Yazılar

, ,

FST Şanlıurfa #DünyaSaati Etkinliği Nasıl Geçti?

Merhaba, ben FST Şanlıurfa temsilcisi Merve Yücel. Bu yazımda Dünya Saati’ne dikkat çekmek için gerçekleştirdiğimiz etkinliğin nasıl geçtiğini anlatacağım.

Devamını Oku

, ,

Sessiz İnsanlar En Gürültülü Zihinlere Sahiptir

Merhaba FST okurları biz FST’ den Zehra Özcan ve Aynur Efe. Bu yazımızda sizlere 14 Mart 2018’de hayatını kaybeden, birçok  insana ilham veren, çalışmalarıyla fizik biliminin ilerlemesine yardım eden kuramsal fizikçi Stephen Hawking’ ten bahsedeceğiz. David Stuk’ un tabiriyle “ Stephen Hawking ile ilgili her şey bir cazibe kaynağıdır: engelli bir bedene hapsolmuş bir dehâ; sadece tek bir kasın oynayabildiği yüzdeki gülümser ifade; evrenin en tuhaf yerlerini keşfe davet eden robotlar bir ses.” Hadi hep birlikte bu dehanın yaşamına bir göz atalım.

Hawking, Galileo’nun ölümünden tam üç yüz yıl sonra 8 Ocak 1942’de doğdu. Babası biyoloji uzmanıydı ve oğlunun da bu yönde eğitim almasını istiyordu. Ancak Hawking’in istediği matematik bölümüydü. Oxford Üniversitesinde ise matematik bölümü bulunmuyordu. Bu nedenle on üç yaşından beri araştırma yapmak istediği bölüm olan fizik bilimin tercih etti. Oxford Üniversitesinden 1962 yılında mezun oldu. Daha sonrasında kozmoloji (evren bilimi) alanında çalışma yapmak için Cambridge Üniversitesine geçiş yaptı.

Oxford Üniversitesindeki son zamanlarında hareketlerinin hantallaştığını fark eden Hawking’e Cambridge Üniversitesine gelişinden kısa bir süre sonra ALS (motor-nöron hastalığı) teşhisi konuldu. Bu sıralarda henüz 21 yaşındaydı.

Doktorlar iyileşme konusunda hiçbir güvence veremiyorlardı. Bu şartlar altında, böylesine bir hastalığa sahipken, doktorası üzerinde çalışmak pek umut verici görünmemekteydi. Doktorasını bitirene kadar kendi yaşamının bitmiş olma ihtimali çok yüksekti. Doktorlar çok yaşamayacağını söylüyorlardı. Sıkıntılı rüyalar peşini bırakmıyordu. O günleri kendisi şöyle anlatıyor:

“Hastaneden çıkışımdan kısa bir süre sonra rüyamda idam edilecek olduğumu gördüm. Birdenbire cezam ertelenirse yapmaya değer çok şey olduğunu kavradım. Defalarca gördüğüm bir başka rüyada başkalarını kurtarmak için hayatımı feda ediyordum. Sonunda, nasıl olsa öleceksem, bu bir işe de yarayabilirdi.”

Stephen Hawking tekerlekli sandalyesinde oturuyor, ellerini dizlerinin üstünde birleştirmiş, suratında boş bir ifade var. Arkasında ise cambrisge binası ve çimler var.

“Sonunda, nasıl olsa öleceksem, bu bir işe de yarayabilirdi.”

Tam bu noktada sonraki yaşantısında hayattan tat aldığın fark etti. Kendi ifadesiyle; (ilk defa) sıkı  çalışmaya karar verdi ve bunu çok sevdi, hayatı boyunca da bırakmadı. Daha sonrasında öğretim görevlisi oldu ve Jane Wilde ile evlendi.

Katıldığı bir radyo programında söyleşici Sue Lawley’in “Hastalığı kabullenmeye çalışırken senin için diğer esin kaynağı bir partide tanıştığın ve aşık olup ardından evlendiğin Jane Wilde adlı bir genç hanımdı. Başarının ne kadarını Jane’e borçlu olduğunu söyleyebilirsin?” Sorusu üzerine şu cevabı verdi:

“Kuşkusuz o olmasaydı başaramazdım. Onunla nişanlı olmak beni içinden bulunduğum depresyon batağından çıkardı. Eğer evleneceksek benim bir iş bulmam ve doktoramı bitirmem gerekiyordu. Sıkı çalışmaya başladım ve bundan hoşlandığımı far-kettim. Durumum kötüleşirken Jane tek başına bana baktı. O aşamada hiç kimse bize yardım önerisinde bulunmuyordu ve kuşkusuz yardım için ödeme yapamazdık.”

Bir evin kapısının önünde Hawking ve eşi yan yana, kol kola girmişler. İkisi de ayakta, Jane Wilde'ın üzerinde kırmızı bir kazak ve kahverengi bir elbise var. Hawking gri bir kazak üzerine siyah ceket giymiş. İkisi de gülümsüyor, ama Jane Wilde Hawking'e bakarak gülümsüyor.

“Kuşkusuz, o olmasaydı başaramazdım.”

Hastalığından  önceki yaşamıyla ilgili olarak da şunlar söylüyor:

“Motor nöron hastalığına yakalanmadan önce hayattan bezmiştim. Fakat erken ölüm olasılığı benim, yaşamın yaşanmaya gerçekten değer olduğunu anlamamı sağladı. İnsanın yapabileceği çok şey var. Durumuma rağmen insan bilgisine mütevazi ama önemli bir katkıda bulunduğumdan, gerçek bir başarı duygusuna sahibim. Kuşkusuz ben çok  şanslıyım, fakat yeterince sıkı ç alışırsa herkes her şeyi başarabilir.”

İham verici bir hayat hikayesi var Hawking’in. “Yaşam ne kadar kötü gözükürse gözüksün, her zaman yapabileceğiniz bir şeyler vardır. Mutlaka başarabileceğiniz bir şeyler… Yaşamın olduğu yerde umut da vardır.”  ifadesinde de geçtiği üzere asla umutsuzluğa düşmeyen; çok çalışan; hayatlarımızdaki engellere rağmen başarılı olabileceğimizi, bunların bizi engelleyemeyeceğini gösteren ve hem bize, hem de çoğu insana ilham kaynağı olmuş bir dehanın öyküsü var burada… 

Kendisinin yaşamı, bize çalışarak başarabileceğimizi, “Hareket edemesem ve bir bilgisayar aracılığıyla konuşmak zorunda olsam da, zihnimin içinde özgürüm. Evreni keşfetme özgürlüğüne sahibim. Engelleri kişinin kendisinin oluşturduğunu ve asıl engellerin içimizde olduğunu, sevdiğimiz işi bularak peşinden gitmemiz gerektiğini öğretti.

Hawking’i asıl tanımlayan şey acıları değil. Çünkü bir noktada hepimizden daha şanslı. Bizler bedenlerimizde hapis değiliz belki ama zihinlerimizde kesinlikle aşamadığımız prangalarımız var. Hawking’ i özel kılan bu prangalarla mücadelesi. Eğer insanlığa bir şeyler katmak istiyorsanız tüm bu engelleri aşıp, hayal gücünün sonsuz enginliğinde yüzmelisiniz. İşte o zaman keşfedersiniz, o zaman bilinen her şeyden daha muazzamını keşfedersiniz: Bilinmeyeni. Hawking’den ne mi öğrendik? Bu prangaları aşmak için kuvvetli bir bedene değil, özgür bir zihne sahip olmamız gerektiğini. Fırtınanın ortasında kaldığımızda ve beklediğimizden de uzun sürdüğünde ve hatta artık kelimeler dahi anlamını yitirdiğinde, gökyüzüne bak. Asla pes etme. Çünkü orda, kozmosta, daha büyük bir şeyin parçası olma fırsatı var, daha mükemmel bir şeyin… Bilim elden ele geçen bir meşale gibidir. Her nesilde biraz daha körüklenerek devredilir. O sırasını devretti. Artık bizim zamanımız. Bizler bilim yolunda ilerleyerek, hayatını bilime adamış olan bizden önceki elleri onurlandıracağız.  Tabi ki öncelikle bize bu yolda devam etmek için ilham veren Stephen Hawking ‘i…

Ve son olarak yazımızı bu dehadan birkaç alıntıyla noktalıyoruz;

“Önemli olan bedeninizdeki engeller değil, kafanızdaki tembelliklerdir.”

“Sessiz insanlar en gürültülü zihinlere sahiptir.”

“Bilginin en büyük düşmanı bilgisizlik değil, bildiğini zannetmektir.”

“İnsanın gayret etmesi için hiçbir sınır olmamalıdır. Hayat ne kadar kötü görünse de yaşamın olduğu yerde umut da vardır.”

 

Işıklar içinde uyu Profesör Hawking…

Zehra Özcan & Aynur Efe

(Eric Rose’un kaleme aldığı, Stephen Hawking’in yaşamına ait daha detaylı biyografi yazımızı buradan okuyabilirsiniz.)

,

Mini Astronomi Öğretmen Semineri Nasıl Geçti?

Herkese merhabalar, ben İzmir FST ekibinden Mert, bu hafta sizlere 6 Ocak’ta İzmir’de gerçekleşen ve çok değerli insanların sunum yaptığı “Bir Yıldız, Bir Gezegen, Bir Uydu” isimli seminerden bahsedeceğim.

Etkinlik FENÖDER‘in(Fen Öğretmenleri Derneği) desteğiyle Bahçeşehir Koleji’nde gerçekleşti. Bu etkinliğin türevleri Türkiye’nin birçok ilinde öğretmenlerde temel astronomi bilgisi oluşturmak için yapılıyor ve yoğun ilgi üzerine İzmir içinde Mini AÖS adıyla yapılmaya başlandı.

Etkinliğin gerçekleştiği yeri bulmak benim için kolay olmadı, hatta yolda kayboldum diyebilirim fakat etkinlik başlamadan oraya varmayı başardım. Etkinlik alanının sınırına girer girmez saygıdeğer hocalar Prof. Dr. Zeynel Tunca, Prof. Dr. Serdar Evren ve Kubilay Akdemir gözüme çarptı ve kısa bir süre sonra ilk konuşma başladı.

“Güneş ve Güneş Sistemi” – Prof. Dr. Serdar EVREN

Sayın Serdar Hocamız etkinliğin sohbet havasında geçmesini istediğini belirtip konuşmasına başladı. Kendisinden uzun zamandır bir şeyler dinlemiyordum ve ne yalan söyleyeyim, özlemişim. İlk önce birkaç genel bilgi verdi ve ardından bizim için devasa bir hayat kaynağı olan Güneş’in bazı yıldızların yanında ne kadar küçük kaldığını gösteren bir görselle konuşmasına devam etti. İnsanların Güneş’i anlama çabalarını ve hayatlarına bir şekilde takvimlerle, mitlerle dahil ettiğini açıkladı. Daha sonra Güneş’in diferansiyel dönüşü, lekeleri ve Güneş’te gerçekleşen tepkimeler hakkındaki bilgileri bizlere aktardı. Dünya ve Yer’in farkını bilmiyordum, sayesinde öğrenmiş oldum; Yer, Jüpiter, Satürn, Mars gibi bir gezegen anlamında; Dünya, buradaki tüm canlı cansız her şeyi kapsayan ekosistem anlamındaymış. Kullandığı dosyaya buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.

Ardından Güneş gözlemi yapıldı.

Bir teleskobun önünde bir grup insan Güneş gözlemi yapıyor.

Serdar Hocanın sunumunda bahsettiği gibi Güneş’te hiçbir leke yoktu.

“Güneş, Yer ve Ay Etkileşimleri” – Prof. Dr. Zeynel TUNCA

Zeynel Hoca konuşmasına gökyüzü gözlemlerinin en verimli nerede yapılabileceğine değinerek başladı. Salonda TUG’a giden insanların olup olmadığını sordu ve büyük bir mutlulukla el kaldırdım, “seni biliyoruz” diye bir tepki aldım, mükemmeldi. Takımyıldızların bu güne kadar oluşum süreçleri üstünde duruldu ve izleyicilere yıldızlardan oluşan minik bir Rorschach Testi yaptı. Hareketin üzerinde bir süre duruldu, daha sonra ise coğrafya derslerinden hatırladığımız konular olan Dünya’nın günlük hareketi, yıllık hareketi gibi konulardan bahsedildi. Hocamız konuşmasının sonunda astrolojinin saçmalığına değindi ve konuşmasının bu kısmını “Biraz fizik.” diyerek gönül rahatlığıyla özetleyebiliriz.

“Yer ve Ay” – Prof. Dr Serdar EVREN

Tekrar Serdar Hoca, bu sefer Dünya’mızın büyüklüğünü anlattı ve Dünya’mızın neden mavi olduğu konusunda bizleri aydınlattı. Bunun sebebi mavinin ışık kırılması sonucunda daha çok saçılmasıymış. Atmosferimizin evrimi ve yanardağlardan bahsedildi; konuşmanın bu bölümü astronomiden daha çok jeolojiyi kapsıyordu. Gezegenleri nasıl gördüğümüz ve onların kendi yıldızlarından gelen ışığı yansıtma yüzdeleri verildi(Dünyamız için bu oran %30). Ekinoks ve gün sürelerinin her geçen yıl değiştiğinden bahsedildi. Sevgili uydumuz Ay gittikçe bizden uzaklaştığından dolayı 1 milyar yıl sonra Dünya’dan tam Güneş tutulması izlemenin mümkün olmadığı belirtildi.

“Tutulmaların Toplumlar Üzerine Etkileri” – Kubilay AKDEMİR

Kubilay Hoca sunumunu yapıyor, arkadasındaki tahtada tutulma avcıları logosu var.

Kubilay Akdemir sunumunu yaparken

İlk önce Kubilay Akdemir ve Tutulma Avcısı projesini özetlemek gerekirse: Dünya’nın çeşitli bölgelerinden gözükecek tutulmaları bulup o bölgeye giderek tutulmayı fotoğraflamak. Bunu neden yaptığını tutulmayı yaşarken hissetiği duygularla açıklıyor bizlere, “Bir bilimkurgu filminin içerisinde gibisiniz, güzel bir öğle vakti ve yavaşça güneş kayboluyor,  ardından yıldızlar çıkıyor.”.

Tutulmalara karşı olan tarihsel saygıdan ve inanışlardan bahsetti: Çin’de mutlak otorite olan bir kralın Güneş’i doğurup batırdığına inanılır ve bir gün Güneş tam gökyüzünün ortasındayken Güneş batar. İnsanlar kralın gücünü sorgulamaya başlar ve tutulmayı kraldan daha güçlü olan ejderha ile açıklarlar. Belirli dönemlerde insanlar ejderhaya olan saygılarını göstermek için çeşitli gösteriler yapar. Tutulmayı Ejder’in Güneş’i yemesi olarak görmüşler. Bir başka inanış ise İstanbul’un fethi sırasında bir tutulma gerçekleşmesi ve Osmanlı’nın bu olayın uğur olduğuna inanması, Bizans’ın tam tersi bir uğursuzluk olarak görmesi. En iyi örneklerden bir diğeri de Thales’in tutulma tarihini bilip bitmek bilmeyen bir savaşın sona ermesini sağlaması ve bunun sonucunda karşılıklı barışın sağlanmasıdır.

Kubilay Akdemir Çin’e bir tutulmayı gözlemek için gidişini anlatı. İnsanların tutulmalar için özel müzikler, ibadetler yapmasından bahsetti. İnsanların tutulmayı çekeceği için ona gösterdiği ilgiden bahsetti. Kulağa mükemmel geliyor değil mi? Fakat tutulma olmadan önce yağmurun başladığını ve tutulmayı çekemediğinizi düşününün. Bu onun başına geldi. Fakat yılmadı ve tutulma avlamaya devam etti. Yıllardır iç savaştan çıkmayan Sri Lanka’da gözlenecek bir tutulma vardı ve oraya gidecekti. Ülkede bir kaos ortamı var ve karşılıklı iki gruptan birsinin liderinin canlı yayında kafası kesilmiş, hem de sizin gelişinizden 1 hafta önce. Kendisinin orada çok sık denetimlere uğradığından bahsediyor(eliyle işaret ettiği bölgeye mayın taraması yapılması ve niceleri) ve askeri birliklerle bir şekilde gözlem yapma hazırlıklarına başlıyor. Kendisinin yanına ülkenin genel kurmay başkanı dahi geliyor ve “ejderha güneşi yemeye başladığında” savaş duruyor. İnsanlar gökyüzüne büyük bir hayretle bakıyor. Gerçekten bu hikayeleri dinlerken insanın tüyleri ürperiyor.

Söz dönüp dolaşıyor ve tutulmadan kısa bir süre sonra olan büyük acımız Marmara depremine geliyor. Kubilay Abi yanlış bilgi ve inanmanın farklarından bahsediyor. Bir insan bir konuyu yanlış bildiği taktirde değiştirebilir fakat inandığı taktirde sorgulama durur. Bu olay depremden sonra hiçbir bağlantısı olmamasına rağmen olayları tutulmaya bağlayan, aynı müteahhidin yaptığı evlerin neden yıkıldığını sorgulamayan, onlarca yılda bir gerçekleşen bir tutulma olduğunda farlarını açıp “bundan ne anlıyorsunuz” diyen insanlar doğuruyor.

Kendisi tüm bu tutulmayı izleme serüveninin zorluğunun bu işi güzel yaptığından bahsediyor. Gelecekte 1 saat içinde tutulma olan yere gidip gelmemizin bütün olayı yok edeceğinden bahsediyor. Yakın bir süre içerisinde İzmir’den ayrılacak ve yeni bir tutulma avlayacak. Umarım bu süreç istediği gibi gider. Böyle bir işle uğraşıp bizim gibi genç ufukları aydınlattığın için kendisine sonsuz teşekkür ediyorum.

Konuşmacılar çiçeklerle poz veriyor.

Zeynel Tunca, Kubilay Akdemir, Serdar Evren.

Etkinlikte emeği geçen saygıdeğer konuşmacılara, salonu temin eden Bahçeşehir Koleji’ne ve düzenleyen FENÖDER’e FST adına teşekkürlerimi sunuyorum.

Daha Fazlası İçin;

,

Soğuk Hava, Sıcak Ortam; FST Eskişehir Notları – 22 Aralık

Merhaba!

Ben Berfin. Geçtiğimiz günlerde, yani 22 Aralık Cuma günü 5 Future Science Team üyesi ani bir karar ile Eskişehir’de bir araya geldi. O gün neden bir araya geldik, neler yaptık ve neler konuştuk, ne notlar aldık, hepsini bu yazımda sizlerle paylaşmak istiyorum.

Öncelikle buluşma amacımız, 2-3 Aralık tarihinde Boğaziçi Evrim Günleri buluşmamızda benim frizbimin orada, Doğukan’da kalmasıydı. Doğukan da aramıza o gün katılmıştı ve önemli bir diğer özelliği; Afyonlu olması. Frizbime çok değer verdiğim için Doğukan’a en kısa zamanda Afyon’a gelmesini ve frizbimi getirmesini söyledim. Bunu gerçekten yaptı.

Afyon’a gelme planı yaparken aynı zamanda Eskişehir’de okuyan FST’li arkadaşımız Barış Can’a da haber verdik. Kendisi de Afyon’a gelecekti fakat sınavı olduğu için biz Eskişehir’e gitmeye karar verip, ardından gelebilecek diğer üyelere de haber verdik; Aylin ve İrem. Hedefimiz, bal mumu müzesini ziyaret etmek, benim frizbimi almak ve bir toplantı yapmaktı. Tüm bunları düşünürken hava durumuna bakmamışız ki, ben yola çıkmadan hemen önce bakıp Eskişehir’in Cuma günü -2 ve 1 derece arasında olacağını gördüm. “Yanına kalın kıyafet almadan çıkmış olan varsa ben hala çıkmadım, kıyafet getireyim” dedim ama herkes gerek yok dedi. Ben de onlara kıyafet almadan çıktım ama bilin bakalım ne oldu; sadece ben üşüdüm. Tüm gün boyunca beni ısıtmaya çalıştılar. Zaten bal mumu müzesi ve odunpazarı evleri dışında hiçbir yeri gezmedik, yoksa sağlam dönemezdik.

Hayatımın ilk tren yolculuğu sonunda Eskişehir’e vardığımda Aylin ve Doğukan’ın beni tren garında beklediğini gördüm. O an içim ısındı hemen, kocaman sarıldık. İki hafta olmuştu görüşmeyeli alt tarafı.

Kahvaltı yapıp Barış Can ve İrem ile buluştuk ve bal mumu müzesine gittik. Müzeye gerçekten bayıldım! Çok ilgi çekiciydi ve çok başarılı heykeller vardı. Çok değerli bilim insanlarının, yazarların, gazetecilerin, oyuncuların ve müzisyenlerin gerçeğine çok yakın heykellerini gördük. Sonra da yemek yemek için Adalara geçtik. Yemek yerken Doğukan’ın bir sorusu üzerine FST’nin ilk kurulduğu zamandan itibaren en güzek anılarımızı anlatmaya başladık. Çok komik anılarımız olmasının yanında çok zor zamanlarımız da olmuştu ama şimdi baktığımız zaman “biz bunun üstesinden nasıl geleceğiz” diye düşündüğümüz her şeyi aştığımızı görüyorum. Eğer o an vaz geçseydik, Eskişehir’de o masada FST vesilesi ile oturuyor olmazdık. Bu güzel arkadaşlıkları yaşıyor olmazdık. İyi ki yaşadığımız zor zamanlarda birbirimizden kopmamış ve bu birlikteliğe inanmışız dedim içimden. Yoksa beni bu masada oturtan, Barış’la, Doğukan’la, İrem’le tanışmamı ve şu an harika bir gün geçirmemi sağlayan, İstanbul’a gidip 20 kişi tarafından ailem karşılıyormuş gibi karşılanmamı sağlayan (bunu her üyeye yaşatan), bu kadar değerli akademisyenler tarafından bilinip takdir edilmemizi sağlayan, hayatımda hiç görmediğim şehirlerde bile bir veya daha fazla kapımız olmasını sağlayan, iyi bir şey için çabaladığımızı yüzlerce kişiden duymamızı sağlayan başka ne olabilirdi ki hayatımda? Ben bu oluşumun bir parçası olmasaydım, bu fırsatları bu yaşımda başka nerede, nasıl bulabilirdim? Ben Mardin’den bağlantı kurduğum Hataylı bir bilimsever ile bağ kurmasaydım, Hataylı bilimsever arkadaşım Elazığ’daki ile bağlantı kurmasaydı, o İstanbul’daki ile, Mersin’deki ile, Samsun’daki ile, Diyarbakır’daki ile bağlantı kurmasaydı koca ülkede bizi, bu kadar genç ve hevesli, gözlerinden gelecek heyecanı saçılan insanı bir araya ne getirecekti? Biz bu bağlara güvenmeseydik, korkup çekilseydik, otostopla bilim şenliğine gitmekten korksaydık, bilmediğimiz bir şehre çadırlarla gitmekten, kamp kurmaktan, yeni insanlarla tanışıp birlikte vakit geçirmekten korksaydık, koca ülkeyi sarmaya başlayan bu ağı nasıl  kuracaktık? Elbette dikkatli olmamız gereken noktalar var fakat bu kadar hevesli genç bir aradayken üstesinden gelemeyeceğimiz sorun yok.

Yemekten sonra bir hafta önce Hacettepe Üniversitesinde Ahmet Serdar Mutluer ile konferans düzenleyen ekipten arkadaşlarla buluştuk, Aylin’in hemşehrileri ile. 🙂 Onlarla da sohbet ettik ve tanıştık, çok ısındık. Onlar yanımızdan ayrılınca biz toplantı yapmak için daha sessiz bir yere geçtik. Bulunduğumuz mekan bir nostalji-kitap kafe tarzı bir yerdi ve aynı zamanda yılbaşı ağacı vardı. Ortam o kadar hoşuma gitmişti ki hiç kalkmak istemedim. Bayağı da oturduk zaten, FST’nin ana amacı ve ileride ne yapacağı üzerine bir beyin fırtınası başlattık ve harika noktalara geldi konu. Bulunduğum en verimli toplantılardan biriydi çünkü herkes bize farklı noktadan bakıyor, farklı yorumluyordu. Bu da “ne olduğumuz”, “ne olmak istediğimiz” ve “ne olacağımız” noktalarında zihnimizin biraz daha açılmasına yardımcı oldu.

Doğukan, geçtiğimiz haftalarda katıldığımız Boğaziçi Üniversitesi radyo programını hatırlattı. O gün radyo için iki kişi seçmemizi istemişti, Aylin ve Can Kıdır arkadaşlarımız da herkesi temsilen programa katılmıştı ve Can bu deneyimden çok büyük heyecanla, mutlulukla söz ediyor her seferinde. Doğukan, “Üyeler normalde bu yaşta deneyimleyemeyeceği şeyleri kendisi gibi insanlarla bir araya gelince deneyimleme fırsatı buluyor. Bunun için özgür ve aktif bir ortam buluyor.” dedi. Mesela normalde birimiz tek başımıza kalkıp bir etkinlik için İstanbul’a gelemezdik, çünkü İstanbul karmaşık bir şehir, zor bir şehir, hiçbir lise öğrencisi veya üniversite öğrencisi güveneceği biri veya bir şey olmasa çok uzaklardan kalkıp bir etkinlik için gelmeyi pek tercih etmeyebilir. Ama Doğukan’ın FST’de gözlemlediği ilk şeylerden biri bu olmuş; bunca öğrenci çok farklı şehirlerden birbirine ve birlikteliğe güvenerek kalkıp gelebiliyor. Çok şey öğrenip, çok şey kazanıp geri dönüyor. Bu fırsatı başka nerede bulabilirlerdi? 

Aklıma üyelerimizden Yiğit’in, farklı şehirlerden gelen herkesi karşılama ve ulaşımda yardımcı olma, yetişebildiği herkese eşlik etme isteği geldi. Evrim Günleri için İstanbul’a gittiğimizde orada okuyan ve yaşayan üyeler dışarıdan gelenleri harika bir sıcaklıkla ağırlamıştı. Kalacak yeri olmayanları ağırlamış, ulaşımda yol göstermiş ve eşlik etmişti. Sonuç olarak herkes sorunsuz bir şekilde hem etkinliğe katılmış, hem İstanbul’u gezmiş hem de çok değerli hocalarla sohbet etme fırsatı bulmuştu. Herkes son derece neşeli ayrılmıştı.

İrem de, bu birliktelikten öğrendiği şeyleri bizlerle paylaştı. Bir başkasının anlattıklarını dikkatle dinleme, ona ve anlattığı şeye değer verme, yaşı ne olursa olsun kendisinden bir şey öğrenebilme hevesinden söz etti ve buna normal hayatında pek denk gelmediğini anlattı. İnsanların bunu hayatında uygulayabilmesi için böyle bir ortamda buna tanıklık etmesi gerekiyormuş, dedi. Bu da aklıma bizlerdeki arayışı getirdi. Bizler bir arayış içinde olmasaydık bir araya gelemezdik. Yine aynı şekilde bize hem bireysel hem ekip içi hem toplumsal faydası olabilecek bir şeyin arayışında olmasaydık insanları, yorumları, yeni fikirleri bu denli dikkatle dinliyor olmazdık.

Saat 9’u geçince kalktık ve otogara gitmek için tramvaya yürüdük. İrem ve Barış Can’a kocaman sarılıp, Aylin ve Doğukan ile otogara gittik. İlk önce Doğukan’ı uğurladık ve gitmeden önce bize, “çok güzel şeyler olacak” dedi.

Doğukan’dan sonra ben yola çıktım, ve Aylin ile yine her zamanki gibi harika bir gün geçirmiş olmanın verdiği duygusallıkla sıkıca sarılıp vedalaştık. Birbirimize “iyi ki…” bakışları atıyorduk.

Bir dahaki FST buluşmasını heyecanla bekliyorum.

Sevgiler.

Benim Future Scıence Team Maceram – Merve Nur Özkan

Merhaba arkadaşlar, ben Merve Nur Özkan. Bugün size benim FST maceramdan bahsedeceğim. İçinde bolca “umut” olan bu maceranın sizleri de harekete geçirmesi dileğiyle başlıyorum.

FST ile ilk kez Bursa Gökyüzü Gözlem Şenliği‘nde bir araya geldik fakat öncesi de var! Bu yaz üye oldum FST’ye hatta bunun için bir Facebook hesabı bile açtım fakat siz Facebook hesabınız olmadığı için FST’den bihaber olmayın diye artık buradayız ve herkese hitap ediyoruz. 🙂
Gruba kabul alır almaz bir etkinlik gözüme çarptı, Berfin‘in “Bursa Gökyüzü Gözlem Şenliği’ne hep birlikte katılalım!” diye sunduğu bir öneri. Heyecanla Esra’ya mesaj attım, (Esra benim üniversiteden her yere birlikte koşuşturduğumuz bir arkadaşım ve bu sayede Esra ile FST’ye katılmış olduk) “Bu etkinliğe gitmeliyiz!”. Ne olup bittiğini anlamadan (hatta çadırımız bile olmadan) kamp kuracağımız, oyunlar düzenleyip çocuklarla bilimin tadını çıkaracağımız, yetmiyormuş gibi bir sürü güzel insanla tanışacağımız, üstüne bir de hayatımın merkezine oturan FST’ye dahil olacağımız Bursa Gökyüzü Gözlem Şenliği için planı çoktan yapmıştık! (Bursa maceramızın detaylarına buradan ulaşabilirsiniz.)

Aç kaldık, belki üşüdük ve çok da yorulduk fakat oyunlarımızı tamamlayan çocukların yüzlerindeki mutluluğu görünce tüm olumsuzluklar uçup gidiyordu. Üstüne yapılan bir de keyifli sohbetle her şey tamamdı. “Benim bu ekipten öğrenecek çok şeyim var.” dedim ve haklı çıktım, hala hayatıma her gün güzel bir şeyler katıyorum bu güzel ekip sayesinde.

En güzel yanlarından birisi de her yerde olmamız :).

Örneğin Türkiye’nin ilk Astrobiyoloji Konferansı‘nda İrem, Aylin ve Berfin karşıladı bizleri, akşamına da konuşmacılarla şöyle güzel bir sohbet etme imkanı bulduk. Yine Boğaziçi Evrim Günleri‘nde hep birlikteydik. Orada da Cem Say, Tevfik Uyar ve FST ekibiyle Boğaziçi çimlerinde çay içip sohbet ettik. İnovasyon Haftası‘nda FSTlileri ben ve Esra karşıladık, İnovaTİM üyesi olduğumuz için etkinliğe bir nevi ev sahipliği yapıyorduk. Burada da Ömer, Çağrı Temel ve TFR ekibiyle bir araya geldik. Hiç tanımadığımız fakat aynı amaç için çalıştığımız insanlarla bir araya gelmek hatta dost olmak müthişti doğrusu! Anadolu Bilim Günleri‘ne de İrem ve Mert katıldı.

Hatta kendimize şöyle de bir adet edindik: Gittiğimiz yerlere FST rozetlerini de götürüyoruz ve onlarla birlikte manzaranın keyfini çıkarıyoruz.

Benim için birlikte olmanın en güzel yanlarından birisi de umutsuzluğa kapıldığımızda hepimizin Berk’in etrafına toplanması ve onun motivasyon konuşmalarını dinlemek, aslında bu bir motivasyon konuşması değildi. Berk bize, her birimizin içinde “main thing”i gerçekleştirme isteği olduğunu fakat bir olursak, hep birlikte FST olursak başarabileceğimizi anlatmaya çalışıyordu. Ben bunu, arkama bakıp “FST hayatıma ne kattı” diye düşünürken anladım. Aynı amaç için hep birlikte çalışıyoruz, bu yolda yanında yürüyebileceğimiz dostluklar ediniyoruz, aylarca yazılarını takip ettiğimiz insanlarla aynı masaya oturup sohbet etme imkanı buluyoruz ve anlatamayacağım kadar güzel hisler yaşıyoruz. İnsan, insanın hayatına dokunabilir…

Burada umutsuzluğa yer yok, çünkü burada umutsuz olmak için bir neden yok. Bilimi seviyoruz, bilimi diğer insanlara da sevdirmeye çalışıyoruz ve bunu diğer bilimseverlerle yapmak istiyoruz. Bunda 4 ay önce Berfin’in blogunu okuyup “Ne güzel işler başarıyor” diye düşünürken şimdi Berfin’le birlikte yeni açılan internet sitemiz için blog yazıyorum. Berfin’in bize hep hatırlattığı çok güzel bir söz var: “Kurduğunuz hayallere dikkat edin, gerçek olabilirler.”.

FST çok güzel gelsenize! :’)

Sevgiler!