, , , , ,

BİLİM VE SANAT IŞIĞINDA BİR LİDER: ULU ÖNDER MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

Merhaba sevgili arkadaşlar! Ben Özlem. Uygarlıkların geçmişten günümüze ve geleceğe uzanan yolunda en temel gaye; bilim ve sanattır. Bu iki faktörden biri dahi olmadığı taktirde toplumların aydın bir gelecekleri olamaz! Bizler yarınlar için çalışıyor, yarını düşünüyoruz. Bundan yaklaşık 137 yıl önce dünyaya gözlerini açan ve yarınlar için çalışan biri daha vardı: Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk. Peki O bu yolda neler düşündü, neler yaptı? Gelin biraz bahsedelim.

Mustafa Kemal Atatürk’ün bilim ve sanata verdiği önemden ve katkılarından bahsetmeye O’nun şu sözleri ile başlamak istiyorum. “Dünyada her şey için, maddiyat için, maneviyat için, muvaffakiyet için, en hakiki yol gösterici ilimdir, fendir; ilim ve fenin haricinde yol gösterici aramak gaflettir, cehalettir, delalettir.” ve ”Güzel sanatlarda muvaffak olmak, bütün inkılaplarda başarıya ulaşmak demektir. Güzel sanatlarda muvaffak olamayan milletler ne yazık ki, medeniyet alanında yüksek insanlık sıfatıyla yer almaktan ilelebet mahrum kalacaklardır.”. Bu sözleri her şeyi açıklıyor aslında… Şimdi Manastır Askeri İdadisi’ne bir yolculuk yapalım ve oradan anlatmaya başlayalım.

Manastır Askeri İdadisi yıllarından itibaren farklı alanlarda kitaplar okuyan Atatürk, şiire ayrı bir önem verirdi. Kendi anılarından öğrendiğimiz kadarıyla, gençlik yıllarında şiir yazardı. Şair ve hatip Ömer Naci Bey ile arkadaşlığı esnasında daha sık şiir yazmaya başlamıştı. Atatürk hatıralarında bundan şöyle bahseder: O zamana kadar edebiyatla çok temasım yoktu. Merhum Ömer Naci, Bursa İdadîsinden kovulmuş, bizim sınıfa gelmişti. Daha o zaman şairdi. Benden okuyacak kitap istedi. Bütün kitaplarımı gösterdim. Hiçbirini beğenmedi. Bir arkadaşın, kitaplarımdan hiçbirini beğenmemesi gücüme gitti. Onun ilgilendiği konunun şiir ve edebiyat olduğuna o zaman muttali oldum. Onunla çalışmaya başladım. Şiir bana cazip göründü. Fakat kitabet hocası diye yeni gelen bir zat beni şiirle iştigalden men etti. ‘Bu tarz iştigal seni askerlikten uzaklaştırır.’ dedi. Ne var ki güzel yazmak hevesi bende baki kaldı. Bu ikazı yapan Kitabet Öğretmeni Alay Emini Mehmet Asım Efendi’dir. Aynı olayı Mustafa Kemal, daha sonraları Ali Fuat Paşa’ya şöyle anlatır: Eğer kitabet hocamız imdadıma yetişmeseydi, ben de şair olup çıkacaktım. Çünkü hevesim vardı. Asım Efendi bir gün beni çağırdı: ‘Bak oğlum Mustafa dedi, şiiri filan bırak. Bu iş senin iyi asker olmana mani olur. Diğer hocalarınla da konuştum. Onlar da benim gibi düşünüyorlar. Sen Naci’ye bakma, o hayalperest bir çocuk. İleride belki iyi bir şair ve hatip olabilir fakat askerlik mesleğinde katiyen yükselemez.’ Hocamın ne kadar haklı olduğunu hadiseler ispat etti. Çok arzu ettiği hâlde Naci, Erkânıharp (kurmay) zabiti olamadı.

Açık sarı tonlarında(muz tadında),dışarıdan iki katlı görünen,her iki pencere arasında boydan beyaz (süt kokusu) sütunları olan ince duvar işlemeleri olan Manastır Askeri İdadisi. Bahçe duvarlarla örülmüş ve üzerinde siyah(şarjı bitmek üzere olan bir telefonun sarjı bittinde hissettirdiği renk) boyalı demir parmaklıklar var fakat pek yüksek değil. Bahçe ve okulun giriş kapıları siyah,demir ve geniş.Görselin sağında ve solunda iki büyük ağaç bulunmakta.

Manastır Askeri İdadisi

Şiirin haricinde müzik dinlemeyi ve dans çok etmeyi severdi. En çok dinlediği sanatçılardan birisi ise Safiye Ayla idi. Yöresel türküleri dinlemekle kalmaz, eşlik de ederdi. Sarı Zeybek gibi halk oyunlarını fırsatı oldukça oynardı. Rumeli türkülerini severdi. En sevdikleri arasında Kimseye Etmem Şikâyet, Mani Oluyor, Havada Bulut Yok, Dayler Dayler, Cana Rakibi Handan Edersin, Alişimin Kaşları Kara, İzmir’in Kavakları, Şahane Gözler, Sigaramın Dumanı, Asker Yolu Beklerim, Çile Bülbülüm Çile, Değirmene Un Yolladım, Şu Dalmadan Geçtin Mi, Pencere Açıldı Bilal Oğlan, Habugaha Girdim, Yanık Ömer, Fikrimin İnce Gülü, A Benim Mor Çiçeğim, Vardar Ovası ve Akşam Oldu Yine Bastı Kareler gibi parçalar sayılabilir.  Müziğe büyük önem vermesi sebebiyle 1 Eylül 1924’te ilk Musiki Muallim Mektebi açılarak, 1928-1933 yılları arasında öğretmen, orkestra elemanı ve askeri bando elemanı yetiştirmeye çalışıldı. 1925’te bir yarışma düzenlenerek sanatçı ve müzik öğretmeni yetiştirmek üzere Berlin, Paris, Budapeşte, Prag gibi Avrupa’nın önemli kültür şehirlerine yetenekli gençler gönderilmeye başlandı. Operaya destek vermek için 1930’da İstanbul Opera Cemiyeti kuruldu. 19 Haziran 1934’te Türkiye’yi ziyaret edecek olan İran Şahı Rıza Şah Pehlevi onuruna, Atatürk’ün yönergeleri ve denetimi ile ‘Özsoy Operası’ yazıldı. Bunların haricinde sahne sanatlarına önem veren Atatürk, tiyatro eğitimine önderlik etti.

Atatürk bu görselde zeybek oynuyor. Kolları açık, parmaklarını şıklatıyor, sol bacağı hafif bükük ve sağ bacağını onun üzerine atmış. Üzerinde siyah beyaz bir takım elbise var(İçinde birçoğumuzun fındık var sandığı fakat içinde beyaz çikolata bulunduran bayram şekeri samimiyeti var üzerinde ve bir o kadar da fındık sandığımız fakat beyaz çikolata bulunduran o çikolatayı yiyip yememe arasında duyduğumuz çelişkide suratımızda oluşan ciddiyet var suratında). Masalar O oluşturmuş vaziyette ortada boş bir alan bırakılmış.Zeybek oynayan bir bey daha var ve onları masadakiler keyifle izlemekte.

Mustafa Kemal Atatürk Zeybek Oynarken

Güzel sanatlar alanında ise Osmanlı Ressamlar Cemiyeti olarak 1908’de kurulan topluluğun Güzel Sanatlar Birliği adını alarak modern sanat akımlarının temel taşları arasında yerini almasını sağladı. Heykel sanatına da önem veren Atatürk, “Dünyada medeni olmak, ilerlemek ve olgunlaşmak isteyen herhangi bir millet, mutlaka heykel yapacak ve heykeltıraş yetiştirecektir” sözleriyle önemini bizlere vurgulamış oldu. 3 Ekim 1926’da İstanbul Sarayburnu’nda açılan Atatürk Heykeli, yapılan ilk heykel oldu.
Avrupa’daki Nazi zulmünden kurtarılarak Türkiye’ye ders vermesi için profesörler getirildi. Atatürk’ün bilime verdiği değerin en önemli göstergelerinden biri de bu bilim insanlarına verilen maaştır. Milletvekili maaşlarının yaklaşık üç katı idi. Yoksul bütçeye karşın bu denli yüksek ücret ödenmesi, o günkü yöneticilerin bilime ve aydınlanmaya verdikleri önemin bir göstergesiydi.

Bu görselde Atatürk üzerinde paltosu baştan aşağı siyah giyinmiş,bir sınıfta öğrenciler ile birlikte.Sağ eli cebinde, sol elinde şapkası ile bastonunu tutuyor. Atatürk öğretmen masanın orada tahtaya bakıyor, tahtadan okunmuyor olsa da matematik dersi olduğunu anlayabiliyoruz. Bu kareye Atatürk ile üç öğrenci girmiş onların da sadece arkadan saçları ve sırtının yarısına kadar görebiliyoruz.

Ulu Önder, Öğrenciler ile Sınıfta

Eğitim alanında Arap Alfabesi ses uyumu bakımından Türkçeye uygun olmadığından okuma ve yazma güçlüğüne neden oluyordu. Bu nedenle ülkemizde okuma ve yazma bilenlerin sayısı da oldukça azdı. Latin Alfabesinden yararlanılarak Türk dilinin yapısına uygun Türk Alfabesi hazırlandı. Yeni Türk harfleri, TBMM tarafından 1 Kasım 1928 tarihinde kabul edildi. Bunun üzerine 1932 yılında Türk Dil Kurumunu kurdu. İlköğretim, devlet eliyle zorunlu ve parasız hale getirilmiştir. Her yaştan kişiye okuma-yazma öğretmek amacıyla “Millet Mektepleri” açılmıştır. Mesleki ve teknik eğitime önem verilerek erkek ve kız sanat ve meslek okulları açtı. 1935’te Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’ni açtı.
Türkiye Cumhuriyeti’nin, önceki tüm Türk devletleri ile bağı olduğunu ve dünya uygarlığının buluşma ve gelişmesinde Türk uygarlığının payı olduğunu düşünen Atatürk, tarih anlayışını geliştirmek ve bu amaçla araştırmalar yapmak için 12 Nisan 1931’de Türk Tarih Kurumunu kurmuştur.

1933’te ziraat(tarım) alanında bilimsel çalışmalar ve gelişmeler yapmak üzere Ankara Yüksek Ziraat Enstitüsü kuruldu. 1935’te yeraltı kaynaklarının araştırılması için Maden tetkik Arama Enstitüsü (MTA) ve Etibank kurulmuştur. 1925’te ise “İstikbal göklerdedir” diyerek Türk Hava Kurumunun kurulmasını sağlamıştır.

Atatürk etrafındaki kalabalık ile göğe bakıyor. Sağ eli göğü işaret ediyor. Başında şapkası,üzerinde paltosu ile güneşin renklerinde (soğuk günlerin, bulutlu havaların ardından, güneş çıkınca öten kuş sesleri eşliğinde, ısıttığı doğanın kokusu, bedenimizde hissettiğimiz o sıcaklık gibi) ile yıkanıyor adeta!

Mustafa Kemal Atatürk: “İstikbal Göklerdedir.”

Bir şair olmadı fakat birçok kitap yazdı. Bunlardan biri yazdığı 44 sayfalık geometri kitabı. Bu kitap geometri terimlerinin bugün kolay bir şekilde yazılıp anlaşılmasını sağladı. Zira Atatürk Dolmabahçe Sarayı’nda kendi el yazısı ile kaleme aldığı geometri kitabında matematiksel birçok terim geliştirdi. Bu sayede anlaşılması oldukça güç olan Osmanlıca geometri terimlerine Türkçe karşılıklar bulanarak geometrinin ezberlenmesi ve öğrenilmesi güçlüğüne son verilmiştir. Şüphesiz ki Mustafa Kemal Atatürk’ün en büyük eseri, TÜRKİYE CUMHURİYETİ‘dir.
Başka yaşamlar için feda edilmiş 57 yıllık bu yaşamdan bizlere kalan miraslar karşısında, O’na sonsuz sevgi ve minnet duyuyor ve yazımı şu sözlerle sonlandırmak istiyorum: EY BÜYÜK ATATÜRK! AÇTIĞIN YOLDA, GÖSTERDİĞİN HEDEFE DURMADAN YÜRÜYECEĞİME ANT İÇERİM.

Kaynakça:
http://www.haberturk.com/mustafa-kemal-ataturk-un-sanata-katkilari-1707795
http://ataturkun-bilimsel-alanda-yaptigi-calismalar.nedir.org/

http://www.ata.tsk.tr/01_hayati/yazdigi_eserler.html
http://www.ataturkinkilaplari.com/ak/160/ataturk’un-yazdigi-geometri-kitabi-ve-onemi.html

,

ENTERESAN BİR MOLEKÜLER DEĞİRMEN: ATP SENTAZ

Merhaba arkadaşlar ben Beyza Dönmüş. Moleküler Biyoloji ve Genetik öğrencisiyim ve FST İstanbul üyesiyim. Size ilk duyduğum andan itibaren beni gerçekten çok etkileyen, evrendeki en küçük motor olan ATP Sentaz enziminden bahsedeceğim ancak bunun öncesinde bilmemiz gereken bazı kavramlar olduğunu düşündüm.

Bir hastalıkla mücadele etmek, merdiven çıkmak, yemek yemek, şarkı söylemek, hatta sadece saçlarımızın uzamasını sağlayan yeni proteinler üretmek için bile belli bir miktar enerjiye ihtiyaç duyarız. Bakterilerden insanlara, hücrelerin kullandığı enerji formu adenozin trifosfat (ATP) dediğimiz bir moleküldür. Canlılarda ortak olan DNA ve protein sentezi de dahil olmak üzere, kas kontraksiyonu (kasılması), besinlerin aktif taşınımı, sinirsel aktivite, ya da karbon fiksasyonu belirli miktarda ATP gerektirir.

ADP’ye (adenozin difosfat, ATP’nin bir fosfat eksik hali) bir adet P katarak ATP sentezlenmesini sağlayan biyokimyasal reaksiyonlara ATP fosforilasyonu denir. Bunları akılda tutalım, lazım olacak. Fosforilasyon çeşitleri; substrat düzeyinde fosforilasyon, oksidatif fosforilasyon, fotofosforilasyon ve kemosentetik fosforilasyon olarak dörde ayrılır.

Oksidatif fosforilasyon, oksijen varlığında ökaryot hücrelerin mitokondrilerinde, prokaryotlarda ise sitoplazmada gerçekleşir. Mitokondrideki solunum reaksiyonlarını incelediğimizde ETS’nin (elektron taşıma zinciri) ATP ürettiğini gözlemleriz fakat ETS doğrudan ATP üretemez. Bu zincirin işlevi elektronların besinden oksijene düşmesini kolaylaştırmak ve serbest enerjideki büyük düşüşü bir seri küçük basamağa bölerek, kullanılabilir miktarda enerji açığa çıkmasını sağlamaktır. Peki mitokondri elektron taşınması ile ATP sentezi için enerji açığa çıkarılmasını nasıl eşleştirir? Bu sorunun cevabı kemiosmoz adı verilen bir enerji eşleme mekanizmasıdır.

Mitokondri zarının H+ gradientini (zarlar arasındaki H+ farkı) oluşturması ve devam ettirmesi elektron taşıma zincirinin görevidir. Bu zincir, ekzergonik elektron akışını, mitokondri matriksinden zarlar arası bölgeye H+ pompalamak için kullanılan bir enerji dönüştürcüdür. H+,  gradientin az olduğu tarafa doğru difüze olarak(çok yoğun olan taraftan az yoğun tarafa geçerek) zardan geri sızar. Ancak, H+’nın serbestçe geçebileceği zar kısımları sadece ATP Sentazlardır. İyonlar, ATP Sentaz içindeki kanaldan geçer ve bu protein kompleksi, elektron akışını ADP’nin oksidatif fosforilasyonunu sürdürmek için kullanır. Dolayısıyla, zarın iki yüzü arasındaki H+ gradienti, elektron taşıma zincirinin tepkimelerini ATP sentezi ile eşleştirir. Bu eşleştirme mekanizması kemiosmoz olarak adlandırılır.

İngiliz biyokimyacı Peter Mitchell, 1961’de bakterilerle yaptığı deneyler sonucunda enerji eşleştirme mekanizması olarak kemiosmozu önerdi. Yaklaşık 20 yıl sonra birçok bilim insanı kemiosmozun bakterilerde, mitokondride ve kloroplasttaki merkezi enerji dönüşüm mekanizması olduğunu doğruladı ve bu önermesi Mitchell’e Nobel ödülünü kazandırdı!

Eğer bunları okurken aklınıza “ATP sentaz H+’ların geri akışını ATP yapmak için nasıl kullanıyor?” sorusu geldiyse, artık olayın kahramanı ATP sentaz enzimine daha yakından bakabiliriz.

ATP sentaz bakterilerde, mitokondri ve kloroplastlarda bulunan,  birçok alt birimden oluşan bir motordur ve moleküler dünyanın mucizelerinden biri olarak bilinir. Aynı anda hem bir enzim, hem moleküler bir motor, hem de iyon pompasıdır. Hücredeki işlemlerin gerçekleşebilmesi için gerekli güç olan ATP’yi sentezlemesi, hücrelerimizdeki rolünü kaçınılmaz hale getirmektedir.

Mitokondri iç zarında karmaşık yapılı bir protein olan ATP sentazın çok sayıda kopyası bulunur. ATP sentaz, zıt yönlü bir iyon pompası gibi çalışır. İyon pompaları, iyonları gradientlerin zıt yönünde aktarmak için enerji kaynağı olarak ATP kullanırlar. Bu sürecin zıt yönünde ise, ATP sentaz iyon gradientin enerjisini ATP sentezlemek için kullanır!

ATP sentaz, dört ana parçadan oluşan, çok sayıda alt birime sahip bir komplekstir. Bunlar:  mitokondri iç zarındaki rotor, mitokondri matriksine doğru uzanan tokmak, rotordan tokmağın içine doğru uzanan iç çubuk ve rotorun yanında sabitlenmiş olup tokmağı hareketsiz tutan statordur.

Basitçe, hidrojen iyonları strator ile rotor arasındaki dar bir bölgeden akarlar ve rotor ile ona bağlı çubuğun dönmesine neden olurlar. Dönen çubuk tokmakta konformasyon değişikliklerine neden olur ve ADP ile inorganik fosfatın birleşerek ATP oluşturduğu katalitik bölgeleri aktive eder.

Mitokondri organeli hücrenin içinde bir odacık gibidir. Görselde bu odanın duvarından enine bir kesit görünür. Duvarın iki tarafı da görünmektedir. Bir taraf mitokondrinin içini yani matriksi, diğer taraf ise zarlar arası bölgeyi gösterir. Sözü geçen ATP sentaz, bu duvarın içinde iki tarafa açılan bir boru gibidir. Bu boru, bir tarafta yoğun olan iyonların diğer tarafa (yani az yoğun olan tarafa) geçmesini sağlar. Bunlara iyon pompası diyoruz. İyon pompaları, iyonları bir taraftan diğer tarafa geçirmek için enerji kullanır.

(1.1): ATP Sentaz’ın çalışma prensibi.

Şekil (1.2)’de daha ayrıntılı gösterilen ATP sentaz kesitinde F0 kısmı zara gömülüyken, F1 kısmının baktığı taraf mitokondri ve kloroplastlarda farklılık gösterir. Mitokondride H+ iyonları  zarlar arası bölgede birikirken, kloroplastta iyonlar iç kısımda biriktikleri için bu durum tam tersidir.

ATP Sentaz detaylı olarak gösterilmiştir. Tam ortası "rotor"dur, "rotor"un zar içine gömülü kısmı F0 kısmı, matriks içindeki kısmı ise f1 kısmıdır.

(1.2) ATP Sentaz’ın kısımlarının detaylı gösterimi.

H+ iyonları  (protonlar) zarlar arası bölgeden matrikse geçerken, a ile gösterilen kanaldan girerek c’deki aminoasitlere bağlanır ve bu olay tüm yapıda konformasyon, yani bir tür yerleşim değişimine yol açar ve bu katalitik bölgelerin dönmesine neden olur. Bir proton komplekse girdiğinde 360 derece döndükten sonra bırakılır. ATP sentazın bu hareketini bir değirmenin dönmesi olarak düşünebiliriz, bir moleküler değirmen!

Şekil (1.2)’de kesiti gösterilen enzimin alfa ve beta ile gösterilen kısımları biraz önce bahsettiğimiz katalitik bölgeleri içeren tokmak kısmıdır. Gama ile gösterilen iç çubuk olarak tanıdığımız kısım döndüğünde, beta birimlerindeki ADP ve inorganik fosfat ßL (loose) konformasyonunda gevşek bir halde, ßT (tight) konformasyonunda sıkı bir halde ve ßO (open) konformasyonunda sentezlenen ATP’nin serbest bırakılması koşulu ile konformasyon değiştirerek ATP oluşturur. (Şekil (1.3))

ATP Sentaz'ın gövdesinin döndüğünü söylemiştik. Gövdedeki dönen kısım, bir protonun girmesi ile dönmeye başlar. protonu 360 derece döndürüp bırakır. tekerlek gibi.

(1.3) ATP sentaz’ın konformasyon değişimleri.

Bu döngü, hücre içinde sürekli devam ederek ADP ve inorganik fosfattan ATP sentezlenmesini sağlar.

ATP sentaz, varlığının bulunmasından itibaren birçok bilim insanının araştırma alanına girmiş ve büyük merak uyandırmış bir proteindir. Dönme mekanizması da dahil olmak üzere birçok yönden incelenen bu moleküler makinenin üzerinde yapılan çalışmalar halen daha devamlılığını sürdürmektedir.

Anlattığım şeylerin biraz daha anlaşılabilir olması adına buraya birkaç video bırakıyorum.

Diğer iki video önerim için buraya ve buraya tıklayabilirsiniz.

Bilimle kalın, esen kalın!

Beyza Dönmüş

Referanslar:

, ,

KÜÇÜK YAŞAM, BÜYÜK BULUŞ: JOHANNES KEPLER

FST’nin değerli üyeleri, ben Beyza. Bu yazımı, sizlere Johannes Kepler‘in büyülü yaşamından birkaç kesit verebilmek için hazırladım. Sizlerin de ilgisini çekebileceğini düşünüyorum.

1577 yılı, kayıtlı tarihteki en olağanüstü kuyruklu yıldızlardan biriyle taçlanmıştı. Dolunaydan elli kat geniş kuyruğu ile görkemli bir şekilde gökyüzünden geçip gitmişti. Almanya’nın güneyinde Württemberg dükalığında, Katharina Kepler, beş yaşındaki oğlunu Leonberg köyüne bu eşsiz şöleni izlemeye götürmüştü. Beş yaşındaki Kepler’in zaten zayıf olan görme gücü, saat ilerledikçe daha da azalmış ve bu gösteriden hiç etkilenmemesine sebep olmuştu. İleride Johannes bunu acı ve zor geçen çocukluğundan güzel bir anı olarak hatırlayacaktı.

Johannes Kepler 1571 yılı 27 Aralık gününde Weil der Stadt şehrinde, büyük babasının evinde dünyaya geldi. Ailenin ilk çocuğuydu ve babası hâlâ kendi anne ve babası ile yaşıyordu. Kepler ailesi bir zamanlar seçkin ve soylu bir aileydi fakat o dönemde durumları kötüye gidiyordu. Nesiller önce, Kepler’in beşinci kuşaktan dedesi, askerlik hizmeti sırasında gösterdiği kahramanlıklardan dolayı İmparator Sipismund tarafından şövalyelikle ödüllendirilmişti. Bu ödüllendirmenin ardından, aile zamanla imparatorluk hizmetinden ayrılmış, soylular yerine zanaatçılar sınıfına girmiş ve küçük bir kent olan, Weil der Stadt’a yerleşmişti. Kepler doğduğunda ise diktatör büyük babası Sebald, on yıldır belediye başkanlığı yapmaktaydı. Sebald, Johannes’in model alabileceği tek insandı. Kepler ailesinin kötüye giden durumunda, Johannes’in babasının büyük rolü vardı. Kepler babası için, “Her şeyi mahfederdi. Günahkâr, kaba ve kavgacı bir adamdı.” demiştir. Johannes, şifalı otlarla uğraşan annesi Katharina tarafından büyütülmüştü. J. Kepler annesi için de “sivri dilli ve aksi” kelimelerini kullanmıştır. Sonraki zamanlarda ise annesi büyücülük işleri yaptığı gerekçesiyle suçlanmış, Kepler de işlerini bırakıp annesini savunmaya Almanya’ ya dönmüştü.

Kepler 23 yaşında iken Graz Üniversitesi’nde astronomi profesörü  olmuş ve Galileo ve Tycho Brahe ile tanışmıştı. Yanında yardımcısı olarak çalıştığı Brahe hayata gözlerini yumduğunda, Kepler ona ait bütün kayıtları aldı. Bunlardan ve kendi gözlemlerinden yola çıkarak gezegenlerin güneş çevresinde nasıl döndüklerini tanımlayan matematiksel formüller üretti. Prag Rasathanesi’nin başında bulunan Brahe’nin yerini aldı. Ayrıca Kepler, teleskopların nasıl çalıştığını ve insanların nasıl gördüklerini açıklayan ilk insandır. Keplerin buluşları bunlarla sınırlı değildir. Astronomlar Güneş Sistemi’nin merkezinde Güneş olduğunu ve gezegenlerin hem Güneş’in hem de kendi etrafında döndüğünü biliyorlar fakat Copernicus‘un gözlemlerine dayanarak gezegenlerin yörüngelerinin daire şeklinde olduğunu düşünüyorlardı. Bu meseleyi Kepler farklı bir yönden ele aldı ve gezegenlerin daire olmayan bir şekilde yörüngeye sahip olabileceklerini düşündü. İncelemesine ise Mars’tan başladı. Bu gezegenin yörünge şeklinin en iyi örneği teşkil edebileceğini düşündü. Öyle de oldu! Altı yıllık uzun ve zahmetli bir çalışmanın ardından, Mars’ın yörüngesinin elips şeklinde olduğu sonucuna ulaştı. 1609 yılında da “Yeni Astronomi” adlı bir kitap yayımlayarak buluşlarını bu eserde topladı. Ardından diğer gezegenlerin de elips şeklinde yörüngeye sahip olduklarını buldu.

Güneş çevresinde eliptik yörüngelerinde dolaşan Mars ve Dünya görseli

Mars’ın yörüngesi.

Keplerin ölümünden bahsedecek olursak, bir seyahat sırasında zorlu koşullar ve soğuk sonbahar yüzünden hasta olan Johannes, yüksek ateş ve sayıklamalarla mücadele etmiş, bir kaç gün bilinci kapalı kalmış ve ardından hayata gözlerini yummuştur. Bu noktada benim ilgimi çeken ve etkilendiğim olay ise, cenazesine gelen insanların söyledikleri oldu. Şu sözleri okurken gerçekten etkilendim, “Biz o akşam orada gökten ateş toplarının düştüğünü gördük. Meteorların doğal olaylar olduğunu biliyoruz ama belki de bu olay göklerin kendi yorumcusu için ağlaması olabilir.”

Kepler’in mezarının yeri artık bilinmiyor. Şehri savunanlar ya da şehre saldıranlar tarafından yok edilmiş olabilir. Mezara ait tek kayıt, Kepler’in arkadaşının, Kepler’in kendi sözlerini mezar taşından kopyalayıp bizlere ulaştırmasıdır. Kepler kendi yazıtında şunları söylemiştir:

“Gökleri ölçtüm,

Şimdi Dünya’nın gölgelerini ölçüyorum.

Zihnim zaten göklerdeydi. 

Şimdi bedenimin gölgesi orada yatıyor.”

KAYNAKÇA

, ,

Sahiden de Bilim Doğru ve Gerçek Midir?

Merhaba Future Science Team okurları Ben Eric Rose.

Yaşamım boyunca içinde bulunduğum evrene karşı merakım ve buna dönük kısmi cevabımın, uzun süreden sonra savunuculuğu yapmamın gerekliliği, bu yazımın temel amacını oluşturuyor. Bilimin içinde yer alarak yaşama ve evrene karşı sorularıma onun disiplini ve bakış açısından baktığımdan beri bana toplum bireyleri tarafından iki tür net tavır alındığını fark ettim:

  1. Bilimin, disiplin ve bakış açısına benim gibi dahil olup bu disiplin ve bakış açısının bize kazandırdıklarını yadsımayan tavır.
  2. Bilimin, öne sürülen üç temel soru olan: ”Neden?”, ”Niçin?” ”Nasıl?” sorularına tam bir çözümü olmayıp onun yalnızca bir otoriter ve kısmen din benzeri bir olgu olduğunu savunan tavır.

Üzerinde durmak istediğim ve karşı argüman geliştirmeye çalıştığım ikinci tavrı biraz açalım. Bu tavra göre akılla her şeyi temellendirmek, çoğu zaman tutarlı olsa da kesinliği sağlamayan boş bir uğraştır. Aynı zamanda bu disiplin ve bakış açısı yalnızlık, korku ve kızgınlık, çaresizlik gibi temel özelliklerimizin bir başka sakinleştirici ve mistik tarafıdır. Akıl her şeyi anlamaz ve önemli soruları cevaplamaya yetmez. Üstüne üstlük bilim, mistisizmi dışlarken metafiziği de reddederek kendi dogmalarını ve inancını yaratır. Kısacası bilim de bir dindir. Öne sürdüğünüz mistisizmi dışlayan ve kendi kendine kabul ederek kabullerine uymayanları dışlayan bir sistemdir. Bu tavrı, bu temel öne sürümlerle açtığıma göre artık doğruları ortaya koymanın zamanı gelmiş olmalı.

Öncelikle iki soruyla başlamak isterim: “Gerçeklik” ve “doğru” sahiden nedir?

Bilim bu iki temel kavrama cevap bulamıyor mu?

Önermem gayet nettir: Bilim, gerçeğe adım adım yaklaşıyor ve doğruluğu bildiriyor.

Bilimi hayatınıza aldığınızda onun gerçekle olan ilişkisine, doğruları deney ve gözlemle ortaya koymasına hayran kalır; biraz daha doğru bilgi için araştırır, merak edersiniz. Çoğumuz bilimi, merakı doğruyla birleştirerek bulur. Yıldızların neden parlak olduğunu, her yıldızın parlaklığının neden değişkenlik gösterdiğini, gece ve gündüzün ne olduğunu sorar ve bilimin doğrularını daha fazla merakla araştırırız. Çünkü bilim bize doğru bir bilgi sunmaktadır. Daha sonra onun doğruluğunun duyularımızla ve kişisel tecrübelerimizle, matematiğimizle ve deneylerimizle geldiğini anlar, kendiniz test edersiniz. Ve görürsünüz ki önermeleri gerçeklik biçimiyle de uyumlu ve doğrudur.  Peki gerçekten de bilim Neden?, ”Niçin?” ve ”Nasıl?” sorularına cevap verebilir mi?

Elbette! Bunu Albert Einstein’ın 1905 yılında yazdığı ”Özel Göreliliği” içeren makalesinden yola çıkarak anlamaya çalışalım. Öncelikle Albert Einstein gerçeklik ve doğruluk arasında ayrım yapmak ister ve geometrinin temel aksiyomlarının doğruluğunu sorgular. Şöyle der:

“Geometri, aralarında kesin fikirlerle az çok bir ilişki kurabileceğimiz “düzlem”, “nokta”,”düz çizgi” gibi bazı kavramlardan ve bu fikirlerin sonucu olarak doğru kabul edilen (etme eğiliminde olduğumuz) bazı önermeler bütünüdür.”

Yani örneğin bir doğrunun “doğruluğunu” araştıran meraklı bir insansam geometri bana bir doğrunun “doğruluğunu” yalnızca iki farklı nokta kabulüm ve bunları kıyaslamam ile verebilir. İki nokta arasında olan şey doğrudur.

Aslında merak ettiğimiz ”doğruluk”, geometrinin temel gerçeklik önermesi olan noktaların ”gerçeklik ve doğruluğunu” ortaya çıkarmamakta, yalnızca bu iki nokta arasındaki doğrunun “gerçekliği ve doğruluğunu” ortaya çıkarmaktadır. Doğruluk olgusu önermemize indirgenmiş ve yönelmiştir. Bu nedenle de Albert Einstein’a göre biz, iki nokta bir doğru oluşturuyor önermesini doğru veya yanlış kabul edemez yalnızca Öklidiyen geometride böyle kabul edildiğini söyleyebiliriz. Bu nedenle ”doğru” ve ”gerçek” Öklid geometrisinin ispatlarıyla cevap bulamaz. Biz doğru sözcüğünü, gerçek bir nesne ile bağlama alışkanlığındayızdır ancak doğru denen şey yalnızca dış gerçeklikle değil mantıkla da tutarlı olmalıdır.

“A, B’den büyüktür.” dediğimizde aklımıza bir A nesnesi ve B nesnesi getirip bunu düşünür ve önermeyi buna göre doğru veya yanlış olarak belirtiriz. Elbette elma çilekten büyüktür. Burada doğru olan şey aslında bizim A’yı, yani büyük olanı elma olarak düşünmemiz ve B’yi, yani küçük olanı çilek olarak düşünmemizin doğruluğudur, A veya B’nin doğruluğu değildir. Bilim, disiplinleri birleştirip kendi doğruluk ve gerçeklik alanlarını ayırdıktan sonra bizi tüm bu yanılsama ve yorumların arkasında yatan gerçeğe ulaştırmaktadır. Şimdi Albert Einstein’dan şu örneği verelim:

“Bir düz doğrultuda giden trende olduğunuzu ve trenin biraz ötesinde size paralel olan bir arkadaşınızın sizi seyrettiği düşünün. Elinizde taş var ve onu camdan dışarıya fırlatmadan nazikçe bırakıyorsunuz. Sizin bakış açınızdan (gerçekliğinizle) taş düz bir dik doğrultusunda yere düşmüştür. Ancak paraleldeki arkadaşınız trenin hareketiyle beraber ileriye gidişinizi (gerçeğinizi) de gördüğü için, taşı elinizden bıraktığınız yer ve taşın yere ulaştığı (düştüğü) yer arasında parabol çizdiğini görmektedir. Peki hangisi gerçek, hangisi doğrudur? Tabiiki de ikinizinki de gerçek ve iki duyumunuz da doğrudur.”

Tren içinde olan sizin hareketle ilişkiniz, uzayla olan ilişkinizi etkileyerek kendi gerçekliğinizi deneyimlemenizi sağlamıştır. Aynı şekilde arkadaşınız da durma hareketiyle sizin hareketinizi kıyaslayarak kendi gerçekliğini yaratmıştır. Gerçekliğiniz ölçüsünde iki söylemde doğrudur. Çünkü ikisi de test edilebilir ve yanlışlanabilir bir bilimsel önermedir. Peki ya bir trende bir yıldırım düşmesi olayına Neden? Niçin? Ve Nasıl? soruları doğrultusunda bilimle cevap verebilir miyiz?

Elbette! Bir yıldırım düşmüş müdür? Evet düşmüştür çünkü bilimin öne sürdüğü şekilde ışık önce, ses sonra gelmiştir. Gözler onu gözlemlemiş, kulaklar bu olayı duymuştur. Niçin düşmüştür?  Yıldırım, gök gürültüsü ve şimşekten oluşan, gökyüzü ile yeryüzü arasındaki elektrik boşalmasıdır. Demek ki elektrik yükü hava direncini kıracak kadar çokmuş ve bu yüzden elektrik boşalımı olmuş. Peki nasıl oluştu? Kolay. Tabii ki farklı yüklenmiş bulutlar arasında veya yerden farklı yükle yüklü bulut arasında bir elektrik akımı meydana gelmiştir. Bu da gözümüze öncelikle şimşek ışığı daha sonrada gök gürültüsü olarak gelmiştir. Demek oluyor ki bilim, elbette bu üç temel soruya da cevap bulur. Peki ya metafizik bir önerme? Bilim onu reddederek dışlamaz mı? Peki ya metafiziği dışlamak bilimi tek tipçi yapmaz mı?

Aslında bilim mistisizmi dışlar, metafiziği değil. Çoğu zaman bilim metafiziği içinde bulundurur. Çoklu evrenler, sicim kuramı vb. olgular için fizik denklemlerimiz metafizikseldir. Önermelerimiz ise metafiziği dışlamaz, hatta onları içine alarak cevap verir.

Bilimin görünmeyen şeylere değer vermediği söylemek çoğu zaman bilimi yalnızca pozitivist(1),  yani olguculuk felsefesiyle tanıma yanlışımızdan meydana gelir. Bilim yalnızca pozitivist değildir. Pozitivizm, yalnızca bilimsel önermelere değer veren bir felsefe disiplinidir; bilim ise kendi içinde empirik(2), rasyonal(3), pozitivist olabilir. Çoğu zaman da bunların birkaçını veya hepsini aynı anda kullanır. Çoklu evrenler rasyonaldir; görelilik empirik ve pozitivisttir; kuantum empiriktir ama pozitivist değildir. Tek tür bilim karşıtlığının nedeni tek tür felsefi tutumu bilip onu eleştirmekten kaynaklanır. Bilim bu kadar kolay değildir. Bilim bu kadar net değildir ve bilim bu kadar dogma değildir. İşte bu yüzden bilim aslında bilimdir! Bilim, önceden doğru olduğu düşünülen önermelerin yanlış olduğunu kabul edip yeni doğrular öne sürmekten çekinmemek ve gerçeğe adım adım yaklaşmak demektir.

Notlar:

(1) Pozitivizm: Gerçeğe ancak olgulara, deney ve gözleme dayanılarak, pozitif bilimlerin yardımıyla ulaşılabileceğini öne süren öğreti.

(2) Empirik(Emprizm’e bağlı): Bilgilerimizin kaynağının yalnızca duyum ve deney olduğunu savunan felsefi akımdır. Emprizme göre insan zihni doğuştan boş bir levha (Tabula Rasa) gibidir. Yani insanın doğuştan getirdiği hiçbir bilgi yoktur.

(3) Rasyonal(Rasyonalizm’e bağlı veya akılsal): Temelde akıl bilgisinin olduğunu söyleyen ve ona dayanan, doğruluğun ölçütünün duyular değil düşünme ve tümdengelimsel çıkarsamalar olduğunu öne süren öğretilerin genel adı.

 

Bilimle kalın.

,

Beyin Evriminin Ardındaki Genetik Anahtarlar

Merhaba arkadaşlar ben Mahir Karakaya. Bugün sizlere ilgi alanlarımdan nöroloji ve genetiğin kesiştiği bir konu olan nörojenez hakkında yapılan yeni ve heyecan verici bir çalışmayı anlatacağım.

UCLA araştırmacıları, insan nörojenezinde ilk gen düzenleme haritasını geliştirdi! Araştırmacılar beynimizin gelişimini yönlendiren ve bazı vakalarda hayatımızın ilerleyen dönemlerinde ortaya çıkabilecek çeşitli nörolojik bozukluklara ev sahipliği yapan faktörleri tespit ettiler.

Nörojenez, sinir kök hücrelerinin beyin hücresine dönüşmesiyle serebral korteksin genişlemesidir. Beynin en gelişmiş bölümü olan serebral korteks ise düşünme, algılama ve karmaşık iletişimden sorumludur. İnsan beyni serebral korteksinin büyüklüğü nedeniyle fare ve maymunlarınkinden farklıdır. Bilim insanları insan beyninin gelişmesini sağlayan moleküler ve hücresel mekanizmaları ve bunların insan bilincinde oynadıkları temel rolü anlamaya başlıyor.

 

İnsan beyninin bölgeleri renklendirilip isimlendirilmiş, serebral korteks ayrıca gösterilmiş.

İnsan beyninin bölümleri

 

Belirli zaman aralıklarında, beyin gelişimine beyin bölgelerindeki veya hücre tiplerindeki genlerin ifadesinin rehberlik ettiği biliniyor. Gen ifadesi ise kısaca DNA’daki talimatların bir protein gibi fonksiyonel bir ürüne dönüştürülme süreci, kilit anlarında açma-kapama anahtarı olarak işlev gören DNA bölümlerinin birçok seviyede düzenlenmesi olarak açıklanabilir. Bugüne kadar bu anahtarların nörojenez sırasında bir kromozom üzerindeki etkinliğini ve yerini belirten hiçbir harita mevcut değildi.

ATAC-seq adlı bir moleküler biyoloji tekniği kullanan UCLA araştırmacıları, genomun nörojenez sırasında aktif olan bölgelerini haritalandırmayı başardı. Elde ettikleri verileri beyin bölgelerindeki gen ifadesi verileriyle birleştirdiler. Araştırmacılar aynı zamanda kromozomların katlanma modelleri hakkında daha önce yayınlanmış verileri de kullandılar. Kromozomal katlanma kalıpları, genetik bilginin nasıl kodlandığını etkileyen bir faktördür. Birleştirilen bu veriler araştırmacıların nörojenezdeki anahtar genler için düzenleyici unsurları belirlemelerine yardımcı oldu. EOMES/Tbr2 adı verilen bir genin kapatıldığında ciddi beyin malformasyonları ile ilişkili olduğu anlaşıldı.

 Yani şunu söyleyebiliriz ki EOMES/Tbr2 geninin beyindeki arteriyovenöz malformasyonlarıyla ilişkisi anlaşıldığına göre artık yapılabilecek bir değişiklikle malformasyonların oluşumunu etkileyen faktörleri ortadan kaldırmak mümkün olabilir.

Araştırmacılar,düzenleyici anahtarların bir alt kümesinin düzenlemek ve daha sonra gen ifadesi ve nörojenez üzerindeki etkilerini değerlendirmek için hücre genomunun düzenlenmesini sağlayan bir teknik olan CRISPR teknolojisini kullanarak hedeflenen genlerin rollerini doğruladılar.

Araştırmacılar şizofreni, ADHD, depresyon ve nörositizm gibi yaşamın ilerleyen döneminde gelişebilen bazı psikiyatrik bozuklukların kökenlerini fetüsteki beyin gelişiminin en erken evrelerinde buldular. Bir insanın gelecekteki entelektüel yeteneklerinin bile nörojenez sırasında harekete geçtiğini belirttiler. Bu veriler ışığında aslında tüm biyolojik bilimlerin temelde genetiğe bağlandığını ve genetik(insan genom projesiyle birlikte) bilimiyle tüm bilinmeyenlere bir cevap verilebileceğini söyleyebiliriz.

Araştırmacılar ayrıca insan serebral korteksinin insan dışı primatlardan neden daha büyük olduğunu ortaya koyan önemli bir mekanizma keşfetti. Hücre bölünmesi de dahil olmak üzere önemli biyolojik süreci düzenleyen ve hücrelere spesifik görevler atayan fibroblast büyüme faktörü reseptörünün ekspresyonunu değiştiren bir genom dizisi tespit ettiler. Bu genom dizisinin insanda farelerdekilere ve insan dışı primatlardakilere göre daha aktif olduğunun anlaşılması insan beyninin neden daha büyük olduğunu açıklamamıza yardımcı oldu.

Herşey fetüste başlar! Bilimle kalın…

Referanslar ve İleri Okuma

  • Luis de la Torre-Ubieta, Jason L. Stein, Hyejung Won, Carli K. Opland, Dan Liang, Daning Lu, Daniel H. Geschwind. The Dynamic Landscape of Open Chromatin during Human Cortical NeurogenesisCell, 2018; DOI: 1016/j.cell.2017.12.014