, ,

Sokratik Yöntem: Disiplinlerarası Etkileşim

      Herkese merhaba, bu yazımızda henüz gerçek manada tanışmamış iki kişi, Elif Yıldırım ve Hamit Can Sayılgan, olarak ortak bir yazı oluşturmayı amaçladık. Sokratik yöntemle yazılmış yazıların sayısını artırmayı ve sitede öncü olup daha fazla kişinin düşüncelerini çekinmeden yazmalarını sağlamayı umuyoruz. İlk yazımız olduğundan beklenen frekansı yakalamakta güçlük çekebiliriz. Bu yazı serisini farklı ikililer hâlinde devam ettirip iki insanın sokratik yöntemle fikirlerini dile getirirken çekingen olmamaları gerektiğini ve sınırların hiçbir öneminin olmadığını göstermeye çalışacağız. Peki, nedir bu sokratik yöntem dediğimiz şey? Kısaca iki veya daha fazla kişinin, bir konuyu sorular ve cevaplar eşliğinde incelemesidir. Biz iki amatör olarak, bu yöntemle disiplinlerarası yaklaşımı sorgulayacağız.

 

Hamit Can: Elif, merhaba!

Elif: Merhaba, Hamit Can.

Hamit Can: İstersen konumuza bölümlerimizle alakalı ufak bilgiler vererek girelim. Okuduğum mekatronik bölümü, disiplinlerarası faaliyet gösteren ve bu bağlamda çözümler sunan bir yaklaşımdır. Bu yaklaşımda mekatronik kelimesini ele alacak olursak, mekanik ve elektronik kelimelerinin birleştirilmesinden oluşturulmuştur.

   Mekatronik, makine, elektronik, yazılım ve kontrol mühendisliğini kapsadığı gibi aynı zamanda da bu alanlara ortak bir prensip ve geniş bir bakış açısıyla bakmayı amaçlar. Makine, elektronik, yazılım ve kontrol mühendisliği arasında gerçekleşen disiplinlerarası etkileşim sonucunda mekatronik ve mekatronik bir sistem ortaya çıkar. Bu sistemde genellikle mekanik yapı içerisinde sensörler, elektronik devre elemanları, bir yazılım ve aktüatörler bulunur. Sorunu veya sistemi oluşturup, çözüm sunan yaklaşım sadece mekatronik için geçerli değildir. Mühendislik kavramının temel dayanağı çözüme yönelik bakış açısı sunmaktır. Bu yaklaşımı sunamayan bir mühendis o noktada sorunu ve çözümü de anlamamış olur.

Elif: Ekonometri, en kısa tanımıyla iktisat teorilerinin ispatlanmasıdır. Bunun için en çok istatistikten, matematikten ve birtakım bilgisayar uygulamalarından faydalanır. İktisat fakültelerinin sayısal bölümüdür ancak iktisat bölümü öğrencilerinin ekonometriyi ders olarak alma zorunluluğu vardır. Ben bu bölümü bilerek ve isteyerek yazdım.

   Yaşadığımız çağ için klasik iktisat teorilerinden öte şeyler var olması gerek. Bu sayede  disiplinlerarası çalışma ihtiyacına bağlanıyoruz. Analiz yapmanın maliyeti düşüktür ancak yanlış analizin maliyeti yüksektir. İnsan davranışlarıyla ilgileniyorsanız işinizi hassasiyetle yapsanız iyi olur. Zira her yanlış hesap, cepteki parayı yakar. Bölümdeyse ders olarak istatistik, iktisat, yöneylem ve bilgisayar uygulamaları görüyoruz. Matematik ise hepsi için araç konumda, yani devamlı bizimle.

Elif: Disiplinlerarası yaklaşım senin için neden önemli peki? Bu yaklaşımın önemini kavramanda katkısı olan kimler ya da neler oldu?

Hamit Can: Disiplinlerarası yaklaşım, insanlara farklı alanlarda bakış açısı ve o alanlar için verilen emeğin empatisini kazandırdığı için önemlidir. Evren ve doğa bir bütündür. Bu yaklaşımla mantıksal açıdan neyin nereden geldiğini ve birbiriyle etkileşimini gören birey; doğa ile evreni anlamlaştırmak ve detaylarını görmek konusunda yeni bir lens kazanmış olur.

   Kendi bölümümde de bahsettiğim üzere mühendislik açısından da sorunu anlamaya yardımcı olur. Bu yaklaşımın önemini kavramamda bana katkısı olan şeyin tamamen mekatronik olduğunu söyleyebilirim. İlk projemiz, CNC makinesinde bir makine için oluşturduğumuz iskelet sistemi üzerine kurulu mikroişlemci ve işlemcinin içerisinde bulunan yazılımının oluşturulması oldu. Bunları parça parça oluşturup, bütün hâline 3 farklı alan üzerinden entregre ederek ulaştık. Bunun sonucunun bana katkısı ise uzmanlık alanım dışında bir problemle karşılaştığımda “Ben, elektrik veya x bölümünden anlamam.” demek değil aksine “Sorunu getirin, çözmek için çabalayalım.” şeklinde cevap verebilmek oldu.

   Geçtiğimiz sene bu konuyu Boğaziçi Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği profesörü Cem Say hocaya yönelttiğimde ise daha derin olarak:  Disiplinlerarası dediğimiz kavramın birbirinden ayrı olması zaten akademinin tarihiyle ilgili birtakım tuhaflıklardan kaynaklanıyor. Aslında birbirinden ayrı olmaması lazım. Zaten Rönesans zamanında da birbirinden ayrı değilmiş. Bir Rönesans adamı her şeyi biliyormuş. Bence son yıllarda görüyoruz ki o ayrılık geride kalıyor. Yani biyologlar DNA’nın bilgisayar programı olduğunu anladıklarından beri basit bilgisayar algoritmalarını öğrenerek hatta bazen tekrardan kendileri keşfederek bilgisayarcı olma yolunda gidiyorlar. Ne kadar çabuk bilgisayarcı olmayı anlarlarsa bu genetikçiler o kadar iyi olacaklardır. Yani ortada önemli bir ayrım kalacağını zannetmiyorum.” cevabını verdi. Cem hocanın düşüncesine tamamen katılıyorum ve bizler bilgi çağı dediğimiz dönemde yaşıyoruz. Tek bir alanda bilgi ve merak ile yetinmemek her açıdan avantaj sağlayacak ve üretmeye teşvik edecektir.

Hamit Can: Ekonometri bölümünü neden seçtin ve bölümünde ne gibi eksiklikler gördün? Senin bu alanda yaptığın veya gördüğün en ilginç disiplinlerarası uygulama ne oldu? Gelecekte matematik ve ekonomi alanında bir x uygulaması yapay zeka ile birleşirse ortaya ilginç ve rasyonel sonuçlar çıkar mı dersin?

Elif: Ekonometriyi teoriden uzak ve sayısal ağırlıklı bir bölüm olduğu için tercih ettim aslında. Üzerimde önceki üniversitemden kalan sözelin yorgunluğu ve tekdüzeliği vardı. En büyük eksikliği bilgisayar uygulamalarından uzak olmasıydı. Henüz 3.sınıfı yeni bitirdim bununla beraber E-views, Stata ve SPSS öğrendim. Fakat bunların hepsi uygulamalı değildi. Enflasyonu yıllara göre inceleyip gelecek sene için öngörüde bulunabilirim, evet. Ancak bundan daha karmaşık şeyleri uygulayamam. Kısıtlı zamanı bahane ederek üniversitenin yeterince öğretmemesi de komik. Kendim de öğrenebilirim, biliyorum fakat bahsettiğim programlarda dilediğinizi kodlayın, mutlaka sonuç verecektir. Ancak yeterli uzmanlığa erişemediğimizden, bu sonuçların sağlıklı olup olmadığını tespit edemeyecek şekilde  mezun olacağız. Yine de çoğu Ekonometri bölümüne kıyasla sağlam teori öğrendik. İktisat teorisini ise kendim tamamladım. Ekonomi Akademisi, okumalar, podcastler…

   Disiplinlerarası uygulama olarak nitelendiremeyiz belki ama henüz 1. sınıftayken Alfred Marshall ismiyle tanıştım. Kendisi iktisatı sistemli hâle getiren isim. Keynes gibi ağır taşların hocası. Çoğu iktisatçıdan farklı olarak matematik ve geometri kullandı. Kendisi yazları kamp yapmak için Alplere gidermiş, burada önce felsefe okur ardından çamaşırlarını yıkarmış ve en son ekonomi çalışmalarına yönelirmiş. Kendisini diğer iktisatçılardan ayıran ise iyi bir gözlemci olmasıydı. Bunu yaptığı kamplara, felsefe okumalarına ve satranç tutkusuna bağlayabiliriz. Gözlemciliğin önemiyle alakalı örnek vermem gerekirse, Marshall öncesinde ve döneminde diğer iktisatçılar(Marx dahil) ücretlerin neye göre belirlendiğini saptayamamış. Tüm işçiler için ortak konuşmuşlar. Ancak Marshall basit ve gözden kaçan bir şeyi gözlemlemiş: Ücretler verimliliğe göre belirleniyor! Vasıflı ve vasıfsız işçi maaşları böyle ayrılıyor. İstihdam edilen işçi sayısı buna göre belirleniyor.

   İşte bu kadar basit diyebileceğimiz şeyi görmek için Marshall’ı beklemişler sanki. Benim avantajım bunu erken görmemdi belki de. Önce sosyoloji okudum ardından yarıda bırakıp ekonometri yazdım. İki alanda da kendimi bulduğum şeyler vardı. Ayırmak gerekmiyordu, ben de birleştirdim. İktisat sosyoloji gibi insanı incelemiyor mu zaten? Neden ayrılsınlar ki. İnsan davranışlarına göre denklem kurabiliriz ama denkleme göre davranışları yönetemeyiz.

   Yapay zeka soruna gelecek olursak geçen gün “Almanya’da gerçekleştirilen bir bilimsel çalışmaya göre #FifaWorldCup18 galibi Almanya olacak. Tahmini yapan ise bir yapay zeka!” başlığında bir yazı gördüm. Tıkladım, gerçekmiş…  Mükemmel etkilendim bu haberden. Yapay zeka finansçıların ve hatta ekonometristlerin işini yapıyor ufaktan. Mükemmel ötesi. Al sana ekonometri ve yapay zeka birleşimi örneği!

   Cem hocanın örneği aklıma François Quesnay’ı getirdi. Adam Smith döneminde Fransa’nın önde gelen hekimlerinden biri kendisi. Ancak her konuda bilgili olma çabası neticesinde Fizyokrasi dediğimiz, Fransa’da uzun yıllar kabul görmüş bir ekonomik düzeni ortaya atmış. Adı da bildiğin iktisatçı diye geçiyor hâlâ. Bunu deyince asıl başka bir şeyi merak ettim. Biz mi tembeliz acaba, eskiler nasıl bu kadar fazla alanda uzmanlaşabilmişler? Günümüz dünyasında bu ne kadar mümkün görünüyor sence? Dikkat edersen birden fazla alanla ilgili demedim, birden fazla alanda uzman dedim. Bana zor geliyor uzmanlık kısmı. Son olarak disiplinlerarası etkileşimin gayesi ne?

Hamit Can: Eskiden çok daha fazla alanda uzmanlaştıkları ortada. Uzmanlık kısmının zor gelmesinin nedeni teorik alt yapıyı uygulamaya dökemiyor oluşumuz. Ne kadar çok uygulama o kadar çok uzmanlık kazanımı olduğundan dolayı, mevcut sistemimiz kişi sayısı, imkansızlıklar ve yetersiz eğitim müfredatları gibi etkenlerden ötürü eksik kalıyor. Bilgiyi sadece teoride görmek yetmez. Ülkemizde ne yazık ki 4 sene makine mühendisliği okuyup öğrencilik hayatı boyunca hiç motor görmemiş insanlar var. Staj dönemlerinin verimliliği ise tartışılır elbette…

   Disiplinlerarası yapılan bir iş, o kişiye sadece bilgi katmamakla beraber sağladığı en önemli kazanç ise bizleri farklı alanlara itip o alanların mantık ve felsefesini kavramamıza yardımcı olmasıdır. Disiplinlerarası öğrenme yaklaşımında sorunlar veya konular bir başlangıç noktası olarak alınır,  olası çözümler veya iyileştirme farklı disiplinlere ait açılardan incelenir. Fakat bu noktada Cambridge Üniversitesi Fizik Profesörü Mete Atatüre, bizlere Sam Edwards’ın felsefi sözü olan “physics is what physicists do” sözünü aktarıyor. Bu söz fiziği,  fizikçilerin yapması gerektiğini değil tam tersine fizikçi olan bir kişinin neyi yaparsa yapsın “fizik” olacağını ve konunun değil, yaklaşımın bir sonuç doğurduğunu vurguluyor.

Elif: Acaba eskiden teori daha mı azdı? Yani sonuçta alanlar birikimli büyüyerek ilerliyor ve bu ilerleyiş sanayi devrimiyle hızlandı. Şimdiyse tamamen bilgi toplumu kavramıyla karşı karşıyayız… Teknoloji gelişti, bilgiye erişim kolaylaştı, teori arttı, şehirler gelişti, ulaşıma ayrılan süre uzadı, yorgunluk arttı… Buldum! Bence bu zincirdeki sorun kendimize zaman ayıramıyor oluşumuz. Resmen tüm gün yoğun bir etkileşim hâlindeyiz. Devamlı bir yerlerde titreyen telefonlar var. Olmadı yollarda dikkatimizi dağıtan şeyler. Gerçi ben metrobüs sayesinde çok fazla şey öğrenecek vakti buluyorum. Ama önceki söylediğime katılıyorum. Fazla etkileşimin zararları yadsınamaz.

Hamit Can: Teorinin az olması ve o dönemde yaşayan bilim insanlarının, bilime daha fazla odaklı olmasını hayat hikayelerinden görmek mümkün. Şu an mevcut sisteme baktığımızda bilgi, tam manasıyla değil hap ve bombardıman şeklinde sunuluyor. Nitekim o hap bilgileri ezberlememiz isteniyor. Sonucunda ise o bilgiler zihnimizde tutunamıyor ve dolayısıyla o konunun mantığını kavrattırmıyor. Bahsettiğin etkileşim ise başlı başına topluma, sosyal medyaya yönelik bir bağımlılık sorunu teşkil ediyor. Fazla etkileşim ve bağımlılık hâliyle iç sesimizi dinlemememiz ve evreni anlamlaştırma çabasından uzak kalmamıza sebep oluyor. Hâlbuki insanın en temel amacı bu! Giderek robottan farkı olmayan ve sorgulamayan bireyler hâline dönüşüyoruz.  

Elif: Güzel de olsa farklı bir yere kaydı. Bence bu “Toplum 5.0” konusunu incelemek için farklı bir yazı gerek. Disiplinlerarası etkileşimden konuşurken toplumdan kopmak zor olurdu, sonuçta iyi oldu. Güzel bir konuşmaydı. Birimiz mühendislik, diğeri ekonometri öğrencisi. Sanırım daldan dala atlamamız da bundan oldu. Normal olarak farklı şeylere maruz kalıyoruz. Sanırım konuşmayı şöyle bitirmek iyi olacak, alanımız ne olursa olsun felsefe okumaları kendi alanımıza büyük katkı sağlayacak.

Hamit Can: Düşüncelerine katılıyorum. Bizlere düşen ülkeye ve topluma aldırış göstermeden çalışıp, çabalamak olduğunu düşünüyorum. Bu güzel sohbet için teşekkürlerimi sunuyorum. 🙂

Elif: Ben teşekkür ederim böyle bir yazı teklifi getirdiğin için. 🙂

, ,

2. Dilhan Eryurt Gökbilim Günü

Merhaba arkadaşlar ben Sivas’tan Öznur. Sizlere 2. Dilhan Eryurt Gökbilim Günü’nde neler yaşadığımı anlatmak istiyorum.

Etkinlik için cuma gecesi yola çıktım. Açıkçası oldukça heyecanlıydım çünkü ilk defa bir etkinlikte FST üyeleriyle birlikte olacaktım.

Fizik U3 amfisine gittiğimde ilk olarak gözüm Aylin’i aradı. Aylin’i ilk gördüğümde “İşte orada!” dedim ve yanına gittim. Sıcak karşıladı fakat kendimi tanıtmamıştım. Katılımcı kartımı ve dosyamı alıp amfide biraz dolaştım. Fuaye alanında birbirinden güzel posterler asılmıştı. Tam ortada da Dilhan Eryurt köşesi oluşturulmuştu. Dilhan Eryurt’un fotoğrafı masaya yerleştirilmiş, yanı başında da Dilhan Eryurt adına bir hatıra defteri eklenmişti. Okuduğu kitaplar, dergiler, yaptığı Türkçe ve İngilizce yazışmalar, mektuplar, makale nüshaları, kartpostallar ve daha birçok şey vardı. Heyecanla gidip baktım. Resmen Dilhan Eryurt’un dokunduğu ve okuduğu kitaplara bakıyordum.  Biraz daha dolaştıktan sonra tekrar Aylin’in yanına gittim. Artık kendimi tanıtma sırası gelmişti! ‘Merhaba Aylin. Ben Sivas’tan Öznur.’ dedim. Aylin zıplamaya başladı ve sarıldı. Beni molada diğer ekip üyeleriyle tanıştıracağını söyledi. Zaten etkinlik de başlamak üzereydi.

Dilhan Eryurt anısına hazırlanmış masa. Ön tarafta anı defteri, arka tarafta çerçeve içinde resmi yanında da kitapları var.

İlk olarak Dilhan Eryurt adına bir kürsü oluşturuldu ve böylece bir anma gerçekleştirildi. Bu yüzden söze kısaca Dilhan Eryurt hakkında bilgi vererek başlamak istiyorum. Astrofiziği, Türkiye ile tanıştıran kişi Dilhan Eryurt diyebiliriz. IAEA’dan (Uluslararası Enerji Atom Ajansı) aldığı bursla iki yıl Kanada’da Deep River Atom Enerji Laboratuvarı’nda hidrojen yıldızları üzerine çalışmalar yapmıştır. Hidrojenden meydana gelen gazların opozitesini hesaplamak için istenilen programı yapmayı başarmıştır. Daha sonra SIE’dan (Amerikan Soroptimist Federasyonu) aldığı bursla Indiana Üniversitesi’nde görev alıp bu üniversiteye bağlı olan Goethe Link Gözlemevi’nde çalışmaya başladı. National Academy of Sciences’dan (Ulusal Bilimler Akademisi) burs kazanarak NASA’ya bağlı olan Goddard Gözlemevi’nde güneş evrimi üzerine çalışmaya başlamıştır. Bu dönemde gözlemevinde çalışan tek kadın astronomdu. Goddard Gözlemevi’nde iki yıllık çalışması ardından kendisine az rastlanan bir ayrıcalık tanındı: kıdemli çalışan olma hakkına sahip olma! 1968 yılında ODTÜ’de konuk profesör olarak çalışmaya başlamış ve TÜBİTAK’ın desteğiyle I. Ulusal Astronomi Toplantısı’nın düzenlenip gelenekleşmesine ön ayak olmuştur. 1988 yılında 6 ay fizik bölüm başkanlığı ve 5 yıl Fen-Edebiyat Fakültesi’nin dekanlığını yaptı. Dilhan Eryurt’un Apollo Projesi (Ay’a ilk iniş) için çok değerli ve başarılı çalışmalarından ötürü kendisi 1969 yılında normalde Amerikan vatandaşlarına verilen Apollo Başarı Ödülü’ne layık görülerek bir ilke imza atmıştır. TÜBİTAK tarafından her yıl düzenlenen, bilimsel araştırmalarıyla bilime evrensel düzeyde önemli katkılarda bulunmuş bilim insanlarına verilen Hizmet ve Teşvik Ödülü’ne layık görülmüştür. Bunca önemli ödüle layık görülen Dilhan Eryurt için ise en değerlisi liseden mezun olduğunda dönemin Milli Eğitim Bakanı olan Hasan Ali Yücel’in mezuniyetinde hediye ettiği Nutuk kitabıdır.

İşte bu kadar büyük ve değerli bir bilim insanımız olan  Dilhan Eryurt’un hayatlarındaki yerinden ve bizim için kıymetinden Prof. Dr. Ahmet Oral, Prof. Dr. Altuğ Özpineci, Prof. Dr. Çağdaş İnam, Cemal Fazıl Karakaş, Prof. Dr. Halil Kırbıyık ve Prof. Dr. İbrahim Küçük sırasıyla Dilhan Eryurt kürsüsünde bahsettiler.

TÜBİTAK Gözlemevi Müdürü Prof. Dr. Halil Kırbıyık gerçekleşen ve gerçekleşecek olan projelerden bahsetti. Ayrıca bizlere günümüz dünyasında bilimin önemi hakkında öğütler de verdi. Daha sonra ERÜ Astronomi ve Uzay Bilimleri bölümü başkanı Prof. Dr. İbrahim Küçük Türkiye’de astrofizik çalışmalarındaki son gelişmeler hakkında bilgi verdi. Ayrıca gerçekleşecek olan projelerden de bahsetti.

Öğle arası molasında 1. Ulusal Astronomi Kongresi’ne katılanların fotoğraf çekildiği merdivende hep beraber fotoğraf çekildik. Daha sonra teleskop ile Güneş gözlemi yaptık. Güneş’teki patlamaların bir kısmı belli oluyordu ve bu beni çok heyecanlandırmıştı!

Moladan sonra Prof. Dr. Çağdaş İnam bizlere kütle aktarımı yapan atarcaların astronomisi hakkında bilgilendirdi. Bu atarcaları nasıl tespit ettikleri ve elde ettikleri veriler hakkında da bilgi verdi. Daha sonra İÜ Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü öğrencileri IST40 teleskobundan yaptıkları ilk ışık verilerini ne kadar zor koşullarda elde ettikleri hakkında bilgi verdiler ve bu sürecin nasıl geçtiğini bizlerle paylaştılar. Diğer konuşmacı öğrenciler de kendi çalışmaları hakkında bilgi verdiler.

Programın sonunda ODTÜ AAT’nin geçmişten günümüze yaptığı çalışmalardan bahsedildi. Her yıl yaptıkları Yuri’s Night etkinliği çok hoşuma gitti.

Kapanış konuşmasını Doç. Dr. Sinan Kaan Yerli yapacaktı fakat gelemedi. Konuşmasını Özgür Can okudu bizlere. Sevgi dolu bir kapanış konuşmasıydı.

Böyle bir etkinlikte bulunabildiğim için gerçekten şanslıyım. Böyle bir etkinliği düzenledikleri için AAT’ye çok teşekkür ediyorum.

 

Bazı FST üyeleri ile fotoğraf. Soldan sağa: Aylin, Ertuğrul, Öznur, İrem, Tolga, Çağrı, Sinem ve Halil. Öznur Sivas'tan geri kalan herkes Ankara ekibinden.

, , , , , ,

2018 BİLSEM Festivali ve İlk Mentorluk Deneyimimiz

Herkese merhaba sayın FST Blog okurları, ben Merve. Bu yazımda sizlere hayatımda hiç hackhathona katılmadığım halde ve etkinliğe katılmadan önce ne olduğunu öğrendiğim BİLSEM’in düzenlemiş olduğu BİLSEM Festivali ve hackhathondaki mentorluk maceramızdan bahsedeceğim.

İlk önce sizlere “BİLSEM nedir, ne yapıyor ve BİLSEM Festivali nedir?” bunlardan bahsedeceğim. Açılımı Bilim ve Sanat Eğitim Merkezleri olan BİLSEM, ilkokullarda sınavla tespit edilen özel yetenekli öğrencilerin mevcut eğitimlerini aksatmayacak şekilde açılan Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı okullardır. Temel amaçları; bireylerin, yeteneklerinin farkında olmalarını sağlamak ve sahip oldukları kapasitelerini geliştirerek üst düzeyde kullanmalarını sağlamaktır. Hiç bilmeyenlere fikir oluşturmak adına ben şu an size BİLSEM’in resmi internet sayfasındaki bilgileri kopyaladım, festival boyunca gözlemlediğim BİLSEM’i ise bu yazımda açıklamaya çalışacağım. Artık maceramızı anlatmaya başlayabilirim.

Yaklaşık 2 ay önce mentorumuz Buğra Kuloğlu’ndan “Çok ilginç bulduğum ve birlikte başarabileceğiniz şeyler olduğuna inandığım Scode ekibiyle sizi tanıştırmak istiyorum.” diye bir mesaj aldık. Biz de seve seve tanışmak istediğimizi söyledik ve Scode kurucu ortağı Kadir Can ile tanışma toplantısı ayarlayıp neler yapabileceğimizi tartıştık. Bu görüşmeden 2 hafta sonra Buğra ve Kadir Uşak Üniversitesinin düzenlemiş olduğu “5X” etkinliğine katılmak için Uşak’a gittiler. Koordinatörlerimizden Berfin de bu etkinlikte onlara eşlik edip Future Science Team‘i anlattı. Etkinlikten sonra Berfin ve Kadir tam anlamıyla çıldırmışçasına etkinliğin ne kadar harika geçtiğini ve tanıştıkları hem etkileyici hem de tuhaf başarı hikayelerine sahip olan insanları anlatıyor (anlatmaya çalışıyor) ve biz hiçbir şey anlamıyorduk. Berfin bize gelişmeleri net olarak aktardıktan sonra Scode ve katıldıkları etkinlik hakkında daha fazla merak sahibi olmuştum. Daha sonra Kadir Berfin’e “Bir hackhathonda mentor olarak görev almak ister misin?” diye sormuş hatta FST ekibinden bir kişinin daha ona katılmasını istemişti. Berfin ise bana katılıp katılamayacağımı sordu. Ben de aylarca süren sınava hazırlık sürecime biraz ara vermek ve Scode ekibiyle tanışmak için katılabileceğimi söyledim. Bundan hemen sonra henüz öğrendiğim BİLSEM’in ne olduğunu araştırmaya başladım. Çünkü katılacağımız hackhathon BİLSEM Festivali çerçevesinde gerçekleşecekti. Bu zamana kadar böyle bir oluşumdan nasıl bihaber olduğuma çok şaşırıp festivale katılmak için gün saymaya başlamıştım.

Antalya’ya uçakla gidecektim ama gideceğim gün tam bir karmaşaydı! Festival haftası boyunca neredeyse hiç uyumayacağımı bilmeden o sabah erken kalkıp valizimi hazırlamak zorundaydım. Daha sonra apar topar evden çıktım ve havaalanına gittim. Antalya’ya İstanbul aktarmalı gidecektim. Biletimi gören eski FST üyesi hero Yiğit “İstanbul’a geleceğini neden bana haber vermedin, yanına geliyorum.” diyerek yola çıkmıştı. (Anımsamayanlar için Yiğit’in diğer hero hikayesini buradan okuyabilirsiniz.) İstanbul’da sadece aktarma boyunca kalacağımı söylediğim halde bir şeyi söylemeyi unutmuştum: Sabiha Gökçen’de olacağımı! Benim uçuş saatim geldiği için telefonu kapatmıştım. Yiğit ise bu sırada diğer FST üyesi olan Samet’e de haber verip Atatürk Havalimanına doğru yola çıkmıştı. Uzun zamandır görüşmediğimiz ve inince Yiğit ve Sametle görüşeceğim için çok heyecanlıydım. İndiğimde ise telefonuma düşen 100 mesaj ile tam bir hayal kırıklığına uğradım ama kahkaha atmadan da duramıyordum! Böylelikle onlarla görüşemeden diğer uçuşum için uçağa gittim. Bu sırada da “Zaman geçmiyor!” diye şikayet ederek Berfin’le konuşuyorduk çünkü gerçekten vakit geçmiyordu, aktarma yapmak yolculukların en kötüsü olabilirdi! Berfin benden önce otele ulaşmış ve yemek için beni beklemeye karar vermişti. (Buluşmamızın tam bir işkence olacağını bilmeden.) Çünkü otele ulaşana kadar 3 kazanın eşiğinden dönmüştüm, en sonunda otele vardığımda ise yanlışlıkla başka bir oda için check-in yapmıştım. Berfin beni, ben onu bekliyordum çünkü gittiğim odada karşıma çıkmasını bekliyordum, evet bunu gerçekten bekledim. En sonunda yanlışlığı fark edip doğru odaya gittim. Berfin ise hem bana sarılıp hem de söyleniyordu. Apar topar yemek yemek ve ekibin geri kalanıyla tanışmak için yemek salonuna indik. Ama onlar bizi beklemekten sıkılıp odalarına çıkmıştı, aksilikler bunlarla da bitmemişti çünkü yemekte neredeyse hiçbir şey kalmamıştı. Bolca yeşillik ve saman tadında ekmek-tatlı kalmıştı.

Görselde benim çekmiş olduğum ve berfin'in elinin göründüğü bir fotoğraf var. Benim tabağımda bahsettiğim samansı ekmek var. Berfin'in elinde iseadını bilmediğim bir ot var ve bana uzatıyor. Fotoğrafta Berfin'in tabapı da görünüyor ve tabakta bolca yeşillik var. Ayrıca fotoğrafın sağında su bardağı görünüyor. En arkada ise pencere var.

Berfin’in buluşmamızın şerefine bana vermiş olduğu sanatsal ot.

Gerçekten bunların hiçbir önemi yoktu çünkü biz nedenini bilmediğimiz halde yemek boyunca her şeye kahkaha atıyorduk. Ve hala gün bitmedi! Scode ekibinden Barış, Kaan ve Kemal yemekten sonra bize katıldı. Sonrasında kısa bir tanışma faslı ve bolca “Tüm yollar Sivas’tan geçer.” tartışması vardı. (Sivaslı olduğumu söylememe gerek yoktur umarım…) Tam 3 saat süren bu tartışmadan sonra yakındaki (7 km!) benzinliğe gidip bir şeyler almaya karar verdik. Ne düşündüğünüzü biliyorum “Bu fikri kim ortaya attı?” maalesef bu sorunun cevabını kimse üstlenmedi. İlk önce güvenlikçi abi bizi liseli sanıp çıkmamıza izin vermedi, sonra yolumuzu kaybettik, daha sonra köpeklerle karşılaştık ve bonus; gittiğimiz benzinlik açık değildi! Tüm bunlara rağmen yolumuza devam ederken siyah bir araba hemen ilerimizde durup yavaş yavaş yanımıza geldi. 3 saniye içinde milyon tane “Acaba bize ne yapacak?” diyerek arabanın bize yanaşmasını bekledik. Arabadan tonton bir amca çıkıp “‘Keşke şu araba dursa da bizi alsa.’ diyordunuz değil mi?” dedi. Biz şoktan çıkamayıp hep bir ağızdan “Yoo, amca valla yok öyle bi şey.” derken Berfin ne dedi peki biliyor musunuz? Biz kaçıracaksınız diye korktuk hatta!” BERFİN!? Cidden mi? Korktuk hatta mı? Buna rağmen amca gittikten sonra kahkaha atmaya ve tüm yollar Sivas’tan geçer tartışmasına devam ettik. Tabii tüm bunları köpeklerden korktuğumuz için dikkatimizi başka yöne çekmek için yaptık, deli olduğumuz için değil! Hızlıca otele dönüp o günün bittiğine şükrederek uyuduk. Çünkü sabah erken kalkmamız gerekiyordu, diğer ekip üyeleri biz zaten uyumayacağız yarın görüşürüz diyerek yanımızdan ayrıldı. Biz buna inandık ama ertesi gün 12-1 gibi yanımıza geldiler çünkü uyanamamışlardı! O kadar çok şey anlatıp hala hackhathon sürecine gelemediğimin farkındayım, o yüzden şimdi bu süreci anlatmaya başlıyorum.

Görselde üzerlerinde berfin dağ ve merve nur özkan yazan sarı renkli iki yaka kartı var, biraz arkasında bilgisayar ekranında görünen future science team logosu ve yazısı var en arkada sadece biraz görünen yarışmacıların kafaları ve masalar var.

Future Science Team logosu ve etkinlik yaka kartlarımız.

Kadir bize o günün sabahında katıldı ve hep birlikte hackhathon için son hazırlıkları yapmaya başladık. Çok zorlu 24 saat başlamıştı! Görev paylaşımı yapmıştık: Kadir, Kaan ve Barış teknik-kodlama tarafıyla; Kemal tasarım tarafıyla; Berfin ve ben de proje-fikir geliştirme, sunum ve çok zorlu anlarda sohbet ederek yarışmacıların kafalarını açmaya yardımcı olma kısmıyla ilgilenecektik. Daha önce hiç hackhathona yarışmacı olarak katılmadım ama şunu söyleyebilirim ki: Eminim mentorluk da yarışmak kadar zordu! Bu süreci sizinle detaylı olarak paylaşmak istiyorum. İlk önce zor bir şeyle başladık: 35 grupla tek tek konuşup yarışmacıların fikir bulmalarına ve onlara yardımcı olmamıza izin vermelerini sağlamak. Bu süreç yaklaşık olarak 5 saat sürdü, daha sonra tüm yarışmacılar kodlama tarafına yönelmeye başladı. Bu kısımda ise teknik arkadaşlar çok yoruldu, vakit artık gece olmuştu ve herkes neredeyse tükenmişti. Tüm yarışmacılar salonun bir tarafında uyukluyordu ama bu sırada çalışma sırası başkasına gelmişti: Kemal. Çünkü artık projelelerini tasarlama zamanıydı. Herkesin çok yorulduğunu fark eden BİLSEM öğretmenleri hep birlikte sahile inmeyi teklif etti; gerçekten bu fikir ilaç gibi gelmişti! Herkes biraz nefes alıp rahatlamıştı, daha sonra salona dönüp çok önemli bir şey üzerinde çalışmaya başladık: boş yapmak. Oradan önemli bir şey olarak görünmüyor olabilir ama gerçekten çok eğlenceli ve önemliydi! Herkes yavaş yavaş uyumaya başlayınca ben sandalyeleri birleştirip uyudum, ekibin geri kalan kısmı da armutlarda ve salonun her köşesinde uyuyakalmıştı. 1 saat sonra sabah olmuştu ve herkes çalışmaya devam ediyordu. Gerçekten o kadar iyi fikirleri vardı ki ama bunların yanında çok önemli bir eksikliği farketmiştik: BİLSEM öğrencileri çok zeki ve çalışkandı ama birçoğu işlevsel düşünmeyi bilmiyordu. Bunu daha sonra öğretmenlerle sohbet sırasında paylaştık, onlar da bize hak verdi ve bu konu üzerine düşeceklerini söylediler. Hatta kendi BİLSEMlerinde FST ekibini ağırlamayı istediklerini söyleyip iletişim bilgilerimizi aldılar. Her şey çok yorucu ama harika ilerliyordu; ekiplerle sunumları da ayarladıktan sonra hackhathon bitmiş ve sunum vakti gelmişti. Her biri sunumunu yaptı ve biz de son görevimizi yerine getirip hachathonu sonlandırdık. (Merak edenler için kazanan fikri paylaşmak istiyorum; projenin adı Nigros. Hachathon konsepti: Akıllı Şehirler ve Uygulamaları, projenin bize sunduğu şey ise PokemonGO tarzı bir uygulama ile insanların sokaktan indirim toplaması ve bunları çeşitli market-mağazalarda kullanması. Buradaki kazanım insanların sadece indirime sahip olması değil, onları sokağa indirerek bir nebze de olsa sosyalleştirmek.) Bu günün akşamında gözlem gecesi vardı. Bu fikir öncesinde bizi çok heyecanlandırmış olsa da kalabalıktan dolayı hevesimiz kursağımızda kaldı diyebiliriz, daha sonra ise bir FST klasiği olarak frizbi oynamaya karar verip oynayamadık, çünkü gözlemden dolayı oynadığımız alanın ışıklandırması kapalıydı.

Ertesi gün öğle yemeğinde Scode ekibinin tasarımcısı Kemal bizimle deneyimlerini paylaştı ve örnek bir tasarım oluşturmaya başladı. Bu sırada bizim aklımızda başka bir şey kalmıştı: frizbi oynamak. Kemal bizim için örnek bir tasarım hazırlarken başka bir işi çıkmıştı, biz de harika ekip arkadaşları olarak onu orada bırakıp frizbi oynamaya gittik. İlk önce sadece Berfin ve ben varken oteldeki diğer tanıdığımız-tanımadığımız insanlar da bize katıldı ve sonunda güzel bir oyun oynadık. Sonra biraz heyecanlanıp otelin futbol sahasına geçip oynamaya başladık.

Görselde 4 kişiyiz. Arda gözlüklü ve selfieyi çeken kişi, hemen sağında Utku o da gözlüklü ve turuncu frizbi yüzünün yarısını kapatıyor. Berfinin elinde de beyaz frizbi var ve elini like işareti yaparak kameraya gülümsüyor, berfinin saçları kıvırcık. En sağda ben varım, benim saçlarım kısa ve kahküllerim var, gülerek kameraya bakıyorum arkamız yeşil saha.

FST klasiği frizbi challenge.  Soldan sağa Arda, Utku, Berfin, ben.

Yaklaşık 3 saat sonra yorulup sohbet etmeye başladık ve sonrasında yemeğe geçtik. Döndüğümüzde ise Kemal tasarımı bitirmiş ve ortaya çok güzel bir şey çıkarmıştı. Bunu Berfin sürpriz olarak bir etkinlikte kullanabilir. 🙂 Yemekten sonra bir masanın etrafında kalabalık bir ekiple birleştik ve kahve içip sonsuz bir sohbete daldık. İtiraf edeyim ki alıştığım diğer FST sohbetlerine benzemiyordu ama nedenini paylaşamacağım, bu FSTnin iyiliği ve geleceği için… Ertesi gün dönüş vakti gelmişti, benim uçuşum erken olduğu için kahvaltıdan sonra hemen ayrıldım ve ekibe veda edemedim.

Eve döndükten sonra ekiple sohbet sırasında BİLSEM Festivaline özel çanta, defter ve kalem verildiğini öğrendik. Bunları ekipten sadece Barış ve Kemal almıştı. Festival boyunca bizi hiç yalnız bırakmayan Zerrin Hocamız da bunları almadığımızı öğrenince hemen festivalden bir diğer öğretmenle iletişime geçip bize kargolatmak istediğini söyledi. Hepimiz o sırada “Hocam neden bu kadar tatlısınız!” nidaları attık. Zerrin Hoca 2 gün içinde elimize ulaşacağını söylese de en geç benimki geldi ve tam 1 hafta sonra geldi. Anladık ki tüm yollar Sivas’tan geçiyormuş ama biraz geç geçiyormuş…

O haftadan sonra bu kadar çok donanımlı insanla karşılaşınca kendimde bir eksikliği farkettim: kodlama bilmediğimi. Bu eksikliği gidermek ve hayalimizdekileri hayata geçirmek için kodlama öğrenmeye başladım. Bu etkinlikten sonra hem değerli hem donanımlı birçok insanı hayatıma kattığım gibi çok önemli bir mentorluk-hackhacton deneyimiyle ve çok önemli bir hediyeyle (Kümbet, tüm yol boyunca taşımak zorunda olduğum ve 3.5 kilo olan kümbet…) bazı küçük adımlar da atmış oldum.

Biraz uzun ama çok değerli olan bu yazıyı okuduğunuz için sizlere teşekkür ediyor ve bir gün tanışmak dileğiyle yazımı sonlandırıyorum.

Sevgilerle.

, , ,

FSTech Takımının #HackathonES Macerası

Herkese merhaba, ben Atakan. FST programlama çalışma grubunda bulunmakla birlikte genel koordinasyon üyesiyim. Bu yazımda sizlere programlama çalışma grubundan Berfin ve Barış ile birlikte katıldığımız hackathonun nasıl geçtiğini anlatacağım.

Future Science Team ekibiyle geçen sene tanışmış ve ekibe dahil olmuştum. Daha önce çeşitli etkinliklerde, buluşmalarda bulundum, bunun yanı sıra genel koordinasyon ekibiyle sürekli olarak birlikteyim ancak herkesin bahsettiği bir şey vardı; FST olarak birlikte katıldığımız etkinlikler. Ben ilk etkinlik deneyimini ACUGEN yaşam bilimleri kongresinde yaşamıştım ancak burada stant görevlisi olduğumuzdan ve etkinlik kısa olduğundan bunun tadını tam alamamıştım.

Bu sene içerisinde bir hackathona katılmayı çok istiyordum. Bu yüzden sürekli etkinlikleri inceliyor, incelediğim etkinlikleri çevremdeki insanlara gönderiyordum fakat etkinlikler ya bana uymuyordu ya da gönderdiğim kişilere. Eskişehir HackathonES’i de yine hackathon haberleri paylaşan sitede görmüştüm. Etkinliği önce Genel koordinatörlerden Berfin’e gönderdim. O da hackathon deneyimi yaşamak istediği için kabul edince ekibin ilk iki üyesi belli olmuştu. Daha sonra ekiple paylaştık ve Eskişehir’de yaşayan genel koordinasyondan Barış Can ve programlama grubunda aktif olan ve hackathon deneyimi olan Toprak da bize katıldı. 4 kişilik FSTech ekibi böylece oluşmuş oldu.

Başvurumuzu yapıp haber beklemeye başladık. Hackathon’un konusu akıllı şehirlerdi ve biz zaten aklımıza gelen akıllı şehirler fikirleri üzerine düşünmeye devam ediyorduk. Etkinlik ekibinden başvurumuzun kabul edildiğini öğrendiğimizde hemen ön hazırlığımızı yapmaya başladık. Ekip benim kod bilgime, Toprak’ın hackathon deneyimine ve başarılarına, Berfin’in pek uzman olmadığı ama zevkle yaptığı arayüz tasarımlarına, Barış Can’ın ise fikir geliştirme ve pazarlama kabiliyetine güveniyordu ama aslında ekibin yarısı yolun başında bile değildi. Tamamen birlikte çalışmak, deneyim kazanmak ve eğlenmek için gidecektik.

Çözmek istediğimiz sorunu belirledik ve bunun için kullanabileceğimiz yöntemleri araştırdık. FST Mentörlerinin destekleri ve bizi buna benzer çözümleri geliştiren kişilerle tanıştırması Hackathon’a gitmeden ufkumuzu açmıştı (Sonradan anladık ki bu hiçbir şeymiş! 😊).

Şans(!) daha bir gün kala yüzünü göstermişti; Toprak bir problemden dolayı gelemeyecekti. Biletlerimizi almış olmamıza rağmen gitmemeyi, geri dönmeyi düşündük. Hatta o kadar karamsar olduk ki, yarışmaya neden katılmak istediğimizi bile unuttuk. Son anda Berfin, “Boş verin, eğlenmeye gidelim!” deyince, ben de rahatlamıştım çünkü gitmek istiyordum ve herkes isteyerek gelmeliydi, yoksa bir anlamı olmazdı. Geri dönmedik ve Toprak’sız kod yazamayacağımızı düşünsek bile yola çıktık (Halbuki bu düşünceye de boşuna kapılmışız!). Cuma gecesi ben Bursa’dan, Berfin Afyon’dan otobüse bindik ve uykusuz bir gece sonrası sabah Eskişehir terminalde buluştuk.  Eskişehir’in soğuğunu önceden biliyorduk ama ben her zamanki gibi inanmayıp önlem almadığımdan sabah epeyce üşüdüm (Berfin kalın giyinmemi söylemişti ama dinlemedim, ben bir köfteyim.).

Terminalden çıkıp tramvaya bindik ve Barış’la buluşmadan önce kahvaltı yapacak bir yer aramaya başladık. Eskişehir’de yaşam sanırım epey geç başlıyor, sokakta o kadar az insan gördük ki Eskişehir’e geldik mi emin olamadım. Tesadüfen yolda giderken bir yer gördük ve hemen tramvaydan inip yürümeye başladık. Kahvaltımızı yaptıktan sonra Barış’la buluştuk. Ben Barış’la ilk defa fiziksel olarak buluşuyordum, çok heyecanlıydı! 😊

Etkinlik alanına servislerle ulaşım sağladık. Etkinlik alanı Osmangazi Üniversitesi kampüsü içerisinde önünde bahçesi ve çimleri olan bir salondu. Öncelikle 24 saat boyunca sandalyelerde oturacağımızı gördüğümüzde biraz şaşırmıştık. Daha konforlu ve rahat çalışmaya olanak sağlayacak bir ortam beklemiştik. Bu modumuzu çok düşürdü, biraz gözümüzü korkuttu. Ayrıca uzun bir süre hiçbir şekilde konuşmalar başlamayınca etkinlik hakkında biraz daha hayal kırıklığına uğrayıp ayrılmayı, Eskişehir’i gezmeyi ve sonra eve dönmeyi bile düşündük. Anlayacağınız, her an vazgeçmeye hazır bir halde yarışmaya gitmiştik.

Sabah 10’da açılış konuşmaları ve ardından bir pazarlama sunumu yapıldı, etkinlik detayları ve gün akışının üzerinden geçildi ve Hackathon 11:00’da resmen başlamış oldu. Biz zaten fikrimizi bulmuş ve hayal etmiştik ancak hayallerimizi listelememiştik. Öncelikle hayal ve proje üzerine düşünmeye başladık, bu bizi bayağı bir zorladı. Geliştireceğimiz üründe olmasını hayal ettiğimiz şeyleri bireysel olarak bir kağıda yazdık. 5 dakika sonra herkes yazdığı fikirleri okudu ve amacımızı da göz önüne alarak en gerekli olan maddeleri belirledik. Sonrasında hızlı bir görev dağılımı yaptık ve belirlediğimiz özellikler için araştırma yapmaya başladık. Araştırma sonucunda bulduğumuz verileri birbirimizle paylaştık ve bir yol haritası çıkarmaya başladık. Çok fazla açık buluyorduk ve bu nedenle fikri olgunlaştırma sürecimiz çok sancılı ve uzun sürmüştü, özellikle gelir modelimizi belirlerken delirmek üzereydik. Fikrin ayaklarının yere basmasını sağlamak 24 saatimizin tamamını aldı, bu nedenle son ana kadar bile bazı açıkların olduğundan emindik. Fakat son anda önemli açıkların çoğunu kapatmıştık.

Bu esnada etkinlik mentörleri de masaları gezerek fikirler dinliyor, feedback veriyorlardı. Bizim masaya geldiklerinde hayalimizi anlattık. Hayalimiz çok güzeldi ancak herkes “Bunu neden kullanacağız, bunu neden satın alalım? Beni inandırın, ikna edin.” gibi cümlelerle fikrimizi challenge ediyordu. Bunlar başta fikrimize karşı duyduğumuz heyecanı biraz azalttı çünkü yapamayacağımız bir şeymiş gibi canlanmaya başladı gözümüzde, ama Berk hep ne diyordu? “Gözünde değil gönlünde büyüt.” Ekip ruhunun bir özelliği birisi düştüğünde diğerlerinin onu tutup kaldırabilmesidir. Hemen çimlere çıktık ve biraz kafamızı boşaltıp olumsuz düşüncelerden uzaklaştık (Biraz da boş yaptık, çünkü ortak yeteneğimiz bu. Boş yapmak fikirden ve projeden biraz uzaklaşmamıza yardımcı oldu.).

 

Bahçede bir bankta oturuyoruz. Arkamızda bir orman ve ormanın içinde bir ev var. Bankın sol tarafında Barış var, gülümsüyor ve kafası hafifçe bana doğru eğik. Pembe bir tişört ve koyu renk bir kot pantolon giymiş, tek eli cebinde diğer elini de benim sırtıma atmış. Bacaklarını öne doğru uzatmış ve ayaklarını önden çaprazlamış, oldukça rahat gözüküyor. Lacivert bir spor ayakkabı giymiş. Ortada ben varım hem tişörtüm hem pantolonum siyah. Bir elimde değneğimi tutuyorum, diğer elim de yere dik bir şekilde iki bacağımın biraz üstünde yer alıyor. Ayağımda koyu renk bir spor ayakkabı var. Durgun bir ifadeyle kameraya bakıyorum. Sağda Berfin var. Gri ve genis paçalı, boyu diziyle bileği arasına kadar uzanan bir pantolon giymiş. Üstünde de Barış'ın giydiği tişörtten biraz daha koyu pembe bir tişört var. Bir elinde kalem diğer elinde not defteri var, tüm fikirlerimizi oraya yazıyoruz. Beyaz, sade bir ayakkabı giymiş. Kameraya neşeli bir şekilde gülümsüyor.

Bahçede boş yaptığımız dakikalardan bir kare. Soldan sağa Barış, ben ve Berfin.

 

Öğleden sonra ben sensörlerin araştırmasına devam ettim ve gereken yazışmaları yaptım. Berfin de en çok heyecanlı olduğu alana odaklanmış tasarım yapmaya başlamıştı. Barış ise benim onu çağırmalarımdan bıkmadan bir şey sorduğumda bana yardımcı oluyor sonra da Berfin’e tasarım konusunda destek oluyordu. Akşama geldiğimizde elimizde bir sürü fikir, bir sürü yöntem ve üç kafası karışık FST’li vardı. 🙂 Artık karar vermemiz gerektiği için kullanacağımız sensör ve yöntemleri belirlemiştik.

Berfin hiç bıkmadan tasarıma devam ediyor, hata yapıp tüm sayfaları silip baştan başlıyor, biz de Barış’la kullanacağımız yöntemlerin olumsuz yönlerini, bu olumsuz yönleri ortadan kaldırmak için gerekli olan çözüm yollarını araştırmaya devam ediyorduk. Bir ara Berfin hata yapmaktan o kadar daraldı ki bizi bırakıp bahçede çalışmaya gitti. 🙂

Hepimizin uykusu gelmiş ve hepimiz yorulmuştuk. Bu yüzden çalışmalarımızı sürekli bırakıp dışarı çıkıyorduk, yürüyüş yapıp sohbet ediyor, yıldızları izliyor ve eğleniyorduk. Bir ara gökyüzünü izlerken Berfin’in bizi bilgilendirmeye başlamasıyla 10 dakika kadar astronomi üzerine konuşmaya başladık. Bu konularda araştırma yapmaya yeni başlamıştım ve o gün çok fazla şey öğrendim ve gördüm ki önemli olan bir etkinliğe katılmak, orada çok başarılı olmak değil. Nereye kiminle gittiğin ve orayı nasıl değerlendirdiğin. Biz dinlenmek için çıktığımız araları en güzel şekilde değerlendiriyor hem çok eğleniyor, hem de birbirimizden yeni şeyler öğreniyorduk.

 

Masadayız. Masada Barış'ın kahvesi var ve Barış kameraya doğru kafası hafif yana eğik bir şekilde gülümseyerek bakıyor. Ben de beyaz kulaklığımı takıp bilgisayarla ilgilenirken bir yandan da kahvemi içiyorum.

Uyanık kalmaya çalışırken objektiflere yakalandık. Arkada Barış ve önde ben.

 

Ertesi gün Hackathon sonunda jüriye ve melek yatırımcılara sunumlar yapılacağından bir sunum hazırlamamız gerekiyordu. Bir yandan uygulamamızın demosunu hazırlarken bir yandan da sunumu hazırlamaya başladık. İlk defa bir fikrimizi jüriye anlatacağımızdan start-upların yatırımcı sunumlarını Barış’la birlikte incelemeye başladık. Önce Foursquare, sonra AirBNB sunumlarını inceledik. Sunumda kullanacağımız önemli yöntemleri de öğrenmiş olduk ama önceliğimizi uygulamamızın demosuna verdiğimiz için sunumu son saatlere bırakmaya karar vermiştik. Demo konusunda çok şanslıydık, tasarlanan arayüzü sorunsuz bir şekilde telefonda test edebildik ve sunabildik. Berfin’i en çok bu sevindirmişti, sürekli bununla oynuyordu.

Bir yandan da mentör ekibi tarafından halen challenge ediliyorduk. Benden 5 yılık bir maliyet raporu istenmişti ve daha önce hiç maliyet raporu yapmamıştım. Bir hayalin gelir/gider grafiğini nasıl çıkartabiliriz, nereden başlarız diye düşünmeye başladım. Bu esnada sunumun metinlerini hazırlamaya devam ediyorduk. Gece 2 gibi ben ısrarlar sonucunda birazcık (ed. notu, 2 saat) uyumuşum ve mentörlerce uyuyan ekip üyesi ilan edildim, ama gün içinde gerçekten çok az uyumuştum. Saat sabah 6 olduğunda uygulamamızın genel hatları tamamlanmıştı, sadece küçük düzenlemelere ihtiyacı vardı artık.

O saate kadar küçük kafa düşmeleri dışında hiçbirimiz uyumadık ve gün boyu en çok eğlenen ekip gerçekten bizdik. Sabah 6’ya kadar hiç aralıksız gülmeye devam ettik. Enerjimiz bittiği halde bu kadar eğlenebiliyorsam doğru ekiple gelmiştim, bunu tekrar hatırladım.

Sabah saat 9 olmuştu ve biz enerjimizin son damlalarını kullanıyorduk. Kahvaltıdan sonra artık uygulamamızı mentörlere göstererek feedback alacak, sonra da sunumun son halini tamamlayacaktık. Bizi en çok zorlayan, gelişimimize katkı sağlayan mentörümüz (biz ona artık Challenger Mentör diyoruz, ed. notu, adını hatırlamıyor olabiliriz) masaya geldiğinde ona uygulamamızın tamamını gösterdik ve çok hoşuna gitti. Ondan böyle güzel şeyler duyduğumuzda anladık ki fikrimiz gerçekten aşama katetti. Artık soracak ve darlayacak, bizi sınayacak noktası kalmamıştı. Bu tebrikleri ekipte Berfin adına aldık çünkü hiç uyumadan hepimizden daha enerjik şekilde tasarıma usanmadan çalıştı ve tüm eksiklikleri giderdi.

 

Bir masada Barış ve ben oturuyoruz. Barış sol tarafta, masanın üzerine koyduğu telefonundan uygulamanın mobil görünümünü test ediyor ve nasıl iyileştirebileceğimizi düşünüyor. Ortada Berfin'in bilgisayarı var. Bilgisayarın kapağında NASA'nın ve katıldığı etiketlerin logoları var. Sağda ben varım, bilgisayarımın başında gelir modeli oluşturmak için araştırma yapıyorum. Barış'la aramızda bir sandalye var. Sandalyede Berfin'in kürk misali montu yer alıyor. O sandalyenin arkasında da cam ve manzara yer alıyor. Masanın üzerinde yiyecekler var, heyecan ve telaşımızdan yiyememişiz, tabak hala dolu. Tabağın yanında üçlü uzatma kablosu yer alıyor.

Projemiz için çalışmalarımızı sürdürürken. Solda Barış ve sağda da ben.

 

Mobil uygulamamızın mobil ortamlar için derlenmesi sürerken biz de Barış’la beraber gelir modeli için mentörlerimizden destek almak için masadan kalktık ve dolaşmaya başladık. İOT şirketi olan bir mentörümüzle yaptığımız görüşme aklımızdaki soruların çoğunluğunu giderdi ve hemen maliyet raporumuzu yazmaya başladık.

Sunuma 30 dakika kala uygulama mobilde çalışabilir, sunum hazır hale gelmişti. Barış’la konuştuğumuzda fark ettik ki ikimizde enerji dolmuşuz, sabah olan yorgunluğumuz tamamen bitmiş sanki. Ekipte sunumu kimin yapacağını belirlemek epey uzun sürdü. Biz sunum yeteneği güçlü olduğu için Berfin yapsın diyorduk, ama teknik soru gelirse hakim olmak için o da benim yapmamı söylüyordu. Bir şekilde yenildim ve sunumu ben yaptım. Sunum provası alırken yine çokça gülüyorduk. Bir ara sunum esnasında da güleceğimi düşündüm ama gülmedim. 🙂

Sıra bize geldiğinde ekipçe sahneye çıktık, ben sunumu  yaptım, Barış telefon ile jüriye denemeleri için yardımcı oldu, Berfin ise sunumu kontrol etti. Süremiz üç dakikaydı ve diğer ekiplerde gördük ki zaman yönetimi çok önemliydi. Olabildiğince hızlı ve özet şekilde fikrimizi anlattım. Sunum sıramız şöyleydi:

  • Sorun: Neden bu projeyi düşündük?
  • Çözüm: Bu soruna nasıl çözüm bulduk?
  • Nasıl uyguluyoruz: Uygulamanın teknik detayları.
  • Hedef kitlemiz: Bu uygulamadan yararlanacak olan kitle, grafiklerle desteklemek etkili oluyor.
  • Rakip analizi: Bizimle aynı şeyleri yapan veya benzer özellikler taşıyan hizmetlerden farklı olan yöntemlerimiz. Bunları açıkça belirtmek çok önemli.
  • Maliyet raporu: Biz taslak bir çalışma yaptık ve sunumda en gelişmesi gereken alan burasıydı. Bundan sonraki sunumlarımız için bunu kesinlikle geliştireceğiz.

Sunumu tam zamanında bitirdik ve demo videomuzu paylaştık, gelen soruları yanıtladık.

Sonuçlar açıklanırken hepimiz birbirimize bakıyor heyecanlanıyorduk. Destekçi şirketler de sunumları incelediler ve kişilere teklifler sağladılar. Bizim ekibimiz de unit90.com şirketinden sanal ofis ve bir jüri özel ödülü kazandı.

Sunum perdesi önünde soldan sağa rektör yardımcısı, barış, atakan, berfin ve ettom müdürü. Barıs Berfin ve Atakanın elinde katılım belgeleri var. Rektör yardımcısı kahverengi kareli takım elbise ve beyaz gömlek giymiş, Barış pembe tişört ve kot pantolon, Atakan krem rengi yakalı tişört ve siyah pantolon, Berfin siyah tişört ve siyah pantolon, Ettom müdürü siiyah takım elbise ve beyaz gömlekli. Herkesin beyaz yaka kartı var Atakan hariç, o takmamıs. Herkes gülümsüyor, kameraya bakıyor.

Soldan sağa Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Rektör Yardımcısı, Barış, Atakan, Berfin, ETTOM Müdürü

Fikir özgünlüğü ve yaptığımız demonun güzel sonuçlar getireceğini düşünmüş olsak da Hackathon sonucuna çok bakmadık. Çünkü biz çok fazla deneyim, çok fazla bilgi, güzel insanlar ve iki günü birlikte geçirmenin güzelliğiyle ayrıldık etkinlik alanından.

Birbirimize 24 saat boyunca hatırlattığımız çok önemli bir şey vardı.

“Biz zaferden değil seferden sorumluyuz.”

Bu seferi en güzel şekilde geçirmek en büyük zaferimiz oldu.

Bundan sonra ki hackathonlara katılma ve buradaki eksikliklerimizi geliştirme sözü verdik birbirimize ve ayrılmak zorunda kaldık.

Başka güzel anlarda buluşmak dileği ile,

Sevgiler.

Atakan Nalbant

, ,

Film Önerisi: October Sky

Merhabalar, ben İrem. Bugün, sizlere arkadaşımın önerisiyle izlemeye başladığım, izlerken düşüncelerimin arasında kaybolduğumdan birçok kez filmi geriye sarmak durumunda kaldığım October Sky’dan bahsedeceğim. Sıradan bir başarı hikayesi gibi görünebilir; fakat eğer isterseniz derin anlamlar yüklü bir hikaye de olabilir.

Film, kömür madeninin çevresinde şekillenmiş bir kasabada, ‘şanslı olanın futbol bursu alarak üniversitede okuyabildiği geri kalanların ise madende çalıştığı’ düşüncesinden sıyrılmayı başarmış Homer ve arkadaşlarının başından geçen olaylar dizisini konu alıyor.

 

Görsel iki parçanın birleşiminden oluşmaktadır. İlki roman kapağı olup arka planda gökyüzü bulunmaktadır ve Rocket Boys yani roket çocuklar anlamına gelen kitap ismi büyük harflerle yazılıdır. İkinci görsel, filmin afişi olup bu afişte ana karakter Homer ve bayan olan öğretmeni tüm afişi kaplamaktadır. İkisi de gülümseyerek ve şaşkınlıkla ağızları yarı açık bir şekilde gökyüzüne bakar gibi duruyorlar. Başlarından omuzlarına kadar görünen bu kısım photoshop ile başka bir görselden afişe eklenmiş gibi durmaktadır.

İlk görsel, filmin uyarlandığı romanın kapağı; ikincisi ise film afişi.

 

Ana karakterimiz Homer’ın roketlere olan ilgisi, Sputnik’i gökyüzünde seyredişi ile başlıyor. O andaki hislerini şöyle ifade ediyor:

’Orada durdum ve gökyüzünde ilerleyişini izledim. Dünyanın herhangi bir yerinde, o sırada gökyüzüne bakan birisi de benim gördüğüm şeyin aynısını gördü. İlk defa Coalwood’un dış dünyanın bir parçası olduğunu hissettim.”

 

Bir grup insan başlarını gökyüzüne çevirip şaşkınlıkla seyrediyorlar. En ön sırada Homer ve annesi var. Komuşlarının ağzı açık olması ne denli şaşkın olduğunu anlatıyor. Uçan ve sürekli dünya etrafında dönen bir cisim yani uydu görmeleri o dönem için fazlasıyla şaşırtıcı. Kıyafetleri genel olarak gömlek ve hırkadan oluşuyor. Filmden alınan bu kesitte insanların bel kısmına kadar görülebiliyor ve alt yazı olarak: ''Ben de gördüm, işte orada.'' yazıyor.

Bu sahnede, Amerika ve Sovyetler Birliği’nin uzay yarışında olduğu dönemde, Sputnik’in Batı Virginia üzerinden  geçeceğini öğrenen Coalwood kasabası için sıradan olmayan bir an olduğunu görebiliyorsunuz.

 

Ve… Homer hemen ekibini toplayıp, roket denemelerine başlıyor. 1960’lara göre çok yeni olan roketlerle ilgili bilgi ve gerekli araçları bulmak hiç de kolay olmuyor. Karşılaştıkları sayısız engel ve yaşadıkları problemleri izlerken bu denli ısrarcı oluşlarına karşın, itiraf etmeliyim ki,  ben olsam vazgeçebilirdim. Bir süre onlar da vazgeçiyor ama… (Daha fazla içeriğinden bahsedersem filmi izlemenize gerek kalmayabilir.🙄)

 

 Beyaz bir arka planda siyah renkte İngilizce bir alıntı var.

 

 

Öğrenmeye çalıştığım bir şeyi neden öğrenmeye çalıştığımı bildiğimde, ne kadar karmaşık olursa olsun, zor olmadığını keşfettim.”

   -Rocket Boys

 

 

 

 

 

Bu heyecanlı dört arkadaşı izlerken, fazla heyecanlanıp ”Ben de mi roket yapmaya çalışsam?” diye düşünmekten alıkoyamamıştım kendimi. Ama bu filmi benim için anlamlı kılan filmin zihnimdeki zincirleri kırıp,  kırılan her zincire uzak bir gökyüzünden bakmamı sağlayan inanılmaz bir hafifliğe erişebilmeme yardımcı olmasıydı.

…ama onlardan kaçmıyordum, sadece görebiliyordum.

 

Okulun koridorunda konuşmakta olan Homer ve Homer'ın öğretmenini görmekteyiz. Öğretmeni sarı saçlı açık renkli kıyafetlere sahip zarif bir kadın. Homer'a ise tam bu sahnede şunu söylemekte: ''...ama bilim matematik gerektirir, matematik hiçbir zaman senin favori dersin olmadı.'' Homer'ın karşısına çıkan sınırlamalardan küçük bir tanesine örnek olacak bir sahne.

Homer ve öğretmeni okul koridorunda konuşmaktaldır.

 

Zincirlerin iç içe geçmiş halkalarında toplumsal sınırlandırmalar, yaşam şartları,  beklentiler, en çok da insanın kendisinden beklentileri, ortalama ortaokul-lise yılları, ortalama bir birey olmak ve daha birçoğu vardı (Eminim, ‘ortalama’ kavramı size bir sınırlayıcı gibi gelmemiştir. Ancak ulaşılması zor bir hayal için yaşamınızda fazlasıyla ‘ortalama’ olabilir ve bunu sınırlayıcı bir etken gibi düşünebilirdiniz.).

Önemli olan ise bütün başarılı ve başarısız hikayelerin ortak noktasıydı: Çalışmak; nasıl ve neden başladığını unutmadan, ondan keyif alarak ve ‘’bir gün ‘o’na ulaşabilme umudunun bizim en büyük hazinemiz’’ olduğunu bilerek, sahip olduğumuz ve olabileceğimiz nice deneyim ve güzel dostluklarımızla birlikte.

 

Dört, üç, iki, bir…

Gökyüzüne doğru arkasında bir pamuk yığını misali duman bırakan bir roket ilerliyor. Mavi açık gökyüzünde pamuk gibi bulutlar ve yükselmeye devam eden AUK adlı roket huzurlu ve umut dolu hissettiriyor.

Son uçuş denemelerinde, AUK gökyüzünde ilerliyor.

Filmin son kısmında şu anda Homer Hickam'ın neler yaptığı ile ilgili gerçek hayattan bilgi veriliyor. Homer'ın bir fotoğrafı var arka planda ne olduğu belirsiz ancak bir yaka kartı ve NASA armalı ceketiyle kameraya doğru gülümseyerek poz vermiş. Altyazı ise şöyle: ''Homer Hickam NASA'da mühendis oldu ve şimdi uzay mekikleri için astronot yetiştiriyor.'' Vay be! dedirten cinsten bir altyazıyla bitirdiler. :)

 

 

 

, ,

II. Mimar Ve Mühendisler Zirvesi Nasıl Geçti?

Merhaba arkadaşlar, ben Hamit Can Sayılgan. Geçtiğimiz hafta, Genç Mimar ve Mühendisler Grubu‘nun İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi Mühendislik Fakültesi’nde düzenlemiş olduğu II. Mimar Ve Mühendisler Zirvesi‘ne katıldım. Detayları sizinle paylaşmak istiyorum.

Görselde yaka kartının arkası var. Parlak kılıflı, içinde turuncu çerçeveli bir kart var. Kartın yukarısında Mimar ve Mühendisler Zirvesi yazıyor, Mimar kelimesi turuncu daire içinde, Mühendisler Zirvesi ise mavi iki ayrı kutu içinde kelimeler. Aşağıda sol tarafta saatler yazıyor, saatlerin yanında da o saatte kimin konuşacağı yazıyor. Başta kayıt ve açılış konuşması var, Sonda ise kokteyl. Konuşmacı sırası şöyle; Mehmet Ali Günay, Prof. Dr. Erdal Çelik, Prof Dr. Yunus Çengel, Prof. Dr. Musa Alçı, Prof. Dr. Şule Erten Ela, Mustafa Dayıoğlu. Kartın el altına Genç mimarlar ve mühendisler grubu logosu var kırmızı. Yanında ise dokuz eylül üniversitesi logosu var.

Etkinlik Akışı

Konferansın içeriği dopdoluydu fakat katılımın az olduğunu belirtmek istiyorum. Bu isyanımı dile getirmemdeki sebep ise ilgisizlik vurgusudur. Bütün mühendislik fakültelerinin ortasında düzenlenen böylesine konuları güncel bir konferansın katılım sayısının az olması oldukça üzücü. (Kim bilir belki de milletçe yaşadığımız sorunun kaynağı ilgisizliktir…) Fazla uzatmadan konferans sunumlarına geçmek istiyorum. Sunumlardan önce Mehmet Ali Günay, Genç Mimar ve Mühendisler Grubu hakkında bilgi verdi. Genç Mimar ve Mühendisler Grubu’nun adı üzerine mimar ve mühendislerden oluşan ortak çatı altında aktif bir şekilde zirve, konferans ve çalıştay düzenleyen gelişime ve bilgiye önem veren inovatif bir sivil toplum örgütü olduğu aktarıldı. (Üretim bazında inovasyon, esneklik ve verimlilik kavramları Endüstri 4.0’ın ortaya çıkış sebebini ortaya koyuyor.)

Prof. Dr. Erdal Çelik, “Endüstri 4.0 ve Geleceğin Teknolojileri” başlıklı sunumunda, Endüstri 1-2-3 ve 4.0’ın gelişim süreçlerinden bahsetti. Bu noktada Endüstri 4.0’ın ortaya çıkış sebebi ve nanoteknoloji konusu benim oldukça dikkatimi çekti. Endüstri 4.0’ın ana yapısı otonom robotlar ve sistemler, siber sistemler, akıllı fabrikalar, dikey ve yatay entegrasyon, simülasyonlar, nesnelerin interneti ve analizi, bulut sistemi, arttırılmış gerçeklik, pikoteknoloji alanlarına giriş yaparak bilgilendirme sağladı. Ayrıca kendisinin kurmuş olduğu akıllı tarım sistemi ile verimliliği arttığını vurgularken üretim şeklinin günümüz teknolojisinde epey bir değiştiğini oldukça detaylı biçimde anlattı.

Prof. Dr. Yunus Çengel hakkında belirtmek isterim ki kendisi temel bir mühendislik dersi olan termodinamik ve ısı transfer konularında yazmış olduğu kitaplarıyla ve çalışmalarıyla ülkemizin yaşayan efsanelerindendir. “Mühendisliğin Geleceği ve Geleceğin Mühendisliği” başlıklı sunumunda, önce düzenlenen 1 günlük konferanslarda öğrencilerin bilgi bombardımanına tutulduğunu ve bu tip konferansların yarar sağladığını, gün sonunda bu bilgilerin akılda kaldığını dile getirdi ardından patentin teknoloji üretiminde kilit nokta olduğunu vurguladı. Konuşmasına yapay zekanın bazı meslekleri insandan alacağını bu noktada insanların ekstra nitelikler kazanması gerektiğini söyledi. Temel konusu olan genel mühendislik yaklaşımı ve mühendislerin nasıl bireyler olması gerektiğinden bahsetti. Mühendis insanın inovatif, kendini yenileyen, çoklu disiplinlere uyumlu ve sorun çözüm odaklı olması gerektiği anlattı.

Karanlık bir sahnenin sol tarafında kürsüde siyah takım elbiseli hoca var. En sağda beyaz perdede slayt var. Mühendislikte Altın Standartlar yazıyor altındakiler pek okunmmuyor, küçük yazılar var.

“Başarı için bunlar çok önemli. Ayrıca mühendis için etik değerler son derece önemli, çalıştığın şirketin için dahi yalan söylemeyeceksin.”

Prof. Dr. Musa Alcı, yapay zeka, bulanık mantık ve optimizasyon konularından bahsetti. Konuşmasında yapay sinir ağlarının eğitimi konusunda yaptığı tanımı aktarmak istiyorum; Elimizde bir parametrik fonksiyon var. Neutral network’te böyledir, bulanık mantıkta böyledir. Bu fonksiyonu optimize edecek, hatayı azaltacak parametre setini bulma işlemidir öğrenmeyi eğitme dediğimiz şey. Yani işin gerçeği optimizasyon problemini çözmektir.Çoğu kişi bu gerçekliği görmüyor ve sonuçlarıyla ilgilenmiyor oysa bu durum yürümeyi öğrenmeden koşmak gibidir. Matematik alt yapısı gerektirir ve bu işin öğrenme boyutu oldukça açıktır. Toplanan veriler büyüdükçe de bu optimizasyona olan ihtiyaç bitmeyecektir.

Yapay zekanın vadettiklerini özetle bizlere fırsat yarattığını, bilgisayarı olan herkes için kırılma noktası olduğunu söyledi. Uçak yapamadık, ama uçak yapmayı beklemedik; insansız uçak yaptık.” Pek çok iş alanın yok olacakken belki de pek çok iş alanı doğuracağını vurguladı. Son olarak yapay zekanın oluşturulduğunu fakat yapay kalbin (fiziksel değil) olmayacağını, şükür, vefa gibi kavramların yerini dolduramayacağını söyledi.

Prof. Dr. Şule Erten Ela, “Yenilenebilir Enerji ve Güneş Panelleri” adlı sunumunu gerçekleştirdi. Sunumuna yenilenebilir enerji konusuyla giriş yaptı. Ardından güneş panellerini ve fotovoltaik sistemleri anlattı. Organik temelli fotovoltaik sistemler üzerine Ege Üniversitesi’nde çalıştıklarını söyledi. Şule Erten Ela, yaptığı çalışmalarla 2017 yılında Tübitak Bilim Teşvik Ödülü’nü kazandı.

Güneş’ten gelen 1 saatlik enerji 19 Terawatt. İnsanoğlunun ihtiyacı olduğu enerji (1 yıllık) 15 Terawatt, Güneş’ten gelen 1 saatlik enerji tüm insanoğlunun enerji ihtiyacını karşılayacak boyutta ve dolayısıyla bu bizim en büyük motivasyon kaynağımız.

Boya duyarlı güneş hücrelerinin 1991 yılında Michael Grätzel tarafından geliştirildiğini ve aslında bu yapının yapay fotosentez sistemi olduğunu, içerisinde yapay kimyasal bir klorofil barındırdığını anlattı. Grätzelin Rutenyum boya ile hücreden %13 verim elde ettiğini ilave etti ve boya duyarlı güneş hücrelerinin esnek ve maliyetinin ucuz olduğunu, uygulama alanlarından örneklendirme yaparak konuşmasına devam etti. Silisyum güneş pil tabanlı sistemlerin ülke olarak silisyumu üretmediğimizden dolayı silisyumu dışarıdan hücre olarak alıp, panellere yerleştirdiğimizi yaptığı işin de çoklu disiplinler içerdiğini vurguladı. Şule Ertan’ın yerli ve milli imkanlarımızla mümkün olduğu kadar alanında imkansızlıkları aştığını söyleyen bir bilim insanı olduğunu söyleyebilirim. Son olarak gençlere ülkemizin çalışan, üreten gençlere ihtiyacının olduğu bunun için çaba gösterilmesi tavsiyesinde bulundu.

Üretme hakkında değindiği anekdot;

Projemiz için ortaklık kurduğumuz Japonya’dan gelen öğrenciyi laboratuvara aldık. Bir süre sonra laboratuvara girdiğimde diğer öğrencilerin çalışmadığını gördüm. Diğer öğrencilere neden çalışmadıklarını sorduğumda ise Japon öğrencinin çok iyi çalıştığını gördükleri için çalışmayıp, onu izlediklerini söyledi.”

Mustafa Dayıoğlu yerine Dr. Ferhat Çatak, 2. Mimar ve Mühendisler Zirvesi’nde yer aldı. “Siber Güvenlik” başlıklı sunumunda; Ethical Hacking, sosyal mühendislik, sızma testleri, penetrasyon testleri konularını örneklendirme yaparak anlattı.

Konuşmasına sonuçları çok büyük zararla sonuçlanmış siber saldırılarıyla başlayıp bu saldırıların derinlerine inerek nasıl gerçekleştirildiği ve teknikleri konusunda bilgilendirmeler yaptı. Stuxnet saldırısını paylaşmamın nedeni ise dışarıya kapalı bir sistemin siber saldırıya maruz kaldığı ilk siber saldırı olmasıdır. Solucan yazılımı içeren USB flash sürücüsünün saldırı yapılacak alan etrafına atılması sonucunda yerden alan kişinin bilgisayarına o flash sürücüyü takması sonucunda virüs yayılmıştır. Virüs yayılarak tesisteki tüm kontrol yazılımlara bulaşmış ve İran’ın nükleer tesislerinin %58’i zarara uğratmıştır. Bu noktada korunmak istiyorsak eğer bilinç ve şüphe seviyesini olabildiğinde yüksek seviyede tutmak ve güvenli olanı her zaman tercih etmek önemlidir.

2. Mimar ve Mühendisler Zirvesi ile ilgili aktaracağım şeyler bu kadar. Okuduğunuz için teşekkür ederim. Bilimle ve ilgiyle kalın!

Hamit Can Sayılgan

, , , , , , , ,

BİLİM ŞENLİĞİ; ANTALYA ERÜNAL SOSYAL BİLİMLER LİSESİ

 Merhaba Future Science Team ailesi! Ben FST Antalya temsilcisi Özlem. Bu yazımda size düzenlemiş olduğumuz başta Bilim ve Sanat Şenliği olan ve ardından sadece Bilim Şenliği olarak faaliyete dökülen etkinliğimizden söz edeceğim.

 İlber Ortaylı Alanya’da konferans verdiği zaman, çıkışta belediye başkanın ardından koşup; “Selam, ben Bilim ve Sanat Şenliği düzenlemek istiyorum. Bana destek verin.” dememin ve belediye başkanının “Tamam, söz veriyorum destek olacağım.” demesinin üzerine başlayan bir koşuşturmaca…

 

Öncelikle neden sadece bilim değil de bilim ve sanat şenliği düzenlemek istediğime değinmek istiyorum. Bilim ve sanat genellikle birbirinden ayrı ilerlemekte. Peki neden? Neden bir arada olmasın? Neden bilim sadece sayısalcıların, sanat ise neden sözelcilerin ilgilenmesi gereken alanlarmış gibi düşünülüyor ? Öncelikle bu düşüncelerden arınmamız gerek. Beynimizi ve düşüncelerimizi kesin sınırlarla çizmemeli ve ilgi alanlarımızı sınırlamamalıyız. Örnek verecek olursak; örnek bizleriz, kendimize bakalım. 🙂 Ben eşit ağırlık öğrencisiyim. FST bünyesinde de benim gibi birçok insan var. Blog yazılarımızı okuyan birçok farklı alandan insan var. Kubilay Hoca; “2019’da benimle Güney Amerika’ya tutulma için kimler gelmek ister?” dediğinde “Beni kesin yazın.” diyen ilk kişi bir sosyoloji öğretmeni idi. (Bu konuya daha sonra değineceğim.) Neden bilim ve sanat şenliği düzenlemek istediğime gelecek olursak; bilimsever insanları sanatla, sanatsever insanları ise bilimle buluşturarak; bu insanlar arasında iletişim oluşturmak, bilimseverlerin sanata ilgisini oluşturmak ve aynı şekilde sanatseverlerin bilime ilgi duymasını sağlamak istiyordum. Bunun en güzel yanı ise insanlar yeni ilgi alanları bulacak ve ilgili olduğu alanda yeni şeyler keşfedebileceklerdi. Bu nedenle düzenlediğim ilk programda bilimle (astronomi ağırlıklı) ilgili bir konferans ardından; tiyatro, şiir dinletisi yahut konser vardı. Etkinlik süresince ise farklı alanlarda açılmış stantlar gelenleri karşılayacaktı. Tüm etkinlik bu şekilde düzenlendikten ve her şey kesinleştikten sonra etkinlik zamanına bir ay kala okulum gerekli izinler konusunda destek olmayacağını (yetiştiremeyeceklerini ve beklemem gerektiğini) dile getirdi. Fakat bunca emeği ve gönüllü onca insanın hevesini çöpe atamazdım. Yaşımdan ve öğrenci sıfatımdan ötürü pek ciddiye alınmıyordum. Üniversite ve başka bir liseden etkinlik için bize destek vermelerini talep ettim lakin olumlu bir yanıt yoktu. Tam sanırım olmayacak diye düşünmeye başladığım esnada, Antalya Erünal Sosyal Bilimler Lisesi öğrencisi olan kadim dostum Aslı ile görüştüm, bana yardımcı olup olamayacaklarını sordum. Kısa bir süre sonra Aslı’dan çok güzel bir haber aldım. Okul müdürü Özgür Uygur ile etkinlik hakkında konuşmuştu, etkinliği okullarında yapmak istiyorlardı! Hatta okul müdürü programda Ethem Hocayı görünce “Ethem Bey’i tanıyorum.” diyerek etkinlik hakkında konuşmak için aramış telefona cevap alamayınca şöyle demiş: “Kesin gece yıldızları izlemiştir, bu yüzden hala uyuyordur“. Müdürün bu tepkisi ve onayı üzerine Aslı’nın ve fizik öğretmeni Ramazan Bey’in yardımı ile etkinlik programını tekrar düzenledik. Tarih iki gün önceye çekildi. Bundan ötürü Kadir Uluç ve Mahmut Tekeş gelemeyeceğini bildirdi. Yeni programda Ethem Derman ve Kubilay Akdemir iki gün (10-11 Nisan), ikişer oturum olacak şekilde konferans vereceklerdi. Dışarıda ise FST Antalya ekibinden Mert ve arkadaşı Vahit robotik, Nazlıcan ve Emine FST tanıtım, Aslı ve Ben Güneş Sistemi Oyunları standı açacaktık. Bunların haricinde kuyruklu yıldız örneği, su roketi ve Atak’ın potasyumdan elektrik üretme üzerine standı olacaktı. Program hazırlanırken bir yandan sponsor arıyorduk. Sokağa çıkıp lüks görünen ve bize yardım edecek düzeyde mekanlara gidip sponsor talebinde bulunduğum dahi oldu. Fakat kesin olan bir şey vardı ki; zenginlere para yetmiyor ve vermek istemiyorlardı. (Bazı kalbi güzel insanları bunun dışında tutsam dahi durum böyleydi.) Alanya ve Antalya Belediyesi’nden destek aldık. Özellikle Aslı ile Antalya Büyükşehir Belediyesi’ ndeki koşuşturmamız saatler içerisinde yaşlanmamıza sebep olsa da size önerim: sponsor ihtiyacınız varsa bireylerden ziyade belediyeler bunun için en uygun yerler. Sabrettiğiniz ve ısrarcı olduğunuz taktirde size yardım etmekten çekinmiyorlar.

Bu uğraşların sonunda etkinlik günü geldi çattı! Çok heyecanlı idik. Sabahtan stantlar hazırlandı. Bunun haricinde 19. Ulusal Gökyüzü Gözlem Şenliği’ne gittiğimizde sağı da solu da Antalya olarak gösteren bir tabela vardı. Orada FST üyeleri olarak ” Dünya yuvarlak!” adı altında güzel bir fotoğraf çerçevesine girmiştik. Onun anısına ve 21. yy.da hala “Dünya düz!” diyenlere inat duvara sağı ve solu Antalya, yeri ve göğü Uzay olarak gösteren oklar yerleştirdik. Ethem Hoca ve Kubilay Hoca tam zamanında gelmişti. Heyecanla onları karşıladık.

Ethem Derman, arkasında gezegen görseli, Atatürk, bayrak ve kolon ile kendini kaptırmış gezegenleri anlatıyor. Fotoğraf orta sıralardan ve sol taraftan çekilmiş. Bu nedenle kolon arkadaki görsellerin önünü kapatmıyor. Ethem Hoca'nın üzerinde gri (metal kokusu) takım elbisesi ve üzerinde gezegenler olan kravatı var. Saçları ve sakalları beyaz-gri ve uzun. Sol elini havaya kaldırmış ve beş parmağı açık bir şekilde duruyor, sağ elinde mikrofon var. Öğrenciler yine arkadan görünüyor.

Ethem Derman, Öğrencilere Gezegenleri Anlatıyor

İlk konferans Ethem Hocanın “7’den 70’e Gökbilim” adlı konferansı idi. Konferans başlamadan önce Ethem Hoca beni çağırdı. Beni öğretmen sanıyormuş ve “Neden bana söylemedin? Ben seni öğretmen sanıyordum.” dedi. Bir şey diyemedim. 🙂 Açılış konuşmasını güzel umutlarla yaptım. Artık söz Ethem Hocadaydı. Konferans eğlenceli ve bilgi dolu geçti. Konferans sonunda sorulan sorular bunu kanıtlar nitelikteydi.

Kubilay hocanın konferans konusu ise “Tutulmaların Kültür Üzerine Etkisi” idi. Kubilay Hoca, herkeste bir heyecan uyandırmayı başardı. Konferans esnasında ve çıkışında tekrarladığı bir soru vardı; “2019’da benimle Güney Amerika’ya tutulma için kimler gelmek ister?”Neredeyse herkes el kaldırdı fakat kesin gitmek isteyen sayılı kişiler vardı. ( Malum ulaşım masrafı, sınav dönemi gibi sorunlar çoğu kişiyi bu güzel teklifin peşinden gitmekte alıkoydu.) Konferansın ardından stant alanına geçtik. Kuyruklu yıldız örneğini yaptık insanların en çok ilgisini çeken bu oldu. Su roketi yapamadık (Ve yapmak için borularla yaşadığımız deneyim bir çoğumuzun borulardan nefret etmesine sebep oldu, buna rağmen sonuç olarak yapamamıştık. Tabi bu sırada Berfin’e defalarca boru kullanmadan nasıl yapıldığını sorsam da onu yapacak vaktimiz kalmamıştı ve başka bir etkinliğe erteleme kararı aldık.)
Etkinlik sürecinde okulun pansiyonunda kalacaktım. Gece 3.50’de kalkıp sosyoloji öğretmeni Seçkin Hanım, Sevcan ve Aslı ile ay gözlemi yaptık. Seçkin Hoca gözlem esnasında “Keşke yeğenlerime bisiklet değil de teleskop alsaydım.” diye bir cümle kurdu. Bu bizi çok mutlu etti, çünkü etkinliğimizin meyvelerini toplamaya başlamıştık: İlgi uyandırmayı başarmıştık! Gözlemin ardından dinlenip etkinliğimizin ikinci ve son gününe hazır uyandık. Sabah okul müdürü Özgür Bey, çocuklarını da alıp gelecekti ve gözlem yapacaktık fakat gökteki bulutlar bizi hüsrana uğrattı. Gözlem yapamadık. İkinci gün, ilk konferans yine Ethem Hocaya aitti. Sayıların dilinden, ötegezenlerden ve SETİ çalışmalarından bahsetti bizlere. Yine Ethem hoca ve yine eğlenceli bir konferanstı. Öğle arası Ethem Hocayı sevgiyle uğurladık. Öğleden sonra Kubilay Hoca, astrofotoğrafçılık ağırlıklı olmak üzere kendi serüvenini de içeren harika bir konferans verdi. Bir çok soru geldi ve konferans konusu haricinde de bir çok konuya değinildi.

Arka planda; Mustafa Kemal Atatürk, Al bayrak ve bunların iki yanında Kubilay Hoca'nın hazırlamış olduğu slaytta yer alan tutulma görselleri bulunuyor. Atatürk fotoğrafının önünde beyaz tonlarıda (süt kokusu rengi) bir kolon fotoğrafın önünü kapatıyor. Kubilay Hoca, bayrağın sol önünde duruyor, sol elinde mikrofon var ve slaytı gösteriyor ama maalesef pek net değil. Fotoğrafı dolduran güzel bir dinleyici kitlesi var. Fotoğraf, konferans salonunun arka sırasından çekilmiş. Bu nedenle kadrajda her şeyden daha çok öğrenciler görünüyor. Salon ışıkları açık değil bu nedenle renkler pek ayırt edilmiyor.

Kubilay Akdemir, Astrofotografçılık ve Tutulmalar Hakkında Konferans Veriyor

Kubilay hoca herkesin bildiği fakat çoğu kişinin uygulamadığı bir şeyi de dile getirmeyi unutmadı; “Hayallerinizin peşinden gidin!” Haliyle şu soru soruldu; “Peki nasıl, maddi imkanları nasıl göz ardı edebiliriz?” Haklı bir soruydu. Malum günümüz dünyası… Ama unutulan bir gerçek daha vardı ki, hayallerimiz risk almaya değerdi! Kubilay Hoca bu sorunun üzerine anlatmaya başladı; “İlk teleskobumu borç ile aldım. Onun parasını nasıl mı ödedim? 25 kuruşa gözlem yaptırarak! Sahile gider teleskobumu kurardım. Arkadaşlarım dolaşır eğlenirken ben insanlara gözlem yaptırırdım. Hepsi benimle dalga geçerdi (Hala da değişen bir şey yok! 🙂 ). Ama ben o 25 kuruşlar ile teleskobumun borcunu ödedim ve üstüne bir bilet parası kazandım. O para ile de (şu an neresi olduğunu hatırlayamadığım) bir tutulmayı gözlemlemeye gittim. Orada çektiğim fotoğraf en iyi fotoğraf seçildi.” Bu yeterli bir cevaptı. Risk alan, sevdiği ve hayal ettiği şey uğruna çabalayacak cesareti gösterenler bunları başarabiliyordu. Ve bizler artık kaç yaşında olursak olalım; istediğimiz hayatı değil bize sunulan hayatı yaşamak için çabalıyor, hayallerimizi zaten hayal diyip rafa kaldırıyor, sevmediğimiz ama para kazanmak için çalıştığımız işlerden emekli olup bir gün lafı geçince ben de küçükken hayal kurardım keşke yapsaydım diyeceğimiz bir geleceğe kendimizi hazırlıyoruz. Halimiz iç güveysinden hallice…

Etkinliğimiz bu konferans ile bitti. Etkinliğin, Sosyal Bilimler Lisesi’nde yapılmasının bir güzel yanı vardı. Sosyal bilimciler, geleceğin yöneticileri olma potansiyeline sahiptir. Günümüzde beyin göçlerinin, sınırlı imkanların sebebi; yöneticilerin, bilimin önemini kavrayamamış ve özümseyememiş olmasından ötürüdür. Bu nedenle sosyal bilimcilerin, bilimle buluşturulması ve ilgilerinin uyandırılması için bu gibi çalışmalara ihtiyacımız var. İki gün boyunca Ethem ve Kubilay Hoca ile beraberdik. Fırsat buldukça sohbet ettik, tartışmalar yaptık. İki güzel gün böylece bitti. Biz amaçladığımız gibi Bilim ve Sanat Şenliği düzenleyemedik ama umarım siz bu tür etkinlikler düzenler ve birilerine ilham kaynağı olursunuz. Sevgilerle!

, , ,

KİMYA HAFTASI Etkinliğimiz NASIL GEÇTİ?

Merhaba sevgili FST blog okurları, ben FST İstanbul grubundan Öykü Durmaz. Bu yazımda size 10 Nisan’da yaptığımız bir etkinlikten bahsedeceğim. 10 Nisan’da İstanbul’dan 5 FST üyesi olarak ”Kimya Haftası” nedeniyle bir ilkokulu ziyaret ettik ve küçük çocuklara sunum, deney yaptık ve bu tecrübemizi burada sizinle paylaşmak istedik.

 7 Nisan Kimya Günü ve Kimyagerler Haftası olarak kutlanmaktadır. Biz de bunu öğrendikten sonra bu haftayı değerlendirme kararı aldık. Ne yapabiliriz diye düşünürken koordinatörümüz Barış bir okula sunum yapabileceğimizi söyledi. Yine FST İstanbul üyesi olan arkadaşımız Merve de annesinin Deha Koleji’nde öğretmen olduğunu, oraya gidip çocuklara deney yapabileceğimizi söyleyince biz de hemen bir ekip oluşturduk. Okula yazdığımız dilekçenin kabul edilmesi ile Mert, Anıl, Barış, Merve ve ben bir grup oluşturarak çocuklar için deneyleri aramaya başladık. Süreç çok hızlı gelişti ve 3 gün içerisinde kimin sunum yapacağını, ne konuşacağını, kimlerin hangi deneyi yaptığını belirledik ve prova alamadan okula gittik.

10 Nisan sabahı Deha Koleji’nde buluştuk. Orada Future Science Team ekibine çok sıcak yaklaştılar. Bizi tebrik ettiklerini ve desteklediklerini söylediler. Kendilerine tekrar çok teşekkür ediyoruz. Deneyleri bahçede yapmanın daha uygun olacağına karar verdik ve bahçede masaları hazırlayıp, doğaçlama bir akış listesi belirleyip miniklerin gelmesini bekledik. Daha deneyler başlamadan çocukların ”Oley, deney!” tarzında çığlık attıklarını duymak ve ilgilerini çekmek hepimizi çok mutlu etti. 1, 2, 3 ve 4. sınıflar bizi izlemeye gelmişti. Öncelikle Mert arkadaşımız çocuklara minik bir sunum yaptı. Meraklı miniklere ”Bilim nedir? Bilim insanı nedir? Kimya nedir?” gibi sorular sordu. Küçük çocukların hepsi katılım gösterdi, hepsi cevap vermeye çalıştı ve gerçekten çok heveslilerdi.

Mert çocuklara bilimle ilgili konuşmasını yapıyor. Çocuklar minderlerde oturmuş bizi izliyor.

Başlangıç sunumu ile Mert.

Ardından Anıl’ın deneyi ile başladık. Hidrojenli balon deneyini gerçekleştirdi. Pet şişenin ağzına balon bağladı ve açığa çıkan hidrojen gazı balonu şişirdi. Sonrasındaysa balon havaya uçtuğunda bu miniklerimizin çok hoşuna gitti, hepsi çok eğlendi. Bu sırada ikinci deneye geçtik. Merve çocuklar için kuru buz deneyini yaptı. Üstüne çıkan deterjanın köpürmesiyle tüm çocuklar coştu ve dokunmak istediler. Ancak çok soğuk bir deney olduğu için buza değmemeleri için fazlasıyla çaba sarf ettik. Bu arada çocuklar her deneyi aynı ilgiyle denediler ve hiç sıkılmadan sorularımızı cevaplamaya devam ettiler. Üçüncü deney ise bana aitti. Lav lambası yaptım ve deneyde hiçbir zararlı kimyasal olmadığı için çocukların hepsinin elinde gezdirmesine, incelemesine izin verdik. Bu arada, deneyleri yaparken aynı zamanda mikrofonla deneyleri çocukların anlayabileceği düzeyde açıkladık ve çocuklara deneyle ilgili sorular sormaya devam ettik. Sonrasında Barış ile beraber dördüncü deneyi gerçekleştirdik. Renklerin dansı deneyini yaptık. Bu deneyi çocukların uzaktan görmesi mümkün olmadığı için herkesi sırayla masamıza topladık ve deneyi birkaç kez tekrarlayıp herkesin görmesini sağladık. Çocuklar renk gördüğü zaman dahi mutlu oldukları için bu deneyden de büyük zevk aldılar, deneyi ebru sanatına benzettiler. Ardından fildişi deneyine, yani son deneyimize geçtik. Bu deney hem renkli olacağı hem de fazlaca kabaracağı için hepimiz en çok bu deneyin ilgilerini çekeceğini düşünmüş ve sona bırakmıştık. Fakat büyük bir aksilik çıktı ve hiç hayal ettiğimiz gibi olmadı. Sanırım sabunu fazla koyduğumuz için veya potasyum iyodür eksik geldiği için fildişi, izlediğimiz videolardaki gibi kabarmadı.

Ben deneyimi yapıyorum ve Anıl da bu sırada bana mikrofon tutuyor. Soldan sağa sırayla; Merve, Öykü, Mert, Anıl ve Barış.

Hidrojenli balon deneyi.

Deneylerimiz bu kadardı ve 40 dakikanın sonunda sunumumuz bitti. Çocuklarla beraber fotoğraf çekildik ve dağıldılar. Sonuç olarak o gün bizim için güzel bir tecrübe oldu. Daha ilk deneyimimiz olduğu için tabii ki bazı aksaklıklar oldu ancak bir sonraki sunumlarımızda neleri geliştirmemiz gerektiğini, neleri aynı şekilde devam ettirmemiz gerektiğini öğrenmiş olduk. Merve kuru buz deneyini daha geliştirme kararı aldı, çocuklar için daha güzel bir konuşma hazırlama kararı aldık ve en önemlisi; daha fazla potasyum iyodür alma kararı aldık. Her şeye rağmen o gün çocukların bilime olan ilgisi, sevgisini görmek bizim için anlatılamaz bir zevkti. Umarım onlar da geleceğin bilim insanı veya geleceğin FST üyesi olurlar. O gün çocuklarla geçirdiğimiz bu 40 dakikanın hem bize hem de çocuklara çok şey kattığını düşünüyor/umuyorum. Umarım FST olarak daha nice okullara gider, sunumlar, etkinlikler yaparız.

Anıl pür dikkat Hidrojen balonu deneyini yapıyor. Barış kameraya bakış atıyor.

Anıl’ın büyük bir dikkat ile deneye girişi.

İlk defa yazdığım blog yazımı okuduğunuz için sizlere, okulunda sunum yapmamıza izin verdiği için Merve’nin annesine ve o gün benimle deney yapan Barış, Merve, Anıl ve Mert’e teşekkür ediyorum. Sevgiler.

Öykü Durmaz-FST İstanbul

, ,

Frederick Sanger’ın Bilim Hayatı

Merhaba sevgili FST Blog okurları ben Algı Demirbaş. Bu yazımda sizlere bilim dünyasına çok büyük katkısı olduğunu düşündüğüm Frederick Sanger‘in kim olduğundan bahsedeceğim.

Bu insanın çalışmasının önemini tam olarak anlamak için bilmemiz gereken küçük şeylerle başlamak istiyorum yazıma. Mesela “sekanslama” nedir?

Sekanslama kısaca; bir DNA zincirinde bulunan dört bazın sırasını belirlemek için kullanılan bir metot veya teknolojidir. 1975 yılına kadar bu olay zor ve zahmetliydi fakat 1975 yılında Sanger ve arkadaşları “Sanger yöntemi“ni geliştirerek daha kolay ve daha güvenilir şekilde sekanslama yöntemini sağladılar. Peki Frederick Sanger nasıl başladı bu hikayeye?

İlk büyük başarısı proteinlerin yapısını (özellikle insülinin yapısını incelemiştir) inceleyen teknikler üzerinedir. Bu çalışmayla 1958 yılında Nobel Kimya Ödülü’nü kazanmıştır. Bunun ardından DNA üzerinde çalışmalar yaparak bir virüsün genom dizisini ortaya çıkarmıştır ve böylelikle de nükleik asitlerdeki bazların dizilimlerinin belirlenmesine katkıda bulunduğu için 1980 yılında Walter Gilbert ile birlikte yine aynı alanda Nobel ödülü kazanmıştır. (İki kez Nobel ödülü alan 4 kişiden birisidir). 

Sanger’in analiz yöntemine biraz değinecek olursak:

Dideoksi ya da zincir sonlanması reaksiyonları olarak da bilinir ve DNA Polimeraz enzimi tarafından zincir oluşumunu sonlandıran di deoksinükleotitlerin eklenmesi yöntemine dayanır. Bu yöntem için; tek iplikli kalıp DNA’ya, Dntp’lere, ddNTP, DNA polimeraz ve serbest OH grubu içeren primere ihtiyaç vardır. Bu yöntem genetik bozukluklara yol açan DNA baz değişimlerinin belirlenmesi, topluma özgü gen polimorfizlerinin bulunması, mikrobiyal hastalıklara neden olan mikroorganizmaların saptanması ve benzeri birçok çalışmada kullanılabilmektedir.

Ben de aslında genetik dünyasında bahsettiğim önemli etkiyi yaratan bu insanın hayatını biraz gözden geçirmek istiyorum siz sevgili blog okurları için.

Frederick Sanger, 13 Ağustos 1918 yılında İngiltere’de doğdu. Babası doktor olduğundan kendisinin de tıp alanında uzmanlaşacağı düşünüldü fakat bunun yerine büyürken doğaya ve bilime ilgi duymaya başlayan Sanger, Cambridge Üniversitesi’nde Biyokimya bölümü okumaya başladı. Bu dönemde araştırmacı bilim insanı olmaya karar vermişti. 1939 yılında burada lisans eğitimini tamamladıktan sonra doktora için Cambridge Üniversitesi’nde kalmış ve Albert Neuberger ile birlikte amino asit metabolizması üzerine çalışmıştır. Doktora çalışmasından sonra ise çalışmalarını insülin molekülünün üzerindeki serbest amino gruplarının kimliğinin belirlenmesi üzerine yoğunlaştırdı. Sanger bu çalışmada, amino asitleri sıralamanın yollarını bulmuştur böylece bir protein dizisi elde eden ilk kişi olmuştur! Ayrıca proteinlerin moleküler olarak dizildiğini ve bu proteinleri yapan genlerin ve DNA’nın bir düzen ve diziye sahip olması gerektiğini kanıtlamıştır. Sanger bu çalışmasıyla ilk kez Nobel ödülüne layık görülmüştür.

1951 yılına gelindiğinde Sanger, Cambridge Üniversitesi Tubbi Araştırma Konseyi’nin bir üyesiydi. 1962 yılında Tıbbi Araştırma Konseyi ile birlikte Francis Crick, John Kendrew, Aaron Klug ve birkaç kişinin daha DNA ile ilgili bir sorun üzerine çalıştıkları Moleküler Biyoloji Labaratuarına taşındı. DNA dizileme probleminin çözümü, kendisinin protein dizilemesinde yaptığı çalışmaların doğal bir uzantısıydı. Sanger ilk başta daha küçük olduğu için RNA’yı dizilemeye çalıştı sonunda bu DNA üzerinde uygulanabilecek tekniklere ve nihayetinde de günümüzde dizileme reaksiyolarında en çok kullanılan dideoksi yöntemine taban hazırladı. Paul Berg ve Walter Gilbert ile paylaştığı ikinci Nobel’ini bu çalışmayla kazandı. 1983’de emekli olan Sanger zamanının çoğunu bahçesiyle uğraşarak ve karısı Margeret Joan ile geçirdi.

1992 yılında Wellcome Trust ve Tubbi Araştırma Konseyi, genom üzerine bir araştırma merkezi olarak Sanfer Centre’ı kurdu. Bu mmerkez İnsan Genom Projesi’nin merkezlerinden biriydi ve hala diğer organizmaların dizilemeriyle çalışmakta olan aktif bir merkezdir.

Sanger 2013 yılında 95 yaşındayken hayatını kaybetti. Bilim dünyasına yaptığı katkılar için kendisine minnetarız.

 

 

Kaynakça:

  • www.niftytest.com
  •  www.bilimvetekno.com
  •  tr.wikipedia.org
  • www.slideshare.net
  • yunus.hacettepe.edu.tr
  • www.sentromer.com
  • www.dnaftb.org
  • www.genetikdunyasi.com
  • www.kimdirhayatibiyografisi.com
  • www.kimyahaberleri.com
, , ,

Deniz Gülbaharlı ile Söyleşi

Merhaba sevgili okurlar, ben İrem. Bir arkadaşım aracılığı ile tanıştığım ve sizin de tanımanızı istediğim, çok sevgili Deniz ile bir söyleşi gerçekleştirdik.  Kendisi çok başarılı olmakla birlikte, gerçekleştirdiği sosyal sorumluluk projeleri ile ilham kaynağı bir insan. Deniz, Microsoft-Teknolojinin Kadın Liderleri, Geleceğin Teknoloji Yıldızı Ödülüne  ve Genius Olimpiyatları Fizik Kategorisi Dünya İkinciliği başta olmak üzere 8 yarışmada daha dereceye sahip.

Yarışmalar, proje girişimleri ve proje disiplini, yazılım gibi daha birçok konuyu konuştuğumuz bu yazıya daha yakından bakacak olursak;

1- Merhaba Deniz, öncelikle bana vakit ayırdığın için teşekkür ederim. Bize kendinden biraz bahseder misin?

Merhaba İrem! Ne demek, ben bana vakit ayırdığın için teşekkür ederim asıl. 18 yaşındayım, yazılım ve elektronikle ilgileniyorum. Türkiye’nin dört bir yanında atölye çalışmaları yapıyorum. Aynı zamanda İstanbul Teknik Üniversitesi’nde tam zamanlı bir araştırma stajyeriyim. Boş zamanlarımda, yeni şeyler öğrenmekten, su sporları yapmaktan ve film izlemekten hoşlanırım.

2- Birçok dereceye sahip olduğunu biliyoruz. Peki, katıldığın yarışmalar ve sahip olduğun projeler nelerdir?

11. sınıfta geliştirdiğim ‘’Bluetooth Low Energy ile Metrodan Hızlı Geçiş Sistemi’’  adlı projem ile Amerika’da Genius Olympiad yarışmasına katıldım ve 2.’lik elde ettim. 12. Sınıfta geliştirdiğim Mars kolonileri için radyasyon koruması sağlamayı amaçlayan projem ile de TÜBİTAK Türkiye 2.’liği, NASA AMES ve National Space Society tarafından düzenlenen Space Settlement Design Contest 1.’liği ve ESA tarafından düzenlenen Odysseus Space Contest 1.’liği aldım. Bunların yanında Microsoft ve KAGİDER’in düzenlemiş olduğu Teknolojinin Kadın Liderleri Ödülleri’nde Geleceğin Teknoloji Yıldızı ödülünü kazandım. Şimdi ise Intel ISEF 2018’de Türkiye’yi temsil etmek için hazırlanıyorum.

Deniz, Mars kolonisinde radyasyonu engelleyecek bir kalkan tasarladığı projeyi standında sunmak üzere hazırlanmış. Masanın üstünde bir maketi var, arka planda duvarlarda, posterler ve proje ile ilgili görsel modellemeler alt alta düzenli bir şekilde sıralanmış. Fuar alanı gibi görünüyor. Görselde sadece Denize ayrılan kısmı görebiliyoruz. Deniz masanın yanında, kameraya bakarak gülümsüyor. Deniz, kapüşonlu gri kazağı, kıvırcık yarı toplanmış kumral saçları ile gülümserken son derece rahat ve mutlu görünüyor.

48. TÜBİTAK Liseler Arası Araştırma Projeleri Yarışması’nda.

3- Tebrik ederim! ISEF 2018’de de en iyi şekilde temsil edeceğini düşünüyorum. Tecrübelerine dayanarak sormak istiyorum, bir yarışmaya katılmadan önce dikkat edilmesi gereken bazı noktalar olduğunu düşünüyor musun? Varsa bunlar nelerdir?

Tabii, projenin sağladığı toplumsal fayda, taşıdığı bilimsel değer ve özellikle mühendislik alanı için uygulanabilirliği çok önemli. Bunun yanında yarışmalarda projenizi iyi sunmalısınız. Benim bu yönde verebileceğim en büyük tavsiye çalışmaktan zevk aldığınız bir alanda proje geliştirmeniz. Oldukça araştırma yapmanız, bir proje ile aylarca uğraşmanız gerekiyor. Bu süreçte istekliliğinizi yitirmemelisiniz. Sevdiğiniz bir alanda çalışırsanız bu süreç zorlu olduğu kadar eğlenceli de oluyor.

Mars Kolonisinde anlık kozmik radyasyon dalgalarını tespit ederek o konuma yönelen bir kalkan tasarlayan Deniz'in TÜBİTAK'ta sunduğu maketin yakın çekimi. Toprak bir yüzey üzerinde, küçük çanaklar ve yarım küre şeklinde koloniyi temsil edecek maketler fotoğraf karesinin içindeler.

Kozmik radyasyonlara karşı otomatize kalkan projesinin maketi.

4- Bir proje ortaya çıkarmadan önce, o fikri bulmak zor bir iş. Sence, fikir balığı nasıl yakalanır? Hangi aşama ile başlanmalı?

Her bilimsel çalışma bir soru ile başlıyor. Bu soru çok genel veya spesifik olabilir. “Nasıl balık çiftliklerini daha çevre dostu yapabiliriz?” de “Görme engelli bireylere nasıl yardım edebilirim?” de başlamak için iyi sorular. Sonra bir cevap üretmek de, proje fikriniz oluyor. Daha sonrasında da bu projenin yapılıp yapılmadığını araştırmak, ilk aşamayı oluşturuyor. Mesela benim ’Bluetooth Low Energy ile Metrodan Hızlı Geçiş Sistemi’ proje fikrimin çıkış noktası,  akbilimi sürekli evde unutuyor olmamdı.

5- Yer aldığın projelerde bir ekip miydiniz yoksa yalnız mıydın? Ekip üyelerinin sorumluluk bilincinde olması gerektiğini düşünüyor musun?

Proje geliştirmek uzun ve zorlu bir süreç. Takım arkadaşlarının sorumluluk sahibi olmaları gerektiği gibi iletişimlerinin de sağlıklı olması çok önemli. Ben yalnız daha rahat çalıştığımı düşünüyorum, yaptığım işin tam kontrolünde olmak beni daha güvende hissettiriyor. Bu sebeple yalnız çalıştım. Ekiple çalışmanın da yalnız çalışmanın da kendilerine göre artıları var tabii. Kişiden kişiye değişen bir şey.

Denizin NASA'ya gönderdiği bu görsel bilgisayar çizimi. Mars yüzeyi kahverengi toprak. Denizin önceki projesinde yer alan kalkan var. İki astronot camekanlar içindeki sebzelere bakıyorlar hemen sollarında tekerlekli bir Mars aracı var.

Marsta bir gün. Deniz Gülbaharlı’nın NASA’nın bir yarışmasında birinci olan çizimi.

6. Projenin ilerleme sürecinde uygulanması gereken bir proje disiplini olduğunu düşünüyorum. Proje disiplinin sana göre tanımı nedir?

Düzenli çalışmak ve erken başlamak özellikle lise öğrencisi iken proje geliştirildiğinden çok önemli, tamamen katılıyorum. Bence proje disiplini, planlı ve programlı çalışmayı gerektiriyor. Ben programlı çalışma konusunda çok iyi değildim ve bir masa takvimi edinip tüm son başvuru tarihlerini, neyi ne zaman tamamlamam gerektiğini işaretlemiştim. Erken başlamak ve düzenli ilerlemek aynı zamanda projenizi ve başvuru materyallerinizi geliştirecek daha çok zaman veriyor.

7- Sence neden başarılı oldun? Başarısız olduğun zamanlar da oldu mu, başarısızlık sence nasıl karşılanmalı?

Başarısız olduğum zamanlar çok oldu. Hatta ilk projem bir yarışma dışında her yerden reddedilmişti. Başarısızlıkları kişisel algılamamak, çalışmaya devam etmek gerekiyor.  Umudunuzu kaybetmemeniz önemli. Bununla birlikte; şans, azim ve tutku başarılı olmamı sağlayan faktörler. Yani, sevdiğim alanlarda çalışmam, karşılaştığım zorlukların ve yenilgilerin üzerinden gelmem etkili oldu ama şansın da çok önemli bir faktör olduğunu unutmamak gerek.

''GENIUS Olympiad'' tanıtımı yapan afişin önünde Türkiye'den katılan 4 yarışmacı ve yarışmacıların hemen önlerinde tutmuş oldukları Türk bayrağı var. Kameraya bakarak gülümsüyorlar. Deniz soldan birinci sırada. Deniz çiçek desenli bir elbise giyiyor, yanındaki kişi kırmızı, üzerinde İstanbul yazan kısa kollu bir tişört giyiyor. 3. kişi beyaz yakalı kısa kollu tişört giyiyor. Dördüncü kişi ise gömlek kravat ve ceketiyle, ciddi bir duruş sergiliyor. Sahip oldukları minyon yüzler ile lise öğrencileri olduklarını düşündürüyorlar karşı tarafa. Aynı zamanda yarışmanın sonuna gelmiş olmaları sebebiyle yorgun ve mutlu görünüyorlar.

GENIUS olimpiyatlarında, Türkiye’yi çok başarılı bir şekilde temsil etmiş 4 öğrenci. 🙂

8- Edindiğin tecrübeler sana neler kattı? Yaşamında ve karakterinde değişimler yarattı mı?

Başarısızlığı kabul etme konusunda artık çok daha iyi olduğum kesin. Aynı zamanda daha sorumluluk sahibi, bağımsız ve ayakları üzerinde durabilen biri oldum bence.

9- Aynı zamanda birçok sosyal sorumluluk projesinde yer alıyorsun. Biraz bahsedebilir misin?

Tabii, ben kendim internetten yazılım öğrenmiştim ve katıldığım etkinliklerde yazılımla ilgilenen yaşıtlarım çoğunlukla erkeklerdi. Kız çocukları ne yazık ki bu alanlarla çok geç tanışıyor, bu da dünyada teknoloji alanındaki kadın sayısının çok az olmasına neden oluyor. Ben kız çocuklarına yazılım ve teknoloji ile tanıştırmayı amaçlayan Minik Yazılımcılar adlı bir organizasyon yürütüyorum. Kız çocuklarına yazılım öğreten workshoplar düzenliyor, mentörlük programları yönetiyoruz. Ayrıca daha önce Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın kız çocuklarını bilim, spor, sanat gibi alanlara yönlendirilmesini amaçlayan bir reklam filminde de yer almıştım. Benim çok önem verdiğim bir konu.

Deniz’in yer aldığı reklam filmi

10- Söylediğin gibi, kız çocuklar yazılım ve bilimle daha geç tanışıyorlar. Yürütmekte olduğunuz bu proje çok önemli. ‘’Minik Yazılımcılar, Future Science Team’’ gibi daha birçok proje ve topluluk ile birlikte, umarım, Türkiye’nin dört bir yanında fırsat eşitliğinin olduğu yarınlar göreceğiz. Röportajı bitirmeden önce, liseni nasıl geçirdiğini ve yazılıma nasıl başladığını sormak istiyorum. Bu yazıyı okuyacak olan, bizler gibi birçok öğrenciye nasıl bir tavsiyede bulunursun?

Yazılımı, internette bulunan online derslerden öğrendim. Yazılıma başlamak isteyenler için, internet sınırsız kaynak sunabiliyor, ben coursera’dan ders almıştım. Lisede, Türkiye’de yer alan konferanslara ve makerlara olabildiğince katılmaya çalıştım. Bu gibi etkinlikler, farklı bir çevre ve iyi bağlantılar kazanmamda aracı oldu. Aynı zamanda İstanbul Teknik , Boğaziçi ve Koç Üniversiteleri’nin açık ders programlarından ders aldım. İlgi duyduğum alanları keşfetmemde yardımcı oldular. Diğer yandan, interneti doğru kullanmanın birçok fayda sağladığını gördüm. Mesela yurt dışında katılmak istediğim yaz okulları üzerine bazı kurum ve kişilere mail atmıştım. İlgili olduklarını gördükleri takdirde sana fazlasıyla yardımcı oluyorlar. 2016 yazında farklı deneyimler ve güzel dostluklar kazandıran,  astronomi kampına ve Yale Üniversitesi’nin yaz programına katıldım (International Astronomical Youth Camp ve Yale Young Global Scholars Summer Program). Bu tarz programları takip edip katılmalarını, herkese tavsiye ediyorum. Maddi açıdan problem yaşıyorsanız, burs programı ile katılabilirsiniz ya da bu durumu mail ile bildirebilirsiniz. Yardımcı olabileceklerini düşünüyorum. Son olarak söyleyeceğim; sevdiğiniz alanda ilerleyin, pes etmeyin ve imkansız olduğunu düşündüğünüz işler için bile kollarınızı sıvayın!

Açık bir gökyüzünde, serin bir havada montlarıyla 9 arkadaş kameraya bakıyor. Zifiri karanlığı gökyüzündeki yıldızlar deliyor.

International Astronomical Youth Camp’ta yıldızların altında.

Deniz’e tekrar teşekkür ederim. Paylaşmış olduğu bilgi ve deneyimler çok değerli olmakla birlikte eminim ki birçok kişiyi teşvik edecektir.

Bu röportajda kendisinden mütevazılıkla bahsetmiş olsa da yer aldığı maratonlar, kürek takımı, okul dergisi,  projeleri, katıldığı programlar ve daha birçok şey için denizgulbaharli.com ‘u ziyaret edebilirsiniz.

Atakan ve Berfin’in, Deniz ile olan keyifli sohbetlerini ise buradan dinleyebilirsiniz. 🙂