Yazılar

, , , , , ,

2018 BİLSEM Festivali ve İlk Mentorluk Deneyimimiz

Herkese merhaba sayın FST Blog okurları, ben Merve. Bu yazımda sizlere hayatımda hiç hackhathona katılmadığım halde ve etkinliğe katılmadan önce ne olduğunu öğrendiğim BİLSEM’in düzenlemiş olduğu BİLSEM Festivali ve hackhathondaki mentorluk maceramızdan bahsedeceğim.

İlk önce sizlere “BİLSEM nedir, ne yapıyor ve BİLSEM Festivali nedir?” bunlardan bahsedeceğim. Açılımı Bilim ve Sanat Eğitim Merkezleri olan BİLSEM, ilkokullarda sınavla tespit edilen özel yetenekli öğrencilerin mevcut eğitimlerini aksatmayacak şekilde açılan Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı okullardır. Temel amaçları; bireylerin, yeteneklerinin farkında olmalarını sağlamak ve sahip oldukları kapasitelerini geliştirerek üst düzeyde kullanmalarını sağlamaktır. Hiç bilmeyenlere fikir oluşturmak adına ben şu an size BİLSEM’in resmi internet sayfasındaki bilgileri kopyaladım, festival boyunca gözlemlediğim BİLSEM’i ise bu yazımda açıklamaya çalışacağım. Artık maceramızı anlatmaya başlayabilirim.

Yaklaşık 2 ay önce mentorumuz Buğra Kuloğlu’ndan “Çok ilginç bulduğum ve birlikte başarabileceğiniz şeyler olduğuna inandığım Scode ekibiyle sizi tanıştırmak istiyorum.” diye bir mesaj aldık. Biz de seve seve tanışmak istediğimizi söyledik ve Scode kurucu ortağı Kadir Can ile tanışma toplantısı ayarlayıp neler yapabileceğimizi tartıştık. Bu görüşmeden 2 hafta sonra Buğra ve Kadir Uşak Üniversitesinin düzenlemiş olduğu “5X” etkinliğine katılmak için Uşak’a gittiler. Koordinatörlerimizden Berfin de bu etkinlikte onlara eşlik edip Future Science Team‘i anlattı. Etkinlikten sonra Berfin ve Kadir tam anlamıyla çıldırmışçasına etkinliğin ne kadar harika geçtiğini ve tanıştıkları hem etkileyici hem de tuhaf başarı hikayelerine sahip olan insanları anlatıyor (anlatmaya çalışıyor) ve biz hiçbir şey anlamıyorduk. Berfin bize gelişmeleri net olarak aktardıktan sonra Scode ve katıldıkları etkinlik hakkında daha fazla merak sahibi olmuştum. Daha sonra Kadir Berfin’e “Bir hackhathonda mentor olarak görev almak ister misin?” diye sormuş hatta FST ekibinden bir kişinin daha ona katılmasını istemişti. Berfin ise bana katılıp katılamayacağımı sordu. Ben de aylarca süren sınava hazırlık sürecime biraz ara vermek ve Scode ekibiyle tanışmak için katılabileceğimi söyledim. Bundan hemen sonra henüz öğrendiğim BİLSEM’in ne olduğunu araştırmaya başladım. Çünkü katılacağımız hackhathon BİLSEM Festivali çerçevesinde gerçekleşecekti. Bu zamana kadar böyle bir oluşumdan nasıl bihaber olduğuma çok şaşırıp festivale katılmak için gün saymaya başlamıştım.

Antalya’ya uçakla gidecektim ama gideceğim gün tam bir karmaşaydı! Festival haftası boyunca neredeyse hiç uyumayacağımı bilmeden o sabah erken kalkıp valizimi hazırlamak zorundaydım. Daha sonra apar topar evden çıktım ve havaalanına gittim. Antalya’ya İstanbul aktarmalı gidecektim. Biletimi gören eski FST üyesi hero Yiğit “İstanbul’a geleceğini neden bana haber vermedin, yanına geliyorum.” diyerek yola çıkmıştı. (Anımsamayanlar için Yiğit’in diğer hero hikayesini buradan okuyabilirsiniz.) İstanbul’da sadece aktarma boyunca kalacağımı söylediğim halde bir şeyi söylemeyi unutmuştum: Sabiha Gökçen’de olacağımı! Benim uçuş saatim geldiği için telefonu kapatmıştım. Yiğit ise bu sırada diğer FST üyesi olan Samet’e de haber verip Atatürk Havalimanına doğru yola çıkmıştı. Uzun zamandır görüşmediğimiz ve inince Yiğit ve Sametle görüşeceğim için çok heyecanlıydım. İndiğimde ise telefonuma düşen 100 mesaj ile tam bir hayal kırıklığına uğradım ama kahkaha atmadan da duramıyordum! Böylelikle onlarla görüşemeden diğer uçuşum için uçağa gittim. Bu sırada da “Zaman geçmiyor!” diye şikayet ederek Berfin’le konuşuyorduk çünkü gerçekten vakit geçmiyordu, aktarma yapmak yolculukların en kötüsü olabilirdi! Berfin benden önce otele ulaşmış ve yemek için beni beklemeye karar vermişti. (Buluşmamızın tam bir işkence olacağını bilmeden.) Çünkü otele ulaşana kadar 3 kazanın eşiğinden dönmüştüm, en sonunda otele vardığımda ise yanlışlıkla başka bir oda için check-in yapmıştım. Berfin beni, ben onu bekliyordum çünkü gittiğim odada karşıma çıkmasını bekliyordum, evet bunu gerçekten bekledim. En sonunda yanlışlığı fark edip doğru odaya gittim. Berfin ise hem bana sarılıp hem de söyleniyordu. Apar topar yemek yemek ve ekibin geri kalanıyla tanışmak için yemek salonuna indik. Ama onlar bizi beklemekten sıkılıp odalarına çıkmıştı, aksilikler bunlarla da bitmemişti çünkü yemekte neredeyse hiçbir şey kalmamıştı. Bolca yeşillik ve saman tadında ekmek-tatlı kalmıştı.

Görselde benim çekmiş olduğum ve berfin'in elinin göründüğü bir fotoğraf var. Benim tabağımda bahsettiğim samansı ekmek var. Berfin'in elinde iseadını bilmediğim bir ot var ve bana uzatıyor. Fotoğrafta Berfin'in tabapı da görünüyor ve tabakta bolca yeşillik var. Ayrıca fotoğrafın sağında su bardağı görünüyor. En arkada ise pencere var.

Berfin’in buluşmamızın şerefine bana vermiş olduğu sanatsal ot.

Gerçekten bunların hiçbir önemi yoktu çünkü biz nedenini bilmediğimiz halde yemek boyunca her şeye kahkaha atıyorduk. Ve hala gün bitmedi! Scode ekibinden Barış, Kaan ve Kemal yemekten sonra bize katıldı. Sonrasında kısa bir tanışma faslı ve bolca “Tüm yollar Sivas’tan geçer.” tartışması vardı. (Sivaslı olduğumu söylememe gerek yoktur umarım…) Tam 3 saat süren bu tartışmadan sonra yakındaki (7 km!) benzinliğe gidip bir şeyler almaya karar verdik. Ne düşündüğünüzü biliyorum “Bu fikri kim ortaya attı?” maalesef bu sorunun cevabını kimse üstlenmedi. İlk önce güvenlikçi abi bizi liseli sanıp çıkmamıza izin vermedi, sonra yolumuzu kaybettik, daha sonra köpeklerle karşılaştık ve bonus; gittiğimiz benzinlik açık değildi! Tüm bunlara rağmen yolumuza devam ederken siyah bir araba hemen ilerimizde durup yavaş yavaş yanımıza geldi. 3 saniye içinde milyon tane “Acaba bize ne yapacak?” diyerek arabanın bize yanaşmasını bekledik. Arabadan tonton bir amca çıkıp “‘Keşke şu araba dursa da bizi alsa.’ diyordunuz değil mi?” dedi. Biz şoktan çıkamayıp hep bir ağızdan “Yoo, amca valla yok öyle bi şey.” derken Berfin ne dedi peki biliyor musunuz? Biz kaçıracaksınız diye korktuk hatta!” BERFİN!? Cidden mi? Korktuk hatta mı? Buna rağmen amca gittikten sonra kahkaha atmaya ve tüm yollar Sivas’tan geçer tartışmasına devam ettik. Tabii tüm bunları köpeklerden korktuğumuz için dikkatimizi başka yöne çekmek için yaptık, deli olduğumuz için değil! Hızlıca otele dönüp o günün bittiğine şükrederek uyuduk. Çünkü sabah erken kalkmamız gerekiyordu, diğer ekip üyeleri biz zaten uyumayacağız yarın görüşürüz diyerek yanımızdan ayrıldı. Biz buna inandık ama ertesi gün 12-1 gibi yanımıza geldiler çünkü uyanamamışlardı! O kadar çok şey anlatıp hala hackhathon sürecine gelemediğimin farkındayım, o yüzden şimdi bu süreci anlatmaya başlıyorum.

Görselde üzerlerinde berfin dağ ve merve nur özkan yazan sarı renkli iki yaka kartı var, biraz arkasında bilgisayar ekranında görünen future science team logosu ve yazısı var en arkada sadece biraz görünen yarışmacıların kafaları ve masalar var.

Future Science Team logosu ve etkinlik yaka kartlarımız.

Kadir bize o günün sabahında katıldı ve hep birlikte hackhathon için son hazırlıkları yapmaya başladık. Çok zorlu 24 saat başlamıştı! Görev paylaşımı yapmıştık: Kadir, Kaan ve Barış teknik-kodlama tarafıyla; Kemal tasarım tarafıyla; Berfin ve ben de proje-fikir geliştirme, sunum ve çok zorlu anlarda sohbet ederek yarışmacıların kafalarını açmaya yardımcı olma kısmıyla ilgilenecektik. Daha önce hiç hackhathona yarışmacı olarak katılmadım ama şunu söyleyebilirim ki: Eminim mentorluk da yarışmak kadar zordu! Bu süreci sizinle detaylı olarak paylaşmak istiyorum. İlk önce zor bir şeyle başladık: 35 grupla tek tek konuşup yarışmacıların fikir bulmalarına ve onlara yardımcı olmamıza izin vermelerini sağlamak. Bu süreç yaklaşık olarak 5 saat sürdü, daha sonra tüm yarışmacılar kodlama tarafına yönelmeye başladı. Bu kısımda ise teknik arkadaşlar çok yoruldu, vakit artık gece olmuştu ve herkes neredeyse tükenmişti. Tüm yarışmacılar salonun bir tarafında uyukluyordu ama bu sırada çalışma sırası başkasına gelmişti: Kemal. Çünkü artık projelelerini tasarlama zamanıydı. Herkesin çok yorulduğunu fark eden BİLSEM öğretmenleri hep birlikte sahile inmeyi teklif etti; gerçekten bu fikir ilaç gibi gelmişti! Herkes biraz nefes alıp rahatlamıştı, daha sonra salona dönüp çok önemli bir şey üzerinde çalışmaya başladık: boş yapmak. Oradan önemli bir şey olarak görünmüyor olabilir ama gerçekten çok eğlenceli ve önemliydi! Herkes yavaş yavaş uyumaya başlayınca ben sandalyeleri birleştirip uyudum, ekibin geri kalan kısmı da armutlarda ve salonun her köşesinde uyuyakalmıştı. 1 saat sonra sabah olmuştu ve herkes çalışmaya devam ediyordu. Gerçekten o kadar iyi fikirleri vardı ki ama bunların yanında çok önemli bir eksikliği farketmiştik: BİLSEM öğrencileri çok zeki ve çalışkandı ama birçoğu işlevsel düşünmeyi bilmiyordu. Bunu daha sonra öğretmenlerle sohbet sırasında paylaştık, onlar da bize hak verdi ve bu konu üzerine düşeceklerini söylediler. Hatta kendi BİLSEMlerinde FST ekibini ağırlamayı istediklerini söyleyip iletişim bilgilerimizi aldılar. Her şey çok yorucu ama harika ilerliyordu; ekiplerle sunumları da ayarladıktan sonra hackhathon bitmiş ve sunum vakti gelmişti. Her biri sunumunu yaptı ve biz de son görevimizi yerine getirip hachathonu sonlandırdık. (Merak edenler için kazanan fikri paylaşmak istiyorum; projenin adı Nigros. Hachathon konsepti: Akıllı Şehirler ve Uygulamaları, projenin bize sunduğu şey ise PokemonGO tarzı bir uygulama ile insanların sokaktan indirim toplaması ve bunları çeşitli market-mağazalarda kullanması. Buradaki kazanım insanların sadece indirime sahip olması değil, onları sokağa indirerek bir nebze de olsa sosyalleştirmek.) Bu günün akşamında gözlem gecesi vardı. Bu fikir öncesinde bizi çok heyecanlandırmış olsa da kalabalıktan dolayı hevesimiz kursağımızda kaldı diyebiliriz, daha sonra ise bir FST klasiği olarak frizbi oynamaya karar verip oynayamadık, çünkü gözlemden dolayı oynadığımız alanın ışıklandırması kapalıydı.

Ertesi gün öğle yemeğinde Scode ekibinin tasarımcısı Kemal bizimle deneyimlerini paylaştı ve örnek bir tasarım oluşturmaya başladı. Bu sırada bizim aklımızda başka bir şey kalmıştı: frizbi oynamak. Kemal bizim için örnek bir tasarım hazırlarken başka bir işi çıkmıştı, biz de harika ekip arkadaşları olarak onu orada bırakıp frizbi oynamaya gittik. İlk önce sadece Berfin ve ben varken oteldeki diğer tanıdığımız-tanımadığımız insanlar da bize katıldı ve sonunda güzel bir oyun oynadık. Sonra biraz heyecanlanıp otelin futbol sahasına geçip oynamaya başladık.

Görselde 4 kişiyiz. Arda gözlüklü ve selfieyi çeken kişi, hemen sağında Utku o da gözlüklü ve turuncu frizbi yüzünün yarısını kapatıyor. Berfinin elinde de beyaz frizbi var ve elini like işareti yaparak kameraya gülümsüyor, berfinin saçları kıvırcık. En sağda ben varım, benim saçlarım kısa ve kahküllerim var, gülerek kameraya bakıyorum arkamız yeşil saha.

FST klasiği frizbi challenge.  Soldan sağa Arda, Utku, Berfin, ben.

Yaklaşık 3 saat sonra yorulup sohbet etmeye başladık ve sonrasında yemeğe geçtik. Döndüğümüzde ise Kemal tasarımı bitirmiş ve ortaya çok güzel bir şey çıkarmıştı. Bunu Berfin sürpriz olarak bir etkinlikte kullanabilir. 🙂 Yemekten sonra bir masanın etrafında kalabalık bir ekiple birleştik ve kahve içip sonsuz bir sohbete daldık. İtiraf edeyim ki alıştığım diğer FST sohbetlerine benzemiyordu ama nedenini paylaşamacağım, bu FSTnin iyiliği ve geleceği için… Ertesi gün dönüş vakti gelmişti, benim uçuşum erken olduğu için kahvaltıdan sonra hemen ayrıldım ve ekibe veda edemedim.

Eve döndükten sonra ekiple sohbet sırasında BİLSEM Festivaline özel çanta, defter ve kalem verildiğini öğrendik. Bunları ekipten sadece Barış ve Kemal almıştı. Festival boyunca bizi hiç yalnız bırakmayan Zerrin Hocamız da bunları almadığımızı öğrenince hemen festivalden bir diğer öğretmenle iletişime geçip bize kargolatmak istediğini söyledi. Hepimiz o sırada “Hocam neden bu kadar tatlısınız!” nidaları attık. Zerrin Hoca 2 gün içinde elimize ulaşacağını söylese de en geç benimki geldi ve tam 1 hafta sonra geldi. Anladık ki tüm yollar Sivas’tan geçiyormuş ama biraz geç geçiyormuş…

O haftadan sonra bu kadar çok donanımlı insanla karşılaşınca kendimde bir eksikliği farkettim: kodlama bilmediğimi. Bu eksikliği gidermek ve hayalimizdekileri hayata geçirmek için kodlama öğrenmeye başladım. Bu etkinlikten sonra hem değerli hem donanımlı birçok insanı hayatıma kattığım gibi çok önemli bir mentorluk-hackhacton deneyimiyle ve çok önemli bir hediyeyle (Kümbet, tüm yol boyunca taşımak zorunda olduğum ve 3.5 kilo olan kümbet…) bazı küçük adımlar da atmış oldum.

Biraz uzun ama çok değerli olan bu yazıyı okuduğunuz için sizlere teşekkür ediyor ve bir gün tanışmak dileğiyle yazımı sonlandırıyorum.

Sevgilerle.

, , , , ,

BİLİM VE SANAT IŞIĞINDA BİR LİDER: ULU ÖNDER MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

Merhaba sevgili arkadaşlar! Ben Özlem. Uygarlıkların geçmişten günümüze ve geleceğe uzanan yolunda en temel gaye; bilim ve sanattır. Bu iki faktörden biri dahi olmadığı taktirde toplumların aydın bir gelecekleri olamaz! Bizler yarınlar için çalışıyor, yarını düşünüyoruz. Bundan yaklaşık 137 yıl önce dünyaya gözlerini açan ve yarınlar için çalışan biri daha vardı: Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk. Peki O bu yolda neler düşündü, neler yaptı? Gelin biraz bahsedelim.

Mustafa Kemal Atatürk’ün bilim ve sanata verdiği önemden ve katkılarından bahsetmeye O’nun şu sözleri ile başlamak istiyorum. “Dünyada her şey için, maddiyat için, maneviyat için, muvaffakiyet için, en hakiki yol gösterici ilimdir, fendir; ilim ve fenin haricinde yol gösterici aramak gaflettir, cehalettir, delalettir.” ve ”Güzel sanatlarda muvaffak olmak, bütün inkılaplarda başarıya ulaşmak demektir. Güzel sanatlarda muvaffak olamayan milletler ne yazık ki, medeniyet alanında yüksek insanlık sıfatıyla yer almaktan ilelebet mahrum kalacaklardır.”. Bu sözleri her şeyi açıklıyor aslında… Şimdi Manastır Askeri İdadisi’ne bir yolculuk yapalım ve oradan anlatmaya başlayalım.

Manastır Askeri İdadisi yıllarından itibaren farklı alanlarda kitaplar okuyan Atatürk, şiire ayrı bir önem verirdi. Kendi anılarından öğrendiğimiz kadarıyla, gençlik yıllarında şiir yazardı. Şair ve hatip Ömer Naci Bey ile arkadaşlığı esnasında daha sık şiir yazmaya başlamıştı. Atatürk hatıralarında bundan şöyle bahseder: O zamana kadar edebiyatla çok temasım yoktu. Merhum Ömer Naci, Bursa İdadîsinden kovulmuş, bizim sınıfa gelmişti. Daha o zaman şairdi. Benden okuyacak kitap istedi. Bütün kitaplarımı gösterdim. Hiçbirini beğenmedi. Bir arkadaşın, kitaplarımdan hiçbirini beğenmemesi gücüme gitti. Onun ilgilendiği konunun şiir ve edebiyat olduğuna o zaman muttali oldum. Onunla çalışmaya başladım. Şiir bana cazip göründü. Fakat kitabet hocası diye yeni gelen bir zat beni şiirle iştigalden men etti. ‘Bu tarz iştigal seni askerlikten uzaklaştırır.’ dedi. Ne var ki güzel yazmak hevesi bende baki kaldı. Bu ikazı yapan Kitabet Öğretmeni Alay Emini Mehmet Asım Efendi’dir. Aynı olayı Mustafa Kemal, daha sonraları Ali Fuat Paşa’ya şöyle anlatır: Eğer kitabet hocamız imdadıma yetişmeseydi, ben de şair olup çıkacaktım. Çünkü hevesim vardı. Asım Efendi bir gün beni çağırdı: ‘Bak oğlum Mustafa dedi, şiiri filan bırak. Bu iş senin iyi asker olmana mani olur. Diğer hocalarınla da konuştum. Onlar da benim gibi düşünüyorlar. Sen Naci’ye bakma, o hayalperest bir çocuk. İleride belki iyi bir şair ve hatip olabilir fakat askerlik mesleğinde katiyen yükselemez.’ Hocamın ne kadar haklı olduğunu hadiseler ispat etti. Çok arzu ettiği hâlde Naci, Erkânıharp (kurmay) zabiti olamadı.

Açık sarı tonlarında(muz tadında),dışarıdan iki katlı görünen,her iki pencere arasında boydan beyaz (süt kokusu) sütunları olan ince duvar işlemeleri olan Manastır Askeri İdadisi. Bahçe duvarlarla örülmüş ve üzerinde siyah(şarjı bitmek üzere olan bir telefonun sarjı bittinde hissettirdiği renk) boyalı demir parmaklıklar var fakat pek yüksek değil. Bahçe ve okulun giriş kapıları siyah,demir ve geniş.Görselin sağında ve solunda iki büyük ağaç bulunmakta.

Manastır Askeri İdadisi

Şiirin haricinde müzik dinlemeyi ve dans çok etmeyi severdi. En çok dinlediği sanatçılardan birisi ise Safiye Ayla idi. Yöresel türküleri dinlemekle kalmaz, eşlik de ederdi. Sarı Zeybek gibi halk oyunlarını fırsatı oldukça oynardı. Rumeli türkülerini severdi. En sevdikleri arasında Kimseye Etmem Şikâyet, Mani Oluyor, Havada Bulut Yok, Dayler Dayler, Cana Rakibi Handan Edersin, Alişimin Kaşları Kara, İzmir’in Kavakları, Şahane Gözler, Sigaramın Dumanı, Asker Yolu Beklerim, Çile Bülbülüm Çile, Değirmene Un Yolladım, Şu Dalmadan Geçtin Mi, Pencere Açıldı Bilal Oğlan, Habugaha Girdim, Yanık Ömer, Fikrimin İnce Gülü, A Benim Mor Çiçeğim, Vardar Ovası ve Akşam Oldu Yine Bastı Kareler gibi parçalar sayılabilir.  Müziğe büyük önem vermesi sebebiyle 1 Eylül 1924’te ilk Musiki Muallim Mektebi açılarak, 1928-1933 yılları arasında öğretmen, orkestra elemanı ve askeri bando elemanı yetiştirmeye çalışıldı. 1925’te bir yarışma düzenlenerek sanatçı ve müzik öğretmeni yetiştirmek üzere Berlin, Paris, Budapeşte, Prag gibi Avrupa’nın önemli kültür şehirlerine yetenekli gençler gönderilmeye başlandı. Operaya destek vermek için 1930’da İstanbul Opera Cemiyeti kuruldu. 19 Haziran 1934’te Türkiye’yi ziyaret edecek olan İran Şahı Rıza Şah Pehlevi onuruna, Atatürk’ün yönergeleri ve denetimi ile ‘Özsoy Operası’ yazıldı. Bunların haricinde sahne sanatlarına önem veren Atatürk, tiyatro eğitimine önderlik etti.

Atatürk bu görselde zeybek oynuyor. Kolları açık, parmaklarını şıklatıyor, sol bacağı hafif bükük ve sağ bacağını onun üzerine atmış. Üzerinde siyah beyaz bir takım elbise var(İçinde birçoğumuzun fındık var sandığı fakat içinde beyaz çikolata bulunduran bayram şekeri samimiyeti var üzerinde ve bir o kadar da fındık sandığımız fakat beyaz çikolata bulunduran o çikolatayı yiyip yememe arasında duyduğumuz çelişkide suratımızda oluşan ciddiyet var suratında). Masalar O oluşturmuş vaziyette ortada boş bir alan bırakılmış.Zeybek oynayan bir bey daha var ve onları masadakiler keyifle izlemekte.

Mustafa Kemal Atatürk Zeybek Oynarken

Güzel sanatlar alanında ise Osmanlı Ressamlar Cemiyeti olarak 1908’de kurulan topluluğun Güzel Sanatlar Birliği adını alarak modern sanat akımlarının temel taşları arasında yerini almasını sağladı. Heykel sanatına da önem veren Atatürk, “Dünyada medeni olmak, ilerlemek ve olgunlaşmak isteyen herhangi bir millet, mutlaka heykel yapacak ve heykeltıraş yetiştirecektir” sözleriyle önemini bizlere vurgulamış oldu. 3 Ekim 1926’da İstanbul Sarayburnu’nda açılan Atatürk Heykeli, yapılan ilk heykel oldu.
Avrupa’daki Nazi zulmünden kurtarılarak Türkiye’ye ders vermesi için profesörler getirildi. Atatürk’ün bilime verdiği değerin en önemli göstergelerinden biri de bu bilim insanlarına verilen maaştır. Milletvekili maaşlarının yaklaşık üç katı idi. Yoksul bütçeye karşın bu denli yüksek ücret ödenmesi, o günkü yöneticilerin bilime ve aydınlanmaya verdikleri önemin bir göstergesiydi.

Bu görselde Atatürk üzerinde paltosu baştan aşağı siyah giyinmiş,bir sınıfta öğrenciler ile birlikte.Sağ eli cebinde, sol elinde şapkası ile bastonunu tutuyor. Atatürk öğretmen masanın orada tahtaya bakıyor, tahtadan okunmuyor olsa da matematik dersi olduğunu anlayabiliyoruz. Bu kareye Atatürk ile üç öğrenci girmiş onların da sadece arkadan saçları ve sırtının yarısına kadar görebiliyoruz.

Ulu Önder, Öğrenciler ile Sınıfta

Eğitim alanında Arap Alfabesi ses uyumu bakımından Türkçeye uygun olmadığından okuma ve yazma güçlüğüne neden oluyordu. Bu nedenle ülkemizde okuma ve yazma bilenlerin sayısı da oldukça azdı. Latin Alfabesinden yararlanılarak Türk dilinin yapısına uygun Türk Alfabesi hazırlandı. Yeni Türk harfleri, TBMM tarafından 1 Kasım 1928 tarihinde kabul edildi. Bunun üzerine 1932 yılında Türk Dil Kurumunu kurdu. İlköğretim, devlet eliyle zorunlu ve parasız hale getirilmiştir. Her yaştan kişiye okuma-yazma öğretmek amacıyla “Millet Mektepleri” açılmıştır. Mesleki ve teknik eğitime önem verilerek erkek ve kız sanat ve meslek okulları açtı. 1935’te Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’ni açtı.
Türkiye Cumhuriyeti’nin, önceki tüm Türk devletleri ile bağı olduğunu ve dünya uygarlığının buluşma ve gelişmesinde Türk uygarlığının payı olduğunu düşünen Atatürk, tarih anlayışını geliştirmek ve bu amaçla araştırmalar yapmak için 12 Nisan 1931’de Türk Tarih Kurumunu kurmuştur.

1933’te ziraat(tarım) alanında bilimsel çalışmalar ve gelişmeler yapmak üzere Ankara Yüksek Ziraat Enstitüsü kuruldu. 1935’te yeraltı kaynaklarının araştırılması için Maden tetkik Arama Enstitüsü (MTA) ve Etibank kurulmuştur. 1925’te ise “İstikbal göklerdedir” diyerek Türk Hava Kurumunun kurulmasını sağlamıştır.

Atatürk etrafındaki kalabalık ile göğe bakıyor. Sağ eli göğü işaret ediyor. Başında şapkası,üzerinde paltosu ile güneşin renklerinde (soğuk günlerin, bulutlu havaların ardından, güneş çıkınca öten kuş sesleri eşliğinde, ısıttığı doğanın kokusu, bedenimizde hissettiğimiz o sıcaklık gibi) ile yıkanıyor adeta!

Mustafa Kemal Atatürk: “İstikbal Göklerdedir.”

Bir şair olmadı fakat birçok kitap yazdı. Bunlardan biri yazdığı 44 sayfalık geometri kitabı. Bu kitap geometri terimlerinin bugün kolay bir şekilde yazılıp anlaşılmasını sağladı. Zira Atatürk Dolmabahçe Sarayı’nda kendi el yazısı ile kaleme aldığı geometri kitabında matematiksel birçok terim geliştirdi. Bu sayede anlaşılması oldukça güç olan Osmanlıca geometri terimlerine Türkçe karşılıklar bulanarak geometrinin ezberlenmesi ve öğrenilmesi güçlüğüne son verilmiştir. Şüphesiz ki Mustafa Kemal Atatürk’ün en büyük eseri, TÜRKİYE CUMHURİYETİ‘dir.
Başka yaşamlar için feda edilmiş 57 yıllık bu yaşamdan bizlere kalan miraslar karşısında, O’na sonsuz sevgi ve minnet duyuyor ve yazımı şu sözlerle sonlandırmak istiyorum: EY BÜYÜK ATATÜRK! AÇTIĞIN YOLDA, GÖSTERDİĞİN HEDEFE DURMADAN YÜRÜYECEĞİME ANT İÇERİM.

Kaynakça:
http://www.haberturk.com/mustafa-kemal-ataturk-un-sanata-katkilari-1707795
http://ataturkun-bilimsel-alanda-yaptigi-calismalar.nedir.org/

http://www.ata.tsk.tr/01_hayati/yazdigi_eserler.html
http://www.ataturkinkilaplari.com/ak/160/ataturk’un-yazdigi-geometri-kitabi-ve-onemi.html

, ,

TUVALDE BİR ANLAM ARAYIŞI – VİNCENT VAN GOGH

Merhaba sevgili FST Blog okurları, ben Özlem. Bu yazımda birçoğumuzun bildiği ve bir ressamdan daha fazlası olan Vincent Van Gogh’tan bahsetmek istiyorum. Genellikle Yıldızlı Gece tablosu ile karşımıza çıkan Van Gogh’u gelin biraz daha yakından tanıyalım!

Batı sanat tarzının en tanınmış ve en etkili şahsiyetlerinden biri olan Van Gogh 30 Mart 1853 tarihinde Zundert, Hollanda’da doğdu. Orta sınıf bir aileye mensup olan Van Gogh çocukken arkadaş canlısı olmayan, huysuz, inatçı, eğitilmesi kolay olmayan, ani parlayan ve deli dolu öfke nöbetleri ile sarsılan biri idi. Bu huyları zamanla öyle arttı ki babası onu okuldan almak zorunda kaldı. Oysaki Vincent, ilgileri çok yönlü olan bir çocuktu. Henüz 8-9 yaşlarındayken olağanüstü resim kabiliyetiyle çevresindekileri şaşırtmayı başardı! O, baktığı her şeyin arkasında gizli bir mana olduğunu düşünüyor ve görüyordu. Fakat ailesi onu, yine huylarından dolayı, 12 yaşındayken Zevenbergen’de bir yatılı okula gönderdi. 16 yaşında okulu bitirdi ve eve döndü.

Sanata yatkınlığından dolayı Den Haag’da büyük bir sanat evine çırak olarak girdi ve çıraklığını tamamladığında firma ondan memnun kalmıştı. Bundan dolayı firmanın Londra’ya yerleşmesi ile Vincent da oraya yerleşti. 20 yaşında iken yaşadığı evin sahibinin kızına aşık oldu. Vincent sevdiği kadına her yaklaşmak istediğinde alaya alındı ve sert retlerin ardından tehlikeli bir aşağılık duygusuna kapılmaya başladı. Mutluluktan yoksun bırakıldığına ve cezasını çekmesi gereken günahları olduğu duygusuna kapılıp kendini dinin kollarına attı. Bu düşüncesinin sebebini Gerhard Venzmer’in Deliler ve Dahiler kitabından bir alıntı ile açıklayabiliriz (Aynı zamanda bu yazıyı hazırlarken yanımda bulundurduğum ve okumanızı şiddetle önerdiğim bir kitap!).

Vincent’ın memleketini oluşturan Brabant bölgesi kurudur, haşindir, melankolik ve hüzünlüdür. Halkın ruhsal tutumu, Calvin zihniyeti ile belirlenmiştir. Yani, hayatı güzelleştirip şenlendiren ne varsa her şey şüpheyle karşılanır. Vincent’ın baba ocağı olan rahip evindeki hayat tarzı da sert ve mütevazıdır: bu hal o çorak ülkede oturan yoksul çiftçi ve dokumacılara uygundur. Bütün insanların istisnasız günaha bulanmış olduğunu kabul eden Kalvinist baba ocağının tutumundan bir şeyler kalmıştır Vincent’ın ruhunda: İnatçı bir suçluluk hissi, günaha girme fikirleri, kendinden şüphelenme ve aşağılık kompleksler… ”

Günahının bedelini ödemek için, içinde yanan o mistik duygular ile mesleğine tamamen sırtını döner ve yeniden İngiltere’ye döner. 3 ay yardımcı öğretmenlik yapar ve oradan atıldıktan sonra bir kitapçıda çalışmaya başlar, ne yazık ki buradaki işi de pek uzun sürmez. Ve ani bir karar verip Amsterdam’da ilahiyat okumaya başlar. 1 yıl 3 ay kadar sonra kuru bilgiden sıkılıp her şeyi bırakır ve misyoner olmaya karar verir. Fakat bu girişimi de başarısız olur. Yine de bundan vazgeçmez. Borinage’de halkın inanılmaz bir fakirlik içerisinde yaşadığı bir kömür bölgesine gider. Her şeyini fakirlere dağıtıp kağıttan gömlek dikerek ve çöpten yiyecek toplayarak gerçek bir evsiz gibi yaşamaya başlar. Boinage’de geçirdiği bu iki yıllık sürede Vincent’ın içinde bir değişim olur, kiliseden ruhen kopar. Başlangıçta o zavallı çocukları ödüllendirmek için, daha sonraları ise kendi zevki için resim yapmaya başlar. İçindeki resim aşkının tekrar uyanması ile oradan ayrılır ve kendini resim alanında geliştirmeye başlar. 

Van Gogh’un Yıldızlı Gece adlı tablosu. Sol köşede,bir ağacın üst ve yukarı doğru daralarak uzayan dalları var. Arkada bazılarının ışıkları yanan birçok küçük ev var, daha çok çatıları görünüyor. Arkada dağlar ve tepede tüm güzelliği ile Ay ve yıldızlar duruyor. Ay,hilal evresinde. Parlayan yıldızlar ve Ay’ın ışıltısı tıpkı uçları içe doğru kıvrılmış saçlar gibi sağa ve sola saçılmış durumda.

Van Gogh’un Yıldızlı Gece adlı tablosu.

28 yaşına geldiğinde tatil için gittiği evinde, kuzeni Kai’e delicesine aşık olur. İçinde oluşan o derin ve uçsuz bucaksız heyecan ve mutluluk, Kai’nin tıpkı 7 yıl önce aşık olduğu kadın gibi onu reddetmesi ile yerini acı bir kırgınlığa bırakır. Bu acı ile “Tanrı yok!” diye bağırır ve rahip olan baba ocağından ayrılmak zorunda kalır. Artık Vincent, içindeki normal insan olma duygusu ile baş başa kalır. Kardeşi Theo’nun düzenli olarak gönderdiği para ile kıt kanaat geçinmeye çalışan Vincent, içindeki beraberlik özlemi ile bir hayat kadını ve onun çocukları ile yaşamaya başlar. Vincent bu kadından hastalık kapar ve 4 hafta boyunca hastanede yatar. Kardeşi Theo bu birlikteliği desteklemez ve ikinci ziyaretinde Vincent’ı bu ilişkiye son vermesi için ikna eder. Kardeşinin bu ziyaretinin ardından bıraktığı para ile daha önce sulu boya ile resim yapmış olan Vincent, resim gereçleri ve yağlı boya satın alır. Bu onda yeni arzular uyanmasını sağlar. Artık önünde yeni bir dünya vardır! Işıltılı, renklerden, ahenkten ve kontrastın akıl almaz etkilerinden oluşan bir dünya! Tutkulu bir hayranlıkla anlar ki resim yaparken fırçasını yönlendiren, ruhundaki herhangi bir güçtür. Ayrılıktan sonra Vincent dünyaya karşı vazifesini ödemek için çalışır. Theo’ya bir mektubunda şöyle yazar;

“Çalışmak için önümde ne kadar bir ömür var desem de sanırım bedenim birkaç yıl daha dayanacaktır, diyelim 6 ile 10 yıl arası. Niyetim, kendimi sakınmayıp güçlüklerden ya da telaştan hiç kaçmamak. Çünkü az ya da çok yaşamışım, benim için pek fark etmez. Dünya ancak benim ona borcum ve vazifem kadar ilgilendiriyor. Çünkü 30 yıl dünyada dolaşıp durduğum için, teşekkür olarak resim ya da tablolar biçiminde belli bir hatıra bırakmak…”

Sanki geleceği sezmektedir. Vincent, Den Haag’da tam iki yıl kalır ve gezileri yeniden başlar. Bir süre sonra orta sınıf bir insan olabilme isteği ile baba evine gider. Orada komşusunun kendisinden 30 yaş büyük olan kızının ona duyduğu ilgi karşısında onunla evlenmek ister fakat kadının ailesi buna müsaade etmez. Kadın kendini zehirlemeye çalışır ve bunun üzerine Vincent alışılmış manada mutluluk ümidini kaybeder. Sık sık resimlerini çizdiği bir kadın hamile kalır ve Vincent suçsuz olsa da herkes onu suçlu bilir. Tüm bunların ardından ona yine yollar görünmüştür.

Bir süre sonra Arles’de küçük, sarı badanalı, bahçesi olan bir ev kiralar. Oradaki doğa adeta içindeki yaratıcılığı muazzam renkleriyle ateşlendirir. Zamanla yalnızlıktan bunalan Vincent bir eş bulamayacağını anlar ve bir arkadaş arayışına girer, uzun ısrarlar sonucu Paul Gauguin’i yanına taşınması için ikna eder. Başta güzel ilerleyen dostlukları zamanla bozulur.  Birbirleri ile çok farklı olduklarını anlamaları ve gitgide artan kavgalarından dolayı arkadaşı gitmek ister. Vincent içindeki yalnızlık  korkusu ile arkadaşına gitmemesi için yalvarır. Bu da işe yaramayınca tehditlere başlar. Fakat Gaugin gitmekte kararlıdır. Kafasını dinlemek için sokakta yürürken ayak sesleri duyar. Arkasını döndüğünde elinde jiletle ona doğru hızla ilerleyen Vincent’i görür. Gaugin, gözlerini arkadaşının gözlerine diker. Vincent o an kendine gelir ve dayak yemiş bir köpek gibi eve döner. Gaugin kendine bir otel odası kiralar. Eve dönen Vincent yaptığı hareketten çok pişmandır. Arkadaşının üzerine yürüdüğü jiletle sağ kulağının kulak memesini ve kulak kepçesini keser. Bir havluyla başını sarar ve kesik kulağını randevu evindeki sevgilisi Rachel’e götürür. Paketi açan kadın düşüp bayılır. Eve dönen Vincent yatağa girip ölü gibi bir uykuya dalar.  

Vincent bu görselde, kestiği sağ kulağı kumaşla sarılı bir şekilde etrafına düşünceli bir şekilde bakıyor. Arkadaki duvarda pek de belli olmayan, içerisinde kadınlar, dağ ve yeşillik bulunan bir tablo ve köşesi görünen bir kapı var.

Vincent Van Gogh’un kesmiş olduğu kulağını tasviren çizilmiş resim.

Ertesi sabah randevu evi sahibinin polise haber vermesi üzerine cinnet geçiren Vincent hastaneye kaldırılır. Fakat bu olay gazeteye şu şekilde yansır: ”Geçtiğimiz pazar, Hollanda asıllı Van Gogh isimli bir ressam bir no’ lu randevu evinde bulunmuş ve Rachel adında bir kadını istemiş ve ona kulağını şu sözlerle teslim etmiştir: Bu nesneyi özenle koruyunuz. Bu, yalnızca zavallı bir deli adam olduğu için… Talihsiz adam hemen hastaneye kaldırılmıştır.” Bu olaydan sonra deliren Vincent akıl hastanesine yatırılarak tedavi edilir ve bu birkaç kez tekrarlanır. Kader, durmadan yeni ağır darbelerle Vincent’ı kovalamaktadır. Tüm bu olanlara rağmen Vincent  ocak ayı içinde 37 tablo yapar. Tabiatın ritmi ile yeniden canlanır ve yaratıcılığı inanılmaz bir şekilde artar. ”Kendinden geçişin deliliğe ya da peygamberliğe kadar yükseldiği anlar olur.”

Kadın Erkek Ruh Hastalarının Özel Tedavi Kurumu’na naklolan Vincent’a sara teşhisi konulur. Bir ay geçtikten sonra Vincent bekçi refakatinde dışarı çıkıp kendine uygun motifler arar. Tekrar eski üslubuna dönen Vincent bu halini kardeşi Theo’ya ”İçimde, hiç olmadığı kadar sessiz bir çalışma hırsı var ve deli gibi çalışıyorum.” şeklinde dile getirir.

Vincent’in hastalığı kötüleşmektedir. Artık buradan sıkılmaya başlar ve sürekli intihar etmeye çalışır. 1890 Nisan’ında Theo onun taburcu edilmesini sağlar. Bir yıl bir hafta süren tedavinin ardından Vincent için kapılar açılır. Paris’e, yeni baba olmuş Theo’nun yanına gider. Theo, Pissaro adında bir ressamın tavsiyesi üzerine Anvers’de resme hevesli Dr. Paul Ferdinand Gachet’ye müracaat edip Vincent’ı yanına almasını ister. Dr. Gachet’ın cevabı olumludur. Bunun üzerine Vincent 21 Mayıs 1890’da Auvers’e doğru yola koyulur ve bununla birlikte o kısa hayatının trajedisinin son perdesi açılır. Dr. Gachet Vincent’ı dostça karşılar ve Vincent için şimdiye kadar konulan teşhislerin yanına bir yenisini daha ekler. Ona göre Vincent bir terpentil yağı zehirlenmesi yaşamıştır. Tıbbi reçetesi ise Hastalığı düşünmeyip elden geldiğince resim yapmak”tır. Vincent bu reçeteden çok memnun kalmıştır. Yaratma hırsıyla gün be gün resim yapar. Resimlerinde artık hep acıyla yükselen kıvrımlar ve sanki evrenin sonunun yaklaştığını gösteren korkunç heyecan vardır.

Vincent ile Dr. Gachet’nin bir sürü ortak merakı vardır ama bütün bu ortaklığa rağmen Vincent ondan pek hoşlanmamaktadır. Yine eskisi gibi son derece huzursuz, sinirli, çabuk parlayan ve şiddete eğilimli bir adam olmuştur. Auvers’de kaldığı dokuz hafta içinde yetmiş tablo üretir. Yorgundur ve hayatının bittiği düşüncesi aklından bir türlü çıkmaz. 

Vincent’in Buğday Tarlası Ve Kargalar adlı eseri. Sarı renkli (ekmek kokusu ve sıcaklığın rengi) buğdaylar geriye doğru uzanmış. Aradan yeşil (Çimen kokusu rengi otlarla sarılmış üçe ayrılan toprak yol bulunmakta.) Kargalar uçuşuyor.

Vincent Van Gogh’un Buğday Tarlası ve Kargalar adlı eseri.

27 Temmuz 1890 tarihinde Vincent Van Gogh sanki bir şeytan onu kovalıyormuşcasına tarlalarda koşar. Auvers Sarayı’nın yakınlarında tabancasını cebinden çıkarır ve göğsüne doğru ateşler. Vincent yeleğini, kanayan yarasının üstüne sıkıca ilikleyerek eve ulaşır, çatı katındaaki odasına çıkar ve yatağına serilir. Onu kanlar içerisinde bulan ev sahibi doktor çağırır. Kardeşi Theo hemen Vincent’ın yanına gelir. Ölüm, kardeşi ile ona son bir gün vermiştir. Vincent, Theo’ya ”Şimdi yerime gidebilmek isterdim.” der ve bu sözünün üzerinden pek geçmeden bir dahi olan Vincent yerine gider (Burada yerim diye söz ettiği ölüm, yeraltı ve ahirettir.). Renklerine büyülendiği, fırçasına aşık olduğu, zorluk ve acı dolu dünya hayatı son bulur.

Vincent dünyaya bıraktığı tabloları ve hayat hikayesi ile hâlâ bizlerle yaşamaktadır. Ondan geriye, 37 yıl süren bir hayat ve on yıldan biraz fazla bir sürede yapılmış manzaralar, natürmortlar, portreler ve otoportreler; modern sanatın temelleri sayılan cür’etkâr renkler ile canlı, fevrî ve duygu dolu fırça darbeleriyle 860 yağlıboya tablonun da olduğu 2.100 kadar resim ve çizim çalışması kaldı. Hayatımıza tarifsiz eserler bırakan Vincent Van Gogh’u saygı ve sevgiyle anıyorum. Yazımı ise onun gibi dahilerle karşılaşmanız dileğiyle sonlandırıyorum. Bilimle ve sanatla kalın!

Kaynakça;

https://www.wikizero.com/tr/Vincent_van_Gogh

Gerhard Schroder – Deliler ve Dahiler

 

 

Özlem Yaman

 

Etkinlikler

Sonuç Bulunamadı

Üzgünüz, hiç bir gönderi kriterinizle eşleşmedi