Yazılar

, , ,

ASTROBİYOLOJİNİN DE ÖTESİ : KSENOBİYOLOJİ

Merhabalar! Biz iki amatör bilim işçisi, ortak ilgi alanımıza giren bu konuyu sizler için amatörce özetlemeye çalıştık ve bu ilk yazımız oldu. Keyifli okumalar!

Astrobiyoloji veya diğer adı ile egzobiyoloji, popüler kültürde “uzaylılar” görüşünden ileri seviyeye atlayamamış farazi düşünceler üzerine kurulu gibi duruyor şu aşamada. Fakat biz işe daha çok bilimsel ve farazi düşüncelerin birleşmesi ile ortaya çıkabilecek olasılıklardan bakacağız çünkü bu konu hakkında elde net bir emare hiçbir şekilde yok.

Güneş sistemi dışındaki olası bir canlıyı morfolojik olarak kendi gezegenimizdekilere benzetme çabasına girmekteyiz sürekli. Bu konuda haklıyız da, görmediğimiz bir şeyi nasıl betimleyebiliriz ki? Bu illa ki uzaylıların yeşil, cüce, iri  gözlü formda olmasını gerektirecek formdan benzetmeler değil, olası bir mikroskobik canlıyı bile kendi gezegenimizden örneklere benzettiğimizi düşünebiliriz. Asıl soru şu: Bu ne kadar doğru?

Detaylandırıp moleküler seviyeye inerek hiç bizim gezegenimizdeki canlılara benzemeyen bir canlı türü olduğunu varsayalım, bu yine karbon bazlı mı olurdu?

İşte bu noktada devreye ‘Ksenobiyoloji’ görüşü giriyor. Astrobiyoloji ile karıştırılıp aynı şey sanılabiliyor fakat ince bir noktada kopuyorlar. Astrobiyoloji daha olası ve bizimkine daha benzer yaşam formlarının derdinde, en azından araştırmaları bu yönde. Fakat ksenobiyoloji bizimkinden çok daha uzak ihtimaller üzerinde yoğunlaşıyor.

Kseno kelimesi “zeno” kelimesinden yani yabancı kelimesinden türüyor diyebiliriz. Düşünün ki olası dünya dışı dostlarımızdan bile yabancı, belki de tamamen farklı formdaki canlıları betimliyor bu terim. Tam olarak aradaki fark da bu. Bu kategori altındaki olasılıklar bizim olası tabirlerimizden çok daha uzakta.

Pekala daha normal astrobiyolojik terimlere uygun bir canlı keşfedilmemişken ksenobiyolojik formlar hakkında konuşmak ne kadar mantıklı diyebiliriz? Bilemiyoruz. Fakat astrobiyolojik canlılara dair de hiçbir kanıt yok.

O yüzden burada astrobiyolojik versiyonun “karbon bazlı”, ksenobiyolojik versiyonun “silisyum” bazlı olduğunu varsayacağız.

Peki karbon yerine silisyum tabanlı olsa bu canlılar, onları çok farklı bir durumda kılar mıydı bu olay?

Elde bir şey olmadığı için ihtimaller yarı yarıya. C ve Si elementleri diğer maddelerle dörtlü bağ yapabilen eldeki tek şeyler. Bu durumda silisyum tabanlı canlılar mümkünse bile karbon bazlı olanlara oranla çok daha az olacakları kesindir çünkü silisyum daha ağır bir maddedir ve böyle bir durumda ilk önce karbon maddesinin bileşik yapmasını bekleriz. Burada ihtimalleri devreye katarsak ”Silisyum tabanlı canlılar genetik bilgilerini bizim gibi mi kopyalarlardı?”, ”DNA onlarda da olabilir miydi?” gibi sorularla karşılaşırız.

Akıllarda bir sürü soru bıraktığı doğru ama ihtimalleri hesaba katmak durumundayız. Etrafımızda gördüğümüz her canlı karbon tabanlı. Bizler, evimizde beslediğimiz evcil hayvanlarımız ve diğer canlılar. Buna bağlı kalıp canlılık için karbon ve oksijen gereklidir diye bir zorunluluk getirmek oldukça yanlış bir düşüncedir. Bizi daha dar bir pencereden bakmaya zorlar. Ama bilirsiniz ki bilim, daraltılmış bakış açısını ve kısıtlamaları sevmez.

Kaldı ki ksenobiyoloji hakkında net bilgilere sahip değiliz. Evet ihtimaller dahilinde silisyum tabanlı formlarla da karşılaşabiliriz fakat bu organizmalar silisyum tabanlı olsa da metabolizmaları farklı işleyebilir. Bu da şu demek oluyor: Yapıca farklı temelde olan canlı, metabolik anlamda bizim gibi karbon temelli olabilir.

Aynı zamanda bizim için oksijen kaçınılmaz iken onlar için onlarda amonyak etkisi yaratabilir. Bu durumda en net şu açıklamaya varırız: Farklı tabanlarda oluşan sistemlerin morfolojik ve metabolik olaylarını tamamıyla evrimsel kurallar belirleyecektir. En azından bir yerlerde bu tarz canlılar varsa evrim yasasının bizler gibi onları da etkileyeceği kesin fakat yapılarına göre ne biçimde etkileyeceği tartışılır. Şimdilik elde hiçbir şey yok ve Fermi Paradoksu var fakat bu olaylar için her zaman bir ihtimal var, ihtimal varsa olanak da var. Olmayacak olsa bile buradaki çıkarımlardan en iyisi neyin olmayacağı çıkacaktır. Belki de uzakta bir yerlerde bazı akıllı canlılarda bilgi, bizim kullandığımız bir yöntem olan Sokratik yöntem olgusunun niteliğindedir, belki de onlar bilgiyi doğrudan transfer edebiliyorlardır. Bu tamamen onların ilk oluşum sürecine ve kendilerini yok etmemiş olmalarına bağlıdır.  Şu anki cümleler tamamen düşünceye dayalıdır takdir edersiniz ki fakat düşünsenize bu canlılar ya gerçekten varsa ve bilgi transferi için Sokratik yöntemi kullanıyorlarsa? Herhalde onlar da bizim gibi doğaçlama yapar ve bilmediklerini o an karşısındakilere meraklarını gidermek için sorarlardı. Nihayetinde Dünya dışı her olası canlı yaşamını da bizimkinden zeki tutmak gibi bir zorunluluğumuz yok.

Bu yolda ilerleyeceğimiz yollar bizim teknolojimiz ile doğru orantılı olarak artacaktır. Bu hayalperestliklere biraz olsun yaklaşabilmek için ilk önce kendi Güneş sistemimizi tamamen tarayabilmeliyiz. Bu konuda da iddialı yaklaşılan birkaç yer var zaten, bunlardan birisi Mars diğeri Jüpiter’in uydusu olan Europa ve Satürn’ün uydularından Titan ve Enceladus. Şu an yoğunlaşılan nokta Enceladus’un tabanındaki su ve onun gayzerleri. Çoğu kişi için burada yaşam belirtisi oranı oldukça yüksek fakat bu şimdilik tahminlerden ibaret olduğundan somut bir şey sunamıyoruz. Bunun için şu aşamada beklememiz gerekecek. Kendi yörüngelerimizden çıkınca ilk iş suyun buharlaşmadığı veya donmadığı yaşanılabilir bölgelere odaklanarak oralarda canlılık belirtisi aramak olacaktır. Bunu yaparken kendi mantığımızla gördüklerimizden yola çıkacağımızdan Dünya benzeri gezegenler saptamaya çalışacağız genel olarak. Belki de dış dünyayı tamamen kendimize benzeterek hata yapıyoruz ve bundan hüsrana uğruyoruz, kim bilir?

Genel olarak ksenobiyolojik formlara uzak görünsek de astrobiyolojik dünya dışı yaşamlar için çok yakın bile olabiliriz. Çünkü organik bileşiklerin sadece buraya ait olmadığını biyosferimize düşen asteroidlerle defalarca görmüştük. Bu taşlardaki aminoasitler ihtimalleri fazlasıyla kuvvetlendiriyor ve bizimle ortak temel yapıda olma olasılığı olan canlıların bulunma ihtimalini arttırıyor fakat ilk aşamada hayalperest olmaya gerek yok. Bu ufacık bir bakteri bile olsa keşfi büyük bir ihtilal yaratacaktır çünkü bu durum bizi büyük fantastik kurgularımıza yaklaştıran yapbozun ilk parçası olacaktır.

Bilimle kalın!

İlayda ÇAM & Kerem TUNÇ

, ,

Film Önerisi: October Sky

Merhabalar, ben İrem. Bugün, sizlere arkadaşımın önerisiyle izlemeye başladığım, izlerken düşüncelerimin arasında kaybolduğumdan birçok kez filmi geriye sarmak durumunda kaldığım October Sky’dan bahsedeceğim. Sıradan bir başarı hikayesi gibi görünebilir; fakat eğer isterseniz derin anlamlar yüklü bir hikaye de olabilir.

Film, kömür madeninin çevresinde şekillenmiş bir kasabada, ‘şanslı olanın futbol bursu alarak üniversitede okuyabildiği geri kalanların ise madende çalıştığı’ düşüncesinden sıyrılmayı başarmış Homer ve arkadaşlarının başından geçen olaylar dizisini konu alıyor.

 

Görsel iki parçanın birleşiminden oluşmaktadır. İlki roman kapağı olup arka planda gökyüzü bulunmaktadır ve Rocket Boys yani roket çocuklar anlamına gelen kitap ismi büyük harflerle yazılıdır. İkinci görsel, filmin afişi olup bu afişte ana karakter Homer ve bayan olan öğretmeni tüm afişi kaplamaktadır. İkisi de gülümseyerek ve şaşkınlıkla ağızları yarı açık bir şekilde gökyüzüne bakar gibi duruyorlar. Başlarından omuzlarına kadar görünen bu kısım photoshop ile başka bir görselden afişe eklenmiş gibi durmaktadır.

İlk görsel, filmin uyarlandığı romanın kapağı; ikincisi ise film afişi.

 

Ana karakterimiz Homer’ın roketlere olan ilgisi, Sputnik’i gökyüzünde seyredişi ile başlıyor. O andaki hislerini şöyle ifade ediyor:

’Orada durdum ve gökyüzünde ilerleyişini izledim. Dünyanın herhangi bir yerinde, o sırada gökyüzüne bakan birisi de benim gördüğüm şeyin aynısını gördü. İlk defa Coalwood’un dış dünyanın bir parçası olduğunu hissettim.”

 

Bir grup insan başlarını gökyüzüne çevirip şaşkınlıkla seyrediyorlar. En ön sırada Homer ve annesi var. Komuşlarının ağzı açık olması ne denli şaşkın olduğunu anlatıyor. Uçan ve sürekli dünya etrafında dönen bir cisim yani uydu görmeleri o dönem için fazlasıyla şaşırtıcı. Kıyafetleri genel olarak gömlek ve hırkadan oluşuyor. Filmden alınan bu kesitte insanların bel kısmına kadar görülebiliyor ve alt yazı olarak: ''Ben de gördüm, işte orada.'' yazıyor.

Bu sahnede, Amerika ve Sovyetler Birliği’nin uzay yarışında olduğu dönemde, Sputnik’in Batı Virginia üzerinden  geçeceğini öğrenen Coalwood kasabası için sıradan olmayan bir an olduğunu görebiliyorsunuz.

 

Ve… Homer hemen ekibini toplayıp, roket denemelerine başlıyor. 1960’lara göre çok yeni olan roketlerle ilgili bilgi ve gerekli araçları bulmak hiç de kolay olmuyor. Karşılaştıkları sayısız engel ve yaşadıkları problemleri izlerken bu denli ısrarcı oluşlarına karşın, itiraf etmeliyim ki,  ben olsam vazgeçebilirdim. Bir süre onlar da vazgeçiyor ama… (Daha fazla içeriğinden bahsedersem filmi izlemenize gerek kalmayabilir.🙄)

 

 Beyaz bir arka planda siyah renkte İngilizce bir alıntı var.

 

 

Öğrenmeye çalıştığım bir şeyi neden öğrenmeye çalıştığımı bildiğimde, ne kadar karmaşık olursa olsun, zor olmadığını keşfettim.”

   -Rocket Boys

 

 

 

 

 

Bu heyecanlı dört arkadaşı izlerken, fazla heyecanlanıp ”Ben de mi roket yapmaya çalışsam?” diye düşünmekten alıkoyamamıştım kendimi. Ama bu filmi benim için anlamlı kılan filmin zihnimdeki zincirleri kırıp,  kırılan her zincire uzak bir gökyüzünden bakmamı sağlayan inanılmaz bir hafifliğe erişebilmeme yardımcı olmasıydı.

…ama onlardan kaçmıyordum, sadece görebiliyordum.

 

Okulun koridorunda konuşmakta olan Homer ve Homer'ın öğretmenini görmekteyiz. Öğretmeni sarı saçlı açık renkli kıyafetlere sahip zarif bir kadın. Homer'a ise tam bu sahnede şunu söylemekte: ''...ama bilim matematik gerektirir, matematik hiçbir zaman senin favori dersin olmadı.'' Homer'ın karşısına çıkan sınırlamalardan küçük bir tanesine örnek olacak bir sahne.

Homer ve öğretmeni okul koridorunda konuşmaktaldır.

 

Zincirlerin iç içe geçmiş halkalarında toplumsal sınırlandırmalar, yaşam şartları,  beklentiler, en çok da insanın kendisinden beklentileri, ortalama ortaokul-lise yılları, ortalama bir birey olmak ve daha birçoğu vardı (Eminim, ‘ortalama’ kavramı size bir sınırlayıcı gibi gelmemiştir. Ancak ulaşılması zor bir hayal için yaşamınızda fazlasıyla ‘ortalama’ olabilir ve bunu sınırlayıcı bir etken gibi düşünebilirdiniz.).

Önemli olan ise bütün başarılı ve başarısız hikayelerin ortak noktasıydı: Çalışmak; nasıl ve neden başladığını unutmadan, ondan keyif alarak ve ‘’bir gün ‘o’na ulaşabilme umudunun bizim en büyük hazinemiz’’ olduğunu bilerek, sahip olduğumuz ve olabileceğimiz nice deneyim ve güzel dostluklarımızla birlikte.

 

Dört, üç, iki, bir…

Gökyüzüne doğru arkasında bir pamuk yığını misali duman bırakan bir roket ilerliyor. Mavi açık gökyüzünde pamuk gibi bulutlar ve yükselmeye devam eden AUK adlı roket huzurlu ve umut dolu hissettiriyor.

Son uçuş denemelerinde, AUK gökyüzünde ilerliyor.

Filmin son kısmında şu anda Homer Hickam'ın neler yaptığı ile ilgili gerçek hayattan bilgi veriliyor. Homer'ın bir fotoğrafı var arka planda ne olduğu belirsiz ancak bir yaka kartı ve NASA armalı ceketiyle kameraya doğru gülümseyerek poz vermiş. Altyazı ise şöyle: ''Homer Hickam NASA'da mühendis oldu ve şimdi uzay mekikleri için astronot yetiştiriyor.'' Vay be! dedirten cinsten bir altyazıyla bitirdiler. :)