde hayalimizi anlattık. Hayalimiz çok güzeldi ancak herkes “Bunu neden kullanacağız, bunu neden satın alalım? Beni inandırın, ikna edin.” gibi cümlelerle fikrimizi challenge ediyordu. Bunlar başta fikrimize karşı duyduğumuz heyecanı biraz azalttı çünkü yapamayacağımız bir şeymiş gibi canlanmaya başladı gözümüzde, ama Berk hep ne diyordu? “Gözünde değil gönlünde büyüt.” Ekip ruhunun bir özelliği birisi düştüğünde diğerlerinin onu tutup kaldırabilmesidir. Hemen çimlere çıktık ve biraz kafamızı boşaltıp olumsuz düşüncelerden uzaklaştık (Biraz da boş yaptık, çünkü ortak yeteneğimiz bu. Boş yapmak fikirden ve projeden biraz uzaklaşmamıza yardımcı oldu.).

 

Bahçede bir bankta oturuyoruz. Arkamızda bir orman ve ormanın içinde bir ev var. Bankın sol tarafında Barış var, gülümsüyor ve kafası hafifçe bana doğru eğik. Pembe bir tişört ve koyu renk bir kot pantolon giymiş, tek eli cebinde diğer elini de benim sırtıma atmış. Bacaklarını öne doğru uzatmış ve ayaklarını önden çaprazlamış, oldukça rahat gözüküyor. Lacivert bir spor ayakkabı giymiş. Ortada ben varım hem tişörtüm hem pantolonum siyah. Bir elimde değneğimi tutuyorum, diğer elim de yere dik bir şekilde iki bacağımın biraz üstünde yer alıyor. Ayağımda koyu renk bir spor ayakkabı var. Durgun bir ifadeyle kameraya bakıyorum. Sağda Berfin var. Gri ve genis paçalı, boyu diziyle bileği arasına kadar uzanan bir pantolon giymiş. Üstünde de Barış'ın giydiği tişörtten biraz daha koyu pembe bir tişört var. Bir elinde kalem diğer elinde not defteri var, tüm fikirlerimizi oraya yazıyoruz. Beyaz, sade bir ayakkabı giymiş. Kameraya neşeli bir şekilde gülümsüyor.

Bahçede boş yaptığımız dakikalardan bir kare. Soldan sağa Barış, ben ve Berfin.

 

Öğleden sonra ben sensörlerin araştırmasına devam ettim ve gereken yazışmaları yaptım. Berfin de en çok heyecanlı olduğu alana odaklanmış tasarım yapmaya başlamıştı. Barış ise benim onu çağırmalarımdan bıkmadan bir şey sorduğumda bana yardımcı oluyor sonra da Berfin’e tasarım konusunda destek oluyordu. Akşama geldiğimizde elimizde bir sürü fikir, bir sürü yöntem ve üç kafası karışık FST’li vardı. 🙂 Artık karar vermemiz gerektiği için kullanacağımız sensör ve yöntemleri belirlemiştik.

Berfin hiç bıkmadan tasarıma devam ediyor, hata yapıp tüm sayfaları silip baştan başlıyor, biz de Barış’la kullanacağımız yöntemlerin olumsuz yönlerini, bu olumsuz yönleri ortadan kaldırmak için gerekli olan çözüm yollarını araştırmaya devam ediyorduk. Bir ara Berfin hata yapmaktan o kadar daraldı ki bizi bırakıp bahçede çalışmaya gitti. 🙂

Hepimizin uykusu gelmiş ve hepimiz yorulmuştuk. Bu yüzden çalışmalarımızı sürekli bırakıp dışarı çıkıyorduk, yürüyüş yapıp sohbet ediyor, yıldızları izliyor ve eğleniyorduk. Bir ara gökyüzünü izlerken Berfin’in bizi bilgilendirmeye başlamasıyla 10 dakika kadar astronomi üzerine konuşmaya başladık. Bu konularda araştırma yapmaya yeni başlamıştım ve o gün çok fazla şey öğrendim ve gördüm ki önemli olan bir etkinliğe katılmak, orada çok başarılı olmak değil. Nereye kiminle gittiğin ve orayı nasıl değerlendirdiğin. Biz dinlenmek için çıktığımız araları en güzel şekilde değerlendiriyor hem çok eğleniyor, hem de birbirimizden yeni şeyler öğreniyorduk.

 

Masadayız. Masada Barış'ın kahvesi var ve Barış kameraya doğru kafası hafif yana eğik bir şekilde gülümseyerek bakıyor. Ben de beyaz kulaklığımı takıp bilgisayarla ilgilenirken bir yandan da kahvemi içiyorum.

Uyanık kalmaya çalışırken objektiflere yakalandık. Arkada Barış ve önde ben.

 

Ertesi gün Hackathon sonunda jüriye ve melek yatırımcılara sunumlar yapılacağından bir sunum hazırlamamız gerekiyordu. Bir yandan uygulamamızın demosunu hazırlarken bir yandan da sunumu hazırlamaya başladık. İlk defa bir fikrimizi jüriye anlatacağımızdan start-upların yatırımcı sunumlarını Barış’la birlikte incelemeye başladık. Önce Foursquare, sonra AirBNB sunumlarını inceledik. Sunumda kullanacağımız önemli yöntemleri de öğrenmiş olduk ama önceliğimizi uygulamamızın demosuna verdiğimiz için sunumu son saatlere bırakmaya karar vermiştik. Demo konusunda çok şanslıydık, tasarlanan arayüzü sorunsuz bir şekilde telefonda test edebildik ve sunabildik. Berfin’i en çok bu sevindirmişti, sürekli bununla oynuyordu.

Bir yandan da mentör ekibi tarafından halen challenge ediliyorduk. Benden 5 yılık bir maliyet raporu istenmişti ve daha önce hiç maliyet raporu yapmamıştım. Bir hayalin gelir/gider grafiğini nasıl çıkartabiliriz, nereden başlarız diye düşünmeye başladım. Bu esnada sunumun metinlerini hazırlamaya devam ediyorduk. Gece 2 gibi ben ısrarlar sonucunda birazcık (ed. notu, 2 saat) uyumuşum ve mentörlerce uyuyan ekip üyesi ilan edildim, ama gün içinde gerçekten çok az uyumuştum. Saat sabah 6 olduğunda uygulamamızın genel hatları tamamlanmıştı, sadece küçük düzenlemelere ihtiyacı vardı artık.

O saate kadar küçük kafa düşmeleri dışında hiçbirimiz uyumadık ve gün boyu en çok eğlenen ekip gerçekten bizdik. Sabah 6’ya kadar hiç aralıksız gülmeye devam ettik. Enerjimiz bittiği halde bu kadar eğlenebiliyorsam doğru ekiple gelmiştim, bunu tekrar hatırladım.

Sabah saat 9 olmuştu ve biz enerjimizin son damlalarını kullanıyorduk. Kahvaltıdan sonra artık uygulamamızı mentörlere göstererek feedback alacak, sonra da sunumun son halini tamamlayacaktık. Bizi en çok zorlayan, gelişimimize katkı sağlayan mentörümüz (biz ona artık Challenger Mentör diyoruz, ed. notu, adını hatırlamıyor olabiliriz) masaya geldiğinde ona uygulamamızın tamamını gösterdik ve çok hoşuna gitti. Ondan böyle güzel şeyler duyduğumuzda anladık ki fikrimiz gerçekten aşama katetti. Artık soracak ve darlayacak, bizi sınayacak noktası kalmamıştı. Bu tebrikleri ekipte Berfin adına aldık çünkü hiç uyumadan hepimizden daha enerjik şekilde tasarıma usanmadan çalıştı ve tüm eksiklikleri giderdi.

 

Bir masada Barış ve ben oturuyoruz. Barış sol tarafta, masanın üzerine koyduğu telefonundan uygulamanın mobil görünümünü test ediyor ve nasıl iyileştirebileceğimizi düşünüyor. Ortada Berfin'in bilgisayarı var. Bilgisayarın kapağında NASA'nın ve katıldığı etiketlerin logoları var. Sağda ben varım, bilgisayarımın başında gelir modeli oluşturmak için araştırma yapıyorum. Barış'la aramızda bir sandalye var. Sandalyede Berfin'in kürk misali montu yer alıyor. O sandalyenin arkasında da cam ve manzara yer alıyor. Masanın üzerinde yiyecekler var, heyecan ve telaşımızdan yiyememişiz, tabak hala dolu. Tabağın yanında üçlü uzatma kablosu yer alıyor.

Projemiz için çalışmalarımızı sürdürürken. Solda Barış ve sağda da ben.

 

Mobil uygulamamızın mobil ortamlar için derlenmesi sürerken biz de Barış’la beraber gelir modeli için mentörlerimizden destek almak için masadan kalktık ve dolaşmaya başladık. İOT şirketi olan bir mentörümüzle yaptığımız görüşme aklımızdaki soruların çoğunluğunu giderdi ve hemen maliyet raporumuzu yazmaya başladık.

Sunuma 30 dakika kala uygulama mobilde çalışabilir, sunum hazır hale gelmişti. Barış’la konuştuğumuzda fark ettik ki ikimizde enerji dolmuşuz, sabah olan yorgunluğumuz tamamen bitmiş sanki. Ekipte sunumu kimin yapacağını belirlemek epey uzun sürdü. Biz sunum yeteneği güçlü olduğu için Berfin yapsın diyorduk, ama teknik soru gelirse hakim olmak için o da benim yapmamı söylüyordu. Bir şekilde yenildim ve sunumu ben yaptım. Sunum provası alırken yine çokça gülüyorduk. Bir ara sunum esnasında da güleceğimi düşündüm ama gülmedim. 🙂

Sıra bize geldiğinde ekipçe sahneye çıktık, ben sunumu  yaptım, Barış telefon ile jüriye denemeleri için yardımcı oldu, Berfin ise sunumu kontrol etti. Süremiz üç dakikaydı ve diğer ekiplerde gördük ki zaman yönetimi çok önemliydi. Olabildiğince hızlı ve özet şekilde fikrimizi anlattım. Sunum sıramız şöyleydi:

  • Sorun: Neden bu projeyi düşündük?
  • Çözüm: Bu soruna nasıl çözüm bulduk?
  • Nasıl uyguluyoruz: Uygulamanın teknik detayları.
  • Hedef kitlemiz: Bu uygulamadan yararlanacak olan kitle, grafiklerle desteklemek etkili oluyor.
  • Rakip analizi: Bizimle aynı şeyleri yapan veya benzer özellikler taşıyan hizmetlerden farklı olan yöntemlerimiz. Bunları açıkça belirtmek çok önemli.
  • Maliyet raporu: Biz taslak bir çalışma yaptık ve sunumda en gelişmesi gereken alan burasıydı. Bundan sonraki sunumlarımız için bunu kesinlikle geliştireceğiz.

Sunumu tam zamanında bitirdik ve demo videomuzu paylaştık, gelen soruları yanıtladık.

Sonuçlar açıklanırken hepimiz birbirimize bakıyor heyecanlanıyorduk. Destekçi şirketler de sunumları incelediler ve kişilere teklifler sağladılar. Bizim ekibimiz de unit90.com şirketinden sanal ofis ve bir jüri özel ödülü kazandı.

Sunum perdesi önünde soldan sağa rektör yardımcısı, barış, atakan, berfin ve ettom müdürü. Barıs Berfin ve Atakanın elinde katılım belgeleri var. Rektör yardımcısı kahverengi kareli takım elbise ve beyaz gömlek giymiş, Barış pembe tişört ve kot pantolon, Atakan krem rengi yakalı tişört ve siyah pantolon, Berfin siyah tişört ve siyah pantolon, Ettom müdürü siiyah takım elbise ve beyaz gömlekli. Herkesin beyaz yaka kartı var Atakan hariç, o takmamıs. Herkes gülümsüyor, kameraya bakıyor.

Soldan sağa Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Rektör Yardımcısı, Barış, Atakan, Berfin, ETTOM Müdürü

Fikir özgünlüğü ve yaptığımız demonun güzel sonuçlar getireceğini düşünmüş olsak da Hackathon sonucuna çok bakmadık. Çünkü biz çok fazla deneyim, çok fazla bilgi, güzel insanlar ve iki günü birlikte geçirmenin güzelliğiyle ayrıldık etkinlik alanından.

Birbirimize 24 saat boyunca hatırlattığımız çok önemli bir şey vardı.

“Biz zaferden değil seferden sorumluyuz.”

Bu seferi en güzel şekilde geçirmek en büyük zaferimiz oldu.

Bundan sonra ki hackathonlara katılma ve buradaki eksikliklerimizi geliştirme sözü verdik birbirimize ve ayrılmak zorunda kaldık.

Başka güzel anlarda buluşmak dileği ile,

Sevgiler.

Atakan Nalbant

, , ,

KİMYA HAFTASI Etkinliğimiz NASIL GEÇTİ?

Merhaba sevgili FST blog okurları, ben FST İstanbul grubundan Öykü Durmaz. Bu yazımda size 10 Nisan’da yaptığımız bir etkinlikten bahsedeceğim. 10 Nisan’da İstanbul’dan 5 FST üyesi olarak ”Kimya Haftası” nedeniyle bir ilkokulu ziyaret ettik ve küçük çocuklara sunum, deney yaptık ve bu tecrübemizi burada sizinle paylaşmak istedik.

 7 Nisan Kimya Günü ve Kimyagerler Haftası olarak kutlanmaktadır. Biz de bunu öğrendikten sonra bu haftayı değerlendirme kararı aldık. Ne yapabiliriz diye düşünürken koordinatörümüz Barış bir okula sunum yapabileceğimizi söyledi. Yine FST İstanbul üyesi olan arkadaşımız Merve de annesinin Deha Koleji’nde öğretmen olduğunu, oraya gidip çocuklara deney yapabileceğimizi söyleyince biz de hemen bir ekip oluşturduk. Okula yazdığımız dilekçenin kabul edilmesi ile Mert, Anıl, Barış, Merve ve ben bir grup oluşturarak çocuklar için deneyleri aramaya başladık. Süreç çok hızlı gelişti ve 3 gün içerisinde kimin sunum yapacağını, ne konuşacağını, kimlerin hangi deneyi yaptığını belirledik ve prova alamadan okula gittik.

10 Nisan sabahı Deha Koleji’nde buluştuk. Orada Future Science Team ekibine çok sıcak yaklaştılar. Bizi tebrik ettiklerini ve desteklediklerini söylediler. Kendilerine tekrar çok teşekkür ediyoruz. Deneyleri bahçede yapmanın daha uygun olacağına karar verdik ve bahçede masaları hazırlayıp, doğaçlama bir akış listesi belirleyip miniklerin gelmesini bekledik. Daha deneyler başlamadan çocukların ”Oley, deney!” tarzında çığlık attıklarını duymak ve ilgilerini çekmek hepimizi çok mutlu etti. 1, 2, 3 ve 4. sınıflar bizi izlemeye gelmişti. Öncelikle Mert arkadaşımız çocuklara minik bir sunum yaptı. Meraklı miniklere ”Bilim nedir? Bilim insanı nedir? Kimya nedir?” gibi sorular sordu. Küçük çocukların hepsi katılım gösterdi, hepsi cevap vermeye çalıştı ve gerçekten çok heveslilerdi.

Mert çocuklara bilimle ilgili konuşmasını yapıyor. Çocuklar minderlerde oturmuş bizi izliyor.

Başlangıç sunumu ile Mert.

Ardından Anıl’ın deneyi ile başladık. Hidrojenli balon deneyini gerçekleştirdi. Pet şişenin ağzına balon bağladı ve açığa çıkan hidrojen gazı balonu şişirdi. Sonrasındaysa balon havaya uçtuğunda bu miniklerimizin çok hoşuna gitti, hepsi çok eğlendi. Bu sırada ikinci deneye geçtik. Merve çocuklar için kuru buz deneyini yaptı. Üstüne çıkan deterjanın köpürmesiyle tüm çocuklar coştu ve dokunmak istediler. Ancak çok soğuk bir deney olduğu için buza değmemeleri için fazlasıyla çaba sarf ettik. Bu arada çocuklar her deneyi aynı ilgiyle denediler ve hiç sıkılmadan sorularımızı cevaplamaya devam ettiler. Üçüncü deney ise bana aitti. Lav lambası yaptım ve deneyde hiçbir zararlı kimyasal olmadığı için çocukların hepsinin elinde gezdirmesine, incelemesine izin verdik. Bu arada, deneyleri yaparken aynı zamanda mikrofonla deneyleri çocukların anlayabileceği düzeyde açıkladık ve çocuklara deneyle ilgili sorular sormaya devam ettik. Sonrasında Barış ile beraber dördüncü deneyi gerçekleştirdik. Renklerin dansı deneyini yaptık. Bu deneyi çocukların uzaktan görmesi mümkün olmadığı için herkesi sırayla masamıza topladık ve deneyi birkaç kez tekrarlayıp herkesin görmesini sağladık. Çocuklar renk gördüğü zaman dahi mutlu oldukları için bu deneyden de büyük zevk aldılar, deneyi ebru sanatına benzettiler. Ardından fildişi deneyine, yani son deneyimize geçtik. Bu deney hem renkli olacağı hem de fazlaca kabaracağı için hepimiz en çok bu deneyin ilgilerini çekeceğini düşünmüş ve sona bırakmıştık. Fakat büyük bir aksilik çıktı ve hiç hayal ettiğimiz gibi olmadı. Sanırım sabunu fazla koyduğumuz için veya potasyum iyodür eksik geldiği için fildişi, izlediğimiz videolardaki gibi kabarmadı.

Ben deneyimi yapıyorum ve Anıl da bu sırada bana mikrofon tutuyor. Soldan sağa sırayla; Merve, Öykü, Mert, Anıl ve Barış.

Hidrojenli balon deneyi.

Deneylerimiz bu kadardı ve 40 dakikanın sonunda sunumumuz bitti. Çocuklarla beraber fotoğraf çekildik ve dağıldılar. Sonuç olarak o gün bizim için güzel bir tecrübe oldu. Daha ilk deneyimimiz olduğu için tabii ki bazı aksaklıklar oldu ancak bir sonraki sunumlarımızda neleri geliştirmemiz gerektiğini, neleri aynı şekilde devam ettirmemiz gerektiğini öğrenmiş olduk. Merve kuru buz deneyini daha geliştirme kararı aldı, çocuklar için daha güzel bir konuşma hazırlama kararı aldık ve en önemlisi; daha fazla potasyum iyodür alma kararı aldık. Her şeye rağmen o gün çocukların bilime olan ilgisi, sevgisini görmek bizim için anlatılamaz bir zevkti. Umarım onlar da geleceğin bilim insanı veya geleceğin FST üyesi olurlar. O gün çocuklarla geçirdiğimiz bu 40 dakikanın hem bize hem de çocuklara çok şey kattığını düşünüyor/umuyorum. Umarım FST olarak daha nice okullara gider, sunumlar, etkinlikler yaparız.

Anıl pür dikkat Hidrojen balonu deneyini yapıyor. Barış kameraya bakış atıyor.

Anıl’ın büyük bir dikkat ile deneye girişi.

İlk defa yazdığım blog yazımı okuduğunuz için sizlere, okulunda sunum yapmamıza izin verdiği için Merve’nin annesine ve o gün benimle deney yapan Barış, Merve, Anıl ve Mert’e teşekkür ediyorum. Sevgiler.

Öykü Durmaz-FST İstanbul

Faydalı Bağlantılar

Selamlar, ben İrem. Bu yazımda, online derslerden burs haberlerine uzanan bağlantılar yer alacak, umarım, sizler için faydalı olurlar. 🙂

1. Online Kurslar, Ücretsiz Dersler

Çoğu İngilizce olmak üzere yazılımdan girişimciliğe birçok ders alabileceğiniz bu sitelerden ücretsiz ya da cüzi bir miktar ücret ödeyerek faydalanabilirsiniz.

Bilgisayardan yapılan bir çizim. Bu çizimdeki çizgi karakterler keskin yüz ifadelerine sahip değiller. Görsel iki dikdörtgen kısımdan oluşmakta. Birincisinde tahta, öğretmen ve arkaları dönük sıralarda oturan 3 öğrenci var. Tahtada grafikler çizilmiş gibi. İkinci görselde aynı dersi bilgisayardan takip eden arkası dönük bir insan bulunmakta.

2. Programlama üzerine…

Programlamayı, ilk bahsettiğim sitelerden de öğrenebileceğiniz gibi Youtube’dan ya da bir oyundan öğrenebilirsiniz. Aynı zamanda Yazılım Ağı adlı siteden sorularınıza cevaplar bulabilirsiniz.

Bir dizüstü bilgisayar ve bu bilgisayara ve birbirlerine bağlı olacak şekilde şematize edilmiş yazılım dilleri logoları yer alıyor..

3. İngilizceyi kendi kendinize daha iyi öğrenebilirsiniz.

YouTube’da denk gelmiş olduğum Video-Eğitim kanalından nasıl bir yol izlemeniz gerektiği ile ilgili bilgi alabilir ve yardımcı sitelerle birlikte sıfırdan İngilizceyi öğrenebilirsiniz.

Yatay duran bir kalemin üzerinde bir masa, masa başında gözlüklü bir çocuk var. Kalemin geri kalan kısmında binalar, şatolar bulunmakta.

4. Popüler Bilim Siteleri

Bilim dünyasındaki gelişmeleri takip etmek, birçok konuda anlaşılabilir düzeyde bilgi almak, bazı bilim insanlarının ilham verici yaşamlarını okumak ve hatta NASA’nın Astronomy Picture of the Day başlığı altındaki görsellerini türkçe takip etmek için bu sitelerden faydalanabilirsiniz.

Gözleri kapalı çizgi film karakterine benzeyen bir çocuğun başını yarısı görselde yer alıyor. Yine bilgisayar çizim olan bu resimde huni benzeri bir yapıyı başının üstünde tutmaya çalışan çocuk ve huninin içinde kitaplar, defterler var. Beyne aktarılan bilgi yoğunluğunu tasvirlemek istemiş olabilirler.

5. Girişimcilik üzerine…

Türkiye’de girişimcilik üzerine gerçekleştirilen programlar ve yarışmalar artmış durumda; bu yarışmaların bir kısmına Bilimsever Takviminden ulaşabilirsiniz. Diğer kısmına ise bu yazımda yer veriyorum.

Mavi bir arkaplanın önünde iki erkek çocuk çizgi karakter şeklinde dijital ortamda çizilmiş. Bu iki çocuk birbirleri ile el çakışıyor ve gülüyorlar. Aynı zamanda beyinlerini birbirine bağlayan bir çizginin ortasında yanan bir ampul var. Beraber buldukları bir fikir var gibi, bir elin nesi var iki elin sesi var mesajını veriyorlar. Görsel, girişimcilikte birlikte çalışmanın önemini vurgulamak için resmedilmiş olabilir.

6. Makale Taramaları

Birkaçı arkadaşımın önerisi olan, makale taramaları yapabileceğiniz siteler: Google Scholar, Scopus, Mendeley.

 

Beyaz bir arkaplan üzerinde büyük bir soru işareti var. Bu soru işaretinin sol kısmında insan yüzünün siyah bir gölgesi bulunuyor. Soru işaretinin etrafında her yöne dağılan renkli oklar var.

7. ve Diğer…

Birkaç dergi önerisi de eklememde sakınca olmaz sanırım: Sinema severler için Altyazı dergisi, doğanın güzelliklerini barındıran Atlas. Son olarak; Bambu, Hayıt ve Herkese Bilim Teknoloji.

Yukarıda yer alanların dışında ”Bu listede mutlaka olmalı.” dediğiniz bağlantıları bizimle paylaşmaktan çekinmeyin! Sevgiler. 🙂

, , ,

Deniz Gülbaharlı ile Söyleşi

Merhaba sevgili okurlar, ben İrem. Bir arkadaşım aracılığı ile tanıştığım ve sizin de tanımanızı istediğim, çok sevgili Deniz ile bir söyleşi gerçekleştirdik.  Kendisi çok başarılı olmakla birlikte, gerçekleştirdiği sosyal sorumluluk projeleri ile ilham kaynağı bir insan. Deniz, Microsoft-Teknolojinin Kadın Liderleri, Geleceğin Teknoloji Yıldızı Ödülüne  ve Genius Olimpiyatları Fizik Kategorisi Dünya İkinciliği başta olmak üzere 8 yarışmada daha dereceye sahip.

Yarışmalar, proje girişimleri ve proje disiplini, yazılım gibi daha birçok konuyu konuştuğumuz bu yazıya daha yakından bakacak olursak;

1- Merhaba Deniz, öncelikle bana vakit ayırdığın için teşekkür ederim. Bize kendinden biraz bahseder misin?

Merhaba İrem! Ne demek, ben bana vakit ayırdığın için teşekkür ederim asıl. 18 yaşındayım, yazılım ve elektronikle ilgileniyorum. Türkiye’nin dört bir yanında atölye çalışmaları yapıyorum. Aynı zamanda İstanbul Teknik Üniversitesi’nde tam zamanlı bir araştırma stajyeriyim. Boş zamanlarımda, yeni şeyler öğrenmekten, su sporları yapmaktan ve film izlemekten hoşlanırım.

2- Birçok dereceye sahip olduğunu biliyoruz. Peki, katıldığın yarışmalar ve sahip olduğun projeler nelerdir?

11. sınıfta geliştirdiğim ‘’Bluetooth Low Energy ile Metrodan Hızlı Geçiş Sistemi’’  adlı projem ile Amerika’da Genius Olympiad yarışmasına katıldım ve 2.’lik elde ettim. 12. Sınıfta geliştirdiğim Mars kolonileri için radyasyon koruması sağlamayı amaçlayan projem ile de TÜBİTAK Türkiye 2.’liği, NASA AMES ve National Space Society tarafından düzenlenen Space Settlement Design Contest 1.’liği ve ESA tarafından düzenlenen Odysseus Space Contest 1.’liği aldım. Bunların yanında Microsoft ve KAGİDER’in düzenlemiş olduğu Teknolojinin Kadın Liderleri Ödülleri’nde Geleceğin Teknoloji Yıldızı ödülünü kazandım. Şimdi ise Intel ISEF 2018’de Türkiye’yi temsil etmek için hazırlanıyorum.

Deniz, Mars kolonisinde radyasyonu engelleyecek bir kalkan tasarladığı projeyi standında sunmak üzere hazırlanmış. Masanın üstünde bir maketi var, arka planda duvarlarda, posterler ve proje ile ilgili görsel modellemeler alt alta düzenli bir şekilde sıralanmış. Fuar alanı gibi görünüyor. Görselde sadece Denize ayrılan kısmı görebiliyoruz. Deniz masanın yanında, kameraya bakarak gülümsüyor. Deniz, kapüşonlu gri kazağı, kıvırcık yarı toplanmış kumral saçları ile gülümserken son derece rahat ve mutlu görünüyor.

48. TÜBİTAK Liseler Arası Araştırma Projeleri Yarışması’nda.

3- Tebrik ederim! ISEF 2018’de de en iyi şekilde temsil edeceğini düşünüyorum. Tecrübelerine dayanarak sormak istiyorum, bir yarışmaya katılmadan önce dikkat edilmesi gereken bazı noktalar olduğunu düşünüyor musun? Varsa bunlar nelerdir?

Tabii, projenin sağladığı toplumsal fayda, taşıdığı bilimsel değer ve özellikle mühendislik alanı için uygulanabilirliği çok önemli. Bunun yanında yarışmalarda projenizi iyi sunmalısınız. Benim bu yönde verebileceğim en büyük tavsiye çalışmaktan zevk aldığınız bir alanda proje geliştirmeniz. Oldukça araştırma yapmanız, bir proje ile aylarca uğraşmanız gerekiyor. Bu süreçte istekliliğinizi yitirmemelisiniz. Sevdiğiniz bir alanda çalışırsanız bu süreç zorlu olduğu kadar eğlenceli de oluyor.

Mars Kolonisinde anlık kozmik radyasyon dalgalarını tespit ederek o konuma yönelen bir kalkan tasarlayan Deniz'in TÜBİTAK'ta sunduğu maketin yakın çekimi. Toprak bir yüzey üzerinde, küçük çanaklar ve yarım küre şeklinde koloniyi temsil edecek maketler fotoğraf karesinin içindeler.

Kozmik radyasyonlara karşı otomatize kalkan projesinin maketi.

4- Bir proje ortaya çıkarmadan önce, o fikri bulmak zor bir iş. Sence, fikir balığı nasıl yakalanır? Hangi aşama ile başlanmalı?

Her bilimsel çalışma bir soru ile başlıyor. Bu soru çok genel veya spesifik olabilir. “Nasıl balık çiftliklerini daha çevre dostu yapabiliriz?” de “Görme engelli bireylere nasıl yardım edebilirim?” de başlamak için iyi sorular. Sonra bir cevap üretmek de, proje fikriniz oluyor. Daha sonrasında da bu projenin yapılıp yapılmadığını araştırmak, ilk aşamayı oluşturuyor. Mesela benim ’Bluetooth Low Energy ile Metrodan Hızlı Geçiş Sistemi’ proje fikrimin çıkış noktası,  akbilimi sürekli evde unutuyor olmamdı.

5- Yer aldığın projelerde bir ekip miydiniz yoksa yalnız mıydın? Ekip üyelerinin sorumluluk bilincinde olması gerektiğini düşünüyor musun?

Proje geliştirmek uzun ve zorlu bir süreç. Takım arkadaşlarının sorumluluk sahibi olmaları gerektiği gibi iletişimlerinin de sağlıklı olması çok önemli. Ben yalnız daha rahat çalıştığımı düşünüyorum, yaptığım işin tam kontrolünde olmak beni daha güvende hissettiriyor. Bu sebeple yalnız çalıştım. Ekiple çalışmanın da yalnız çalışmanın da kendilerine göre artıları var tabii. Kişiden kişiye değişen bir şey.

Denizin NASA'ya gönderdiği bu görsel bilgisayar çizimi. Mars yüzeyi kahverengi toprak. Denizin önceki projesinde yer alan kalkan var. İki astronot camekanlar içindeki sebzelere bakıyorlar hemen sollarında tekerlekli bir Mars aracı var.

Marsta bir gün. Deniz Gülbaharlı’nın NASA’nın bir yarışmasında birinci olan çizimi.

6. Projenin ilerleme sürecinde uygulanması gereken bir proje disiplini olduğunu düşünüyorum. Proje disiplinin sana göre tanımı nedir?

Düzenli çalışmak ve erken başlamak özellikle lise öğrencisi iken proje geliştirildiğinden çok önemli, tamamen katılıyorum. Bence proje disiplini, planlı ve programlı çalışmayı gerektiriyor. Ben programlı çalışma konusunda çok iyi değildim ve bir masa takvimi edinip tüm son başvuru tarihlerini, neyi ne zaman tamamlamam gerektiğini işaretlemiştim. Erken başlamak ve düzenli ilerlemek aynı zamanda projenizi ve başvuru materyallerinizi geliştirecek daha çok zaman veriyor.

7- Sence neden başarılı oldun? Başarısız olduğun zamanlar da oldu mu, başarısızlık sence nasıl karşılanmalı?

Başarısız olduğum zamanlar çok oldu. Hatta ilk projem bir yarışma dışında her yerden reddedilmişti. Başarısızlıkları kişisel algılamamak, çalışmaya devam etmek gerekiyor.  Umudunuzu kaybetmemeniz önemli. Bununla birlikte; şans, azim ve tutku başarılı olmamı sağlayan faktörler. Yani, sevdiğim alanlarda çalışmam, karşılaştığım zorlukların ve yenilgilerin üzerinden gelmem etkili oldu ama şansın da çok önemli bir faktör olduğunu unutmamak gerek.

''GENIUS Olympiad'' tanıtımı yapan afişin önünde Türkiye'den katılan 4 yarışmacı ve yarışmacıların hemen önlerinde tutmuş oldukları Türk bayrağı var. Kameraya bakarak gülümsüyorlar. Deniz soldan birinci sırada. Deniz çiçek desenli bir elbise giyiyor, yanındaki kişi kırmızı, üzerinde İstanbul yazan kısa kollu bir tişört giyiyor. 3. kişi beyaz yakalı kısa kollu tişört giyiyor. Dördüncü kişi ise gömlek kravat ve ceketiyle, ciddi bir duruş sergiliyor. Sahip oldukları minyon yüzler ile lise öğrencileri olduklarını düşündürüyorlar karşı tarafa. Aynı zamanda yarışmanın sonuna gelmiş olmaları sebebiyle yorgun ve mutlu görünüyorlar.

GENIUS olimpiyatlarında, Türkiye’yi çok başarılı bir şekilde temsil etmiş 4 öğrenci. 🙂

8- Edindiğin tecrübeler sana neler kattı? Yaşamında ve karakterinde değişimler yarattı mı?

Başarısızlığı kabul etme konusunda artık çok daha iyi olduğum kesin. Aynı zamanda daha sorumluluk sahibi, bağımsız ve ayakları üzerinde durabilen biri oldum bence.

9- Aynı zamanda birçok sosyal sorumluluk projesinde yer alıyorsun. Biraz bahsedebilir misin?

Tabii, ben kendim internetten yazılım öğrenmiştim ve katıldığım etkinliklerde yazılımla ilgilenen yaşıtlarım çoğunlukla erkeklerdi. Kız çocukları ne yazık ki bu alanlarla çok geç tanışıyor, bu da dünyada teknoloji alanındaki kadın sayısının çok az olmasına neden oluyor. Ben kız çocuklarına yazılım ve teknoloji ile tanıştırmayı amaçlayan Minik Yazılımcılar adlı bir organizasyon yürütüyorum. Kız çocuklarına yazılım öğreten workshoplar düzenliyor, mentörlük programları yönetiyoruz. Ayrıca daha önce Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın kız çocuklarını bilim, spor, sanat gibi alanlara yönlendirilmesini amaçlayan bir reklam filminde de yer almıştım. Benim çok önem verdiğim bir konu.

Deniz’in yer aldığı reklam filmi

10- Söylediğin gibi, kız çocuklar yazılım ve bilimle daha geç tanışıyorlar. Yürütmekte olduğunuz bu proje çok önemli. ‘’Minik Yazılımcılar, Future Science Team’’ gibi daha birçok proje ve topluluk ile birlikte, umarım, Türkiye’nin dört bir yanında fırsat eşitliğinin olduğu yarınlar göreceğiz. Röportajı bitirmeden önce, liseni nasıl geçirdiğini ve yazılıma nasıl başladığını sormak istiyorum. Bu yazıyı okuyacak olan, bizler gibi birçok öğrenciye nasıl bir tavsiyede bulunursun?

Yazılımı, internette bulunan online derslerden öğrendim. Yazılıma başlamak isteyenler için, internet sınırsız kaynak sunabiliyor, ben coursera’dan ders almıştım. Lisede, Türkiye’de yer alan konferanslara ve makerlara olabildiğince katılmaya çalıştım. Bu gibi etkinlikler, farklı bir çevre ve iyi bağlantılar kazanmamda aracı oldu. Aynı zamanda İstanbul Teknik , Boğaziçi ve Koç Üniversiteleri’nin açık ders programlarından ders aldım. İlgi duyduğum alanları keşfetmemde yardımcı oldular. Diğer yandan, interneti doğru kullanmanın birçok fayda sağladığını gördüm. Mesela yurt dışında katılmak istediğim yaz okulları üzerine bazı kurum ve kişilere mail atmıştım. İlgili olduklarını gördükleri takdirde sana fazlasıyla yardımcı oluyorlar. 2016 yazında farklı deneyimler ve güzel dostluklar kazandıran,  astronomi kampına ve Yale Üniversitesi’nin yaz programına katıldım (International Astronomical Youth Camp ve Yale Young Global Scholars Summer Program). Bu tarz programları takip edip katılmalarını, herkese tavsiye ediyorum. Maddi açıdan problem yaşıyorsanız, burs programı ile katılabilirsiniz ya da bu durumu mail ile bildirebilirsiniz. Yardımcı olabileceklerini düşünüyorum. Son olarak söyleyeceğim; sevdiğiniz alanda ilerleyin, pes etmeyin ve imkansız olduğunu düşündüğünüz işler için bile kollarınızı sıvayın!

Açık bir gökyüzünde, serin bir havada montlarıyla 9 arkadaş kameraya bakıyor. Zifiri karanlığı gökyüzündeki yıldızlar deliyor.

International Astronomical Youth Camp’ta yıldızların altında.

Deniz’e tekrar teşekkür ederim. Paylaşmış olduğu bilgi ve deneyimler çok değerli olmakla birlikte eminim ki birçok kişiyi teşvik edecektir.

Bu röportajda kendisinden mütevazılıkla bahsetmiş olsa da yer aldığı maratonlar, kürek takımı, okul dergisi,  projeleri, katıldığı programlar ve daha birçok şey için denizgulbaharli.com ‘u ziyaret edebilirsiniz.

Atakan ve Berfin’in, Deniz ile olan keyifli sohbetlerini ise buradan dinleyebilirsiniz. 🙂

 

,

FST Ekibiyle Matematik Köyü Ziyareti

Merhaba arkadaşlar ben İzmir’den Mert. Bu yazıda sizlere FST olarak 2 gün geçirdiğimiz Nesin Matematik Köyü serüvenimizden bahsedeceğim. Bu köy kökleri daha eskilere dayansa da 2007-2008 yıllarından itibaren gençlere matematiğin güzelliğini sunup gençlerin ufuklarını açıyor. İzmir il toplantımızda bu güzel köye gidebileceğimizi öne sürdüm ve Burak arkadaşımız köye daha önce gittiğini, matematik öğretmeninin köyde tanınan birisi olduğundan bahsetti. Bu süreçte çoğu prosedürü ayarlayan o güzel insan Burcu İnci hocamızın emeği inanılmaz büyük.

Etkinliğin düzenlenme sürecinden başlamak istiyorum, gayet yorucu bir süreçti. İlk olarak şubat ayının ortasında olacak bir etkinlik düşünülüyordu fakat çeşitli sebeplerden ötürü mart ayına ertelendi. Ocak ayının başında bir WhatsApp grubu kuruldu ve şubat başında tüm katılımcılar kesin olarak belirlenmiş, gereken ücret toplanmıştı. Her ihtimale karşı hazırda bekleyen bir yedek ekip oluşturulmuş, tüm katılımcıların bilgilerini içeren Excel dosyası jandarma kontrolü için köye yollanmıştı. Günler su gibi geçiyor ve köye gidiş günü geliyordu, bu ziyaretin hakkını vermek için matematiğin gerçekten ne olduğunu anlayabileceğim yazılar okumaya başladım. Bu süreç bile matematiğin okulda gördüğümüz derslerden ne kadar uzak olduğunun farkına varmama yetti, okulda matematiği değil matematik okuryazarlığını öğreniyormuşuz yıllardır.

Köye gideceğimiz gün gelmişti. Ankara, Kocaeli, İstanbul ve İzmir’den gelecek arkadaşlar hazırlanmıştı. Gerçekten inanılmaz bir sabahtı! İl dışından gelen arkadaşlar saatlerce süren yollardan gelmiş, biz saat 5 civarında gerçek matematiği öğrenme aşkı ile kalmıştık. İl dışından gelen arkadaşlar İzmir Otogarı’ndan kalkan servislerle, biz ise İZBAN ile Selçuk’a ulaştık. Onlar bizden önce varmıştı ve gerçekten gözlerime inanamadım. İnsanların sürekli “İzmir’den buraya bunun için mi geldin?” diyerek şaşırmasına alışkındım fakat bu sefer bu şaşkınlığı bana diğer arkadaşlar yaşattı. Yüzlerce kilometre öteden bir şeyler öğrenmek için gelmek gerçekten saygı duyulması gereken bir eylem. Bir masa kurulmuş, herkes toplanmış kahvaltı ediyor, 10 dakika önce tanışılan arkadaşlarla inanılmaz samimi sohbet dönüyordu. İşte FST ruhu buydu! Bir minibüsü doldurup Şirince’ye, ardından da köye ulaştık.

Köyde İstasyon adı verilen bir merkezde soluklanıp odalarımıza gittik. Ali Nesin’den ders alma zamanı gelmişti ve Ali Hoca hepimizin ilgisini çekecek bir ders olmasını istedi. 2 saat süren bir dersti ve derslerde karmaşık sayılar, olaslık gibi konulara değindik. x+1=0 denkleminde x’in doğal sayılardaki çözüm kümesini aramak gibi çılgınlıklar yaptık. Dersin ardından yemekhanede yemeğimizi yedik ve Şirince’de ufak bir gezi yaptık. Gezi dönüşünde ufak çaplı bir jeolojik araştırmaya girdik. “Parlayan kaya” ismini verdiğimiz bir taşı anlamaya çalıştık. Ağaç fosili olduğunu anlamamız uzun sürmedi ama o araştırma esnasında yaşadığımız keyif inanılmazdı. Köyde akşam yemeği vakti gelmişti. Yemekten sonra bulaşıkları insanlar gönüllü bir şekilde yıkıyordu ve bizim de çorbada tuzumuz olsun diyerek bulaşık işine girdik. Bu sırada o efsane sözler sırasıyla geldi, “Bulaşık da yıkıyoruz, tabak da siliyoruz, kazan yıkıyoruz!” yağlı bir kazanı yıkamak ne kadar eğlenceli olabilirmiş onu da öğrenmiş olduk.

Yanyana duran 4 tahtaya Ali Nesin ve öğrenciler çeşitli şekiller çiziyor, işlemler yapıyor.Akşam saatleri gelmişti. Grubumuzun girişimcisi Yusuf’un yaptığı, tabiri yerindeyse, ışıklı mışıklı kazak tam anlamıyla göz kamaştırıyordu :D. Kuleye çıktık ve ekip üyemiz Elif’in doğum gününü kutladık, ardından köyde saklambaç oynayıp keyifli zaman geçirdik. Bu süreç içerisinde inanılmaz matematik ve felsefe muhabbetleri dönüyordu. Astronomi ile birleşmiş bir oluşum olarak o görece temiz gökyüzünü görünce gözlem yapmamız kaçınılmazdı. Köyün alt tarafındaki bir alanda yaklaşık yarım saat kadar gözlem yapıp takım yıldızları bulmaya çalıştık. Geldikten bir süre sonra kütüphanede zaman geçirdik ve yatma kararı aldık. Hep birlikte koğuşumuza gittik ve birkaç ufak sorundan ötürü kütüphanede yatma kararı aldık. “Ali Nesin’in kütüphanesinde uyumak herkese nasip olmaz.” sloganıyla yatıp tutulmuş boyunlarla uyandık. Sabah kahvaltıda Mustafa Yağcı ile konuşma fırsatı buldum, kendisini bilen bilir bu ekosistemde önemli birisidir. Dersten önce bir grup arkadaş köyün karşısındaki dağa kadar yürüyordu. Biz de Burcu Hocamızla birlikte felsefe, matematik sohbeti yapıyorduk. Tekrar ders başladı. Bu ders biraz daha ileriye gittik. Hayatımda bilgiden, öğrenmekten bu kadar zevk aldığımı hatırlamıyorum. Etrafta “Matematik ne güzel şey!” diye fısıltılar dönüyordu. Ali Hoca olasılık hesabı için art arda yazı tura atıyordu, inanılmaz keyifli bir ortamdı. Ardından bize o güne kadar köyde daha önce sormadığı bir soruyu sordu ve bunun üstünde düşünün dedi. Soruda 3 kare içerisinden mahkumları çıkartmaya çalışıyoruz. Soru, her mahkumun kendisini yok edip kuzeye ve batıya bir kopyasını bırakmasıyla ilerliyor. Ali Hoca bize tahtayı kullanmamızı söyledi ve ardından kapıyı açıp çıktı. İnanılmaz bir şekilde 15 kişinin tamamı tüm dikkatiyle soruyu çözmeye çalışıyor, birlikte tartışıyor ve doğruyu arıyordu. Yaklaşık yarım saat sonunda Ali Hoca geldi ve bizim sonuca çok yaklaştığımızı görüp epey şaşırdı ve suçluların neden hapishaneden çıkamayacağını kanıtladı. Kanıttan inanılmaz bir zevk aldık fakat daha büyük bir haz vardı: kanıtlamaya çalıştığımız süreç. Ders bitmiş, biz de bitmiştik. Hazırlanıp köyden ayrıldık ve matematik köyü maceramız böylece son buldu.

Köy ziyareti 2 gün 1 gece sürdü fakat gerçekten bizlere çok şey kattığına inanıyorum. Ufkumuzu açıp bize düşünmenin güzelliğini öğretti. FST ruhunun gerçekten oturmuş olduğunu gördük. Başta Burcu İnci Hocamız olmak üzere Burak’a ve tüm katılımcalara sonsuz sevgi ve teşekkürlerimi iletiyorum.

Etkinlikler

Sonuç Bulunamadı

Üzgünüz, hiç bir gönderi kriterinizle eşleşmedi