, ,

2. Dilhan Eryurt Gökbilim Günü

Merhaba arkadaşlar ben Sivas’tan Öznur. Sizlere 2. Dilhan Eryurt Gökbilim Günü’nde neler yaşadığımı anlatmak istiyorum.

Etkinlik için cuma gecesi yola çıktım. Açıkçası oldukça heyecanlıydım çünkü ilk defa bir etkinlikte FST üyeleriyle birlikte olacaktım.

Fizik U3 amfisine gittiğimde ilk olarak gözüm Aylin’i aradı. Aylin’i ilk gördüğümde “İşte orada!” dedim ve yanına gittim. Sıcak karşıladı fakat kendimi tanıtmamıştım. Katılımcı kartımı ve dosyamı alıp amfide biraz dolaştım. Fuaye alanında birbirinden güzel posterler asılmıştı. Tam ortada da Dilhan Eryurt köşesi oluşturulmuştu. Dilhan Eryurt’un fotoğrafı masaya yerleştirilmiş, yanı başında da Dilhan Eryurt adına bir hatıra defteri eklenmişti. Okuduğu kitaplar, dergiler, yaptığı Türkçe ve İngilizce yazışmalar, mektuplar, makale nüshaları, kartpostallar ve daha birçok şey vardı. Heyecanla gidip baktım. Resmen Dilhan Eryurt’un dokunduğu ve okuduğu kitaplara bakıyordum.  Biraz daha dolaştıktan sonra tekrar Aylin’in yanına gittim. Artık kendimi tanıtma sırası gelmişti! ‘Merhaba Aylin. Ben Sivas’tan Öznur.’ dedim. Aylin zıplamaya başladı ve sarıldı. Beni molada diğer ekip üyeleriyle tanıştıracağını söyledi. Zaten etkinlik de başlamak üzereydi.

Dilhan Eryurt anısına hazırlanmış masa. Ön tarafta anı defteri, arka tarafta çerçeve içinde resmi yanında da kitapları var.

İlk olarak Dilhan Eryurt adına bir kürsü oluşturuldu ve böylece bir anma gerçekleştirildi. Bu yüzden söze kısaca Dilhan Eryurt hakkında bilgi vererek başlamak istiyorum. Astrofiziği, Türkiye ile tanıştıran kişi Dilhan Eryurt diyebiliriz. IAEA’dan (Uluslararası Enerji Atom Ajansı) aldığı bursla iki yıl Kanada’da Deep River Atom Enerji Laboratuvarı’nda hidrojen yıldızları üzerine çalışmalar yapmıştır. Hidrojenden meydana gelen gazların opozitesini hesaplamak için istenilen programı yapmayı başarmıştır. Daha sonra SIE’dan (Amerikan Soroptimist Federasyonu) aldığı bursla Indiana Üniversitesi’nde görev alıp bu üniversiteye bağlı olan Goethe Link Gözlemevi’nde çalışmaya başladı. National Academy of Sciences’dan (Ulusal Bilimler Akademisi) burs kazanarak NASA’ya bağlı olan Goddard Gözlemevi’nde güneş evrimi üzerine çalışmaya başlamıştır. Bu dönemde gözlemevinde çalışan tek kadın astronomdu. Goddard Gözlemevi’nde iki yıllık çalışması ardından kendisine az rastlanan bir ayrıcalık tanındı: kıdemli çalışan olma hakkına sahip olma! 1968 yılında ODTÜ’de konuk profesör olarak çalışmaya başlamış ve TÜBİTAK’ın desteğiyle I. Ulusal Astronomi Toplantısı’nın düzenlenip gelenekleşmesine ön ayak olmuştur. 1988 yılında 6 ay fizik bölüm başkanlığı ve 5 yıl Fen-Edebiyat Fakültesi’nin dekanlığını yaptı. Dilhan Eryurt’un Apollo Projesi (Ay’a ilk iniş) için çok değerli ve başarılı çalışmalarından ötürü kendisi 1969 yılında normalde Amerikan vatandaşlarına verilen Apollo Başarı Ödülü’ne layık görülerek bir ilke imza atmıştır. TÜBİTAK tarafından her yıl düzenlenen, bilimsel araştırmalarıyla bilime evrensel düzeyde önemli katkılarda bulunmuş bilim insanlarına verilen Hizmet ve Teşvik Ödülü’ne layık görülmüştür. Bunca önemli ödüle layık görülen Dilhan Eryurt için ise en değerlisi liseden mezun olduğunda dönemin Milli Eğitim Bakanı olan Hasan Ali Yücel’in mezuniyetinde hediye ettiği Nutuk kitabıdır.

İşte bu kadar büyük ve değerli bir bilim insanımız olan  Dilhan Eryurt’un hayatlarındaki yerinden ve bizim için kıymetinden Prof. Dr. Ahmet Oral, Prof. Dr. Altuğ Özpineci, Prof. Dr. Çağdaş İnam, Cemal Fazıl Karakaş, Prof. Dr. Halil Kırbıyık ve Prof. Dr. İbrahim Küçük sırasıyla Dilhan Eryurt kürsüsünde bahsettiler.

TÜBİTAK Gözlemevi Müdürü Prof. Dr. Halil Kırbıyık gerçekleşen ve gerçekleşecek olan projelerden bahsetti. Ayrıca bizlere günümüz dünyasında bilimin önemi hakkında öğütler de verdi. Daha sonra ERÜ Astronomi ve Uzay Bilimleri bölümü başkanı Prof. Dr. İbrahim Küçük Türkiye’de astrofizik çalışmalarındaki son gelişmeler hakkında bilgi verdi. Ayrıca gerçekleşecek olan projelerden de bahsetti.

Öğle arası molasında 1. Ulusal Astronomi Kongresi’ne katılanların fotoğraf çekildiği merdivende hep beraber fotoğraf çekildik. Daha sonra teleskop ile Güneş gözlemi yaptık. Güneş’teki patlamaların bir kısmı belli oluyordu ve bu beni çok heyecanlandırmıştı!

Moladan sonra Prof. Dr. Çağdaş İnam bizlere kütle aktarımı yapan atarcaların astronomisi hakkında bilgilendirdi. Bu atarcaları nasıl tespit ettikleri ve elde ettikleri veriler hakkında da bilgi verdi. Daha sonra İÜ Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü öğrencileri IST40 teleskobundan yaptıkları ilk ışık verilerini ne kadar zor koşullarda elde ettikleri hakkında bilgi verdiler ve bu sürecin nasıl geçtiğini bizlerle paylaştılar. Diğer konuşmacı öğrenciler de kendi çalışmaları hakkında bilgi verdiler.

Programın sonunda ODTÜ AAT’nin geçmişten günümüze yaptığı çalışmalardan bahsedildi. Her yıl yaptıkları Yuri’s Night etkinliği çok hoşuma gitti.

Kapanış konuşmasını Doç. Dr. Sinan Kaan Yerli yapacaktı fakat gelemedi. Konuşmasını Özgür Can okudu bizlere. Sevgi dolu bir kapanış konuşmasıydı.

Böyle bir etkinlikte bulunabildiğim için gerçekten şanslıyım. Böyle bir etkinliği düzenledikleri için AAT’ye çok teşekkür ediyorum.

 

Bazı FST üyeleri ile fotoğraf. Soldan sağa: Aylin, Ertuğrul, Öznur, İrem, Tolga, Çağrı, Sinem ve Halil. Öznur Sivas'tan geri kalan herkes Ankara ekibinden.

, ,

12 Mayıs

1) 1910’da Britanyalı biyokimyager Dorothy Crowfoot Hodgkin dünyaya geldi. Biyomoleküllerin üç boyutlu yapılarını belirlemek için kullanılan X-Işını kristallografisi tekniğinin öncülüğünü yaptı. En önemli başarıları kolesterol, penisilin, B12 vitamini ve insülinin moleküler yapılarının keşfidir. B12 vitamini üzerine çalışması ile 1964 Nobel Kimya Ödülü’ne layık görülmüştür.

2) 1906’da Amerikalı jeolog ve jeofizikçi William Maurice Ewing dünyaya geldi. deprem sismolojisi, patlama sismolojisi, deniz akustiği, sedimantoloji ve tektonik alanlarına katkılarda bulundu.

3) 1895’ te Amerikalı kimyager William Francis Giauque dünyaya geldi. Mutlak sıfıra yakın sıcaklıklarda maddenin özelliklerinde yaptığı çalışmalar için 1949 yılında Nobel ödülünü aldı.

4) 1803’te Alman kimyager Justus von Liebig dünyaya geldi. Tarımsal kimya ve biyokimya üzerine yaptığı çalışmalarıyla tanınan ve organik kimya üzerine yaptığı fikirlerle bilinen Alman kimyagerdir.

5) 1994’te Amerikalı kimyager Roy J. Plunkett hayatını kaybetti. Kendisi Teflon’un mucididir.

6) 1887’de Fransız kimyager Jean-Baptiste Boussingault hayatını kaybetti. Boussingault, iyot bakımından zengin tuzların, önleyici rolünü anlamadığı halde guatr tedavisinde kullanılabileceğini keşfetti.

7) 1884’te Fransız kimyager Charles-Adolphe Wurtz hayatını kaybetti. Amin adı verilen amonyakla ilgili bir grup bileşik üzerinde çalıştı ve bunların nitrojen çekirdeği olan bir türe ait olduklarını gösterdi.

8) 1871’de Fransız kimyager Anselme Payen hayatını kaybetti. Bitki hücrelerinin temel bir bileşeni olan Selülozu keşfetti. Ayrıca, Diastase adını koyduğu keşfedilen ilk enzimi keşfetti.

9) 1684’te Fransız fizikçi Edme Mariotte hayatını kaybetti. Robert Boyle’dan bağımsız, bir gazın hacminin baskısıyla tersine değiştiğini ifade eden kanunu keşfetti.

Kaynak:

 

, ,

9 Mayıs

1) 1874 yılında İngiliz arkeolog ve Mısırbilimci Howard Carter dünyaya gelmiştir. Mısır’ın Luksor kentindeki ünlü Krallar Vadisi’nde firavun Tutankamon’un mezarını keşfetmesi ile ün kazanmıştır. Buna rağmen Mısır’dan çok uzakta ölmüş ve cenazesine sadece eşi Lady Evelyn katılmıştır.

2) 1927 yılında Alman biyofizikçi Manfred Eigen dünyaya gelmiştir. Çok kısa enerji atımlarına dönük yanıt veren olağanüstü hızlı kimyasal tepkime hakkındaki çalışmaları sayesinde 1967’de Ronald George Wreyford Norrish ve George Porter ile beraber Nobel Kimya Ödülü’ne layık görülmüşlerdir. İsmi; 1979’da Peter Schuster ile beraber tanımladığı prebiyotik sistemlerin kendi kendine organizasyonunu açıklamak için tepkime çemberlerinin çembersel bağlantısını anlatan Kimyasal Hiper Çember Teorisi ile anılmaktadır. Halen Münih Teknik Üniversitesi’de onursal doktor olarak çalışmaktadır.

3) 1931 yılında Amerikalı fizikçi Albert Abraham Michelson hayatını kaybetmiştir. Kariyerine deniz kuvvetlerinde başlamış, sonrasında fizik profesörü olarak devam etmiştir. Çalışmalarından bazıları şöyledir:

  1. Işık hızını ilk olarak 1881’de inanılmaz bir duyarlılıkla ölçmüştür.
  2. Dünyanın hareketinin, ışık hızının ölçümündeki etkisini ölçen interferometreyi keşfetmiştir. Profesör E. W. Morley’ le birlikte interferometreyi kullanarak ışığın bütün dahili sistemlerde aynı hızda ilerlediğini göstermiştir.
  3. Uluslararası ağırlık ve ölçü birimleri komitesinin isteği üzerine standart metreyi Kadmiyum ışığının dalgaboyu cinsinden ölçmüştür.
  4. Echelon spektroskopunu bulmuş ve savaş yıllarında deniz kuvvetlerindeki çalışmalarıyla burası için aletler geliştirmiştir. ABD deniz kuvvetleri araç gereçleri arasında yer alan mesafe ölçeri (Rangefinder) bunlardan biridir.
  5. 1920’de ışık girişimini kullanarak ve interferometrenin gelişmiş şekliyle, Betelgeuse yıldızının çapını ölçmüştür. Bu ölçüm aynı zamanda ilk defa bir yıldızın büyüklüğünün doğru olarak tespitidir.

Kaynakça:

  1. Vikipedi
  2. Todaysci.com
, , , , , , , ,

BİLİM ŞENLİĞİ; ANTALYA ERÜNAL SOSYAL BİLİMLER LİSESİ

 Merhaba Future Science Team ailesi! Ben FST Antalya temsilcisi Özlem. Bu yazımda size düzenlemiş olduğumuz başta Bilim ve Sanat Şenliği olan ve ardından sadece Bilim Şenliği olarak faaliyete dökülen etkinliğimizden söz edeceğim.

 İlber Ortaylı Alanya’da konferans verdiği zaman, çıkışta belediye başkanın ardından koşup; “Selam, ben Bilim ve Sanat Şenliği düzenlemek istiyorum. Bana destek verin.” dememin ve belediye başkanının “Tamam, söz veriyorum destek olacağım.” demesinin üzerine başlayan bir koşuşturmaca…

 

Öncelikle neden sadece bilim değil de bilim ve sanat şenliği düzenlemek istediğime değinmek istiyorum. Bilim ve sanat genellikle birbirinden ayrı ilerlemekte. Peki neden? Neden bir arada olmasın? Neden bilim sadece sayısalcıların, sanat ise neden sözelcilerin ilgilenmesi gereken alanlarmış gibi düşünülüyor ? Öncelikle bu düşüncelerden arınmamız gerek. Beynimizi ve düşüncelerimizi kesin sınırlarla çizmemeli ve ilgi alanlarımızı sınırlamamalıyız. Örnek verecek olursak; örnek bizleriz, kendimize bakalım. 🙂 Ben eşit ağırlık öğrencisiyim. FST bünyesinde de benim gibi birçok insan var. Blog yazılarımızı okuyan birçok farklı alandan insan var. Kubilay Hoca; “2019’da benimle Güney Amerika’ya tutulma için kimler gelmek ister?” dediğinde “Beni kesin yazın.” diyen ilk kişi bir sosyoloji öğretmeni idi. (Bu konuya daha sonra değineceğim.) Neden bilim ve sanat şenliği düzenlemek istediğime gelecek olursak; bilimsever insanları sanatla, sanatsever insanları ise bilimle buluşturarak; bu insanlar arasında iletişim oluşturmak, bilimseverlerin sanata ilgisini oluşturmak ve aynı şekilde sanatseverlerin bilime ilgi duymasını sağlamak istiyordum. Bunun en güzel yanı ise insanlar yeni ilgi alanları bulacak ve ilgili olduğu alanda yeni şeyler keşfedebileceklerdi. Bu nedenle düzenlediğim ilk programda bilimle (astronomi ağırlıklı) ilgili bir konferans ardından; tiyatro, şiir dinletisi yahut konser vardı. Etkinlik süresince ise farklı alanlarda açılmış stantlar gelenleri karşılayacaktı. Tüm etkinlik bu şekilde düzenlendikten ve her şey kesinleştikten sonra etkinlik zamanına bir ay kala okulum gerekli izinler konusunda destek olmayacağını (yetiştiremeyeceklerini ve beklemem gerektiğini) dile getirdi. Fakat bunca emeği ve gönüllü onca insanın hevesini çöpe atamazdım. Yaşımdan ve öğrenci sıfatımdan ötürü pek ciddiye alınmıyordum. Üniversite ve başka bir liseden etkinlik için bize destek vermelerini talep ettim lakin olumlu bir yanıt yoktu. Tam sanırım olmayacak diye düşünmeye başladığım esnada, Antalya Erünal Sosyal Bilimler Lisesi öğrencisi olan kadim dostum Aslı ile görüştüm, bana yardımcı olup olamayacaklarını sordum. Kısa bir süre sonra Aslı’dan çok güzel bir haber aldım. Okul müdürü Özgür Uygur ile etkinlik hakkında konuşmuştu, etkinliği okullarında yapmak istiyorlardı! Hatta okul müdürü programda Ethem Hocayı görünce “Ethem Bey’i tanıyorum.” diyerek etkinlik hakkında konuşmak için aramış telefona cevap alamayınca şöyle demiş: “Kesin gece yıldızları izlemiştir, bu yüzden hala uyuyordur“. Müdürün bu tepkisi ve onayı üzerine Aslı’nın ve fizik öğretmeni Ramazan Bey’in yardımı ile etkinlik programını tekrar düzenledik. Tarih iki gün önceye çekildi. Bundan ötürü Kadir Uluç ve Mahmut Tekeş gelemeyeceğini bildirdi. Yeni programda Ethem Derman ve Kubilay Akdemir iki gün (10-11 Nisan), ikişer oturum olacak şekilde konferans vereceklerdi. Dışarıda ise FST Antalya ekibinden Mert ve arkadaşı Vahit robotik, Nazlıcan ve Emine FST tanıtım, Aslı ve Ben Güneş Sistemi Oyunları standı açacaktık. Bunların haricinde kuyruklu yıldız örneği, su roketi ve Atak’ın potasyumdan elektrik üretme üzerine standı olacaktı. Program hazırlanırken bir yandan sponsor arıyorduk. Sokağa çıkıp lüks görünen ve bize yardım edecek düzeyde mekanlara gidip sponsor talebinde bulunduğum dahi oldu. Fakat kesin olan bir şey vardı ki; zenginlere para yetmiyor ve vermek istemiyorlardı. (Bazı kalbi güzel insanları bunun dışında tutsam dahi durum böyleydi.) Alanya ve Antalya Belediyesi’nden destek aldık. Özellikle Aslı ile Antalya Büyükşehir Belediyesi’ ndeki koşuşturmamız saatler içerisinde yaşlanmamıza sebep olsa da size önerim: sponsor ihtiyacınız varsa bireylerden ziyade belediyeler bunun için en uygun yerler. Sabrettiğiniz ve ısrarcı olduğunuz taktirde size yardım etmekten çekinmiyorlar.

Bu uğraşların sonunda etkinlik günü geldi çattı! Çok heyecanlı idik. Sabahtan stantlar hazırlandı. Bunun haricinde 19. Ulusal Gökyüzü Gözlem Şenliği’ne gittiğimizde sağı da solu da Antalya olarak gösteren bir tabela vardı. Orada FST üyeleri olarak ” Dünya yuvarlak!” adı altında güzel bir fotoğraf çerçevesine girmiştik. Onun anısına ve 21. yy.da hala “Dünya düz!” diyenlere inat duvara sağı ve solu Antalya, yeri ve göğü Uzay olarak gösteren oklar yerleştirdik. Ethem Hoca ve Kubilay Hoca tam zamanında gelmişti. Heyecanla onları karşıladık.

Ethem Derman, arkasında gezegen görseli, Atatürk, bayrak ve kolon ile kendini kaptırmış gezegenleri anlatıyor. Fotoğraf orta sıralardan ve sol taraftan çekilmiş. Bu nedenle kolon arkadaki görsellerin önünü kapatmıyor. Ethem Hoca'nın üzerinde gri (metal kokusu) takım elbisesi ve üzerinde gezegenler olan kravatı var. Saçları ve sakalları beyaz-gri ve uzun. Sol elini havaya kaldırmış ve beş parmağı açık bir şekilde duruyor, sağ elinde mikrofon var. Öğrenciler yine arkadan görünüyor.

Ethem Derman, Öğrencilere Gezegenleri Anlatıyor

İlk konferans Ethem Hocanın “7’den 70’e Gökbilim” adlı konferansı idi. Konferans başlamadan önce Ethem Hoca beni çağırdı. Beni öğretmen sanıyormuş ve “Neden bana söylemedin? Ben seni öğretmen sanıyordum.” dedi. Bir şey diyemedim. 🙂 Açılış konuşmasını güzel umutlarla yaptım. Artık söz Ethem Hocadaydı. Konferans eğlenceli ve bilgi dolu geçti. Konferans sonunda sorulan sorular bunu kanıtlar nitelikteydi.

Kubilay hocanın konferans konusu ise “Tutulmaların Kültür Üzerine Etkisi” idi. Kubilay Hoca, herkeste bir heyecan uyandırmayı başardı. Konferans esnasında ve çıkışında tekrarladığı bir soru vardı; “2019’da benimle Güney Amerika’ya tutulma için kimler gelmek ister?”Neredeyse herkes el kaldırdı fakat kesin gitmek isteyen sayılı kişiler vardı. ( Malum ulaşım masrafı, sınav dönemi gibi sorunlar çoğu kişiyi bu güzel teklifin peşinden gitmekte alıkoydu.) Konferansın ardından stant alanına geçtik. Kuyruklu yıldız örneğini yaptık insanların en çok ilgisini çeken bu oldu. Su roketi yapamadık (Ve yapmak için borularla yaşadığımız deneyim bir çoğumuzun borulardan nefret etmesine sebep oldu, buna rağmen sonuç olarak yapamamıştık. Tabi bu sırada Berfin’e defalarca boru kullanmadan nasıl yapıldığını sorsam da onu yapacak vaktimiz kalmamıştı ve başka bir etkinliğe erteleme kararı aldık.)
Etkinlik sürecinde okulun pansiyonunda kalacaktım. Gece 3.50’de kalkıp sosyoloji öğretmeni Seçkin Hanım, Sevcan ve Aslı ile ay gözlemi yaptık. Seçkin Hoca gözlem esnasında “Keşke yeğenlerime bisiklet değil de teleskop alsaydım.” diye bir cümle kurdu. Bu bizi çok mutlu etti, çünkü etkinliğimizin meyvelerini toplamaya başlamıştık: İlgi uyandırmayı başarmıştık! Gözlemin ardından dinlenip etkinliğimizin ikinci ve son gününe hazır uyandık. Sabah okul müdürü Özgür Bey, çocuklarını da alıp gelecekti ve gözlem yapacaktık fakat gökteki bulutlar bizi hüsrana uğrattı. Gözlem yapamadık. İkinci gün, ilk konferans yine Ethem Hocaya aitti. Sayıların dilinden, ötegezenlerden ve SETİ çalışmalarından bahsetti bizlere. Yine Ethem hoca ve yine eğlenceli bir konferanstı. Öğle arası Ethem Hocayı sevgiyle uğurladık. Öğleden sonra Kubilay Hoca, astrofotoğrafçılık ağırlıklı olmak üzere kendi serüvenini de içeren harika bir konferans verdi. Bir çok soru geldi ve konferans konusu haricinde de bir çok konuya değinildi.

Arka planda; Mustafa Kemal Atatürk, Al bayrak ve bunların iki yanında Kubilay Hoca'nın hazırlamış olduğu slaytta yer alan tutulma görselleri bulunuyor. Atatürk fotoğrafının önünde beyaz tonlarıda (süt kokusu rengi) bir kolon fotoğrafın önünü kapatıyor. Kubilay Hoca, bayrağın sol önünde duruyor, sol elinde mikrofon var ve slaytı gösteriyor ama maalesef pek net değil. Fotoğrafı dolduran güzel bir dinleyici kitlesi var. Fotoğraf, konferans salonunun arka sırasından çekilmiş. Bu nedenle kadrajda her şeyden daha çok öğrenciler görünüyor. Salon ışıkları açık değil bu nedenle renkler pek ayırt edilmiyor.

Kubilay Akdemir, Astrofotografçılık ve Tutulmalar Hakkında Konferans Veriyor

Kubilay hoca herkesin bildiği fakat çoğu kişinin uygulamadığı bir şeyi de dile getirmeyi unutmadı; “Hayallerinizin peşinden gidin!” Haliyle şu soru soruldu; “Peki nasıl, maddi imkanları nasıl göz ardı edebiliriz?” Haklı bir soruydu. Malum günümüz dünyası… Ama unutulan bir gerçek daha vardı ki, hayallerimiz risk almaya değerdi! Kubilay Hoca bu sorunun üzerine anlatmaya başladı; “İlk teleskobumu borç ile aldım. Onun parasını nasıl mı ödedim? 25 kuruşa gözlem yaptırarak! Sahile gider teleskobumu kurardım. Arkadaşlarım dolaşır eğlenirken ben insanlara gözlem yaptırırdım. Hepsi benimle dalga geçerdi (Hala da değişen bir şey yok! 🙂 ). Ama ben o 25 kuruşlar ile teleskobumun borcunu ödedim ve üstüne bir bilet parası kazandım. O para ile de (şu an neresi olduğunu hatırlayamadığım) bir tutulmayı gözlemlemeye gittim. Orada çektiğim fotoğraf en iyi fotoğraf seçildi.” Bu yeterli bir cevaptı. Risk alan, sevdiği ve hayal ettiği şey uğruna çabalayacak cesareti gösterenler bunları başarabiliyordu. Ve bizler artık kaç yaşında olursak olalım; istediğimiz hayatı değil bize sunulan hayatı yaşamak için çabalıyor, hayallerimizi zaten hayal diyip rafa kaldırıyor, sevmediğimiz ama para kazanmak için çalıştığımız işlerden emekli olup bir gün lafı geçince ben de küçükken hayal kurardım keşke yapsaydım diyeceğimiz bir geleceğe kendimizi hazırlıyoruz. Halimiz iç güveysinden hallice…

Etkinliğimiz bu konferans ile bitti. Etkinliğin, Sosyal Bilimler Lisesi’nde yapılmasının bir güzel yanı vardı. Sosyal bilimciler, geleceğin yöneticileri olma potansiyeline sahiptir. Günümüzde beyin göçlerinin, sınırlı imkanların sebebi; yöneticilerin, bilimin önemini kavrayamamış ve özümseyememiş olmasından ötürüdür. Bu nedenle sosyal bilimcilerin, bilimle buluşturulması ve ilgilerinin uyandırılması için bu gibi çalışmalara ihtiyacımız var. İki gün boyunca Ethem ve Kubilay Hoca ile beraberdik. Fırsat buldukça sohbet ettik, tartışmalar yaptık. İki güzel gün böylece bitti. Biz amaçladığımız gibi Bilim ve Sanat Şenliği düzenleyemedik ama umarım siz bu tür etkinlikler düzenler ve birilerine ilham kaynağı olursunuz. Sevgilerle!

, , ,

KİMYA HAFTASI Etkinliğimiz NASIL GEÇTİ?

Merhaba sevgili FST blog okurları, ben FST İstanbul grubundan Öykü Durmaz. Bu yazımda size 10 Nisan’da yaptığımız bir etkinlikten bahsedeceğim. 10 Nisan’da İstanbul’dan 5 FST üyesi olarak ”Kimya Haftası” nedeniyle bir ilkokulu ziyaret ettik ve küçük çocuklara sunum, deney yaptık ve bu tecrübemizi burada sizinle paylaşmak istedik.

 7 Nisan Kimya Günü ve Kimyagerler Haftası olarak kutlanmaktadır. Biz de bunu öğrendikten sonra bu haftayı değerlendirme kararı aldık. Ne yapabiliriz diye düşünürken koordinatörümüz Barış bir okula sunum yapabileceğimizi söyledi. Yine FST İstanbul üyesi olan arkadaşımız Merve de annesinin Deha Koleji’nde öğretmen olduğunu, oraya gidip çocuklara deney yapabileceğimizi söyleyince biz de hemen bir ekip oluşturduk. Okula yazdığımız dilekçenin kabul edilmesi ile Mert, Anıl, Barış, Merve ve ben bir grup oluşturarak çocuklar için deneyleri aramaya başladık. Süreç çok hızlı gelişti ve 3 gün içerisinde kimin sunum yapacağını, ne konuşacağını, kimlerin hangi deneyi yaptığını belirledik ve prova alamadan okula gittik.

10 Nisan sabahı Deha Koleji’nde buluştuk. Orada Future Science Team ekibine çok sıcak yaklaştılar. Bizi tebrik ettiklerini ve desteklediklerini söylediler. Kendilerine tekrar çok teşekkür ediyoruz. Deneyleri bahçede yapmanın daha uygun olacağına karar verdik ve bahçede masaları hazırlayıp, doğaçlama bir akış listesi belirleyip miniklerin gelmesini bekledik. Daha deneyler başlamadan çocukların ”Oley, deney!” tarzında çığlık attıklarını duymak ve ilgilerini çekmek hepimizi çok mutlu etti. 1, 2, 3 ve 4. sınıflar bizi izlemeye gelmişti. Öncelikle Mert arkadaşımız çocuklara minik bir sunum yaptı. Meraklı miniklere ”Bilim nedir? Bilim insanı nedir? Kimya nedir?” gibi sorular sordu. Küçük çocukların hepsi katılım gösterdi, hepsi cevap vermeye çalıştı ve gerçekten çok heveslilerdi.

Mert çocuklara bilimle ilgili konuşmasını yapıyor. Çocuklar minderlerde oturmuş bizi izliyor.

Başlangıç sunumu ile Mert.

Ardından Anıl’ın deneyi ile başladık. Hidrojenli balon deneyini gerçekleştirdi. Pet şişenin ağzına balon bağladı ve açığa çıkan hidrojen gazı balonu şişirdi. Sonrasındaysa balon havaya uçtuğunda bu miniklerimizin çok hoşuna gitti, hepsi çok eğlendi. Bu sırada ikinci deneye geçtik. Merve çocuklar için kuru buz deneyini yaptı. Üstüne çıkan deterjanın köpürmesiyle tüm çocuklar coştu ve dokunmak istediler. Ancak çok soğuk bir deney olduğu için buza değmemeleri için fazlasıyla çaba sarf ettik. Bu arada çocuklar her deneyi aynı ilgiyle denediler ve hiç sıkılmadan sorularımızı cevaplamaya devam ettiler. Üçüncü deney ise bana aitti. Lav lambası yaptım ve deneyde hiçbir zararlı kimyasal olmadığı için çocukların hepsinin elinde gezdirmesine, incelemesine izin verdik. Bu arada, deneyleri yaparken aynı zamanda mikrofonla deneyleri çocukların anlayabileceği düzeyde açıkladık ve çocuklara deneyle ilgili sorular sormaya devam ettik. Sonrasında Barış ile beraber dördüncü deneyi gerçekleştirdik. Renklerin dansı deneyini yaptık. Bu deneyi çocukların uzaktan görmesi mümkün olmadığı için herkesi sırayla masamıza topladık ve deneyi birkaç kez tekrarlayıp herkesin görmesini sağladık. Çocuklar renk gördüğü zaman dahi mutlu oldukları için bu deneyden de büyük zevk aldılar, deneyi ebru sanatına benzettiler. Ardından fildişi deneyine, yani son deneyimize geçtik. Bu deney hem renkli olacağı hem de fazlaca kabaracağı için hepimiz en çok bu deneyin ilgilerini çekeceğini düşünmüş ve sona bırakmıştık. Fakat büyük bir aksilik çıktı ve hiç hayal ettiğimiz gibi olmadı. Sanırım sabunu fazla koyduğumuz için veya potasyum iyodür eksik geldiği için fildişi, izlediğimiz videolardaki gibi kabarmadı.

Ben deneyimi yapıyorum ve Anıl da bu sırada bana mikrofon tutuyor. Soldan sağa sırayla; Merve, Öykü, Mert, Anıl ve Barış.

Hidrojenli balon deneyi.

Deneylerimiz bu kadardı ve 40 dakikanın sonunda sunumumuz bitti. Çocuklarla beraber fotoğraf çekildik ve dağıldılar. Sonuç olarak o gün bizim için güzel bir tecrübe oldu. Daha ilk deneyimimiz olduğu için tabii ki bazı aksaklıklar oldu ancak bir sonraki sunumlarımızda neleri geliştirmemiz gerektiğini, neleri aynı şekilde devam ettirmemiz gerektiğini öğrenmiş olduk. Merve kuru buz deneyini daha geliştirme kararı aldı, çocuklar için daha güzel bir konuşma hazırlama kararı aldık ve en önemlisi; daha fazla potasyum iyodür alma kararı aldık. Her şeye rağmen o gün çocukların bilime olan ilgisi, sevgisini görmek bizim için anlatılamaz bir zevkti. Umarım onlar da geleceğin bilim insanı veya geleceğin FST üyesi olurlar. O gün çocuklarla geçirdiğimiz bu 40 dakikanın hem bize hem de çocuklara çok şey kattığını düşünüyor/umuyorum. Umarım FST olarak daha nice okullara gider, sunumlar, etkinlikler yaparız.

Anıl pür dikkat Hidrojen balonu deneyini yapıyor. Barış kameraya bakış atıyor.

Anıl’ın büyük bir dikkat ile deneye girişi.

İlk defa yazdığım blog yazımı okuduğunuz için sizlere, okulunda sunum yapmamıza izin verdiği için Merve’nin annesine ve o gün benimle deney yapan Barış, Merve, Anıl ve Mert’e teşekkür ediyorum. Sevgiler.

Öykü Durmaz-FST İstanbul

, ,

Frederick Sanger’ın Bilim Hayatı

Merhaba sevgili FST Blog okurları ben Algı Demirbaş. Bu yazımda sizlere bilim dünyasına çok büyük katkısı olduğunu düşündüğüm Frederick Sanger‘in kim olduğundan bahsedeceğim.

Bu insanın çalışmasının önemini tam olarak anlamak için bilmemiz gereken küçük şeylerle başlamak istiyorum yazıma. Mesela “sekanslama” nedir?

Sekanslama kısaca; bir DNA zincirinde bulunan dört bazın sırasını belirlemek için kullanılan bir metot veya teknolojidir. 1975 yılına kadar bu olay zor ve zahmetliydi fakat 1975 yılında Sanger ve arkadaşları “Sanger yöntemi“ni geliştirerek daha kolay ve daha güvenilir şekilde sekanslama yöntemini sağladılar. Peki Frederick Sanger nasıl başladı bu hikayeye?

İlk büyük başarısı proteinlerin yapısını (özellikle insülinin yapısını incelemiştir) inceleyen teknikler üzerinedir. Bu çalışmayla 1958 yılında Nobel Kimya Ödülü’nü kazanmıştır. Bunun ardından DNA üzerinde çalışmalar yaparak bir virüsün genom dizisini ortaya çıkarmıştır ve böylelikle de nükleik asitlerdeki bazların dizilimlerinin belirlenmesine katkıda bulunduğu için 1980 yılında Walter Gilbert ile birlikte yine aynı alanda Nobel ödülü kazanmıştır. (İki kez Nobel ödülü alan 4 kişiden birisidir). 

Sanger’in analiz yöntemine biraz değinecek olursak:

Dideoksi ya da zincir sonlanması reaksiyonları olarak da bilinir ve DNA Polimeraz enzimi tarafından zincir oluşumunu sonlandıran di deoksinükleotitlerin eklenmesi yöntemine dayanır. Bu yöntem için; tek iplikli kalıp DNA’ya, Dntp’lere, ddNTP, DNA polimeraz ve serbest OH grubu içeren primere ihtiyaç vardır. Bu yöntem genetik bozukluklara yol açan DNA baz değişimlerinin belirlenmesi, topluma özgü gen polimorfizlerinin bulunması, mikrobiyal hastalıklara neden olan mikroorganizmaların saptanması ve benzeri birçok çalışmada kullanılabilmektedir.

Ben de aslında genetik dünyasında bahsettiğim önemli etkiyi yaratan bu insanın hayatını biraz gözden geçirmek istiyorum siz sevgili blog okurları için.

Frederick Sanger, 13 Ağustos 1918 yılında İngiltere’de doğdu. Babası doktor olduğundan kendisinin de tıp alanında uzmanlaşacağı düşünüldü fakat bunun yerine büyürken doğaya ve bilime ilgi duymaya başlayan Sanger, Cambridge Üniversitesi’nde Biyokimya bölümü okumaya başladı. Bu dönemde araştırmacı bilim insanı olmaya karar vermişti. 1939 yılında burada lisans eğitimini tamamladıktan sonra doktora için Cambridge Üniversitesi’nde kalmış ve Albert Neuberger ile birlikte amino asit metabolizması üzerine çalışmıştır. Doktora çalışmasından sonra ise çalışmalarını insülin molekülünün üzerindeki serbest amino gruplarının kimliğinin belirlenmesi üzerine yoğunlaştırdı. Sanger bu çalışmada, amino asitleri sıralamanın yollarını bulmuştur böylece bir protein dizisi elde eden ilk kişi olmuştur! Ayrıca proteinlerin moleküler olarak dizildiğini ve bu proteinleri yapan genlerin ve DNA’nın bir düzen ve diziye sahip olması gerektiğini kanıtlamıştır. Sanger bu çalışmasıyla ilk kez Nobel ödülüne layık görülmüştür.

1951 yılına gelindiğinde Sanger, Cambridge Üniversitesi Tubbi Araştırma Konseyi’nin bir üyesiydi. 1962 yılında Tıbbi Araştırma Konseyi ile birlikte Francis Crick, John Kendrew, Aaron Klug ve birkaç kişinin daha DNA ile ilgili bir sorun üzerine çalıştıkları Moleküler Biyoloji Labaratuarına taşındı. DNA dizileme probleminin çözümü, kendisinin protein dizilemesinde yaptığı çalışmaların doğal bir uzantısıydı. Sanger ilk başta daha küçük olduğu için RNA’yı dizilemeye çalıştı sonunda bu DNA üzerinde uygulanabilecek tekniklere ve nihayetinde de günümüzde dizileme reaksiyolarında en çok kullanılan dideoksi yöntemine taban hazırladı. Paul Berg ve Walter Gilbert ile paylaştığı ikinci Nobel’ini bu çalışmayla kazandı. 1983’de emekli olan Sanger zamanının çoğunu bahçesiyle uğraşarak ve karısı Margeret Joan ile geçirdi.

1992 yılında Wellcome Trust ve Tubbi Araştırma Konseyi, genom üzerine bir araştırma merkezi olarak Sanfer Centre’ı kurdu. Bu mmerkez İnsan Genom Projesi’nin merkezlerinden biriydi ve hala diğer organizmaların dizilemeriyle çalışmakta olan aktif bir merkezdir.

Sanger 2013 yılında 95 yaşındayken hayatını kaybetti. Bilim dünyasına yaptığı katkılar için kendisine minnetarız.

 

 

Kaynakça:

  • www.niftytest.com
  •  www.bilimvetekno.com
  •  tr.wikipedia.org
  • www.slideshare.net
  • yunus.hacettepe.edu.tr
  • www.sentromer.com
  • www.dnaftb.org
  • www.genetikdunyasi.com
  • www.kimdirhayatibiyografisi.com
  • www.kimyahaberleri.com
, , , , ,

BİLİM VE SANAT IŞIĞINDA BİR LİDER: ULU ÖNDER MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

Merhaba sevgili arkadaşlar! Ben Özlem. Uygarlıkların geçmişten günümüze ve geleceğe uzanan yolunda en temel gaye; bilim ve sanattır. Bu iki faktörden biri dahi olmadığı taktirde toplumların aydın bir gelecekleri olamaz! Bizler yarınlar için çalışıyor, yarını düşünüyoruz. Bundan yaklaşık 137 yıl önce dünyaya gözlerini açan ve yarınlar için çalışan biri daha vardı: Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk. Peki O bu yolda neler düşündü, neler yaptı? Gelin biraz bahsedelim.

Mustafa Kemal Atatürk’ün bilim ve sanata verdiği önemden ve katkılarından bahsetmeye O’nun şu sözleri ile başlamak istiyorum. “Dünyada her şey için, maddiyat için, maneviyat için, muvaffakiyet için, en hakiki yol gösterici ilimdir, fendir; ilim ve fenin haricinde yol gösterici aramak gaflettir, cehalettir, delalettir.” ve ”Güzel sanatlarda muvaffak olmak, bütün inkılaplarda başarıya ulaşmak demektir. Güzel sanatlarda muvaffak olamayan milletler ne yazık ki, medeniyet alanında yüksek insanlık sıfatıyla yer almaktan ilelebet mahrum kalacaklardır.”. Bu sözleri her şeyi açıklıyor aslında… Şimdi Manastır Askeri İdadisi’ne bir yolculuk yapalım ve oradan anlatmaya başlayalım.

Manastır Askeri İdadisi yıllarından itibaren farklı alanlarda kitaplar okuyan Atatürk, şiire ayrı bir önem verirdi. Kendi anılarından öğrendiğimiz kadarıyla, gençlik yıllarında şiir yazardı. Şair ve hatip Ömer Naci Bey ile arkadaşlığı esnasında daha sık şiir yazmaya başlamıştı. Atatürk hatıralarında bundan şöyle bahseder: O zamana kadar edebiyatla çok temasım yoktu. Merhum Ömer Naci, Bursa İdadîsinden kovulmuş, bizim sınıfa gelmişti. Daha o zaman şairdi. Benden okuyacak kitap istedi. Bütün kitaplarımı gösterdim. Hiçbirini beğenmedi. Bir arkadaşın, kitaplarımdan hiçbirini beğenmemesi gücüme gitti. Onun ilgilendiği konunun şiir ve edebiyat olduğuna o zaman muttali oldum. Onunla çalışmaya başladım. Şiir bana cazip göründü. Fakat kitabet hocası diye yeni gelen bir zat beni şiirle iştigalden men etti. ‘Bu tarz iştigal seni askerlikten uzaklaştırır.’ dedi. Ne var ki güzel yazmak hevesi bende baki kaldı. Bu ikazı yapan Kitabet Öğretmeni Alay Emini Mehmet Asım Efendi’dir. Aynı olayı Mustafa Kemal, daha sonraları Ali Fuat Paşa’ya şöyle anlatır: Eğer kitabet hocamız imdadıma yetişmeseydi, ben de şair olup çıkacaktım. Çünkü hevesim vardı. Asım Efendi bir gün beni çağırdı: ‘Bak oğlum Mustafa dedi, şiiri filan bırak. Bu iş senin iyi asker olmana mani olur. Diğer hocalarınla da konuştum. Onlar da benim gibi düşünüyorlar. Sen Naci’ye bakma, o hayalperest bir çocuk. İleride belki iyi bir şair ve hatip olabilir fakat askerlik mesleğinde katiyen yükselemez.’ Hocamın ne kadar haklı olduğunu hadiseler ispat etti. Çok arzu ettiği hâlde Naci, Erkânıharp (kurmay) zabiti olamadı.

Açık sarı tonlarında(muz tadında),dışarıdan iki katlı görünen,her iki pencere arasında boydan beyaz (süt kokusu) sütunları olan ince duvar işlemeleri olan Manastır Askeri İdadisi. Bahçe duvarlarla örülmüş ve üzerinde siyah(şarjı bitmek üzere olan bir telefonun sarjı bittinde hissettirdiği renk) boyalı demir parmaklıklar var fakat pek yüksek değil. Bahçe ve okulun giriş kapıları siyah,demir ve geniş.Görselin sağında ve solunda iki büyük ağaç bulunmakta.

Manastır Askeri İdadisi

Şiirin haricinde müzik dinlemeyi ve dans çok etmeyi severdi. En çok dinlediği sanatçılardan birisi ise Safiye Ayla idi. Yöresel türküleri dinlemekle kalmaz, eşlik de ederdi. Sarı Zeybek gibi halk oyunlarını fırsatı oldukça oynardı. Rumeli türkülerini severdi. En sevdikleri arasında Kimseye Etmem Şikâyet, Mani Oluyor, Havada Bulut Yok, Dayler Dayler, Cana Rakibi Handan Edersin, Alişimin Kaşları Kara, İzmir’in Kavakları, Şahane Gözler, Sigaramın Dumanı, Asker Yolu Beklerim, Çile Bülbülüm Çile, Değirmene Un Yolladım, Şu Dalmadan Geçtin Mi, Pencere Açıldı Bilal Oğlan, Habugaha Girdim, Yanık Ömer, Fikrimin İnce Gülü, A Benim Mor Çiçeğim, Vardar Ovası ve Akşam Oldu Yine Bastı Kareler gibi parçalar sayılabilir.  Müziğe büyük önem vermesi sebebiyle 1 Eylül 1924’te ilk Musiki Muallim Mektebi açılarak, 1928-1933 yılları arasında öğretmen, orkestra elemanı ve askeri bando elemanı yetiştirmeye çalışıldı. 1925’te bir yarışma düzenlenerek sanatçı ve müzik öğretmeni yetiştirmek üzere Berlin, Paris, Budapeşte, Prag gibi Avrupa’nın önemli kültür şehirlerine yetenekli gençler gönderilmeye başlandı. Operaya destek vermek için 1930’da İstanbul Opera Cemiyeti kuruldu. 19 Haziran 1934’te Türkiye’yi ziyaret edecek olan İran Şahı Rıza Şah Pehlevi onuruna, Atatürk’ün yönergeleri ve denetimi ile ‘Özsoy Operası’ yazıldı. Bunların haricinde sahne sanatlarına önem veren Atatürk, tiyatro eğitimine önderlik etti.

Atatürk bu görselde zeybek oynuyor. Kolları açık, parmaklarını şıklatıyor, sol bacağı hafif bükük ve sağ bacağını onun üzerine atmış. Üzerinde siyah beyaz bir takım elbise var(İçinde birçoğumuzun fındık var sandığı fakat içinde beyaz çikolata bulunduran bayram şekeri samimiyeti var üzerinde ve bir o kadar da fındık sandığımız fakat beyaz çikolata bulunduran o çikolatayı yiyip yememe arasında duyduğumuz çelişkide suratımızda oluşan ciddiyet var suratında). Masalar O oluşturmuş vaziyette ortada boş bir alan bırakılmış.Zeybek oynayan bir bey daha var ve onları masadakiler keyifle izlemekte.

Mustafa Kemal Atatürk Zeybek Oynarken

Güzel sanatlar alanında ise Osmanlı Ressamlar Cemiyeti olarak 1908’de kurulan topluluğun Güzel Sanatlar Birliği adını alarak modern sanat akımlarının temel taşları arasında yerini almasını sağladı. Heykel sanatına da önem veren Atatürk, “Dünyada medeni olmak, ilerlemek ve olgunlaşmak isteyen herhangi bir millet, mutlaka heykel yapacak ve heykeltıraş yetiştirecektir” sözleriyle önemini bizlere vurgulamış oldu. 3 Ekim 1926’da İstanbul Sarayburnu’nda açılan Atatürk Heykeli, yapılan ilk heykel oldu.
Avrupa’daki Nazi zulmünden kurtarılarak Türkiye’ye ders vermesi için profesörler getirildi. Atatürk’ün bilime verdiği değerin en önemli göstergelerinden biri de bu bilim insanlarına verilen maaştır. Milletvekili maaşlarının yaklaşık üç katı idi. Yoksul bütçeye karşın bu denli yüksek ücret ödenmesi, o günkü yöneticilerin bilime ve aydınlanmaya verdikleri önemin bir göstergesiydi.

Bu görselde Atatürk üzerinde paltosu baştan aşağı siyah giyinmiş,bir sınıfta öğrenciler ile birlikte.Sağ eli cebinde, sol elinde şapkası ile bastonunu tutuyor. Atatürk öğretmen masanın orada tahtaya bakıyor, tahtadan okunmuyor olsa da matematik dersi olduğunu anlayabiliyoruz. Bu kareye Atatürk ile üç öğrenci girmiş onların da sadece arkadan saçları ve sırtının yarısına kadar görebiliyoruz.

Ulu Önder, Öğrenciler ile Sınıfta

Eğitim alanında Arap Alfabesi ses uyumu bakımından Türkçeye uygun olmadığından okuma ve yazma güçlüğüne neden oluyordu. Bu nedenle ülkemizde okuma ve yazma bilenlerin sayısı da oldukça azdı. Latin Alfabesinden yararlanılarak Türk dilinin yapısına uygun Türk Alfabesi hazırlandı. Yeni Türk harfleri, TBMM tarafından 1 Kasım 1928 tarihinde kabul edildi. Bunun üzerine 1932 yılında Türk Dil Kurumunu kurdu. İlköğretim, devlet eliyle zorunlu ve parasız hale getirilmiştir. Her yaştan kişiye okuma-yazma öğretmek amacıyla “Millet Mektepleri” açılmıştır. Mesleki ve teknik eğitime önem verilerek erkek ve kız sanat ve meslek okulları açtı. 1935’te Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’ni açtı.
Türkiye Cumhuriyeti’nin, önceki tüm Türk devletleri ile bağı olduğunu ve dünya uygarlığının buluşma ve gelişmesinde Türk uygarlığının payı olduğunu düşünen Atatürk, tarih anlayışını geliştirmek ve bu amaçla araştırmalar yapmak için 12 Nisan 1931’de Türk Tarih Kurumunu kurmuştur.

1933’te ziraat(tarım) alanında bilimsel çalışmalar ve gelişmeler yapmak üzere Ankara Yüksek Ziraat Enstitüsü kuruldu. 1935’te yeraltı kaynaklarının araştırılması için Maden tetkik Arama Enstitüsü (MTA) ve Etibank kurulmuştur. 1925’te ise “İstikbal göklerdedir” diyerek Türk Hava Kurumunun kurulmasını sağlamıştır.

Atatürk etrafındaki kalabalık ile göğe bakıyor. Sağ eli göğü işaret ediyor. Başında şapkası,üzerinde paltosu ile güneşin renklerinde (soğuk günlerin, bulutlu havaların ardından, güneş çıkınca öten kuş sesleri eşliğinde, ısıttığı doğanın kokusu, bedenimizde hissettiğimiz o sıcaklık gibi) ile yıkanıyor adeta!

Mustafa Kemal Atatürk: “İstikbal Göklerdedir.”

Bir şair olmadı fakat birçok kitap yazdı. Bunlardan biri yazdığı 44 sayfalık geometri kitabı. Bu kitap geometri terimlerinin bugün kolay bir şekilde yazılıp anlaşılmasını sağladı. Zira Atatürk Dolmabahçe Sarayı’nda kendi el yazısı ile kaleme aldığı geometri kitabında matematiksel birçok terim geliştirdi. Bu sayede anlaşılması oldukça güç olan Osmanlıca geometri terimlerine Türkçe karşılıklar bulanarak geometrinin ezberlenmesi ve öğrenilmesi güçlüğüne son verilmiştir. Şüphesiz ki Mustafa Kemal Atatürk’ün en büyük eseri, TÜRKİYE CUMHURİYETİ‘dir.
Başka yaşamlar için feda edilmiş 57 yıllık bu yaşamdan bizlere kalan miraslar karşısında, O’na sonsuz sevgi ve minnet duyuyor ve yazımı şu sözlerle sonlandırmak istiyorum: EY BÜYÜK ATATÜRK! AÇTIĞIN YOLDA, GÖSTERDİĞİN HEDEFE DURMADAN YÜRÜYECEĞİME ANT İÇERİM.

Kaynakça:
http://www.haberturk.com/mustafa-kemal-ataturk-un-sanata-katkilari-1707795
http://ataturkun-bilimsel-alanda-yaptigi-calismalar.nedir.org/

http://www.ata.tsk.tr/01_hayati/yazdigi_eserler.html
http://www.ataturkinkilaplari.com/ak/160/ataturk’un-yazdigi-geometri-kitabi-ve-onemi.html

,

ENTERESAN BİR MOLEKÜLER DEĞİRMEN: ATP SENTAZ

Merhaba arkadaşlar ben Beyza Dönmüş. Moleküler Biyoloji ve Genetik öğrencisiyim ve FST İstanbul üyesiyim. Size ilk duyduğum andan itibaren beni gerçekten çok etkileyen, evrendeki en küçük motor olan ATP Sentaz enziminden bahsedeceğim ancak bunun öncesinde bilmemiz gereken bazı kavramlar olduğunu düşündüm.

Bir hastalıkla mücadele etmek, merdiven çıkmak, yemek yemek, şarkı söylemek, hatta sadece saçlarımızın uzamasını sağlayan yeni proteinler üretmek için bile belli bir miktar enerjiye ihtiyaç duyarız. Bakterilerden insanlara, hücrelerin kullandığı enerji formu adenozin trifosfat (ATP) dediğimiz bir moleküldür. Canlılarda ortak olan DNA ve protein sentezi de dahil olmak üzere, kas kontraksiyonu (kasılması), besinlerin aktif taşınımı, sinirsel aktivite, ya da karbon fiksasyonu belirli miktarda ATP gerektirir.

ADP’ye (adenozin difosfat, ATP’nin bir fosfat eksik hali) bir adet P katarak ATP sentezlenmesini sağlayan biyokimyasal reaksiyonlara ATP fosforilasyonu denir. Bunları akılda tutalım, lazım olacak. Fosforilasyon çeşitleri; substrat düzeyinde fosforilasyon, oksidatif fosforilasyon, fotofosforilasyon ve kemosentetik fosforilasyon olarak dörde ayrılır.

Oksidatif fosforilasyon, oksijen varlığında ökaryot hücrelerin mitokondrilerinde, prokaryotlarda ise sitoplazmada gerçekleşir. Mitokondrideki solunum reaksiyonlarını incelediğimizde ETS’nin (elektron taşıma zinciri) ATP ürettiğini gözlemleriz fakat ETS doğrudan ATP üretemez. Bu zincirin işlevi elektronların besinden oksijene düşmesini kolaylaştırmak ve serbest enerjideki büyük düşüşü bir seri küçük basamağa bölerek, kullanılabilir miktarda enerji açığa çıkmasını sağlamaktır. Peki mitokondri elektron taşınması ile ATP sentezi için enerji açığa çıkarılmasını nasıl eşleştirir? Bu sorunun cevabı kemiosmoz adı verilen bir enerji eşleme mekanizmasıdır.

Mitokondri zarının H+ gradientini (zarlar arasındaki H+ farkı) oluşturması ve devam ettirmesi elektron taşıma zincirinin görevidir. Bu zincir, ekzergonik elektron akışını, mitokondri matriksinden zarlar arası bölgeye H+ pompalamak için kullanılan bir enerji dönüştürcüdür. H+,  gradientin az olduğu tarafa doğru difüze olarak(çok yoğun olan taraftan az yoğun tarafa geçerek) zardan geri sızar. Ancak, H+’nın serbestçe geçebileceği zar kısımları sadece ATP Sentazlardır. İyonlar, ATP Sentaz içindeki kanaldan geçer ve bu protein kompleksi, elektron akışını ADP’nin oksidatif fosforilasyonunu sürdürmek için kullanır. Dolayısıyla, zarın iki yüzü arasındaki H+ gradienti, elektron taşıma zincirinin tepkimelerini ATP sentezi ile eşleştirir. Bu eşleştirme mekanizması kemiosmoz olarak adlandırılır.

İngiliz biyokimyacı Peter Mitchell, 1961’de bakterilerle yaptığı deneyler sonucunda enerji eşleştirme mekanizması olarak kemiosmozu önerdi. Yaklaşık 20 yıl sonra birçok bilim insanı kemiosmozun bakterilerde, mitokondride ve kloroplasttaki merkezi enerji dönüşüm mekanizması olduğunu doğruladı ve bu önermesi Mitchell’e Nobel ödülünü kazandırdı!

Eğer bunları okurken aklınıza “ATP sentaz H+’ların geri akışını ATP yapmak için nasıl kullanıyor?” sorusu geldiyse, artık olayın kahramanı ATP sentaz enzimine daha yakından bakabiliriz.

ATP sentaz bakterilerde, mitokondri ve kloroplastlarda bulunan,  birçok alt birimden oluşan bir motordur ve moleküler dünyanın mucizelerinden biri olarak bilinir. Aynı anda hem bir enzim, hem moleküler bir motor, hem de iyon pompasıdır. Hücredeki işlemlerin gerçekleşebilmesi için gerekli güç olan ATP’yi sentezlemesi, hücrelerimizdeki rolünü kaçınılmaz hale getirmektedir.

Mitokondri iç zarında karmaşık yapılı bir protein olan ATP sentazın çok sayıda kopyası bulunur. ATP sentaz, zıt yönlü bir iyon pompası gibi çalışır. İyon pompaları, iyonları gradientlerin zıt yönünde aktarmak için enerji kaynağı olarak ATP kullanırlar. Bu sürecin zıt yönünde ise, ATP sentaz iyon gradientin enerjisini ATP sentezlemek için kullanır!

ATP sentaz, dört ana parçadan oluşan, çok sayıda alt birime sahip bir komplekstir. Bunlar:  mitokondri iç zarındaki rotor, mitokondri matriksine doğru uzanan tokmak, rotordan tokmağın içine doğru uzanan iç çubuk ve rotorun yanında sabitlenmiş olup tokmağı hareketsiz tutan statordur.

Basitçe, hidrojen iyonları strator ile rotor arasındaki dar bir bölgeden akarlar ve rotor ile ona bağlı çubuğun dönmesine neden olurlar. Dönen çubuk tokmakta konformasyon değişikliklerine neden olur ve ADP ile inorganik fosfatın birleşerek ATP oluşturduğu katalitik bölgeleri aktive eder.

Mitokondri organeli hücrenin içinde bir odacık gibidir. Görselde bu odanın duvarından enine bir kesit görünür. Duvarın iki tarafı da görünmektedir. Bir taraf mitokondrinin içini yani matriksi, diğer taraf ise zarlar arası bölgeyi gösterir. Sözü geçen ATP sentaz, bu duvarın içinde iki tarafa açılan bir boru gibidir. Bu boru, bir tarafta yoğun olan iyonların diğer tarafa (yani az yoğun olan tarafa) geçmesini sağlar. Bunlara iyon pompası diyoruz. İyon pompaları, iyonları bir taraftan diğer tarafa geçirmek için enerji kullanır.

(1.1): ATP Sentaz’ın çalışma prensibi.

Şekil (1.2)’de daha ayrıntılı gösterilen ATP sentaz kesitinde F0 kısmı zara gömülüyken, F1 kısmının baktığı taraf mitokondri ve kloroplastlarda farklılık gösterir. Mitokondride H+ iyonları  zarlar arası bölgede birikirken, kloroplastta iyonlar iç kısımda biriktikleri için bu durum tam tersidir.

ATP Sentaz detaylı olarak gösterilmiştir. Tam ortası "rotor"dur, "rotor"un zar içine gömülü kısmı F0 kısmı, matriks içindeki kısmı ise f1 kısmıdır.

(1.2) ATP Sentaz’ın kısımlarının detaylı gösterimi.

H+ iyonları  (protonlar) zarlar arası bölgeden matrikse geçerken, a ile gösterilen kanaldan girerek c’deki aminoasitlere bağlanır ve bu olay tüm yapıda konformasyon, yani bir tür yerleşim değişimine yol açar ve bu katalitik bölgelerin dönmesine neden olur. Bir proton komplekse girdiğinde 360 derece döndükten sonra bırakılır. ATP sentazın bu hareketini bir değirmenin dönmesi olarak düşünebiliriz, bir moleküler değirmen!

Şekil (1.2)’de kesiti gösterilen enzimin alfa ve beta ile gösterilen kısımları biraz önce bahsettiğimiz katalitik bölgeleri içeren tokmak kısmıdır. Gama ile gösterilen iç çubuk olarak tanıdığımız kısım döndüğünde, beta birimlerindeki ADP ve inorganik fosfat ßL (loose) konformasyonunda gevşek bir halde, ßT (tight) konformasyonunda sıkı bir halde ve ßO (open) konformasyonunda sentezlenen ATP’nin serbest bırakılması koşulu ile konformasyon değiştirerek ATP oluşturur. (Şekil (1.3))

ATP Sentaz'ın gövdesinin döndüğünü söylemiştik. Gövdedeki dönen kısım, bir protonun girmesi ile dönmeye başlar. protonu 360 derece döndürüp bırakır. tekerlek gibi.

(1.3) ATP sentaz’ın konformasyon değişimleri.

Bu döngü, hücre içinde sürekli devam ederek ADP ve inorganik fosfattan ATP sentezlenmesini sağlar.

ATP sentaz, varlığının bulunmasından itibaren birçok bilim insanının araştırma alanına girmiş ve büyük merak uyandırmış bir proteindir. Dönme mekanizması da dahil olmak üzere birçok yönden incelenen bu moleküler makinenin üzerinde yapılan çalışmalar halen daha devamlılığını sürdürmektedir.

Anlattığım şeylerin biraz daha anlaşılabilir olması adına buraya birkaç video bırakıyorum.

Diğer iki video önerim için buraya ve buraya tıklayabilirsiniz.

Bilimle kalın, esen kalın!

Beyza Dönmüş

Referanslar:

, ,

KÜÇÜK YAŞAM, BÜYÜK BULUŞ: JOHANNES KEPLER

FST’nin değerli üyeleri, ben Beyza. Bu yazımı, sizlere Johannes Kepler‘in büyülü yaşamından birkaç kesit verebilmek için hazırladım. Sizlerin de ilgisini çekebileceğini düşünüyorum.

1577 yılı, kayıtlı tarihteki en olağanüstü kuyruklu yıldızlardan biriyle taçlanmıştı. Dolunaydan elli kat geniş kuyruğu ile görkemli bir şekilde gökyüzünden geçip gitmişti. Almanya’nın güneyinde Württemberg dükalığında, Katharina Kepler, beş yaşındaki oğlunu Leonberg köyüne bu eşsiz şöleni izlemeye götürmüştü. Beş yaşındaki Kepler’in zaten zayıf olan görme gücü, saat ilerledikçe daha da azalmış ve bu gösteriden hiç etkilenmemesine sebep olmuştu. İleride Johannes bunu acı ve zor geçen çocukluğundan güzel bir anı olarak hatırlayacaktı.

Johannes Kepler 1571 yılı 27 Aralık gününde Weil der Stadt şehrinde, büyük babasının evinde dünyaya geldi. Ailenin ilk çocuğuydu ve babası hâlâ kendi anne ve babası ile yaşıyordu. Kepler ailesi bir zamanlar seçkin ve soylu bir aileydi fakat o dönemde durumları kötüye gidiyordu. Nesiller önce, Kepler’in beşinci kuşaktan dedesi, askerlik hizmeti sırasında gösterdiği kahramanlıklardan dolayı İmparator Sipismund tarafından şövalyelikle ödüllendirilmişti. Bu ödüllendirmenin ardından, aile zamanla imparatorluk hizmetinden ayrılmış, soylular yerine zanaatçılar sınıfına girmiş ve küçük bir kent olan, Weil der Stadt’a yerleşmişti. Kepler doğduğunda ise diktatör büyük babası Sebald, on yıldır belediye başkanlığı yapmaktaydı. Sebald, Johannes’in model alabileceği tek insandı. Kepler ailesinin kötüye giden durumunda, Johannes’in babasının büyük rolü vardı. Kepler babası için, “Her şeyi mahfederdi. Günahkâr, kaba ve kavgacı bir adamdı.” demiştir. Johannes, şifalı otlarla uğraşan annesi Katharina tarafından büyütülmüştü. J. Kepler annesi için de “sivri dilli ve aksi” kelimelerini kullanmıştır. Sonraki zamanlarda ise annesi büyücülük işleri yaptığı gerekçesiyle suçlanmış, Kepler de işlerini bırakıp annesini savunmaya Almanya’ ya dönmüştü.

Kepler 23 yaşında iken Graz Üniversitesi’nde astronomi profesörü  olmuş ve Galileo ve Tycho Brahe ile tanışmıştı. Yanında yardımcısı olarak çalıştığı Brahe hayata gözlerini yumduğunda, Kepler ona ait bütün kayıtları aldı. Bunlardan ve kendi gözlemlerinden yola çıkarak gezegenlerin güneş çevresinde nasıl döndüklerini tanımlayan matematiksel formüller üretti. Prag Rasathanesi’nin başında bulunan Brahe’nin yerini aldı. Ayrıca Kepler, teleskopların nasıl çalıştığını ve insanların nasıl gördüklerini açıklayan ilk insandır. Keplerin buluşları bunlarla sınırlı değildir. Astronomlar Güneş Sistemi’nin merkezinde Güneş olduğunu ve gezegenlerin hem Güneş’in hem de kendi etrafında döndüğünü biliyorlar fakat Copernicus‘un gözlemlerine dayanarak gezegenlerin yörüngelerinin daire şeklinde olduğunu düşünüyorlardı. Bu meseleyi Kepler farklı bir yönden ele aldı ve gezegenlerin daire olmayan bir şekilde yörüngeye sahip olabileceklerini düşündü. İncelemesine ise Mars’tan başladı. Bu gezegenin yörünge şeklinin en iyi örneği teşkil edebileceğini düşündü. Öyle de oldu! Altı yıllık uzun ve zahmetli bir çalışmanın ardından, Mars’ın yörüngesinin elips şeklinde olduğu sonucuna ulaştı. 1609 yılında da “Yeni Astronomi” adlı bir kitap yayımlayarak buluşlarını bu eserde topladı. Ardından diğer gezegenlerin de elips şeklinde yörüngeye sahip olduklarını buldu.

Güneş çevresinde eliptik yörüngelerinde dolaşan Mars ve Dünya görseli

Mars’ın yörüngesi.

Keplerin ölümünden bahsedecek olursak, bir seyahat sırasında zorlu koşullar ve soğuk sonbahar yüzünden hasta olan Johannes, yüksek ateş ve sayıklamalarla mücadele etmiş, bir kaç gün bilinci kapalı kalmış ve ardından hayata gözlerini yummuştur. Bu noktada benim ilgimi çeken ve etkilendiğim olay ise, cenazesine gelen insanların söyledikleri oldu. Şu sözleri okurken gerçekten etkilendim, “Biz o akşam orada gökten ateş toplarının düştüğünü gördük. Meteorların doğal olaylar olduğunu biliyoruz ama belki de bu olay göklerin kendi yorumcusu için ağlaması olabilir.”

Kepler’in mezarının yeri artık bilinmiyor. Şehri savunanlar ya da şehre saldıranlar tarafından yok edilmiş olabilir. Mezara ait tek kayıt, Kepler’in arkadaşının, Kepler’in kendi sözlerini mezar taşından kopyalayıp bizlere ulaştırmasıdır. Kepler kendi yazıtında şunları söylemiştir:

“Gökleri ölçtüm,

Şimdi Dünya’nın gölgelerini ölçüyorum.

Zihnim zaten göklerdeydi. 

Şimdi bedenimin gölgesi orada yatıyor.”

KAYNAKÇA

, ,

Sahiden de Bilim Doğru ve Gerçek Midir?

Merhaba Future Science Team okurları Ben Eric Rose.

Yaşamım boyunca içinde bulunduğum evrene karşı merakım ve buna dönük kısmi cevabımın, uzun süreden sonra savunuculuğu yapmamın gerekliliği, bu yazımın temel amacını oluşturuyor. Bilimin içinde yer alarak yaşama ve evrene karşı sorularıma onun disiplini ve bakış açısından baktığımdan beri bana toplum bireyleri tarafından iki tür net tavır alındığını fark ettim:

  1. Bilimin, disiplin ve bakış açısına benim gibi dahil olup bu disiplin ve bakış açısının bize kazandırdıklarını yadsımayan tavır.
  2. Bilimin, öne sürülen üç temel soru olan: ”Neden?”, ”Niçin?” ”Nasıl?” sorularına tam bir çözümü olmayıp onun yalnızca bir otoriter ve kısmen din benzeri bir olgu olduğunu savunan tavır.

Üzerinde durmak istediğim ve karşı argüman geliştirmeye çalıştığım ikinci tavrı biraz açalım. Bu tavra göre akılla her şeyi temellendirmek, çoğu zaman tutarlı olsa da kesinliği sağlamayan boş bir uğraştır. Aynı zamanda bu disiplin ve bakış açısı yalnızlık, korku ve kızgınlık, çaresizlik gibi temel özelliklerimizin bir başka sakinleştirici ve mistik tarafıdır. Akıl her şeyi anlamaz ve önemli soruları cevaplamaya yetmez. Üstüne üstlük bilim, mistisizmi dışlarken metafiziği de reddederek kendi dogmalarını ve inancını yaratır. Kısacası bilim de bir dindir. Öne sürdüğünüz mistisizmi dışlayan ve kendi kendine kabul ederek kabullerine uymayanları dışlayan bir sistemdir. Bu tavrı, bu temel öne sürümlerle açtığıma göre artık doğruları ortaya koymanın zamanı gelmiş olmalı.

Öncelikle iki soruyla başlamak isterim: “Gerçeklik” ve “doğru” sahiden nedir?

Bilim bu iki temel kavrama cevap bulamıyor mu?

Önermem gayet nettir: Bilim, gerçeğe adım adım yaklaşıyor ve doğruluğu bildiriyor.

Bilimi hayatınıza aldığınızda onun gerçekle olan ilişkisine, doğruları deney ve gözlemle ortaya koymasına hayran kalır; biraz daha doğru bilgi için araştırır, merak edersiniz. Çoğumuz bilimi, merakı doğruyla birleştirerek bulur. Yıldızların neden parlak olduğunu, her yıldızın parlaklığının neden değişkenlik gösterdiğini, gece ve gündüzün ne olduğunu sorar ve bilimin doğrularını daha fazla merakla araştırırız. Çünkü bilim bize doğru bir bilgi sunmaktadır. Daha sonra onun doğruluğunun duyularımızla ve kişisel tecrübelerimizle, matematiğimizle ve deneylerimizle geldiğini anlar, kendiniz test edersiniz. Ve görürsünüz ki önermeleri gerçeklik biçimiyle de uyumlu ve doğrudur.  Peki gerçekten de bilim Neden?, ”Niçin?” ve ”Nasıl?” sorularına cevap verebilir mi?

Elbette! Bunu Albert Einstein’ın 1905 yılında yazdığı ”Özel Göreliliği” içeren makalesinden yola çıkarak anlamaya çalışalım. Öncelikle Albert Einstein gerçeklik ve doğruluk arasında ayrım yapmak ister ve geometrinin temel aksiyomlarının doğruluğunu sorgular. Şöyle der:

“Geometri, aralarında kesin fikirlerle az çok bir ilişki kurabileceğimiz “düzlem”, “nokta”,”düz çizgi” gibi bazı kavramlardan ve bu fikirlerin sonucu olarak doğru kabul edilen (etme eğiliminde olduğumuz) bazı önermeler bütünüdür.”

Yani örneğin bir doğrunun “doğruluğunu” araştıran meraklı bir insansam geometri bana bir doğrunun “doğruluğunu” yalnızca iki farklı nokta kabulüm ve bunları kıyaslamam ile verebilir. İki nokta arasında olan şey doğrudur.

Aslında merak ettiğimiz ”doğruluk”, geometrinin temel gerçeklik önermesi olan noktaların ”gerçeklik ve doğruluğunu” ortaya çıkarmamakta, yalnızca bu iki nokta arasındaki doğrunun “gerçekliği ve doğruluğunu” ortaya çıkarmaktadır. Doğruluk olgusu önermemize indirgenmiş ve yönelmiştir. Bu nedenle de Albert Einstein’a göre biz, iki nokta bir doğru oluşturuyor önermesini doğru veya yanlış kabul edemez yalnızca Öklidiyen geometride böyle kabul edildiğini söyleyebiliriz. Bu nedenle ”doğru” ve ”gerçek” Öklid geometrisinin ispatlarıyla cevap bulamaz. Biz doğru sözcüğünü, gerçek bir nesne ile bağlama alışkanlığındayızdır ancak doğru denen şey yalnızca dış gerçeklikle değil mantıkla da tutarlı olmalıdır.

“A, B’den büyüktür.” dediğimizde aklımıza bir A nesnesi ve B nesnesi getirip bunu düşünür ve önermeyi buna göre doğru veya yanlış olarak belirtiriz. Elbette elma çilekten büyüktür. Burada doğru olan şey aslında bizim A’yı, yani büyük olanı elma olarak düşünmemiz ve B’yi, yani küçük olanı çilek olarak düşünmemizin doğruluğudur, A veya B’nin doğruluğu değildir. Bilim, disiplinleri birleştirip kendi doğruluk ve gerçeklik alanlarını ayırdıktan sonra bizi tüm bu yanılsama ve yorumların arkasında yatan gerçeğe ulaştırmaktadır. Şimdi Albert Einstein’dan şu örneği verelim:

“Bir düz doğrultuda giden trende olduğunuzu ve trenin biraz ötesinde size paralel olan bir arkadaşınızın sizi seyrettiği düşünün. Elinizde taş var ve onu camdan dışarıya fırlatmadan nazikçe bırakıyorsunuz. Sizin bakış açınızdan (gerçekliğinizle) taş düz bir dik doğrultusunda yere düşmüştür. Ancak paraleldeki arkadaşınız trenin hareketiyle beraber ileriye gidişinizi (gerçeğinizi) de gördüğü için, taşı elinizden bıraktığınız yer ve taşın yere ulaştığı (düştüğü) yer arasında parabol çizdiğini görmektedir. Peki hangisi gerçek, hangisi doğrudur? Tabiiki de ikinizinki de gerçek ve iki duyumunuz da doğrudur.”

Tren içinde olan sizin hareketle ilişkiniz, uzayla olan ilişkinizi etkileyerek kendi gerçekliğinizi deneyimlemenizi sağlamıştır. Aynı şekilde arkadaşınız da durma hareketiyle sizin hareketinizi kıyaslayarak kendi gerçekliğini yaratmıştır. Gerçekliğiniz ölçüsünde iki söylemde doğrudur. Çünkü ikisi de test edilebilir ve yanlışlanabilir bir bilimsel önermedir. Peki ya bir trende bir yıldırım düşmesi olayına Neden? Niçin? Ve Nasıl? soruları doğrultusunda bilimle cevap verebilir miyiz?

Elbette! Bir yıldırım düşmüş müdür? Evet düşmüştür çünkü bilimin öne sürdüğü şekilde ışık önce, ses sonra gelmiştir. Gözler onu gözlemlemiş, kulaklar bu olayı duymuştur. Niçin düşmüştür?  Yıldırım, gök gürültüsü ve şimşekten oluşan, gökyüzü ile yeryüzü arasındaki elektrik boşalmasıdır. Demek ki elektrik yükü hava direncini kıracak kadar çokmuş ve bu yüzden elektrik boşalımı olmuş. Peki nasıl oluştu? Kolay. Tabii ki farklı yüklenmiş bulutlar arasında veya yerden farklı yükle yüklü bulut arasında bir elektrik akımı meydana gelmiştir. Bu da gözümüze öncelikle şimşek ışığı daha sonrada gök gürültüsü olarak gelmiştir. Demek oluyor ki bilim, elbette bu üç temel soruya da cevap bulur. Peki ya metafizik bir önerme? Bilim onu reddederek dışlamaz mı? Peki ya metafiziği dışlamak bilimi tek tipçi yapmaz mı?

Aslında bilim mistisizmi dışlar, metafiziği değil. Çoğu zaman bilim metafiziği içinde bulundurur. Çoklu evrenler, sicim kuramı vb. olgular için fizik denklemlerimiz metafizikseldir. Önermelerimiz ise metafiziği dışlamaz, hatta onları içine alarak cevap verir.

Bilimin görünmeyen şeylere değer vermediği söylemek çoğu zaman bilimi yalnızca pozitivist(1),  yani olguculuk felsefesiyle tanıma yanlışımızdan meydana gelir. Bilim yalnızca pozitivist değildir. Pozitivizm, yalnızca bilimsel önermelere değer veren bir felsefe disiplinidir; bilim ise kendi içinde empirik(2), rasyonal(3), pozitivist olabilir. Çoğu zaman da bunların birkaçını veya hepsini aynı anda kullanır. Çoklu evrenler rasyonaldir; görelilik empirik ve pozitivisttir; kuantum empiriktir ama pozitivist değildir. Tek tür bilim karşıtlığının nedeni tek tür felsefi tutumu bilip onu eleştirmekten kaynaklanır. Bilim bu kadar kolay değildir. Bilim bu kadar net değildir ve bilim bu kadar dogma değildir. İşte bu yüzden bilim aslında bilimdir! Bilim, önceden doğru olduğu düşünülen önermelerin yanlış olduğunu kabul edip yeni doğrular öne sürmekten çekinmemek ve gerçeğe adım adım yaklaşmak demektir.

Notlar:

(1) Pozitivizm: Gerçeğe ancak olgulara, deney ve gözleme dayanılarak, pozitif bilimlerin yardımıyla ulaşılabileceğini öne süren öğreti.

(2) Empirik(Emprizm’e bağlı): Bilgilerimizin kaynağının yalnızca duyum ve deney olduğunu savunan felsefi akımdır. Emprizme göre insan zihni doğuştan boş bir levha (Tabula Rasa) gibidir. Yani insanın doğuştan getirdiği hiçbir bilgi yoktur.

(3) Rasyonal(Rasyonalizm’e bağlı veya akılsal): Temelde akıl bilgisinin olduğunu söyleyen ve ona dayanan, doğruluğun ölçütünün duyular değil düşünme ve tümdengelimsel çıkarsamalar olduğunu öne süren öğretilerin genel adı.

 

Bilimle kalın.