, ,

12 Mayıs

1) 1910’da Britanyalı biyokimyager Dorothy Crowfoot Hodgkin dünyaya geldi. Biyomoleküllerin üç boyutlu yapılarını belirlemek için kullanılan X-Işını kristallografisi tekniğinin öncülüğünü yaptı. En önemli başarıları kolesterol, penisilin, B12 vitamini ve insülinin moleküler yapılarının keşfidir. B12 vitamini üzerine çalışması ile 1964 Nobel Kimya Ödülü’ne layık görülmüştür.

2) 1906’da Amerikalı jeolog ve jeofizikçi William Maurice Ewing dünyaya geldi. deprem sismolojisi, patlama sismolojisi, deniz akustiği, sedimantoloji ve tektonik alanlarına katkılarda bulundu.

3) 1895’ te Amerikalı kimyager William Francis Giauque dünyaya geldi. Mutlak sıfıra yakın sıcaklıklarda maddenin özelliklerinde yaptığı çalışmalar için 1949 yılında Nobel ödülünü aldı.

4) 1803’te Alman kimyager Justus von Liebig dünyaya geldi. Tarımsal kimya ve biyokimya üzerine yaptığı çalışmalarıyla tanınan ve organik kimya üzerine yaptığı fikirlerle bilinen Alman kimyagerdir.

5) 1994’te Amerikalı kimyager Roy J. Plunkett hayatını kaybetti. Kendisi Teflon’un mucididir.

6) 1887’de Fransız kimyager Jean-Baptiste Boussingault hayatını kaybetti. Boussingault, iyot bakımından zengin tuzların, önleyici rolünü anlamadığı halde guatr tedavisinde kullanılabileceğini keşfetti.

7) 1884’te Fransız kimyager Charles-Adolphe Wurtz hayatını kaybetti. Amin adı verilen amonyakla ilgili bir grup bileşik üzerinde çalıştı ve bunların nitrojen çekirdeği olan bir türe ait olduklarını gösterdi.

8) 1871’de Fransız kimyager Anselme Payen hayatını kaybetti. Bitki hücrelerinin temel bir bileşeni olan Selülozu keşfetti. Ayrıca, Diastase adını koyduğu keşfedilen ilk enzimi keşfetti.

9) 1684’te Fransız fizikçi Edme Mariotte hayatını kaybetti. Robert Boyle’dan bağımsız, bir gazın hacminin baskısıyla tersine değiştiğini ifade eden kanunu keşfetti.

Kaynak:

 

, ,

9 Mayıs

1) 1874 yılında İngiliz arkeolog ve Mısırbilimci Howard Carter dünyaya gelmiştir. Mısır’ın Luksor kentindeki ünlü Krallar Vadisi’nde firavun Tutankamon’un mezarını keşfetmesi ile ün kazanmıştır. Buna rağmen Mısır’dan çok uzakta ölmüş ve cenazesine sadece eşi Lady Evelyn katılmıştır.

2) 1927 yılında Alman biyofizikçi Manfred Eigen dünyaya gelmiştir. Çok kısa enerji atımlarına dönük yanıt veren olağanüstü hızlı kimyasal tepkime hakkındaki çalışmaları sayesinde 1967’de Ronald George Wreyford Norrish ve George Porter ile beraber Nobel Kimya Ödülü’ne layık görülmüşlerdir. İsmi; 1979’da Peter Schuster ile beraber tanımladığı prebiyotik sistemlerin kendi kendine organizasyonunu açıklamak için tepkime çemberlerinin çembersel bağlantısını anlatan Kimyasal Hiper Çember Teorisi ile anılmaktadır. Halen Münih Teknik Üniversitesi’de onursal doktor olarak çalışmaktadır.

3) 1931 yılında Amerikalı fizikçi Albert Abraham Michelson hayatını kaybetmiştir. Kariyerine deniz kuvvetlerinde başlamış, sonrasında fizik profesörü olarak devam etmiştir. Çalışmalarından bazıları şöyledir:

  1. Işık hızını ilk olarak 1881’de inanılmaz bir duyarlılıkla ölçmüştür.
  2. Dünyanın hareketinin, ışık hızının ölçümündeki etkisini ölçen interferometreyi keşfetmiştir. Profesör E. W. Morley’ le birlikte interferometreyi kullanarak ışığın bütün dahili sistemlerde aynı hızda ilerlediğini göstermiştir.
  3. Uluslararası ağırlık ve ölçü birimleri komitesinin isteği üzerine standart metreyi Kadmiyum ışığının dalgaboyu cinsinden ölçmüştür.
  4. Echelon spektroskopunu bulmuş ve savaş yıllarında deniz kuvvetlerindeki çalışmalarıyla burası için aletler geliştirmiştir. ABD deniz kuvvetleri araç gereçleri arasında yer alan mesafe ölçeri (Rangefinder) bunlardan biridir.
  5. 1920’de ışık girişimini kullanarak ve interferometrenin gelişmiş şekliyle, Betelgeuse yıldızının çapını ölçmüştür. Bu ölçüm aynı zamanda ilk defa bir yıldızın büyüklüğünün doğru olarak tespitidir.

Kaynakça:

  1. Vikipedi
  2. Todaysci.com
, , , , , , , ,

BİLİM ŞENLİĞİ; ANTALYA ERÜNAL SOSYAL BİLİMLER LİSESİ

 Merhaba Future Science Team ailesi! Ben FST Antalya temsilcisi Özlem. Bu yazımda size düzenlemiş olduğumuz başta Bilim ve Sanat Şenliği olan ve ardından sadece Bilim Şenliği olarak faaliyete dökülen etkinliğimizden söz edeceğim.

 İlber Ortaylı Alanya’da konferans verdiği zaman, çıkışta belediye başkanın ardından koşup; “Selam, ben Bilim ve Sanat Şenliği düzenlemek istiyorum. Bana destek verin.” dememin ve belediye başkanının “Tamam, söz veriyorum destek olacağım.” demesinin üzerine başlayan bir koşuşturmaca…

 

Öncelikle neden sadece bilim değil de bilim ve sanat şenliği düzenlemek istediğime değinmek istiyorum. Bilim ve sanat genellikle birbirinden ayrı ilerlemekte. Peki neden? Neden bir arada olmasın? Neden bilim sadece sayısalcıların, sanat ise neden sözelcilerin ilgilenmesi gereken alanlarmış gibi düşünülüyor ? Öncelikle bu düşüncelerden arınmamız gerek. Beynimizi ve düşüncelerimizi kesin sınırlarla çizmemeli ve ilgi alanlarımızı sınırlamamalıyız. Örnek verecek olursak; örnek bizleriz, kendimize bakalım. 🙂 Ben eşit ağırlık öğrencisiyim. FST bünyesinde de benim gibi birçok insan var. Blog yazılarımızı okuyan birçok farklı alandan insan var. Kubilay Hoca; “2019’da benimle Güney Amerika’ya tutulma için kimler gelmek ister?” dediğinde “Beni kesin yazın.” diyen ilk kişi bir sosyoloji öğretmeni idi. (Bu konuya daha sonra değineceğim.) Neden bilim ve sanat şenliği düzenlemek istediğime gelecek olursak; bilimsever insanları sanatla, sanatsever insanları ise bilimle buluşturarak; bu insanlar arasında iletişim oluşturmak, bilimseverlerin sanata ilgisini oluşturmak ve aynı şekilde sanatseverlerin bilime ilgi duymasını sağlamak istiyordum. Bunun en güzel yanı ise insanlar yeni ilgi alanları bulacak ve ilgili olduğu alanda yeni şeyler keşfedebileceklerdi. Bu nedenle düzenlediğim ilk programda bilimle (astronomi ağırlıklı) ilgili bir konferans ardından; tiyatro, şiir dinletisi yahut konser vardı. Etkinlik süresince ise farklı alanlarda açılmış stantlar gelenleri karşılayacaktı. Tüm etkinlik bu şekilde düzenlendikten ve her şey kesinleştikten sonra etkinlik zamanına bir ay kala okulum gerekli izinler konusunda destek olmayacağını (yetiştiremeyeceklerini ve beklemem gerektiğini) dile getirdi. Fakat bunca emeği ve gönüllü onca insanın hevesini çöpe atamazdım. Yaşımdan ve öğrenci sıfatımdan ötürü pek ciddiye alınmıyordum. Üniversite ve başka bir liseden etkinlik için bize destek vermelerini talep ettim lakin olumlu bir yanıt yoktu. Tam sanırım olmayacak diye düşünmeye başladığım esnada, Antalya Erünal Sosyal Bilimler Lisesi öğrencisi olan kadim dostum Aslı ile görüştüm, bana yardımcı olup olamayacaklarını sordum. Kısa bir süre sonra Aslı’dan çok güzel bir haber aldım. Okul müdürü Özgür Uygur ile etkinlik hakkında konuşmuştu, etkinliği okullarında yapmak istiyorlardı! Hatta okul müdürü programda Ethem Hocayı görünce “Ethem Bey’i tanıyorum.” diyerek etkinlik hakkında konuşmak için aramış telefona cevap alamayınca şöyle demiş: “Kesin gece yıldızları izlemiştir, bu yüzden hala uyuyordur“. Müdürün bu tepkisi ve onayı üzerine Aslı’nın ve fizik öğretmeni Ramazan Bey’in yardımı ile etkinlik programını tekrar düzenledik. Tarih iki gün önceye çekildi. Bundan ötürü Kadir Uluç ve Mahmut Tekeş gelemeyeceğini bildirdi. Yeni programda Ethem Derman ve Kubilay Akdemir iki gün (10-11 Nisan), ikişer oturum olacak şekilde konferans vereceklerdi. Dışarıda ise FST Antalya ekibinden Mert ve arkadaşı Vahit robotik, Nazlıcan ve Emine FST tanıtım, Aslı ve Ben Güneş Sistemi Oyunları standı açacaktık. Bunların haricinde kuyruklu yıldız örneği, su roketi ve Atak’ın potasyumdan elektrik üretme üzerine standı olacaktı. Program hazırlanırken bir yandan sponsor arıyorduk. Sokağa çıkıp lüks görünen ve bize yardım edecek düzeyde mekanlara gidip sponsor talebinde bulunduğum dahi oldu. Fakat kesin olan bir şey vardı ki; zenginlere para yetmiyor ve vermek istemiyorlardı. (Bazı kalbi güzel insanları bunun dışında tutsam dahi durum böyleydi.) Alanya ve Antalya Belediyesi’nden destek aldık. Özellikle Aslı ile Antalya Büyükşehir Belediyesi’ ndeki koşuşturmamız saatler içerisinde yaşlanmamıza sebep olsa da size önerim: sponsor ihtiyacınız varsa bireylerden ziyade belediyeler bunun için en uygun yerler. Sabrettiğiniz ve ısrarcı olduğunuz taktirde size yardım etmekten çekinmiyorlar.

Bu uğraşların sonunda etkinlik günü geldi çattı! Çok heyecanlı idik. Sabahtan stantlar hazırlandı. Bunun haricinde 19. Ulusal Gökyüzü Gözlem Şenliği’ne gittiğimizde sağı da solu da Antalya olarak gösteren bir tabela vardı. Orada FST üyeleri olarak ” Dünya yuvarlak!” adı altında güzel bir fotoğraf çerçevesine girmiştik. Onun anısına ve 21. yy.da hala “Dünya düz!” diyenlere inat duvara sağı ve solu Antalya, yeri ve göğü Uzay olarak gösteren oklar yerleştirdik. Ethem Hoca ve Kubilay Hoca tam zamanında gelmişti. Heyecanla onları karşıladık.

Ethem Derman, arkasında gezegen görseli, Atatürk, bayrak ve kolon ile kendini kaptırmış gezegenleri anlatıyor. Fotoğraf orta sıralardan ve sol taraftan çekilmiş. Bu nedenle kolon arkadaki görsellerin önünü kapatmıyor. Ethem Hoca'nın üzerinde gri (metal kokusu) takım elbisesi ve üzerinde gezegenler olan kravatı var. Saçları ve sakalları beyaz-gri ve uzun. Sol elini havaya kaldırmış ve beş parmağı açık bir şekilde duruyor, sağ elinde mikrofon var. Öğrenciler yine arkadan görünüyor.

Ethem Derman, Öğrencilere Gezegenleri Anlatıyor

İlk konferans Ethem Hocanın “7’den 70’e Gökbilim” adlı konferansı idi. Konferans başlamadan önce Ethem Hoca beni çağırdı. Beni öğretmen sanıyormuş ve “Neden bana söylemedin? Ben seni öğretmen sanıyordum.” dedi. Bir şey diyemedim. 🙂 Açılış konuşmasını güzel umutlarla yaptım. Artık söz Ethem Hocadaydı. Konferans eğlenceli ve bilgi dolu geçti. Konferans sonunda sorulan sorular bunu kanıtlar nitelikteydi.

Kubilay hocanın konferans konusu ise “Tutulmaların Kültür Üzerine Etkisi” idi. Kubilay Hoca, herkeste bir heyecan uyandırmayı başardı. Konferans esnasında ve çıkışında tekrarladığı bir soru vardı; “2019’da benimle Güney Amerika’ya tutulma için kimler gelmek ister?”Neredeyse herkes el kaldırdı fakat kesin gitmek isteyen sayılı kişiler vardı. ( Malum ulaşım masrafı, sınav dönemi gibi sorunlar çoğu kişiyi bu güzel teklifin peşinden gitmekte alıkoydu.) Konferansın ardından stant alanına geçtik. Kuyruklu yıldız örneğini yaptık insanların en çok ilgisini çeken bu oldu. Su roketi yapamadık (Ve yapmak için borularla yaşadığımız deneyim bir çoğumuzun borulardan nefret etmesine sebep oldu, buna rağmen sonuç olarak yapamamıştık. Tabi bu sırada Berfin’e defalarca boru kullanmadan nasıl yapıldığını sorsam da onu yapacak vaktimiz kalmamıştı ve başka bir etkinliğe erteleme kararı aldık.)
Etkinlik sürecinde okulun pansiyonunda kalacaktım. Gece 3.50’de kalkıp sosyoloji öğretmeni Seçkin Hanım, Sevcan ve Aslı ile ay gözlemi yaptık. Seçkin Hoca gözlem esnasında “Keşke yeğenlerime bisiklet değil de teleskop alsaydım.” diye bir cümle kurdu. Bu bizi çok mutlu etti, çünkü etkinliğimizin meyvelerini toplamaya başlamıştık: İlgi uyandırmayı başarmıştık! Gözlemin ardından dinlenip etkinliğimizin ikinci ve son gününe hazır uyandık. Sabah okul müdürü Özgür Bey, çocuklarını da alıp gelecekti ve gözlem yapacaktık fakat gökteki bulutlar bizi hüsrana uğrattı. Gözlem yapamadık. İkinci gün, ilk konferans yine Ethem Hocaya aitti. Sayıların dilinden, ötegezenlerden ve SETİ çalışmalarından bahsetti bizlere. Yine Ethem hoca ve yine eğlenceli bir konferanstı. Öğle arası Ethem Hocayı sevgiyle uğurladık. Öğleden sonra Kubilay Hoca, astrofotoğrafçılık ağırlıklı olmak üzere kendi serüvenini de içeren harika bir konferans verdi. Bir çok soru geldi ve konferans konusu haricinde de bir çok konuya değinildi.

Arka planda; Mustafa Kemal Atatürk, Al bayrak ve bunların iki yanında Kubilay Hoca'nın hazırlamış olduğu slaytta yer alan tutulma görselleri bulunuyor. Atatürk fotoğrafının önünde beyaz tonlarıda (süt kokusu rengi) bir kolon fotoğrafın önünü kapatıyor. Kubilay Hoca, bayrağın sol önünde duruyor, sol elinde mikrofon var ve slaytı gösteriyor ama maalesef pek net değil. Fotoğrafı dolduran güzel bir dinleyici kitlesi var. Fotoğraf, konferans salonunun arka sırasından çekilmiş. Bu nedenle kadrajda her şeyden daha çok öğrenciler görünüyor. Salon ışıkları açık değil bu nedenle renkler pek ayırt edilmiyor.

Kubilay Akdemir, Astrofotografçılık ve Tutulmalar Hakkında Konferans Veriyor

Kubilay hoca herkesin bildiği fakat çoğu kişinin uygulamadığı bir şeyi de dile getirmeyi unutmadı; “Hayallerinizin peşinden gidin!” Haliyle şu soru soruldu; “Peki nasıl, maddi imkanları nasıl göz ardı edebiliriz?” Haklı bir soruydu. Malum günümüz dünyası… Ama unutulan bir gerçek daha vardı ki, hayallerimiz risk almaya değerdi! Kubilay Hoca bu sorunun üzerine anlatmaya başladı; “İlk teleskobumu borç ile aldım. Onun parasını nasıl mı ödedim? 25 kuruşa gözlem yaptırarak! Sahile gider teleskobumu kurardım. Arkadaşlarım dolaşır eğlenirken ben insanlara gözlem yaptırırdım. Hepsi benimle dalga geçerdi (Hala da değişen bir şey yok! 🙂 ). Ama ben o 25 kuruşlar ile teleskobumun borcunu ödedim ve üstüne bir bilet parası kazandım. O para ile de (şu an neresi olduğunu hatırlayamadığım) bir tutulmayı gözlemlemeye gittim. Orada çektiğim fotoğraf en iyi fotoğraf seçildi.” Bu yeterli bir cevaptı. Risk alan, sevdiği ve hayal ettiği şey uğruna çabalayacak cesareti gösterenler bunları başarabiliyordu. Ve bizler artık kaç yaşında olursak olalım; istediğimiz hayatı değil bize sunulan hayatı yaşamak için çabalıyor, hayallerimizi zaten hayal diyip rafa kaldırıyor, sevmediğimiz ama para kazanmak için çalıştığımız işlerden emekli olup bir gün lafı geçince ben de küçükken hayal kurardım keşke yapsaydım diyeceğimiz bir geleceğe kendimizi hazırlıyoruz. Halimiz iç güveysinden hallice…

Etkinliğimiz bu konferans ile bitti. Etkinliğin, Sosyal Bilimler Lisesi’nde yapılmasının bir güzel yanı vardı. Sosyal bilimciler, geleceğin yöneticileri olma potansiyeline sahiptir. Günümüzde beyin göçlerinin, sınırlı imkanların sebebi; yöneticilerin, bilimin önemini kavrayamamış ve özümseyememiş olmasından ötürüdür. Bu nedenle sosyal bilimcilerin, bilimle buluşturulması ve ilgilerinin uyandırılması için bu gibi çalışmalara ihtiyacımız var. İki gün boyunca Ethem ve Kubilay Hoca ile beraberdik. Fırsat buldukça sohbet ettik, tartışmalar yaptık. İki güzel gün böylece bitti. Biz amaçladığımız gibi Bilim ve Sanat Şenliği düzenleyemedik ama umarım siz bu tür etkinlikler düzenler ve birilerine ilham kaynağı olursunuz. Sevgilerle!

, ,

Frederick Sanger’ın Bilim Hayatı

Merhaba sevgili FST Blog okurları ben Algı Demirbaş. Bu yazımda sizlere bilim dünyasına çok büyük katkısı olduğunu düşündüğüm Frederick Sanger‘in kim olduğundan bahsedeceğim.

Bu insanın çalışmasının önemini tam olarak anlamak için bilmemiz gereken küçük şeylerle başlamak istiyorum yazıma. Mesela “sekanslama” nedir?

Sekanslama kısaca; bir DNA zincirinde bulunan dört bazın sırasını belirlemek için kullanılan bir metot veya teknolojidir. 1975 yılına kadar bu olay zor ve zahmetliydi fakat 1975 yılında Sanger ve arkadaşları “Sanger yöntemi“ni geliştirerek daha kolay ve daha güvenilir şekilde sekanslama yöntemini sağladılar. Peki Frederick Sanger nasıl başladı bu hikayeye?

İlk büyük başarısı proteinlerin yapısını (özellikle insülinin yapısını incelemiştir) inceleyen teknikler üzerinedir. Bu çalışmayla 1958 yılında Nobel Kimya Ödülü’nü kazanmıştır. Bunun ardından DNA üzerinde çalışmalar yaparak bir virüsün genom dizisini ortaya çıkarmıştır ve böylelikle de nükleik asitlerdeki bazların dizilimlerinin belirlenmesine katkıda bulunduğu için 1980 yılında Walter Gilbert ile birlikte yine aynı alanda Nobel ödülü kazanmıştır. (İki kez Nobel ödülü alan 4 kişiden birisidir). 

Sanger’in analiz yöntemine biraz değinecek olursak:

Dideoksi ya da zincir sonlanması reaksiyonları olarak da bilinir ve DNA Polimeraz enzimi tarafından zincir oluşumunu sonlandıran di deoksinükleotitlerin eklenmesi yöntemine dayanır. Bu yöntem için; tek iplikli kalıp DNA’ya, Dntp’lere, ddNTP, DNA polimeraz ve serbest OH grubu içeren primere ihtiyaç vardır. Bu yöntem genetik bozukluklara yol açan DNA baz değişimlerinin belirlenmesi, topluma özgü gen polimorfizlerinin bulunması, mikrobiyal hastalıklara neden olan mikroorganizmaların saptanması ve benzeri birçok çalışmada kullanılabilmektedir.

Ben de aslında genetik dünyasında bahsettiğim önemli etkiyi yaratan bu insanın hayatını biraz gözden geçirmek istiyorum siz sevgili blog okurları için.

Frederick Sanger, 13 Ağustos 1918 yılında İngiltere’de doğdu. Babası doktor olduğundan kendisinin de tıp alanında uzmanlaşacağı düşünüldü fakat bunun yerine büyürken doğaya ve bilime ilgi duymaya başlayan Sanger, Cambridge Üniversitesi’nde Biyokimya bölümü okumaya başladı. Bu dönemde araştırmacı bilim insanı olmaya karar vermişti. 1939 yılında burada lisans eğitimini tamamladıktan sonra doktora için Cambridge Üniversitesi’nde kalmış ve Albert Neuberger ile birlikte amino asit metabolizması üzerine çalışmıştır. Doktora çalışmasından sonra ise çalışmalarını insülin molekülünün üzerindeki serbest amino gruplarının kimliğinin belirlenmesi üzerine yoğunlaştırdı. Sanger bu çalışmada, amino asitleri sıralamanın yollarını bulmuştur böylece bir protein dizisi elde eden ilk kişi olmuştur! Ayrıca proteinlerin moleküler olarak dizildiğini ve bu proteinleri yapan genlerin ve DNA’nın bir düzen ve diziye sahip olması gerektiğini kanıtlamıştır. Sanger bu çalışmasıyla ilk kez Nobel ödülüne layık görülmüştür.

1951 yılına gelindiğinde Sanger, Cambridge Üniversitesi Tubbi Araştırma Konseyi’nin bir üyesiydi. 1962 yılında Tıbbi Araştırma Konseyi ile birlikte Francis Crick, John Kendrew, Aaron Klug ve birkaç kişinin daha DNA ile ilgili bir sorun üzerine çalıştıkları Moleküler Biyoloji Labaratuarına taşındı. DNA dizileme probleminin çözümü, kendisinin protein dizilemesinde yaptığı çalışmaların doğal bir uzantısıydı. Sanger ilk başta daha küçük olduğu için RNA’yı dizilemeye çalıştı sonunda bu DNA üzerinde uygulanabilecek tekniklere ve nihayetinde de günümüzde dizileme reaksiyolarında en çok kullanılan dideoksi yöntemine taban hazırladı. Paul Berg ve Walter Gilbert ile paylaştığı ikinci Nobel’ini bu çalışmayla kazandı. 1983’de emekli olan Sanger zamanının çoğunu bahçesiyle uğraşarak ve karısı Margeret Joan ile geçirdi.

1992 yılında Wellcome Trust ve Tubbi Araştırma Konseyi, genom üzerine bir araştırma merkezi olarak Sanfer Centre’ı kurdu. Bu mmerkez İnsan Genom Projesi’nin merkezlerinden biriydi ve hala diğer organizmaların dizilemeriyle çalışmakta olan aktif bir merkezdir.

Sanger 2013 yılında 95 yaşındayken hayatını kaybetti. Bilim dünyasına yaptığı katkılar için kendisine minnetarız.

 

 

Kaynakça:

  • www.niftytest.com
  •  www.bilimvetekno.com
  •  tr.wikipedia.org
  • www.slideshare.net
  • yunus.hacettepe.edu.tr
  • www.sentromer.com
  • www.dnaftb.org
  • www.genetikdunyasi.com
  • www.kimdirhayatibiyografisi.com
  • www.kimyahaberleri.com
, , , , ,

BİLİM VE SANAT IŞIĞINDA BİR LİDER: ULU ÖNDER MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

Merhaba sevgili arkadaşlar! Ben Özlem. Uygarlıkların geçmişten günümüze ve geleceğe uzanan yolunda en temel gaye; bilim ve sanattır. Bu iki faktörden biri dahi olmadığı taktirde toplumların aydın bir gelecekleri olamaz! Bizler yarınlar için çalışıyor, yarını düşünüyoruz. Bundan yaklaşık 137 yıl önce dünyaya gözlerini açan ve yarınlar için çalışan biri daha vardı: Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk. Peki O bu yolda neler düşündü, neler yaptı? Gelin biraz bahsedelim.

Mustafa Kemal Atatürk’ün bilim ve sanata verdiği önemden ve katkılarından bahsetmeye O’nun şu sözleri ile başlamak istiyorum. “Dünyada her şey için, maddiyat için, maneviyat için, muvaffakiyet için, en hakiki yol gösterici ilimdir, fendir; ilim ve fenin haricinde yol gösterici aramak gaflettir, cehalettir, delalettir.” ve ”Güzel sanatlarda muvaffak olmak, bütün inkılaplarda başarıya ulaşmak demektir. Güzel sanatlarda muvaffak olamayan milletler ne yazık ki, medeniyet alanında yüksek insanlık sıfatıyla yer almaktan ilelebet mahrum kalacaklardır.”. Bu sözleri her şeyi açıklıyor aslında… Şimdi Manastır Askeri İdadisi’ne bir yolculuk yapalım ve oradan anlatmaya başlayalım.

Manastır Askeri İdadisi yıllarından itibaren farklı alanlarda kitaplar okuyan Atatürk, şiire ayrı bir önem verirdi. Kendi anılarından öğrendiğimiz kadarıyla, gençlik yıllarında şiir yazardı. Şair ve hatip Ömer Naci Bey ile arkadaşlığı esnasında daha sık şiir yazmaya başlamıştı. Atatürk hatıralarında bundan şöyle bahseder: O zamana kadar edebiyatla çok temasım yoktu. Merhum Ömer Naci, Bursa İdadîsinden kovulmuş, bizim sınıfa gelmişti. Daha o zaman şairdi. Benden okuyacak kitap istedi. Bütün kitaplarımı gösterdim. Hiçbirini beğenmedi. Bir arkadaşın, kitaplarımdan hiçbirini beğenmemesi gücüme gitti. Onun ilgilendiği konunun şiir ve edebiyat olduğuna o zaman muttali oldum. Onunla çalışmaya başladım. Şiir bana cazip göründü. Fakat kitabet hocası diye yeni gelen bir zat beni şiirle iştigalden men etti. ‘Bu tarz iştigal seni askerlikten uzaklaştırır.’ dedi. Ne var ki güzel yazmak hevesi bende baki kaldı. Bu ikazı yapan Kitabet Öğretmeni Alay Emini Mehmet Asım Efendi’dir. Aynı olayı Mustafa Kemal, daha sonraları Ali Fuat Paşa’ya şöyle anlatır: Eğer kitabet hocamız imdadıma yetişmeseydi, ben de şair olup çıkacaktım. Çünkü hevesim vardı. Asım Efendi bir gün beni çağırdı: ‘Bak oğlum Mustafa dedi, şiiri filan bırak. Bu iş senin iyi asker olmana mani olur. Diğer hocalarınla da konuştum. Onlar da benim gibi düşünüyorlar. Sen Naci’ye bakma, o hayalperest bir çocuk. İleride belki iyi bir şair ve hatip olabilir fakat askerlik mesleğinde katiyen yükselemez.’ Hocamın ne kadar haklı olduğunu hadiseler ispat etti. Çok arzu ettiği hâlde Naci, Erkânıharp (kurmay) zabiti olamadı.

Açık sarı tonlarında(muz tadında),dışarıdan iki katlı görünen,her iki pencere arasında boydan beyaz (süt kokusu) sütunları olan ince duvar işlemeleri olan Manastır Askeri İdadisi. Bahçe duvarlarla örülmüş ve üzerinde siyah(şarjı bitmek üzere olan bir telefonun sarjı bittinde hissettirdiği renk) boyalı demir parmaklıklar var fakat pek yüksek değil. Bahçe ve okulun giriş kapıları siyah,demir ve geniş.Görselin sağında ve solunda iki büyük ağaç bulunmakta.

Manastır Askeri İdadisi

Şiirin haricinde müzik dinlemeyi ve dans çok etmeyi severdi. En çok dinlediği sanatçılardan birisi ise Safiye Ayla idi. Yöresel türküleri dinlemekle kalmaz, eşlik de ederdi. Sarı Zeybek gibi halk oyunlarını fırsatı oldukça oynardı. Rumeli türkülerini severdi. En sevdikleri arasında Kimseye Etmem Şikâyet, Mani Oluyor, Havada Bulut Yok, Dayler Dayler, Cana Rakibi Handan Edersin, Alişimin Kaşları Kara, İzmir’in Kavakları, Şahane Gözler, Sigaramın Dumanı, Asker Yolu Beklerim, Çile Bülbülüm Çile, Değirmene Un Yolladım, Şu Dalmadan Geçtin Mi, Pencere Açıldı Bilal Oğlan, Habugaha Girdim, Yanık Ömer, Fikrimin İnce Gülü, A Benim Mor Çiçeğim, Vardar Ovası ve Akşam Oldu Yine Bastı Kareler gibi parçalar sayılabilir.  Müziğe büyük önem vermesi sebebiyle 1 Eylül 1924’te ilk Musiki Muallim Mektebi açılarak, 1928-1933 yılları arasında öğretmen, orkestra elemanı ve askeri bando elemanı yetiştirmeye çalışıldı. 1925’te bir yarışma düzenlenerek sanatçı ve müzik öğretmeni yetiştirmek üzere Berlin, Paris, Budapeşte, Prag gibi Avrupa’nın önemli kültür şehirlerine yetenekli gençler gönderilmeye başlandı. Operaya destek vermek için 1930’da İstanbul Opera Cemiyeti kuruldu. 19 Haziran 1934’te Türkiye’yi ziyaret edecek olan İran Şahı Rıza Şah Pehlevi onuruna, Atatürk’ün yönergeleri ve denetimi ile ‘Özsoy Operası’ yazıldı. Bunların haricinde sahne sanatlarına önem veren Atatürk, tiyatro eğitimine önderlik etti.

Atatürk bu görselde zeybek oynuyor. Kolları açık, parmaklarını şıklatıyor, sol bacağı hafif bükük ve sağ bacağını onun üzerine atmış. Üzerinde siyah beyaz bir takım elbise var(İçinde birçoğumuzun fındık var sandığı fakat içinde beyaz çikolata bulunduran bayram şekeri samimiyeti var üzerinde ve bir o kadar da fındık sandığımız fakat beyaz çikolata bulunduran o çikolatayı yiyip yememe arasında duyduğumuz çelişkide suratımızda oluşan ciddiyet var suratında). Masalar O oluşturmuş vaziyette ortada boş bir alan bırakılmış.Zeybek oynayan bir bey daha var ve onları masadakiler keyifle izlemekte.

Mustafa Kemal Atatürk Zeybek Oynarken

Güzel sanatlar alanında ise Osmanlı Ressamlar Cemiyeti olarak 1908’de kurulan topluluğun Güzel Sanatlar Birliği adını alarak modern sanat akımlarının temel taşları arasında yerini almasını sağladı. Heykel sanatına da önem veren Atatürk, “Dünyada medeni olmak, ilerlemek ve olgunlaşmak isteyen herhangi bir millet, mutlaka heykel yapacak ve heykeltıraş yetiştirecektir” sözleriyle önemini bizlere vurgulamış oldu. 3 Ekim 1926’da İstanbul Sarayburnu’nda açılan Atatürk Heykeli, yapılan ilk heykel oldu.
Avrupa’daki Nazi zulmünden kurtarılarak Türkiye’ye ders vermesi için profesörler getirildi. Atatürk’ün bilime verdiği değerin en önemli göstergelerinden biri de bu bilim insanlarına verilen maaştır. Milletvekili maaşlarının yaklaşık üç katı idi. Yoksul bütçeye karşın bu denli yüksek ücret ödenmesi, o günkü yöneticilerin bilime ve aydınlanmaya verdikleri önemin bir göstergesiydi.

Bu görselde Atatürk üzerinde paltosu baştan aşağı siyah giyinmiş,bir sınıfta öğrenciler ile birlikte.Sağ eli cebinde, sol elinde şapkası ile bastonunu tutuyor. Atatürk öğretmen masanın orada tahtaya bakıyor, tahtadan okunmuyor olsa da matematik dersi olduğunu anlayabiliyoruz. Bu kareye Atatürk ile üç öğrenci girmiş onların da sadece arkadan saçları ve sırtının yarısına kadar görebiliyoruz.

Ulu Önder, Öğrenciler ile Sınıfta

Eğitim alanında Arap Alfabesi ses uyumu bakımından Türkçeye uygun olmadığından okuma ve yazma güçlüğüne neden oluyordu. Bu nedenle ülkemizde okuma ve yazma bilenlerin sayısı da oldukça azdı. Latin Alfabesinden yararlanılarak Türk dilinin yapısına uygun Türk Alfabesi hazırlandı. Yeni Türk harfleri, TBMM tarafından 1 Kasım 1928 tarihinde kabul edildi. Bunun üzerine 1932 yılında Türk Dil Kurumunu kurdu. İlköğretim, devlet eliyle zorunlu ve parasız hale getirilmiştir. Her yaştan kişiye okuma-yazma öğretmek amacıyla “Millet Mektepleri” açılmıştır. Mesleki ve teknik eğitime önem verilerek erkek ve kız sanat ve meslek okulları açtı. 1935’te Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’ni açtı.
Türkiye Cumhuriyeti’nin, önceki tüm Türk devletleri ile bağı olduğunu ve dünya uygarlığının buluşma ve gelişmesinde Türk uygarlığının payı olduğunu düşünen Atatürk, tarih anlayışını geliştirmek ve bu amaçla araştırmalar yapmak için 12 Nisan 1931’de Türk Tarih Kurumunu kurmuştur.

1933’te ziraat(tarım) alanında bilimsel çalışmalar ve gelişmeler yapmak üzere Ankara Yüksek Ziraat Enstitüsü kuruldu. 1935’te yeraltı kaynaklarının araştırılması için Maden tetkik Arama Enstitüsü (MTA) ve Etibank kurulmuştur. 1925’te ise “İstikbal göklerdedir” diyerek Türk Hava Kurumunun kurulmasını sağlamıştır.

Atatürk etrafındaki kalabalık ile göğe bakıyor. Sağ eli göğü işaret ediyor. Başında şapkası,üzerinde paltosu ile güneşin renklerinde (soğuk günlerin, bulutlu havaların ardından, güneş çıkınca öten kuş sesleri eşliğinde, ısıttığı doğanın kokusu, bedenimizde hissettiğimiz o sıcaklık gibi) ile yıkanıyor adeta!

Mustafa Kemal Atatürk: “İstikbal Göklerdedir.”

Bir şair olmadı fakat birçok kitap yazdı. Bunlardan biri yazdığı 44 sayfalık geometri kitabı. Bu kitap geometri terimlerinin bugün kolay bir şekilde yazılıp anlaşılmasını sağladı. Zira Atatürk Dolmabahçe Sarayı’nda kendi el yazısı ile kaleme aldığı geometri kitabında matematiksel birçok terim geliştirdi. Bu sayede anlaşılması oldukça güç olan Osmanlıca geometri terimlerine Türkçe karşılıklar bulanarak geometrinin ezberlenmesi ve öğrenilmesi güçlüğüne son verilmiştir. Şüphesiz ki Mustafa Kemal Atatürk’ün en büyük eseri, TÜRKİYE CUMHURİYETİ‘dir.
Başka yaşamlar için feda edilmiş 57 yıllık bu yaşamdan bizlere kalan miraslar karşısında, O’na sonsuz sevgi ve minnet duyuyor ve yazımı şu sözlerle sonlandırmak istiyorum: EY BÜYÜK ATATÜRK! AÇTIĞIN YOLDA, GÖSTERDİĞİN HEDEFE DURMADAN YÜRÜYECEĞİME ANT İÇERİM.

Kaynakça:
http://www.haberturk.com/mustafa-kemal-ataturk-un-sanata-katkilari-1707795
http://ataturkun-bilimsel-alanda-yaptigi-calismalar.nedir.org/

http://www.ata.tsk.tr/01_hayati/yazdigi_eserler.html
http://www.ataturkinkilaplari.com/ak/160/ataturk’un-yazdigi-geometri-kitabi-ve-onemi.html

, ,

Sessiz İnsanlar En Gürültülü Zihinlere Sahiptir

Merhaba FST okurları biz FST’ den Zehra Özcan ve Aynur Efe. Bu yazımızda sizlere 14 Mart 2018’de hayatını kaybeden, birçok  insana ilham veren, çalışmalarıyla fizik biliminin ilerlemesine yardım eden kuramsal fizikçi Stephen Hawking’ ten bahsedeceğiz. David Stuk’ un tabiriyle “ Stephen Hawking ile ilgili her şey bir cazibe kaynağıdır: engelli bir bedene hapsolmuş bir dehâ; sadece tek bir kasın oynayabildiği yüzdeki gülümser ifade; evrenin en tuhaf yerlerini keşfe davet eden robotlar bir ses.” Hadi hep birlikte bu dehanın yaşamına bir göz atalım.

Hawking, Galileo’nun ölümünden tam üç yüz yıl sonra 8 Ocak 1942’de doğdu. Babası biyoloji uzmanıydı ve oğlunun da bu yönde eğitim almasını istiyordu. Ancak Hawking’in istediği matematik bölümüydü. Oxford Üniversitesinde ise matematik bölümü bulunmuyordu. Bu nedenle on üç yaşından beri araştırma yapmak istediği bölüm olan fizik bilimin tercih etti. Oxford Üniversitesinden 1962 yılında mezun oldu. Daha sonrasında kozmoloji (evren bilimi) alanında çalışma yapmak için Cambridge Üniversitesine geçiş yaptı.

Oxford Üniversitesindeki son zamanlarında hareketlerinin hantallaştığını fark eden Hawking’e Cambridge Üniversitesine gelişinden kısa bir süre sonra ALS (motor-nöron hastalığı) teşhisi konuldu. Bu sıralarda henüz 21 yaşındaydı.

Doktorlar iyileşme konusunda hiçbir güvence veremiyorlardı. Bu şartlar altında, böylesine bir hastalığa sahipken, doktorası üzerinde çalışmak pek umut verici görünmemekteydi. Doktorasını bitirene kadar kendi yaşamının bitmiş olma ihtimali çok yüksekti. Doktorlar çok yaşamayacağını söylüyorlardı. Sıkıntılı rüyalar peşini bırakmıyordu. O günleri kendisi şöyle anlatıyor:

“Hastaneden çıkışımdan kısa bir süre sonra rüyamda idam edilecek olduğumu gördüm. Birdenbire cezam ertelenirse yapmaya değer çok şey olduğunu kavradım. Defalarca gördüğüm bir başka rüyada başkalarını kurtarmak için hayatımı feda ediyordum. Sonunda, nasıl olsa öleceksem, bu bir işe de yarayabilirdi.”

Stephen Hawking tekerlekli sandalyesinde oturuyor, ellerini dizlerinin üstünde birleştirmiş, suratında boş bir ifade var. Arkasında ise cambrisge binası ve çimler var.

“Sonunda, nasıl olsa öleceksem, bu bir işe de yarayabilirdi.”

Tam bu noktada sonraki yaşantısında hayattan tat aldığın fark etti. Kendi ifadesiyle; (ilk defa) sıkı  çalışmaya karar verdi ve bunu çok sevdi, hayatı boyunca da bırakmadı. Daha sonrasında öğretim görevlisi oldu ve Jane Wilde ile evlendi.

Katıldığı bir radyo programında söyleşici Sue Lawley’in “Hastalığı kabullenmeye çalışırken senin için diğer esin kaynağı bir partide tanıştığın ve aşık olup ardından evlendiğin Jane Wilde adlı bir genç hanımdı. Başarının ne kadarını Jane’e borçlu olduğunu söyleyebilirsin?” Sorusu üzerine şu cevabı verdi:

“Kuşkusuz o olmasaydı başaramazdım. Onunla nişanlı olmak beni içinden bulunduğum depresyon batağından çıkardı. Eğer evleneceksek benim bir iş bulmam ve doktoramı bitirmem gerekiyordu. Sıkı çalışmaya başladım ve bundan hoşlandığımı far-kettim. Durumum kötüleşirken Jane tek başına bana baktı. O aşamada hiç kimse bize yardım önerisinde bulunmuyordu ve kuşkusuz yardım için ödeme yapamazdık.”

Bir evin kapısının önünde Hawking ve eşi yan yana, kol kola girmişler. İkisi de ayakta, Jane Wilde'ın üzerinde kırmızı bir kazak ve kahverengi bir elbise var. Hawking gri bir kazak üzerine siyah ceket giymiş. İkisi de gülümsüyor, ama Jane Wilde Hawking'e bakarak gülümsüyor.

“Kuşkusuz, o olmasaydı başaramazdım.”

Hastalığından  önceki yaşamıyla ilgili olarak da şunlar söylüyor:

“Motor nöron hastalığına yakalanmadan önce hayattan bezmiştim. Fakat erken ölüm olasılığı benim, yaşamın yaşanmaya gerçekten değer olduğunu anlamamı sağladı. İnsanın yapabileceği çok şey var. Durumuma rağmen insan bilgisine mütevazi ama önemli bir katkıda bulunduğumdan, gerçek bir başarı duygusuna sahibim. Kuşkusuz ben çok  şanslıyım, fakat yeterince sıkı ç alışırsa herkes her şeyi başarabilir.”

İham verici bir hayat hikayesi var Hawking’in. “Yaşam ne kadar kötü gözükürse gözüksün, her zaman yapabileceğiniz bir şeyler vardır. Mutlaka başarabileceğiniz bir şeyler… Yaşamın olduğu yerde umut da vardır.”  ifadesinde de geçtiği üzere asla umutsuzluğa düşmeyen; çok çalışan; hayatlarımızdaki engellere rağmen başarılı olabileceğimizi, bunların bizi engelleyemeyeceğini gösteren ve hem bize, hem de çoğu insana ilham kaynağı olmuş bir dehanın öyküsü var burada… 

Kendisinin yaşamı, bize çalışarak başarabileceğimizi, “Hareket edemesem ve bir bilgisayar aracılığıyla konuşmak zorunda olsam da, zihnimin içinde özgürüm. Evreni keşfetme özgürlüğüne sahibim. Engelleri kişinin kendisinin oluşturduğunu ve asıl engellerin içimizde olduğunu, sevdiğimiz işi bularak peşinden gitmemiz gerektiğini öğretti.

Hawking’i asıl tanımlayan şey acıları değil. Çünkü bir noktada hepimizden daha şanslı. Bizler bedenlerimizde hapis değiliz belki ama zihinlerimizde kesinlikle aşamadığımız prangalarımız var. Hawking’ i özel kılan bu prangalarla mücadelesi. Eğer insanlığa bir şeyler katmak istiyorsanız tüm bu engelleri aşıp, hayal gücünün sonsuz enginliğinde yüzmelisiniz. İşte o zaman keşfedersiniz, o zaman bilinen her şeyden daha muazzamını keşfedersiniz: Bilinmeyeni. Hawking’den ne mi öğrendik? Bu prangaları aşmak için kuvvetli bir bedene değil, özgür bir zihne sahip olmamız gerektiğini. Fırtınanın ortasında kaldığımızda ve beklediğimizden de uzun sürdüğünde ve hatta artık kelimeler dahi anlamını yitirdiğinde, gökyüzüne bak. Asla pes etme. Çünkü orda, kozmosta, daha büyük bir şeyin parçası olma fırsatı var, daha mükemmel bir şeyin… Bilim elden ele geçen bir meşale gibidir. Her nesilde biraz daha körüklenerek devredilir. O sırasını devretti. Artık bizim zamanımız. Bizler bilim yolunda ilerleyerek, hayatını bilime adamış olan bizden önceki elleri onurlandıracağız.  Tabi ki öncelikle bize bu yolda devam etmek için ilham veren Stephen Hawking ‘i…

Ve son olarak yazımızı bu dehadan birkaç alıntıyla noktalıyoruz;

“Önemli olan bedeninizdeki engeller değil, kafanızdaki tembelliklerdir.”

“Sessiz insanlar en gürültülü zihinlere sahiptir.”

“Bilginin en büyük düşmanı bilgisizlik değil, bildiğini zannetmektir.”

“İnsanın gayret etmesi için hiçbir sınır olmamalıdır. Hayat ne kadar kötü görünse de yaşamın olduğu yerde umut da vardır.”

 

Işıklar içinde uyu Profesör Hawking…

Zehra Özcan & Aynur Efe

(Eric Rose’un kaleme aldığı, Stephen Hawking’in yaşamına ait daha detaylı biyografi yazımızı buradan okuyabilirsiniz.)

, ,

KÜÇÜK YAŞAM, BÜYÜK BULUŞ: JOHANNES KEPLER

FST’nin değerli üyeleri, ben Beyza. Bu yazımı, sizlere Johannes Kepler‘in büyülü yaşamından birkaç kesit verebilmek için hazırladım. Sizlerin de ilgisini çekebileceğini düşünüyorum.

1577 yılı, kayıtlı tarihteki en olağanüstü kuyruklu yıldızlardan biriyle taçlanmıştı. Dolunaydan elli kat geniş kuyruğu ile görkemli bir şekilde gökyüzünden geçip gitmişti. Almanya’nın güneyinde Württemberg dükalığında, Katharina Kepler, beş yaşındaki oğlunu Leonberg köyüne bu eşsiz şöleni izlemeye götürmüştü. Beş yaşındaki Kepler’in zaten zayıf olan görme gücü, saat ilerledikçe daha da azalmış ve bu gösteriden hiç etkilenmemesine sebep olmuştu. İleride Johannes bunu acı ve zor geçen çocukluğundan güzel bir anı olarak hatırlayacaktı.

Johannes Kepler 1571 yılı 27 Aralık gününde Weil der Stadt şehrinde, büyük babasının evinde dünyaya geldi. Ailenin ilk çocuğuydu ve babası hâlâ kendi anne ve babası ile yaşıyordu. Kepler ailesi bir zamanlar seçkin ve soylu bir aileydi fakat o dönemde durumları kötüye gidiyordu. Nesiller önce, Kepler’in beşinci kuşaktan dedesi, askerlik hizmeti sırasında gösterdiği kahramanlıklardan dolayı İmparator Sipismund tarafından şövalyelikle ödüllendirilmişti. Bu ödüllendirmenin ardından, aile zamanla imparatorluk hizmetinden ayrılmış, soylular yerine zanaatçılar sınıfına girmiş ve küçük bir kent olan, Weil der Stadt’a yerleşmişti. Kepler doğduğunda ise diktatör büyük babası Sebald, on yıldır belediye başkanlığı yapmaktaydı. Sebald, Johannes’in model alabileceği tek insandı. Kepler ailesinin kötüye giden durumunda, Johannes’in babasının büyük rolü vardı. Kepler babası için, “Her şeyi mahfederdi. Günahkâr, kaba ve kavgacı bir adamdı.” demiştir. Johannes, şifalı otlarla uğraşan annesi Katharina tarafından büyütülmüştü. J. Kepler annesi için de “sivri dilli ve aksi” kelimelerini kullanmıştır. Sonraki zamanlarda ise annesi büyücülük işleri yaptığı gerekçesiyle suçlanmış, Kepler de işlerini bırakıp annesini savunmaya Almanya’ ya dönmüştü.

Kepler 23 yaşında iken Graz Üniversitesi’nde astronomi profesörü  olmuş ve Galileo ve Tycho Brahe ile tanışmıştı. Yanında yardımcısı olarak çalıştığı Brahe hayata gözlerini yumduğunda, Kepler ona ait bütün kayıtları aldı. Bunlardan ve kendi gözlemlerinden yola çıkarak gezegenlerin güneş çevresinde nasıl döndüklerini tanımlayan matematiksel formüller üretti. Prag Rasathanesi’nin başında bulunan Brahe’nin yerini aldı. Ayrıca Kepler, teleskopların nasıl çalıştığını ve insanların nasıl gördüklerini açıklayan ilk insandır. Keplerin buluşları bunlarla sınırlı değildir. Astronomlar Güneş Sistemi’nin merkezinde Güneş olduğunu ve gezegenlerin hem Güneş’in hem de kendi etrafında döndüğünü biliyorlar fakat Copernicus‘un gözlemlerine dayanarak gezegenlerin yörüngelerinin daire şeklinde olduğunu düşünüyorlardı. Bu meseleyi Kepler farklı bir yönden ele aldı ve gezegenlerin daire olmayan bir şekilde yörüngeye sahip olabileceklerini düşündü. İncelemesine ise Mars’tan başladı. Bu gezegenin yörünge şeklinin en iyi örneği teşkil edebileceğini düşündü. Öyle de oldu! Altı yıllık uzun ve zahmetli bir çalışmanın ardından, Mars’ın yörüngesinin elips şeklinde olduğu sonucuna ulaştı. 1609 yılında da “Yeni Astronomi” adlı bir kitap yayımlayarak buluşlarını bu eserde topladı. Ardından diğer gezegenlerin de elips şeklinde yörüngeye sahip olduklarını buldu.

Güneş çevresinde eliptik yörüngelerinde dolaşan Mars ve Dünya görseli

Mars’ın yörüngesi.

Keplerin ölümünden bahsedecek olursak, bir seyahat sırasında zorlu koşullar ve soğuk sonbahar yüzünden hasta olan Johannes, yüksek ateş ve sayıklamalarla mücadele etmiş, bir kaç gün bilinci kapalı kalmış ve ardından hayata gözlerini yummuştur. Bu noktada benim ilgimi çeken ve etkilendiğim olay ise, cenazesine gelen insanların söyledikleri oldu. Şu sözleri okurken gerçekten etkilendim, “Biz o akşam orada gökten ateş toplarının düştüğünü gördük. Meteorların doğal olaylar olduğunu biliyoruz ama belki de bu olay göklerin kendi yorumcusu için ağlaması olabilir.”

Kepler’in mezarının yeri artık bilinmiyor. Şehri savunanlar ya da şehre saldıranlar tarafından yok edilmiş olabilir. Mezara ait tek kayıt, Kepler’in arkadaşının, Kepler’in kendi sözlerini mezar taşından kopyalayıp bizlere ulaştırmasıdır. Kepler kendi yazıtında şunları söylemiştir:

“Gökleri ölçtüm,

Şimdi Dünya’nın gölgelerini ölçüyorum.

Zihnim zaten göklerdeydi. 

Şimdi bedenimin gölgesi orada yatıyor.”

KAYNAKÇA

,

Erwin Schrödinger Kimdir?

Merhaba FST okurları, ben İlayda. Bugün size maddenin dalga teorisine ve kuantum mekaniğe katkı sağlamış Avusturyalı teorik fizikçi Erwin Schrödinger’i anlatmak istiyorum. İngiliz Fizikçi P.A.M Dirac ile birlikte 1933 yılında Schrödinger Denklemi ile Nobel Fizik Ödülü’nü almış Scrödinger’i gelin biraz daha yakından tanıyalım.

12 Ağustos 1887’de Avusturya’nın Viyana kentinde dünyaya gelen Schrödinger, 1906’da Viyana Üniversitesi’nin fizik bölümüne girdi ve doktora derecesini 1910’da aldı. Birinci Dünya Savaşı’nda askerlik yaptıktan sonra Zürih Üniversitesi’ne gitti. Orada, 1926’da, teorik fizikçiler tarafından özgün çalışma için oldukça yaşlı görülen bir yaşta kuantum dalga mekaniğinin temellerini oluşturmaya başladı. Makalelerinde, kuantum mekaniğinin temeli olan ve Newton’un denklemleriyle de aynı ilişkiye dayanan kendi kısmi diferansiyel denklemlerini tanımladı. Louis de Broglie’nin, parçacıkların ikili yapısının olduğu ve bazı durumlarda dalga gibi davrandıkları önergesini kabul ederek sistemin davranışlarını tanımlayan dalga denklemini ortaya koydu.

Schrödinger Denklemi, Newton denkleminden farklı olarak sadece fiziksel olayların ortaya çıkması ile ilgili olan dalga fonksiyonlarıdır. Newton’un gezegen yörüngelerindeki olayların kesin ve kolayca görselleştirilmiş dizisi; kuantum mekaniğinde, daha soyut olasılık kavramıyla değiştirilmiştir.

Schrödinger hayatının geri kalanını teorisinin felsefi yönden açıklarını bulmaya adayarak geçirmiştir. Düşüncesinde bulduğu en önemli açık, 1935’te Schrödinger’in Kedisi olarak bilinen düşünce deneyi olmuştur. Schrödinger, kilitli demir bir kutunun içinde bir miktar radyoaktif madde, bir kedi, bir şişe zehir, bir sayaç ve bir çekiç hayal etmiştir. Geçen bir miktar sürenin sonunda radyoaktif madde bozunmuş da olabilir bozunmamış da. Her iki olasılık da eşittir. Sayaç eğer bozunmayı algılarsa çekiç zehir dolu şişeyi kıracak ve kedi ölecektir. Bozunma yoksa kedi yaşayacaktır. Yani birisi kabı açana dek kediye ne olduğunu bilmek imkansızdır. Böylece sistem tek bir yapılandırmaya ulaşana kadar kedi hem canlı hem de ölü olarak süperpozisyon denen iki ayrı durumun bir parçacık için aynı anda geçerli olması durumundadır. Schrödinger bu sonucu oldukça gülünç bulmuş ve bu düşünce deneyinin fizikçiler arasında uzunca bir süre tartışılacağını bilmiştir.

Schrödinger'in kedisi, düşünce deneyinin tasviri. Kutunun içinde ölü ve diri iki kedi çizimi var.

Schrödinger’in kedisi, düşünce deneyi.

1927’de Schrödinger, kuantum hipotezinin mucidi Max Planck’ın daveti üzerine Einstein’ın da içinde bulunduğu seçkin bir üniversite olan Berlin Üniversitesi’ne geldi. 1933 yılına kadar üniversitede kaldıktan sonra Yahudi zulmünün ulusal bir politika haline geldiği bir ülkede yaşamaya dayanamayarak ülkeden ayrılmaya karar verdi. Daha sonra onu Avusturya’ya, Büyük Britanya’ya, Belçika’ya, Roma’ya ve son olarak 1940’da, siyaset yapmadan önce matematikçi olan Premier Eamon de Valera etkisi altında kurulan Dublin İleri Araştırmalar Enstitüsü’ne götüren yedi yıllık bir maceraya atıldı.

Schrödinger, sonraki 15 yıl boyunca İrlanda’da kalıp fizik, felsefe ve bilim tarihiyle ilgili araştırmalar yaptı ve kuantum fiziğinin, genetik yapının kararlılığını açıklamak için nasıl kullanılabileceğini anlattığı ”Yaşam Nedir?” i yazdı (1944). Kitapta yazılanların günümüzdeki gelişmelerden dolayı doğruluğu olmamasına rağmen Schrödinger’in bu kitabı, konuyla ilgili en yararlı ve derin kaynaklardan biri olmaya devam etmektedir. 1956 yılında emekli olup Viyana’ya geri dönen Schrödinger, 4 Ocak 1961’de vefat etti.

Schrödinger, neslinin fizikçileri arasında entelektüelliği ve çok yönlülüğü sayesinde öne çıkmayı başarmıştır. Felsefe ve edebiyatın kalbinde yaşaması, tüm makalelerini ve kitaplarının çoğunu İngilizce yazması, Antik Yunan felsefesi ve bilimi üzerinde çalışmasının ona kazandırdığı şüpheci bakış açısı gibi pek çok etken sayesinde bilim ve felsefenin neredeyse tüm dallarına katkıda bulunmuştur.

Bir sonraki yazıda görüşmek üzere. Bilim sizinle olsun :).

Kaynakça:

  1. https://www.britannica.com/biography/Erwin-Schrodinger
  2. https://en.wikipedia.org/wiki/Erwin_Schrödinger

 

 

 

,

Stephen Hawking Kimdir?

Merhaba sevgili FST okurları, ben Eric Rose. Bu yazıda, 8 Ocak tarihinde 76 yaşına giren ve herkesin günlük bilim haberlerini takip etmeseler de bir yerlerde mutlaka adını duyduğu teorik fizikçi Stephen Hawking’in hikayesini anlamaya ve anlatmaya çalışacağım.

Sitemizi kurduğumuzdan beri ele aldığımız her bilim insanın içinde Stephen Hawking’in yerinin ayrı tutulması gerektiğini düşünerek bu yazıyı hazırlamaya gönüllü oldum. Bu, onun yaptığı bilimsel atılımlara hayranlığım kadar tüm zorluklara rağmen nasıl hayallerini sürdürdüğünü anlatmak istememle de ilgili. Bu yüzden yazımın bazı kısımlarını onun bilimsel başarıları kadar önemli olan hayata karşı başarılarına ayıracağım.

Hikayesi 8 Ocak 1942 tarihinde İngiltere’nin Oxford şehrinde başladı. Babası bir biyoloji uzmanıydı ve mezun olduğu üniversite ise Oxford Üniversitesi’ydi. Oğlunun da bu üniversitede eğitim alması gerektiğine inanıyordu ancak aile bütçesinin kısıtlı olması nedeniyle oğlunun önündeki tek seçenek Oxford Üniversitesi’nin hazırladığı burs sınavına girmek ve başarılı olmaktı. Burs sınavı teorik sınavın yanında üniversite hocalarının mülakatını da kapsıyordu. Bu mülakatın nedeni öğrencileri yakından tanımaktı. Stephen Hawking teorik sınavdan ve verdiği zeki yanıtlarla da mülakattan geçerek birinci derecede bursa sahip olarak Oxford Üniversitesi’ne girdi. O zamanlar babasının okumasını isteği alan olan biyolojiden hoşlanmazdı. Kendi isteği olan matematik bölümü de Oxford Üniversitesi’nde bulunmadığı için  üniversitenin fizik bölümüne kayıt oldu. Üç yıl sonra doğa bilimlerinde birinci sınıf onur madalyasıyla ödüllendirildi. 1962 yılından Oxford’dan mezun olan Stephen Hawking, tutkunu olduğu evrene dair araştırmalar yapmak için Oxford Üniversitesi’ni bırakarak Cambrige Üniversitesi’ne geçti.

Oxford Üniversitesi’ndeki son yıllarında nadir olarak meydana gelen istemsiz kasılma ve tutulmaları giderek şiddetlendi ve henüz 21 yaşındaydı. Cambrige Üniversitesi’ne geçtiği ilk yılda zaman zaman meydana gelen takılıp düşme olayları sıklıkla tekrarlanmaya, hatta ayakkabı bağlarken bile zorlanmaya başladı. Arkadaşları ve hocaları bunu fark etmese de tatil için gittiği ailesinin yanında hastaneye götürüldü ve gerçekle yüzleşti. 20’lı yaşlarının başında Amyotrofik Lateral Skleroz(ALS) hastalığına yakalanmıştı. Motor nöronların zamanla yüzde seksenini öldürerek sinir sistemini felç eden ancak beynin zihinsel faaliyetlerine dokunmayan bu hastalık, Hawking’i tekerlekli sandalyeye hapsetti. 1985 yılında ise konuşma yetisini kas sistemlerinin iflasıyla birlikte tamamen kaybetti. O tarihten beri Stephen Hawking sağ yanağındaki ufak bir kas hareketinin yardımıyla bilgisayar aracılığı ile yazı yazarak konuşabiliyor. ACAT adlı kaynak yazılımını kullanan Stephen Hawking yanağının çalışan kaslarını kullanarak yazılımı kullanabiliyor. ACAT yazılımı tablet ekranındaki her pikseli satır satır ve sütun sütun tarayarak istediği harfi seçiyor, düşüncelerini bu sayede kolayca yazıya dökmesini sağlıyor. ACAT yazılımının kapasitesi 2600 kelime civarındadır. Sağlıklı ortalama bir insan kapasitesi ise 2500 kelime civarı olduğunu düşünürsek Stephen Hawking’in kendini ifade etmekte eksiklik yaşamadığını söyleyebiliriz. Bir sunumunda hastalığının kendini nasıl hissettirdiği sorulduğunda Stephen Hawking’in cevabı söyleydi;

‘’Hastalığımın beni engellediğini sanabilirsiniz ancak bu durumum çoğu zaman arkadaşlarım arasındaki sıradan konuşmalara katılmamı engelliyordu. Ben de sessiz aklımın içinde, sınırsız evreni düşlüyordum. Bu, bugün ait olduğum yere gelmemin nedenidir.’’

1973’te Gökbilim Enstitüsü’nden ayrılarak  uygulamalı matematik ve kuramsal fizik bölümüne geçti. 1979’ta  matematik bölümünde Lucasian matematik profesörü oldu. Bu kürsü 1663 yılında üniversite parlemanto üyesi Henry Lucas tarafından kuruldu ve bu ünvana ilk olarak Isaac Barrow, daha sonra da 1669’da Isaac Newton sahip olmuştu. Stephen Hawking 1979 yılında emekli olana dek bu ünvanda kaldı. Günümüzde Albert Einstein’den sonra gelen en büyük teorik fizikçi olarak anılmaktadır(Isaac Newton prizma deneyleri ve gözlem matematiğiyle Deneysel Fizikçi olarak anılır.).

 

 

Kitaplı bir odada uzaklara bakan Stephen Hawking

Stephen Hawking 1989 yılında Cambrige Üniversitesi’nde…

 

Bilimsel Çalışmaları

Temel çalışma alanı evrenin prensipleri üzerinedir. Roger Penrose ile birlikte Albert Einstein’in uzay-zamanını(Space-time) kapsayan Genel Görelilik Kuramı’nın genelleştirerek Her Şeyin Teorisi’ne giden yolun açılmasının gerektiğini düşünerek bu alana yoğunlaştı. Tekillik(Singularity) Teorisi bu amaçla ortaya kondu. Buna göre tekillik nedir?

Sorunun cevabı sonsuz kütleyi; son derece küçük bir alanda tutan tek boyutlu bir nokta olmasıdır. Tekillik içinde yerçekimi teorik olarak sonsuza ulaşır ve uzay-zamanı sonsuz şekilde büker. Tekillik noktasında bilinen fizik kuralları tamamen kaybedilir. Bu çalışmayla Roger Penrose ve Stephen Hawking Tekillik noktasını kanıtlayarak Büyük Patlama Teorisinin’nin öne sürdüğü büyük patlamadan önce evrenin bir tekillikten ibaret olduğunu öne sürmüşlerdir. S. Hawking bir diğer çalışması olan Hawking Radyasyonu’nu ise söyle açıklar:

Kara delikler birbirinin zıttı olan  negatif ve pozitif atomları ayrıştırıyor ve farklı davranışlara sokuyordu. Bir kara delik negatif atomları kendine çekerken pozitif atomları ise itiyordu. Bu, pozitif atomların saf enerjiye dönüşümüne kadar enerji üretmesini sağlıyordu. Bu enerji yüzünden tekilliğe dik bir açıyla gözlemlenen ışımalar Hawking Işıması olarak adlandırıldı.

 

Sunum yaparken arka fonda nöronlarla zenginleşen bir sahne ve tam önünde de Stephan Hawking duruyor.

2016 Yıl Newyork’ta gerçekleşen konuşmasından…

 

Stephen Hawking’in küçük bir sözüyle bu yazının sonlanması yerinde olacaktır:

 

‘’Galileo’nun tam 300. yıl dönümünde doğdum. Ayaklarınıza değil gökyüzüne bakın. Gördüğünüz şeylerin mantığını anlamaya çalışın. Evrenin neden var olduğunu düşünün, meraklı olun.’’

 

İYİ Kİ DOĞDUN HAWKİNG!

 

Aldığı Ödüller

  1. Adams Prize (1966)
  2. Eddigton Medal (1975)
  3. Maxwell Medal and Prize (1976)
  4. Heineman Prize (1976)
  5. Hughes Prize (1976)
  6. Ras Gold Medal (1985)
  7. Albert Einstein Medal (1979)
  8. CBE (1982)
  9. Wolf Prize  in Physics (1988)
  10. Prince of Asturias Award (1989)
  11. Copley Medal (2006)
  12. Fundamental Phyiscs Prize (2012)
  13. BBVA Foundation  Frontiers  of Knowledge Awards (2015)

Kaynakça

,

Max Born Kimdir?

Merhaba sevgili FST okurları, ben İrem. Bu yazımda bilim dünyasına birçok katkıda bulunmuş Nobel Ödüllü bir bilim insanı, Max Born’dan (1882-1970) bahsedeceğim.

Max Born'un yan profilden çekilmiş bir fotoğrafı, takım elbise giymiş, kafasının ortası kel bir adam.

Max Born

Alman matematikçi ve fizikçi Max Born; anatomist ve embriyolog olan Profesör Gustav Born ve Silezyalı fabrikatör bir ailenin mensubu Margarethe Born’un (Kaufmann) iki çocuğundan biri olarak 11 Aralık 1882’de, Breslau’da dünyaya geldi. Breslau’daki König Wilhelm’in Gymnasium‘unda (Almanya’da bulunan, öğrencileri üniversiteye hazırlayan lise üstü seviyedeki bir okul.) eğitim aldıktan sonra öğrenim hayatına Breslau, Heidelberg, Zurich ve Göttingen üniversiteleriyle devam etti. Daha sonra çalışmalarında etkili olacak matris hesabı ile Breslau’da tanıştı. İleri düzey matematikle tanışması ise Zürich Üniversitesi’nde Hurwitz’ten aldığı eliptik fonksiyonlar dersi sayesinde gerçekleşti.

Öğreniminin ikinci aşamasında ağırlıklı olarak matematik okudu. Bu sırada tanışmış olduğu dönemin parlak matematikçilerinin (Klein, Hilbert, Minkowski, Runge) Born’un matematik bilgi ve becerisine büyük katkıları oldu. Aynı zamanda Schwarzschild’den astronomi, Voigt’den fizik eğitimi aldı.”Elastik Çizgilerin Kararlığı” adını taşıyan çalışmasıyla Göttingen Felsefe Fakültesi Ödülü‘ne layık görüldü. Aynı çalışma ile 1907 yılında Göttingen Üniversitesi’nden doktor unvanıyla mezun olduktan sonra Larmor ve J.J Thomson ile çalışmak üzere kısa süreliğine Cambridge’e gitti. Breslau’ya döndüğü 1908-1909 yılları arasında Lummer ve Prinsheimle ile birlikte görelilik teorisi üzerine çalıştılar. Bu süre zarfında Göttingen Üniversitesi’nde fizik doçentliğine atandı. 1914’te Max Planck’ın çağrısı üzerine Berlin Üniversitesi’nde ders vermeye başlayan Born’un bu görevi I. Dünya Savaşı sebebiyle çok kısa sürmüş olsa da Einstein ile Born arasında ömür boyu süren bir dostluğun kurulmasını sağladı.

1919-1921 yılları arasında Frankfurt Üniversitesi‘nde profesörlük yaptıktan sonra, Göttingen Üniversitesi’nden gelen çağrı ile Fizik Enstitüsü’nün yöneticiliğini üstlendi. Enstitü’nün kuramsal fizik bölümünün başına geçerek deneysel fizik bölümünü James Frank’a bırakan Born; asistanları Heisenberg, Fermi ve Pauli ile kuantum teorisi üzerine çalışmaya başladı. II. Dünya Savaşı’na uzanan bu 10 yılda pek çok fizikçinin yetişmesine önderlik etti ve Enstitü’yü kuramsal ve deneysel fiziğin merkezi haline getirdi.

Hitler’in iktidara geldiği dönemde birçok bilim insanı gibi Max Born da görevinden uzaklaştırıldı. 1933 yılında Cambridge‘de 2 yıl süreli görevine başladı. 1935-36 yılları arasında Bangalore’de Hint Enstitüsü’nde altı ay geçirdi ve burada Sir Raman’la çalıştı. Fizik felsefesi üzerine çalışmaları da bulunan Born, 1936’dan 1953’e kadar görev yapacağı Edingburgh Üniversitesi‘nde Tait doğa felsefesi profesörü olarak çalışmaya başladı. Üniversite, kendisine 17 yıl boyunca birçok ülkedeki üniversiteleri ziyaret etme ve çalışmalarını sunma kolaylığı da sağlamıştır.

1953’te emekliliğe ayrılıp ülkesine dönerek Bad Pyrmont’a yerleştiği sırada, kuantum mekaniği araştırmaları sayesinde W. Bothe ile birlikte 1954 Nobel Fizik Ödülü’nü paylaştı ancak bu ödül, kimi zaman olduğu gibi aslında çok daha önce yapılmış çalışmalara duyulan saygının bir ifadesiydi. Görelilik, atom ve katı-hal fiziği, matris mekaniği, kuantum mekaniği, optik ve akışkanların kinetik teorisi gibi fiziğin birçok dalında önemli çalışmaları olan bu bilim insanı 5 Ocak 1970 tarihinde Göttingen’de yaşama veda etti.

Konferansta çekilmiş, 27 fizikçiyi barındıran bir fotoğraf. Arka sıra, sağdan sola: Auguste Piccard, Emile Henriot, Paul Ehrenfest, Édouard Herzen, Théophile de Donder, Erwin Schrödinger, Jules-Émile Verschaffelt, Wolfgang Pauli, Werner Heisenberg, Ralph Howard Fowler, Léon Brillouin. Orta sıra, soldan sağa: Peter Debye, Martin Knudsen, William Lawrence Bragg, Hendrik Anthony Kramers, Paul Dirac, Arthur Compton, Louis de Broglie, Max Born, Niels Bohr. Ön sıra, soldan sağa: Irving Langmuir, Max Planck, Marie Skłodowska Curie, Hendrik Lorentz, Albert Einstein, Paul Langevin, Charles-Eugène Guye, Charles Thomson Rees Wilson, Owen Willans Richardson.

Ekim 1927’de ”Elektronlar ve Fotonlar” üzerine yapılan beşinci Solvay Uluslararası Konferansı’nda dünyanın önde gelen fizikçilerinin yer aldığı önemli bir kare yakalandı. Bu görselde orta sırada sağdan ikinci olarak yerini alan kişi Max Born’du.

Bilime Katkıları:

  • Kristallerin yanı sıra kristal ağlarındaki titreşim olaylarına önemli açıklamalar getirdi ve katı hal fiziğine yeni boyutlar kazandırdı.
  • Kimyasal bağların elektron yapısını açıkladı ve katı cisimlerin esneklik özelliklerini hesapladı.
  • Atomların serbest yolları üzerinde deneysel çalışmalar yaptı ve çalışma arkadaşlarıyla birlikte, Bohr atom modelinin yetersizliğine kanıt olabilecek önemli bulgular elde etti.
  • Kuantum mekaniğini kullanarak atomsal çarpışma olaylarını inceleyip hareketli cisimlerin maddesel ve dalgasal özelliklerini bir yaklaşıma bağladı (Born Yaklaşımı).
  • W. Heisenberg’in düşüncelerinden yola çıkarak kurduğu “Matrisler Mekaniği” ile atomların spektroskopik yapılarının açıklanmasına büyük kolaylık getirdi.

Yapıtlar:

  • Kristal Örgüler Dinamiği, 1915
  • Katıların Atom Kuramı, 1923
  • Atom Dinamiğinin Problemleri, 1926
  • Optik, 1933
  • Atom Fiziği, 1935
  • Durmak Bilmeyen Evren, 1936
  • Kristallerin Örgü Dinamiği, 1954
  • Einstein’ın Görelilik Kuramı, 1962
  • Neden ve Rastlantının Doğal Felsefesi, 1965
  • Yaşamım ve Görüşlerim, 1968

Ödüller ve Onurlar:

  • 1934 – Cambridge Stokes Madalyası
  • 1939 – Royal Society üyeliği
  • 1945 – Edinburgh Royal Society MacDougall-Brisbane Madalyası
  • 1945 – Edinburgh Royal Society Gunning-Victoria Jubilee Ödülü
  • 1948 – Max Planck Medaille der Deutschen Physikalischen Gesellschaft
  • 1950 – Londra Royal Society Hughes Madalyası
  • 1953 – Göttingen kentinin fahri vatandaşı
  • 1954 – Nobel Fizik Ödülü, ödül ‘dalga fonksiyonunun istatistiksel yorumlanması ve kuantum mekaniğinin temeli’ araştırması üzerine verildi.
  • 1956 – Uluslararası Hukuk, Münih Hugo Grotius Madalyası
  • 1959 – Alman Federal Cumhuriyeti Liyakat Nişanı
  • 1972 – Max Born Ödülü, Alman Fizik Derneği ve Fizik İngiliz Enstitüsü tarafından oluşturuldu. Bu ödül yıllık olarak verilmektedir.
  • 1991 – Max-Born-Institut für Nichtlineare Optik und Kurzzeitspektroskopie Enstitü Max Born onuruna adlandırılmıştır.

Kaynakça:

  1. https://tr.wikipedia.org/wiki/Max_Born
  2. https://www.nobelprize.org/nobel_prizes/physics/laureates/1954/born-bio.html
  3. https://www.nobelprize.org/nobel_prizes/physics/laureates/1954/born-photo.html