,

Beynimizin Yüzde Kaçını Kullanıyoruz?

Merhaba, ben Badesu ilgimi çok fazlasıyla çeken bir konu hakkında size kendi fikirlerimi ve edindiğim bilgileri paylaşmak istiyorum. Umarım sizin de ilginizi çeker.

William James 1908’deki bir eserinde (The Energies of Men) “Zihinsel ve fiziksel kaynaklarımızın çok küçük bir kısmını kullanıyoruz,” demiştir. O günden bu yana üzerine araştırmalar ve filmler yapıldı. Beynimizin sadece yüzde 10’nu kullandığımız üzerine olan görüşlerin Albert Einstein’a ait olduğu ve Dale Carnegie’nin bir kitabında geçtiği söyleniyor ancak net bir kanıt olmamaktalar. Eğer beynimizin yüzde 10’nu kullanıyor ve bunları yapıyorsak geri kalan kısmı ile daha neler yapabiliriz? Beynimizin yüzde 10’undan fazlasını kullanıyor muyuz ya da kullanabilir miyiz? Gibi sorular soruluyor ve çoğu insan tanrısal güçlere ulaşabilecek sırrı beyninde taşıdığına inanmaya başlıyor.

Beynimizin yüzde yüzünü kullandığımız bir zamanın geleceğine ya da bazı insanların bu noktaya çoktan ulaştığına inanlarımız var. Peki bu ne kadar gerçek? Bir insana bahşedilmiş vücudunda taşıdığı tanrısal bir gücünün olduğu ve bunu kullanamaması gerçek olabilir mi? Öncelikle en çok sorulan ve cevap olarak söylenen klasiklerden bahsedelim.

İnsanlar beyninin sadece yüzde onu ile şu an yaşadığımız dünya üzerindeki teknolojileri yaptı, aileler oluşturdu, üredi… Kısaca şu an sahip olduğunuz her şeyi ve diğer insanların sahip olduğu her şeyi beyinlerinin sadece yüzde onu ile yaptıklarını düşünün, öyleyse yüzde yüzünü kullansalardı neler yaparlardı? Bu soruya verilen cevaplar aslında çok fazla hayal gücü gerektiriyor yani aklınızın sınırlarını zorlayacak her şey desek yeridir. Hemen örnekler verelim: beyninin yüzde yüzünü kullanan bir insan herhangi bir dili dakikalar içinde öğrenebilir, göz rengini ya da cinsiyetini değiştirebilir, kurşun geçirmeyebilir, etrafımızdaki tüm nesneleri kontrol edebilir, tüm organ ve sistemlerimizi kontrol edebilir, başkalarının düşüncelerini okuyabilirdi…

Kulağa sihirbazlık gösterisi gibi geliyor değil mi? Sosyal medyada karşınıza mutlaka çıkmış bir soru, ‘Bir süper gücün olsa ne olsun isterdin?’ aynı bu sorunun şıklarını anımsattı size. Yüzde yüzünü kullansak süper kahramanın ötesinde dediğim gibi tanrısal güçlere ulaşan boyutlara gelirdik. Hayalini kurması çok güzel oldu değil mi? Böyle bir güce ulaşmak herkesin hayalidir sanırım. Tanrısal boyutlara ulaşabilecek bir beyinle yapabileceklerimiz size söylediğim kadarıyla kalmıyor, sizin dehşet hayal gücünüze kalıyor daha çok.

Bu hayatta yapmak istediğiniz ancak hangi imkan ve şartlar dahilinde dahi olsanız yapamayacağınız bir şey düşünün. Görünmez olmak gibi ya da nesnelere hakim olabilmek, istediğiniz bir anda karşınızdakinin haberi dahi olmadan kendi görüntünüzü onun telefonunun ekranına yansıtmak, evdeki eşyaları oturduğunuz yerden hareket ettirebilmek… Bu kadarla kalmayın hatta düşünebildiğiniz kadar düşünün ve bunları bir kağıda yazın. Her birinin, hayatınız boyunca asla yapamayacağınız şeyler olduğundan emin olun. Şimdi tüm bu kağıda yazdıklarınızın, aslında kullanabileceğiniz bir mekanizması olduğunu ama bunu kullanamadığınızı düşünün. Ne hissettiniz? Bu hayalin insanın tam da kendisinde olduğunu düşünmek çok daha farklı oluyor, hatta bir çeşit çaresizlik, sana ait ama kullanamıyorsun. Tüm sır sen de aslında, sahip olabileceğin her şey sende saklı. Garip bir duygu gerçek olmasını isteyeceğiniz ve her insanın üzerine farklı senaryolar kuracağı cinsten.

Güzel bir hayal oldu ancak bunların hiçbir gerçekçiliği yok ne yazık ki! Bu hayaller arasına, ‘beynimizin sadece yüzde onunu kullanmamız’ da dahil. Sahip olduğumuz tüm teknolojiyi ve yaşantımızı kurmamızı sağlayan beynimizi elbette inceledik, üstüne hem de sayılamayacak kadar araştırma yaptık ancak beynimizin kullanılmayan bir bölümüne rast gelmedik aynı zamanda, beynin sadece küçük bir kısmını kullanıyor olsaydık pek çok beyin hasarını sorunsuz atlatabilirdik. İnsanlar beyinlerinin aynı oranda kullanıldığını inanmakta güçlük çeker. Gelmiş geçmiş birçok zeki insan ile bir başka kişinin beyinlerini aynı oranda kullandığını düşünmek saçma gelir. Yüzdelik olarak bir dilim söyleyemesek de beynimizin yüzde onuna ya da yüzde yüzüne sahip olma şeklinde değerlendiremeyeceğimizi anladık. Ancak bazı görüşlere göre yüzde onunu kullandığımızı söylemenin yanlış olduğunu söylemek de yanlıştır. Aynı şekilde beynimizin yüzde yüzünü kullandığımızı söylemekte yanlıştır.  İnsandan insana beynin kullanımına bağlı olarak aktif bölgelerin yoğunluğu da değişmektedir demek çok daha doğru olabilir.

Kendimizden öte bir gücün içimizde olduğu fikri bazılarımızın hoşuna gitmiş ve kendini çok daha farklı hissettirmiş olabilir. Beynimizin yüzde onunun kullanıldığını ve yüzde yüzünün kullansak ne olurdu sorusunu çoktan çürütmüş olsak da, bunun ile ilgili bu bloğu yazmam da bana fikir veren aslında ‘Lucy’ adlı filmdi. Ne olursa olsun kendimizde öte olan o güç hayal gücümüz. Asla gerçekleştiremeyeceğiniz şeyleri düşünmenizi sağlayan bir mekanizmaya sahipsiniz. Bu durumda beynimizin yüzde kaçını kullanırsak kullanalım istersek bir süper kahramana dönüşelim biz daha da ilerisini düşünebiliyorsak kendimizin ötesindeki güç hepimizin içinde.

BADESU ŞENUZ

KAYNAK:

https://teyit.org/beynimizin-sadece-yuzde-10unu-kullanabiliyoruz-siz-buna-inaniyor-musunuz/

http://www.moymak.com/beynimizin-%100unu-kullanirsak-ne-olur.html

,

Sokratik Yöntem: Karşıt Madde

“Doğru bir önermenin tersi yanlış bir

önermedir ama derin bir gerçekliğin tersi

bir başka derin gerçeklik de olabilir.”

Niels Bohr

 

Hatice: Bugün karşıt maddeden bahsedelim biraz. Evrende madde olduğu gibi az da olsa -ki bu oran %0,001’den az- karşıt madde de vardır. Hatta en başa saralım. Evren bir atoma sıkışmış enerji halinden patladığında her tarafa parçacıklar ve onların zıt parçacıkları saçılmıştı.

Hale: Peki bahsettiğimiz bu antimadde(karşıt madde) nerede?

Hatice: Evren soğuyup genişlemeye başlayınca hem karşıt madde hem de madde eşit oranda oluştu. Karşıtıyla birleşen parçacıklar yok olur, bu tepkimelerin sonunda geriye az da olsa madde kaldı. O madde içinde olduğumuz evreni oluşturdu. Bunun yanında ondan çok daha az olarak karşıt madde evrende bulunuyor. Aslında bugün evrenin neden maddeyle kaplı olduğunu bilim insanları hala araştırıyor. Yaygın görüş, başlangıçta maddenin daha fazla olduğu.

Madde ve karşıt maddeyi simgeleyen iki insan tokalaşıyor.

Hale: Parçacık kısmını biraz daha açalım. Biliyoruz ki atomlar en sade hâliyle kuarklar ve leptonlardan oluşur. Bu parçacıkların her birinin ve temel parçacık olmayan baryon(3 kuarktan oluşur) ve mezonların(bir kuark ve farklı bir karşıt kuarktan oluşur)  da karşıt parçacıkları vardır.

Hatice: Ama mezonlarda yüksüz pionun karşıt parçacığı yok.

Hale: Peki, karşıt parçacık tam olarak nedir?

Hatice: Bir parçacığın karşıtı; kütle ve yük miktarı bakımından eşiti, yük işareti ve kuantum spini olarak zıttıdır. Aynadaki görüntüsü gibidir. Yukarıda da kısaca değindiğim gibi parçacık ve karşıt parçacığı birbirini yok eder. Einstein’ın ünlü denklemine göre kütleleri  enerjiye dönüşür. Bunun tersi de gerçekleştirilebilir. Çift oluşum tepkimelerinde bir gama fotonunun enerjisi pozitron diğer adıyla karşıt elektron ve elektrona dönüştürülebilir.

Bir '+' parçacık ve aynadaki görüntüsü. Spin yönleri ve elektrik yükleri farklı.

Hale: Nötr parçacıklar için de bir parantez açalım.

Hatice: Evet, elektrik yükleri olmadığı halde nötr parçacıkların da karşıtları vardır. Karşıt nötrinolar ile nötrinolar spin yönü bakımından farklılık gösterir.

Hale: İlk karşıt maddenin bulunması da yok olma tepkimelerinin enerji iziyle oluyor. 1928’de Paul Dirac, ilerleyen kuantum mekaniğiyle Einstein’ın Görelilik Teorisi’ni uzlaştırmaya çalışıyordu. Denklemlerinin sonucunda enerjinin – ve + iki değerinin olduğunu gördü. Yani her parçacığın zıt elektrik yüklü bir karşıtı vardı. 4 sene sonra da yüksek enerjili kozmik ışınlarda pozitrona rastlandı. Bu yıllarda karşıt parçacık arayışı iyice ivmelendi, artık parçacık hızlandırıcılar inşâ edilmeye başlanmıştı. 1955’te de karşıt proton keşfedildi.

Hatice: Karşıt parçacıklardan bir karşıt çekirdek elde edilebilir mi?

Hale: Zor ve oldukça masraflı olsa da evet. Pozitron ve atomun çekirdeğini oluşturan iki parçacık proton ve nötronun karşıt parçacığı bulundu. Bundan sonra karşıt çekirdek elde etmek için deneyler yapılmaya başlandı. Buna referans olarak döteryum atomu ele alındı. Döteryum çekirdeği, hidrojenin 1 nötronlu izotopudur. Yani karşıt döteryum çekirdeği bir karşıt proton ve bir karşıt nötrondan oluşturulmak istendi. CERN’de ve Brookhaven Ulusal Laboratuvarı’nda gerçekleştirilen deneylerde karşıt çekirdek elde edilebildi. Hala CERN’de ve Japonya’daki parçacık hızlandırıcılarda karşıt parçacık araştırmaları devam ediyor.

 

Kaynak: KuarkKozmikanaforWikipedia

 

Hatice Nur Özcan – Fatma Hale Bulut

 

, , ,

İNSAN KALMAYI HAYAL EDEN BİLİM EMEKÇİSİ

Merhabalar sevgili FST Blog okurları, Ben Zehra! Bu yazımda sizlere hayatımı büyük ölçüde etkileyen Türk bilim insanı Canan Dağdeviren’den bahsetmek istiyorum.

4 Mayıs 1985’te dünyaya gelen Canan Dağdeviren, bilimle uğraşmanın insanlığa hizmet etmek olduğuna inanan ve insan kalmayı hayal eden bir bilim emekçisi. Dedesinin 28 yaşında kalp yetmezliği sebebiyle hayata veda edişi ve onu hiç tanımamış olması, 28 yaşına gelene kadar kalp hastaları için bir şey yapmaya dair kendisine verdiği sözü açıklıyor. Bu yolculuğa başlarken onu cesaretlendiren iki önemli etmen: babasının kendisine  hediye ettiği Marie Curie hakkındaki bir kitap ve Erdal İnönü’den bizzat aldığı Anılar Ve Düşünceler adlı eser. Hani derler ya, “Bir kitap okudum hayatım değişti.”, demek ki iki kitap hem kendinizin hem de insanların hayatını değiştirecek güce sahip! Canan Dağdeviren, kendisine verdiği sözü tutmaktan çok daha ötesini gerçekleştiriyor. Gelin onun bu yolculuğuna biraz daha yakından bakalım.

Canan Dağdeviren laboratuvarda. Elinde kalp maketiyle kameraya gülümsüyor. Kendisi esmer ve siyah saçlı. Koyu mavi bir eldiven takmış ve beyaz önlüğü üzerinde, önlüğün düğmeleri ilikli.

Olumsuzlukları avantaja çevirmeyi başaran Canan Dağdeviren, çevresinden fiziğin zor olduğuna, iş bulamayacağına ve başaramayacağına dair söylenenlere aldırmadan büyük kararlılıkla fiziğe yöneldi. “Her ne olursa olsun, hayat başkalarının fikirlerini takip etmek için çok kısa. Ne yapmak istiyorsanız ve ne olmak istiyorsanız onu olun, önemli olan neyi sevdiğiniz, ne yapmak istediğiniz ve kimin için yapmak istediğiniz. Umutsuz olmak yerine, bahaneler üretmek yerine hayallerinizin peşinden koşun. diyen Dağdeviren, aynı bilinçle Hacettepe Üniversitesi’nde Fizik Mühendisliği bölümünü tercih etti. Bu, yolculuğunun ilk zorlu adımlarından biriydi.

Hacettepe Üniversitesi Fizik Mühendisliği bölümünü 2007’de bitirmesinin ardından Sabancı Üniversitesi’nden kabul aldı.Malzeme Bilimi ve Mühendisliği programındaki yüksek lisans eğitimini 2009’da tamamladı ve yine aynı yıl UIUC’ da doktora eğitimine başladı. Medikal teknoloji alanında çalışarak pilsiz çalışan giyilebilir bir kalp çipi ve cilt kanserini teşhis eden bir cihaz geliştirdi. Dünyanın en seçkin üniversitelerinden olan Harvard Üniversitesi tarafından “Genç Akademi Üyeliği”ne seçilen ilk Türk oldu. Şu anda MIT’de Yardımcı Doçent(Assistant Professor) olarak görevini sürdürüyor.

Pilsiz çalışan giyilebilir kalp pilini biraz tanıyalım. Dağdeviren’in tasarlayıp tamamladığı çalışmada kalbin, akciğerin ve diyaframın hareketinden elektrik enerjisi elde eden ve bu enerjiyi depolayan çok ince bir piezoelektrik malzeme geliştirildi. “Piezo”; basmak, sıkıştırmak, deformasyon uygulamak anlamlarına gelmekte. Bu malzemenin kalınlığı bir saç telinin yüzde biri kadar ve malzeme, katlanıp bükülebilen esnek bir yapıya sahip. 20 milyon kere katlanıp büküldüğünde dahi mekanik olarak sağlamlığını koruyabiliyor. Bu alet, kıvrımlı hatlara sahip organlara uyum gösterebiliyor. Bu sayede organların hareketini sınırlamıyor. Günümüzde kullanılan kalp pillerinin ömürleri 5 ila 7 yıl. Eğer pil işlevini yitirirse bütün mekanizmanın değiştirilmesi gerekiyor. Dağdeviren’in çalışması, kendi enerjisini elde eden ve depolayan sistem sayesinde pillerinin değiştirilmesi zorunluluğunu da ortadan kaldırmış oldu. Bunun bir bebek adımı olduğunu söyleyen Dağdeviren, şu anda bu cihazın vücut dışında giyilebilir halini üretmeye odaklanmış durumda.

Canan Dağdeviren, elinde ''Ata'' yazılı kırmızı beyaz üstünde Türk bayrağı ve Atatürk'ün fotoğrafı olan bir bayrak tutarak kameraya gülümsüyor. Diğer elinde ise bir ödül var. Beyaz bir bluz üzerine kırmızı bir ceket giymiş, göğsünün sağına bir broş takmış.

Vücut dışına yapıştırılabilen bir başka icadı da var Dağdeviren’in. Vücuda uyumlu, derinin özelliklerinin çok kısa sürede tanınmasını sağlayan bu cihaz, deri kanseri teşhisini 10 saniye gibi kısa bir sürede gerçekleştirebiliyor. Dağdeviren, bu yöntemin bazı durumlarda pek çok hastalığın kesin tanısı için gerekli olan biyopsi seçeneğini ortadan kaldırarak sadece hastaların değil doktorların da işini kolaylaştırabileceğini söylüyor.

Son olarak ekibiyle birlikte, insan saçı büyüklüğündeki bir iğne ile beynin hastalıktan etkilenen bölgelerine küçük miktarlarda ilaç enjeksiyonu yapmayı başardı. Dağdeviren’in bu çalışması özellikle Parkinson hastaları için tasarlanmış bir alet. Eğer Parkinson hastasıysanız ilaçları ağız yoluyla ya da damar yoluyla almanız gerekiyor ve bu da sadece beyne değil birçok noktaya da etki ediyor. Dağdeviren ve ekibinin geliştirdiği bu alet beynin en dip köşelerine inebilen iğne şeklindeki bir platformla ilaçları çok küçük miktarlarda beyne iletip Parkinsonun sebeplerini görebiliyor ve tedavisini gerçekleştirebiliyor.

Canan Dağdeviren, Stephen Hawking ile Nisan 2016’da Harvard’da tanışmasının ardından Hawking’in konuşmasını sağlayan sistemi geliştirecek çalışmalara başlamıştı. Ve ilk toplantısından sonra öğrencilerine, “Bizim kalbimiz çalışıyor, ellerimiz ayaklarımız var, yemek yiyebiliyoruz, konuşabiliyoruz, fiziksel hiçbir engelimiz yok. Bizim tarih yazmamız lazım, bir şeyler yapmamız lazım ve sizler bu tarihin bir parçası olmak istiyor musunuz?” diye soruyor. Öğrencileriyle arasında geçen bu laboratuvar konuşmasının ardından çalışmalarının motivasyonunun ve temposunun büyük ölçüde arttığını da söylüyor. Her ne kadar Hawking’i yıldızlara uzanan yolculuğuna uğurlamış da olsak bu hikayeden çıkarmamız gereken çok fazla şey olduğuna inanıyorum.

Hayatının her döneminde soru sormaktan çekinmeyen ve ısrarla gençlere, “Sorun, sorunun iyisi kötüsü olmaz! Soru sormak küçülen dünyamızı genişletmemizi sağlar.” diyen Dağdeviren, yoğun çalışmalarına rağmen her fırsatta kendisine sorulanları cevaplamakta ve birçok hocanın kendisine  yol gösterdiği gibi kendisi de birçok gence yol göstermektedir. Hayatta 3 şeyin, sevgi, bilgi ve başarının, paylaşılmasının çok değerli olduğunu söylüyor. Bilimin ışığı bizler paylaştıkça ve mücadele ettikçe sönmeyecektir.

Canan Dağdeviren, umutsuz hissettiği anlarda motivasyonunu Atatürk’ten ve içtiği Türk kahvelerinden alıyor. Nazım Hikmet’in “Yaşamaya Dair” şiirini çok seviyor. Kendisine “İnsan kalmayı hayal eden bilim emekçisi” diyor. Onun deyişiyle “İnsan kalmak”, özüne dönmek demek. “İnsan kalmayı başarabilen bir insan her zaman adaletli emek üretir. Ve adaletli emek dil, din, ırk fark etmeksizin herkese hitap eder. En büyük hedefim yaşadığım süre boyunca insan kalabilmek.”.

“Neye ve kime olduğu hiç önemli değil, daima aşk ile kalın!”

Zehra AKKUYU

, ,

Sokratik Yöntem: Astro Dilbilim

Merhabalar! Biz Ayşenur ve Emirhan, bugün iki liseli bilim sever olarak Astro-dilbilim alanından
kısaca bahsetmek istiyoruz.
Biraz da olsa filmlere meraklı biriyseniz Astrodilbilim’i ilk olarak Geliş (Özgün adı: Arrival) filminde duymuş olabilirsiniz. Kısaca filmi şöyle anlayabiliriz: Ordu dilbilimcisi Dr. Louise Banks’in hikayesini anlatıyor.
Birden çok uzay gemisi dünyaya iniş yapınca dünya adeta sarsılır. Amaçlarının ne olduğu bilinmeyen uzaylılarla iletişim kurmanın yolları aranmaya başlar. Uzaylılarla iletişim kurması için ordu dilbilimcisi Dr. Louise Banks çağrılır. Doktora yardımcı olması için de fizikçi Ian Donnelly seçilir. İkilinin artık en
önemli görevi uzaylıların barışçıl mı yoksa istilacı mı olduğunu
belirleyebilmektir.
Önde kırmızı bir cisim,arkaplan gri-beyaz bulutumsu ile kaplı.En arkada püsküllü bir cisim daire çizmekte. Onun önünde de püsküllü cisme bakan bir kız var ve bize göre arkası dönük.

Arrival filminden bir sahne.

Henüz resmiyette kurulmuş bir alan olmaması ile birlikte bu alanı, Leiden Üniversitesi’nde bir gökbilimci ve matematikçi olan Alexander Ollongren şöyle tanımlıyor: “akla dayalı yıldızlararası iletişim için, linguistik (dilbilimsel) sistem içerisinde bir modeldir.’’
Peki, yıldızlararası bir iletişim sistemi fikri nasıl ortaya çıktı?
Lingua Cosmica fikri ilk olarak Hans Freundenthal tarafından 20 Yüzyılın ortalarında ortaya atılmıştır. Yıldızlararası radyo yayınlarında kullanılmak üzere, olası herhangi bir dünya dışı yaşam formu tarafından anlaşılabilen bir dildir.
Freudenthal, böyle bir dilin, söz dizimi veya dilin biçimleriyle tanınmayan varlıklar tarafından kolayca anlaşılması gerektiğini düşünmüştür. Lincos, tüm insan bilgisi yelpazesini kapsayacak şekilde tasarlanmıştır. Fakat 2013 yılına
kadar Alexander Ollengren’in Astrolinguistics: Design of a Linguistic System for Interstellar Communication Based on Logic kitabına kadar hiç kimse bu konu hakkında bir bilgi üretiminde bulunmamıştır. Ollengren bu kitabında
bizlere Hans Freundenthal’ın ortaya attığı fikrin geliştirilmesi ile ilgili kapsamlı bir çalışma sunmuştur.
Evet, uzaylılar kelimesi size şu anda biraz saçma geliyor olabilir. Çünkü şimdiye kadar hiç böyle bir şeyle karşılaşmadık. Ama bizim sistemimiz gibi milyarlarca sistemin, galaksinin, galaksi kümelerinin olduğu bir evrende sadece bizim olmamız sizce de biraz garip değil mi? Sadece biz de olabiliriz ama ihtimallerin çoğunluğu yalnız olmadığımız yönünde.
İşte Astro-dilbilim burada devreye giriyor. Bu ismi yeni duymuşsanız bu gayet normal. Çünkü henüz maalesef o kadar aktif bir alan değil ama ileride bize yol göstereceğe benziyor. Buna yeni geliştirilmekte olan bir yazı sistemi diyebiliriz.

Bunun için bir filmden daha yardım alabiliriz sanırım 🙂 . Mesaj (Özgün adı: Contact)  filmini duymuşsunuzdur. Onu da şöyle açıklayalım:

Yerçekimsiz bir ortamda açık tenli kızılımsı saçlı ve üzerinde astronot kıyafeti olan bir kadın uzay gemisinde süzülüyor. Sağ eli havada sol elinde ise bir fener var. Çevresi gri temalı.

Contact filminden bir sahne. 

Çocukluğundan gelen merakla dünya dışı varlıklara inanan Dr. Eleanor Arroway, bu tutkusunu çocuk yaşta kaybettiği babasının da yardımıyla bir mesleğe dönüştürür. Dr. Arroway dünya dışı varlıkları araştıran bir ekipte önemli bir gökbilimcidir. Asla umudunu kaybetmez, sürekli çalışır ve sonunda dünya dışı varlıklardan ilk mesajını alır. Bunun üzerine mesajı çözümlemelere başlar. Yeri geldiğinde kimse ona inanmasa da o bunu başaracaktır. Filmde verilmek istenen durum ise şu şekilde: “İçinde yaşadığımız evren oldukça büyük bir yer. Eğer burada yaşayan sadece biz olsaydık, bu çok büyük bir alan israfı olurdu.” Bu filmde de Astro-dilbilimin izlerine rastlayabilirsiniz. Star Trek’den tanıdığımız Nyota Uhura karakterinin de dilbilim, kriptografi ve filoloji konusunda uzmanlaşmış bir çevirmen ve iletişim görevlisi olduğunu eklemeden geçmek istemiyorum.
‘’Bu tarz bir alan temel amacı ele alındığında pek pratik bir alan gibi görünmüyor; ancak ideal bilimlerde ilerleme sağlamak için önemli sayılabilecek sorulara cevap vermeye çalıştığı kesin.’’ diye ekliyor bu alan ile ilgili araştırmalar yapan İhsan Onur Yiğit.
Sonuç olarak, gelişmeye ve üzerinde araştırmalar yeni yeni yapılmaya başlayan
bu alanın nerelere varacağını hep birlikte göreceğiz.
Ayşenur ALTAY & Emirhan KARAHASAN
, ,

Sokratik Yöntem: Mağara Alegorisi

Merhaba! Biz Dilek ve Uygar, ortak olarak ilgimizi çeken bu konu hakkında sizlere bir şeyler anlatmaya çalıştık. Yaptığımız bu çalışmayı  umarım severek okursunuz.

Yaklaşık olarak 2400 yıl önce Yunan filozof Platon’un sağlıklı ve mutlu bir toplum hayatının hayalini canlandırdığı  ‘Devlet’ adlı eserinin 7. kitabında ‘Mağara Miti’nden bahseder. Öncelikle hikayeyi özet olarak anlatmaya başlayalım.

Alegoride bir grup mahpus, çocukluklarından beri ayaklarından, boyunlarından zincire vurulmuş bir şekilde yeraltında mağaramsı bir yerde yaşıyorlar. Sırtları mağaranın girişine dönük, kafalarını çeviremiyorlar. Yüksek bir yerde yakılmış ateş parıldıyor arkalarında. Mahpuslarla ateş arasında dimdik bir yol var. Bu yol boyunca alçak bir duvar, hani şu kukla oynatanların seyircilerle kendi arasında koydukları ve üstünde marifetlerini gösterdikleri bölme gibi bir duvar. Bu alçak duvarın arkasında da insanlar var ve ellerinde çeşitli aletler ve objeler taşıyorlar.

Mahpuslar ancak ateşin aydınlığıyla mağara duvarına yansıyan gölgeleri görebiliyorlar ve dışarıdaki seslerin yankılarıyla bu gölgelerin seslerini ilişkilendiriyorlar. Daha sonra bir mahpusun zincirleri çözülüyor ve serbest bırakılıyor. Gözlerini ışığa çevirdiğinde ışık gözlerini acıtıyor. Etrafına baktığında gördükleri ona karmaşık geliyor. Dışarı çıktığında ise rahatça görebildiği şeyler önce gölgeler daha sonra su yansımaları oluyor. Alışmaya başlayınca da gökyüzünü, güneşi ve yıldızları görmeye başlıyor. İşte o zaman gördüğü her şeyin kaynağının güneş olduğunu anlıyor. Bu adam yeniden mağaraya dönmeye kalktığında, gözleri karanlıklara alışamadan, yeniden bu karanlıklar içinde zincirlerden hiç kurtulmamış mahpuslarla gördükleri üzerinde tartışmaya kalkıştığında kimse ona inanmıyor. Hatta onları çözmeye, yukarıya götürmeye kalkışınca da, ellerinden gelse, onu öldürmeye çalışıyorlar.

Günümüzde körü körüne inanma ve bağlanma tam olarak bu. Bizim olmamız gereken kişi mahpuslar yerine dışarıyı gören, tanıyan insan olmak. O insan olmadan bugünümüze, yarınımıza yardım edemeyiz. Mesela kafamızı biraz uzaklara çevirdiğimizde, Hindistan açıklarında yaşayan Sentinel kabilesini görebiliriz. Bunca yıldır (tahminen 60.000) dış dünyadan izole şekilde yaşamaktadırlar ve nüfusları 50 ila 500 arasında olduğu tahmin edilmektedir. Demem o ki, oradan bir insanı alıp dış dünyaya getirdiğimizde bizimle uyum sağlaması çok zor olacaktır ama uyum sağladıktan sonra tekrar geri gönderdiğimizde ve bu olanları kabile üyelerine anlattığında çok büyük ihtimalle dışlanacaktır. Bu onun için kaçınılmaz sondur. Çünkü 60 bin yıldır süregelen normların aksine tamamen farklı görüşte ve düşüncede gerçeklerle karşılaşmış ama bu gerçeklerin yanında tek kanıt kendisi. Bu durumda da o ilkel şartlar altında ada yerlilerinin ona inanması çok düşük bir ihtimal, belki ihtimal bile değil. Şimdi kafanızda belki de soru işaretleri oluştu ne alaka diye.

Eğer tam olarak bağlantı kuramadıysanız, ilk paragrafımıza tekrar göz gezdirin. Bu tam olarak da Platon’un Mağara Alegorisi ile alakalı bir örnek. Sözgelimi her zaman ve her yerde gerçekleri fark eden insanlar olacaktır. Ama önemli olan bu gerçekleri gerçek diye bilinen normları çürüterek, ispatlandırarak anlatabilmektir. Aksi takdirde, mahpuslar tarafından hiçbir zaman eskisi kadar saygı göremez ve onların gerçekliğinde asla yer bulamazsınız.

Dilek Mutlu & Uygar Mert Özlük

,

Sokratik Yöntem: Zihin Okumak Mümkün mü?

Merhaba! Bu yazımızda “Zihin Okuma” üzerine tartıştık. Keyifli okumalar dileriz.

Aleyna İrem Çilingir: Merhaba Hülya.

Hülya Özdemir: Merhaba Aleyna.

Aleyna İrem Çilingir: Hülya biliyoruz ki son zamanlarda kuantum ve Asgardia’dan sonra en popüler merak konusu, beynimizin henüz bilmediğimiz özellikleri. Mesela beynimizdeki düşünceler bir başka beyin tarafından okunabilir mi? Yani zihin okumak mümkün mü? Yaptığımız araştırmalar sonucu biz hangi sonuçlara vardık paylaşalım.

Hülya Özdemir: Tabii. Bu sorunun cevabından önce şimdiye kadar yapılan zihin okuma çalışmalarının bazılarından söz etmek istiyorum. Teknolojimizin günden güne gelişmesi sayesinde bu konu izlediğimiz bilimkurgu filmlerinden gerçek  dünyaya taşınıyor. Geçmiş yıllarda bunun üzerine yapılan araştırmalarda zihin okumanın gerçekleştiği 2 deney yapıldı. Bir beyinden diğerine iletilen bilgiler basit olsalar da, bilim açısından heyecan verici bir gelişme

1.Deney: New Scientist’in haberine göre, ABD’nin Duke Üniversitesi’nde sinir bilimci Miguel Nicolelis ve ekibi tarafından yapılan deneyde, iki farenin beyni kablolarla birbirine bağlandı ve bilgi aktarımı yapıldı. Duke Üniversitesi’nde yapılan deneyde, iki fare ilk olarak eğitimden geçti. Eğitimde, belli bir ışık yandığı zaman fareleri bulunduğu ortamda yer alan iki tuştan bir tanesine basması gerektiği öğretildi. Ardından, farelerin beyinleri saç teli kalınlığındaki elektrotlarla birbirine bağlandı. Elektrotların, farelerin motor sinyallerini işleyen kısmı ile bağlantısı sağlandı. 1 numaralı fare ‘kodlayıcı’, 2 numaralı fare ise ‘kod çözücü’ olarak işaretlendi. İlk farenin görevi, görsel ipucu/bilgiyi alarak tuşa basmak olarak belirlendi. Başarılı olması halinde de ödül verildi. Kodlayıcı kendisine verilen görevi yerine getirirken, farenin beynindeki elektriksel faaliyet bir sinyale dönüştürüldü ve kod çözücü fareye aktarıldı. Böylece 2 numaralı fare, kendisine basması gerektiği öğretilen tuşa bastı. Ancak burada beyinler arası iletişimin olup olmadığını kontrol etmek için, ikinci fareye yardımcı olacak bir ışık yakılmadı. Fare, beynine gelen bilgi doğrultusunda iki tuştan hangisine basması gerektiğini anladı.

Deneyin sonucunda, 2 numaralı fare yüzde 64 oranında doğru tuşa bastı. Bu oran, bazen yüzde 72’ye kadar yükseldi. Bu sonuçlar, farenin şans eseri elde edebileceği başarının çok üstündeydi.

Nicolelis ve ekibi, kodlayıcı farenin beyninden iletilen sinyallerin doğruluğunu kontrol etmek için, ona bilgisayar aracılığıyla aynı simülasyonu uyguladı. Sonuçlar aynıydı. Farelerin beyninin çalışma şekliyle insanlarınkinin çok benzer olduğu ortaya çıktı. Yani Aleyna birinci deneyimiz başarılı, sanırım sonuca yaklaşmak üzereyiz ama bizim asıl sonuca ulaşmak istediğimiz “insan beyni”.

Birbirleri arasında beyin sinyalleri gönderen iki insan.

Aleyna İrem Çilingir: Evet, şanslıyız ki bilim insanları sadece fareler üzerinde deney yapmakla kalmamış, insanlar üzerinde de deney yapmışlar. İkinci ve bizi daha çok ilgilendiren deney ise şöyle:

2.Deney: Projenin ana sorumlusu Andrea Stocco, Washington Üniversitesi’nde Psikoloji departmanında görev yapan bir doçent. Deney düzeneği ise aslında gayet basit. Farklı binalarda bulunan iki insandan birine beyin dalgalarını kaydeden EEG makinesi takılıyor. Bu makine, diğer kişinin başına takılı olan manyetik bir düzeneğe yollanacak sinyalleri topluyor. Sinyalleri alan kişi, diğer kişiye ‘evet’ veya ‘hayır’ cevaplarından birini düşünerek yolluyor. Bu cevaplar beynin görme merkezinde yarattığı dalgaların farklılığı sayesinde ölçülüyor. Titizlikle ve tekrar tekrar yapılan testler sonucunda %72’lik bir isabet oranı elde ediliyor. Andrea Stocco ise bu teknolojinin geliştirilebileceğini ve yaygınlaştırılabileceğini söylüyor.

Bence biraz da olsa zihin okumak hakkında kafamızda bir fikir oluştu. Ben teknoloji ile zihin okumanın mümkün kılınabileceğini düşünüyorum. Beynimiz karmaşık bir yapıya sahip. Beynimizin sırlarını çözdükçe zihin okuma konusunda daha da aydınlanacağımızı düşünüyorum. Ve teknolojimiz ilerledikçe zihin okumak daha kolay bir hal alacaktır. Büyük makinelere ihtiyaç duymadan, belki de küçük çiplerle zihin okuyabilir hale geleceğiz. Ama unutmamak lazım ki bu teknoloji kötüye de kullanılabilir. Her ne kadar şuan için bilim insanları bu teknolojiyi felçli ve konuşamayan hastalar için kullanmayı düşünse de eğer halka açık bir konuma gelirse istenmeyen olaylar yaşanabilir.

Hülya Özdemir: İleriki zamanlarda beynimizin bilinmezlerini keşfetmeye başladığımızda istediğimiz özelliklerinden birinin bu olacağını düşünüyorum. Ama ne kadar doğru olur bilemiyorum.

Bu konuşma için teşekkür ederim Aleyna.

Aleyna İrem Çilingir: Asıl ben teşekkür ederim. Bilimle kalmak dileğiyle.

,

Sokratik Yöntem: Davranış Bilimi

Bu yazıda size davranış biliminin ne olduğunu, ne işe yaradığını Sokratik Yöntem ile kalemimiz el verdiğince aktarmaya çalıştık. Keyifli okumalar dileriz. 🙂

Barış: Merhaba Hüsna!

Hüsna: Merhaba Barış!

Barış: Sana bir şey sormak istiyorum. Davranış bilimi nedir?

Hüsna: Davranış bilimi, konularıyla insan davranışlarını açıklayan veya insan davranışlarıyla uğraşan bütün bilim dallarını kapsar.

Peki davranış biliminin amacı nedir?

Barış: Bu bilim dalının amacı, insan ve diğer türlerin gelişimsel ve adaptasyonel olarak davranışlarını psikolojik ve biyoloji zeminde incelemektir.

Bu arada aklıma geldi de, hayvan ve insan davranışlarının farkı nedir?

Hüsna: Evet, bu konu bilim insanları ve bilimseverler arasında çok konuşulan bir konu. Soruyu kardeşime sorduğumda bana: “İnsanlar kıyafet giyebildiği için hayvanlardan farklıdır.” dedi. Başta gülsem de cevaba daha ayrıntılı baktığımda mantıklı bir cevap olduğunu düşündüm. İnsanlar kıyafet giyer. Fakat bazı zamanlar kıyafet giydirilmiş hayvanlar görürüz. Fark, kıyafeti yapanın insanlar olması. Mantıksal açıdan düşünüp bir şeyleri sürdürülebilir şekilde düşünüp ortaya koymamız bizi onlardan ayıran şeydir. Yani aklımız.

Barış: Teşekkürler Hüsna. Freud’un psikoanalitik kuramını bilir misin?

Hüsna: Evet, biliyorum.

Freud’un kuramına göre çocuk, davranışları için elinde olmayan  özelliklerle doğuyor ve bu içgüdüsel enerji çocuktaki dengeyi korumak için sürekli değişiyor.

Freud bireyi ve yaşamını id, ego ve superego olarak üç farklı yapıya ayırıyor.

Yeni doğan bebeğin içgüdüsel doğuştan genetik yollarla gelen enerjisine “id” diyor. İd, bebeğin ihtiyacını karşılaması için elinden geleni yaptırıyor. Örneğin bebek içgüdüsel enerjiyle bir nesneyi istiyor. Fakat henüz nesneleri birbirinden ayırt edemediğinden ne alırsa kabul ediyor.

Zaman geçiyor nesneleri ayırt edebilme yeteneğine sahip olduğunda bu sefer “ego”nun gelişimi başlıyor.

Ego ise id’nin aksine rasyonel düşünce, algı ve gerçekle baş edebilmeye yardımcı planlardan oluşuyor. Çocuk bu sefer bilinçli fonksiyonlar gerçekleştirmeye başlıyor. Bir elma istediğinde portakal yemek yerine doğru nesneyi yani elmayı bulabiliyor.

Bu iki yapıdan sonra gelişen de “süperego”. Süperego sayesinde çocuk yasakları ve kuralları kavrıyor. Neyi yapması gerektiğini ve yapmaması gerektiğini düşündüren süperego oluyor.

Bu üç sistem de geliştiğinde, bu sefer her biri kendi isteğini gerçekleştirmek için baskı uyguluyor.

Uzun lafın kısası id, isteklerini ânında gerçekleştirmek için uğraşırken; Ego, gerçek isteğini gerçek nesneyle karşılaşana kadar bekliyor. Süperego da iyiye yöneltip kötülüklerden alıkoymaya çalışıyor. Freud’un psikoanalitik kuramı anladığım kadarıyla böyle bir şey.

Barış: Yani şöyle bir şekil yapmak yanlış olmayacaktır sanırım:

Görselde psikoanalitik kuramın resimle bir betimlemesi bulunuyor. Bir buzdağının su altında kalmış kısmı İD, üstü ego ve süperego var. Bu ego ve süperegonun su üzerinde kalan kısmı bilinç, alttaki her yer ise bilinçaltı.

Kaynak: Khan Academy Türkçe

Ya Hüsna aklıma takıldı da şu an, bir deney vardı: Stanford Hapishane Deneyi. Bu deneyde 24 erkek üniversite öğrencisinden iki grup oluşturulup, gruplardan birinin mahkum diğerinin ise gardiyan olması istenmiştir. Deneyin tarihi 1971 bu arada. Bu deneyde asıl nokta şudur ki: Her iki grup da bunun bir deney olduğunu bildiği halde kısa sürede rollerine tamamıyla bağlanmış ve deyim yerindeyse rollerinin adamı olmuşlardır. Bu deney hakkında ne söyleyebilirsin?

Hüsna: Deneyin amacı: İnsanların otorite ve otoriteye itaat konusunda nereye gideceklerini görmektir. Yani normal insanlar savaş sırasında asker ve yetkili kişiler olduklarında nasıl zalimleşebiliyorlar bunu öğrenmek. Kimlerin mahkum ve gardiyan olacağı, deneye başlarken haber verilmiş ve ilk günden herkes kendi hâlini özümsemiş. Zaten senin de dediğin gibi deneyi enteresan kılan da bu. Çabalamadan o mevkiye ulaşan ve mahkumları nasıl idare edecekleri söylenmeyen gardiyanlar, kendi kafalarındaki gardiyan rolünü uyguladılar. Bu da mahkumlar üzerinde şiddet yasak olmasına rağmen onlara eziyet etmelerine sebebiyet verdi. Mahkumlar, onlarla gerçek hayatta aynı seviyede olduklarını bildiklerinden bu duruma karşı çıkmışlar. Fakat gardiyanların hallerini farkettikten sonra onlar da mahkum olduklarını kabullenmeye başlamışlar. Bulundukları gerçekçi ortamdan etkilendiler ve herkes – deneyi yapan Zimbardo bile kendini rolüne kaptırıp – nereden geldiğini unuttu. Fakat deneyin önemli bir diğer yanı da deney süreci sırasında kimseye karışılmamış olması. Sonuçta gerçek hayatta üstlendiğimiz ve üstleneceğimiz sosyal kimlik ve rollerin mantık süzgecinden geçirilmeden uygulanabilecek şeyler olduğu da görülmüş oldu.

Barış: Peki, şimdi aklıma başka bir soru geldi. Aslında biraz bir şeyler biliyorum da sorayım dedim. İnsan davranışları nasıl gelişmiştir acaba? Benim bildiğim evrimsel süreç içerisinde sosyal bir tür olmanın verdiği dinamik topluluk yapısı ve bunun gerektirdiği sosyal ilişkiler bunun üzerinde etkili oldu. Mesela empati davranışı.

Hüsna: Fikrimce insan davranışları büyük olasılıkla, insanın kendisi artı çevresi olarak gelişmiştir. Senin de dediğin gibi empati, adalet, vicdan, ahlak, merhamet, samimiyet ve daha birçoğu ve de insan kadar eski bir olgu olan din, insan davranışlarının gelişmesinde etkili olmuştur. Herhangi bir inanca veya geleneğe sahip olan insan, davranışlarını onlara göre belirler. Ayrıyeten Freud’un psikoanalitik kuramında bahsettiği içgüdüsel enerjiden gelen merhamet, vicdan gibi özellikler de davranışların gelişmesinde etkilidir.

Barış: Peki, son bir şey. Hormonlarımız ile davranışlarımız arasındaki bağlantı nedir? Nasıl işler bu süreç? Merak ettim. 🙂

Hüsna: Hormonlarımızın birçok şeyi etkilediği gibi, psikolojimize de etkisi vardır. Hormonlarımızın düzeni: mutlu, mutsuz, kızgın, öfkeli, halsiz, unutkan vb. birçok hâli yaşamamıza sebep olur.

Başlıca hormonlarımız: noradrenalin, dopamin ve serotonindir. Bu hormonların azlığı veya çokluğu davranışlarımızda değişiklikler olmasını sağlıyor. Hormonların eksikliğinde veya fazlalığında oluşan rahatsızlıklara bakarak ve o hormonun düzenini bozan etkenleri araştırarak yeni bir düzen kurduğumuzda, davranışlarımızı yani hayatımızı daha iyi yönetebiliriz diye düşünüyorum. Bu hormonların azlığında veya çokluğunda oluşan rahatsızlıkların ne olduğunu anlatayım:

Noradrenalin Hormonu : Adından da anlaşılabileceği gibi adrenal bezden ve sinir uçlarından salgılanan bir hormondur. Tehlikeli ve sinirli olduğumuz anlarda salgısı artar.

Dopamin Hormonu: Beyin tarafından doğal olarak üretilen kendinizi iyi hissetmenizi, konsantrasyonu ve kendinize güvenmenizi sağlayan hormona dopamin denir. Mutluluk hormonu olarak da adlandırılır. Düzensiz salgılanması hafıza kaybına ve problem çözmede zorluğa sebebiyet verir. Az salgılandığında dikkat eksikliğine de sebep olur.

Serotonin Hormonu: Enerjik olmamızı sağlar. Sakinlik ve güven hissini veren hormondur. İştah ve uykunun düzenlenmesinde de rol oynar. Serotonin hormonu az salgılandığında tatlı yiyeceklere yöneliminiz artar. Stresli durumlarda bu hormon azalır ve kendimizi yemeğe veririz. Serotonin dengesinin bozulması depresyona ve bunalıma yol açar.

Görüldüğü gibi hormonlarımızın davranışlarımız üzerindeki etkisi çok büyük.

Barış: Sorularıma verdiğin nazik cevaplar için teşekkürler Hüsna. İyi günler dilerim. 🙂

Hüsna: Ben de güzel sorular sorduğun için teşekkür ederim. Bu sayede bilgiler edindim. Ve böyle bir etkinlik sayesinde öğrendiklerimi sunma imkanı buldum. Sağlıcakla kal!

Hüsna Çadırcı ve Barış Bayraktar

, ,

Sokratik Yöntem: Fermi Paradoksu Üzerine

Herkese merhaba! Biz iki takım arkadaşı olarak ortak ilgi alanımız olan astrobiyolojinin bir konusuna değineceğiz; Fermi Paradoksu.

Öncelikle Fermi paradoksunun ilk ortaya çıkışını ele alalım. Fizikçi Enrico Fermi tarafından üretilmiş olduğu söylense de bunu savunup savunmadığı tartışılır bir durumda. O yüzden ilk ortaya çıkışını astronom Michael Hart’a, 1975’e dayandığını ele alacağız.

Peki ne manaya geliyor? Eğer Fermi paradoksunu birkaç cümleyle anlatmamız gerekseydi, muhtemelen şunlar olurdu; “Yahu koskoca evren, tek bizim olmamız çok saçma. Ama başkaları varsa neredeler? 13 milyar yılda denk gelirdik herhalde. Bu ne yaman çelişki?”

Yani başlı başına bir çelişkiyi anlam olarak ifade etse de iddia edilenin olacağına ya da olmayacağına kesin bir kanıt bulamamış bir paradokstur.

Bunca zamanda neden onlarla iletişim kuramadık?

Şöyle bir düşünürsek yaşadığımız Dünya’nın bir gezegen olma sürecinde geçirdiği evrelerin, yaşadığı değişim ve gelişimlerin benzerlerini veya zıtlarını kendi güneş sistemimizde, yıldız sistemimizde, bulunduğumuz bulutsuda ve galaksimizde görebilmemiz gayet mümkündür.

Dünyada doğal olarak bulunan, periyodik cetveldeki elementlerin birbirleriyle rastgele veya bir düzen içerisinde yaptığı etkileşimler sonucu, canlılığın yapıtaşlarının oluşması ve bu yapıtaşlarından en az birinin tüm canlılarda ortak olması dünyadaki madde tanımını ve element tanımını bizlere verir.

Burada organik kelimesinin tanımını yapmak gerekirse en basit anlamda doğada belirli bir süre içinde kendiliğinden oluşan ve C,O,H vb. gibi elementler içeren moleküler yapılardır. Bu organik moleküllerin tamamına yakını neredeyse tüm canlılarda ortaktır. Canlıların DNA yapılarında yani en temelinde de bolca bulunan bu organik elementler (görsel 1) doğada birçok maddenin de içeriğinde görülebilir.

Görsel 1: Periyodik Tablo

Burada asıl sorulması gereken soru şudur ki eğer bu tür elementler, gezegenimiz dünyada canlıların yapısına katılıyorsa yine aynı yıldız sisteminde başka gezegenlerde de canlıların yapısına katılmış olamazlar mı?

Yani bir başka gezegende canlılık mümkün mü? Bizce, elbette ki mümkündür, fakat evrimsel süreçte dünya üzerindeki gelişmişlik düzeyini yakalayamamış olabilme ihtimalleri muhtemeldir. Evrim hızının etki etmesi, gezegenlerin dönüş hızı, atmosferik etkiler, gezegenin elementer yapısı ve aklınıza gelebilecek bilimum etken bu konuda söz sahibi olabilir.

Paradoksun en büyük destekçisi ise Drake denklemidir.

N = R* x fp x ne x fl x fi x fc x L

N: Muhtemel iletişim kurabileceğimiz uygarlık sayısı

R*:Galaksimizde her yıl oluşan yıldız miktarı

fp: Bu yıldızlardan gezegene sahip olanlar.

ne: Yıldızların gezegenlerinden yaşama elverişli olanların ortalaması

fl: Yaşama uygun ortama sahip olmuş gezegenler

fi: Yaşama elverişli gezegenlerden akıllı yaşama sahip olanlar

fc: Varlıklarına dair sinyal bırakabilecekler

L: O tür bir uygarlığın yolladığı sinyalin süresi.

Tüm bu belirlenmesi zor veriler ve denklem Frank Drake tarafından galaksimizdeki zeki varlıkların sayısını öğrenme amacıyla yapılmıştır. Fermi paradoksuna ise uygarlıkların sayısı açısından bir destek sağlar ve bize şunu kesin olarak belirtir; insanlık ne kadar uzun süre varlığını korursa onlarla iletişim kurmaya o kadar yaklaşır.

“Neredeler?” sorusuna bir sürü olasılık sayabiliriz. Çoktan burayı ziyaret etmiş olabilirler, belki de en yaygını. Daha bizim kadar zeki değiller, çok ıssız bir bölgedeyiz…Bunu fantastik bir boyuta bile taşıyabiliriz çünkü gerçekten bu konu hakkında gözlemlenebilir verilerimiz çok az. Çelişkiyi yaratan asıl sebep veri belirsizliği denilebilir.

Bizim bir başka düşüncemiz ise fazla umutsuz olmamız. Basit bir hesap ile aslında yaşam olma ihtimalinin çokluğunu kavrayabiliriz. Samanyolu’nda 20 milyar tane Güneş benzeri yıldız var. Bu yıldızların 5’te 1’i, yani 400 milyon tanesi yörüngesinde Dünya gibi bir gezegen bulundursa ve bu gezegenlerin sadece %0.1’inde yaşam olsa bu, Samanyolu’nda 1 milyon kadar hayat olan gezegen demek olurdu. Yani bence kesinlikle yalnız değiliz fakat aceleceyiz. Evet, 13 milyar yıldır bu evren vardı fakat gezegenlerin yaşları yıldızlararası boyutta düşünülürse, o kadar yaşlı olmadıkları görülür. Mesela biz Güneş’in 8 dakika öncesini görüyoruz çünkü ışığı bize 8 dakika da geliyor. Güneş değil de Sirius’u ele alırsak, aramızda 8,6 ışık yılı var. Onun ise 8,6 yıl öncesini görüyoruz. Bunu galaksi çapına yayarsak, bir gezegenin milyonlarca yıl önceki halini görüyoruz. Onlarda bizim dinozorlar çağımızı görüyorlar, Yani birbirimizi yakalamamız bir muamma. Onun için geç kaldık düşüncesinden kurtulup insanlığı yok etmemeye odaklanmalıyız. Bir gün onları bulacağız fakat bu gerçekten nadir bir an olacak. Sabırlı olmamız gerekiyor.

Eğer bizim gibi bir sistem arıyorsak; sorulması ve araştırılması gereken başka bir konu da diğer yıldız sistemleri, galaksiler vb’ deki elementler Samanyolu galaksisindeki elementlerle uyuşuyor mu sorusudur.

Bir varsayım olarak “xyz” galaksisindeki “tvu” yıldız kümesinde bulunan “erw” gezegeninde elementer yapı oldukça farklı. Elementlerin elektronegatiflikleri, ve elementleri kimliklendirmeye yarayan bilimum parametre daha önce görülmemiş bir farklılıkta. Varsayalım ki bu elementlerin ilk yörüngelerinde 8569 elektron var ve bizim gezegenimizdeki gibi bir kimyasal süreç bu gezegende geçerli değil. İşte o zaman olabileceği varsayılan bir canlılık örneği nasıl olur? Belki de bu soruya hiçbir zaman cevap veremeyeceğiz. Belki de yakın bir zamanda farklı bir elementer sistem kullanan yıldız sistemleri keşfedilecek. Ama bilinen şu ki bu zamana kadar “Fermi Paradoksu” paradoks olarak kalacak.

Tamamen düşünsel anlamda yazılmıştır. Bazı kaynaklardan esinlenilmiş bir yazımdır. Hiçbir bilimsel gerçeklik test edilip denenmemiştir. (Belirli kanunlar hariç!)

Çok teşekkür ederiz!

Ceren Ustabaş ve Can Aksoğan

, , ,

Blockchain; Blockchaın’in Kısa Bir Tarihi

Bu yazı, Future Science Team Makale Okuma ve Çeviri Çalışma Grubu katılımcıları tarafından Türkçeye kazandırılmıştır.

Çağın teknolojik gelişmelerine ayak uydururken, artan veri ve veri güvenliği sorunları insanları merkezi olmayan, güvenliği herkes tarafından sağlanan bir veri teknolojisine itiyor. Biz de bu doğrultuda bir devrim yaratmaya başlayan veri teknolojisi Blockchain hakkında bir yazı dizisi başlattık. Blockchain tarihine geçmeden önce, kısa tanımlar ile blockchain ve bitcoin kavramlarını açıklamak istiyoruz. Blockchain, kısaca bir veritabanı teknolojisidir. Verilerin ağdaki tüm kullanıcılara açık şekilde depolandığı, paylaşıldığı ve değişiklikleri herkesin takip edebildiği, tek bir merkezi olmayan, bu ağ yapısı sayesinde her kullanıcının bir merkez görevi görebildiği bir veritabanı teknolojisidir. Bu güvenlikli veri dağıtma zincirinin kullanım alanları ise çok geniş. Oy kullanmadan bankacılığa pek çok farklı alanda kullanılması planlanıyor fakat asıl hikayesi bir e-para birimi olan Bitcoin ile başlıyor.

Tarihçe – Nereden Başlıyoruz?

Son zamanlarda sık sık duyduğumuz Blockchain terimi ve teknolojisi, Bitcoin’in 2008’de icat edilmesi ile tanıtıldı ve yayıldı. Ardından 2009 yılında kelimenin tam anlamıyla kullanım alanı oluştu. Blockchain ve Bitcoin çok farklı kavramlar olmalarına rağmen, Bitcoin’den başlamadan Blockchain’in arkasındaki hikâyeyi anlatmak pek mümkün değil. Bu nedenle hikayemizi Bitcoin yardımı ile anlatacağız. 

Blockchain’den Önce Elektronik Para

“Elektronik para” veya “dijital para birimi” kavramları yeni değil; 1980’lerden bu yana, David Chaum’un modelleri temel alınarak oluşturulan elektronik para protokolleri zaten mevcut. Blockchain sistemini anlamak için özellikle “Dağıtılmış Sistemler” kavramını anlamak gerektiği gibi elektronik parayı da anlamak gerekli. Bu kavram, Blockchain ve Bitcoin dönemi öncesinden gelir. Elektronik para kavramı olmasaydı şu an bulunduğumuz noktaya gelinemezdi. E-para sistemi ile ilgili iki temel konunun öncelikle ele alınması gerekir: hesap verebilme ve anonimlikHesap verebilir olmak, paranın bir kere ve sadece sahibi tarafından harcanabilir olmasını garanti edebilmek için gereklidir (çifte harcama sorunu). Çifte harcama sorunu, aynı paranın iki kez harcanması durumunda ortaya çıkar. Dijital verileri kopyalamak kolay olduğu için aynı dijital paradan birden fazla kopya yapılabilmesi, dijital para birimlerinin büyük sorunudur. Bu nedenle hesabın açıkça verilebilir, takip edilebilir olması önemlidir.

Anonimlik ise, kullanıcıların özel haklarını koruyabilmek için gereklidir. Gerçek nakit parada olduğu gibi, ödeme yapan kişilerin harcamaları geri izlemesi neredeyse imkânsızdır. 

David Chaum, 1980’lerdeki çalışmalarında kullandığı iki şifreleme işlemiyle iki problemi de çözmüştür: Kör imzalar ve gizli paylaşım. Kör imzalar, belgenin içeriğini görmeden belgeyi imzalamayı sağlar. Gizli paylaşım kavramı ise aynı elektronik para biriminin iki kere kullanımını, yani çifte harcamayı, tespit etmeye olanak verir. 

2009 yılında, ilk kullanılabilir e-para sistemi olan Bitcoin hayatımıza girdi. İlk başlarda, güvenilmez ağdaki (Deep Web ve Dark Web gibi) “dağıtılmış ortak bilgi” sorununu çözdü. Güvenli, kontrollü ve merkezi olmayan dijital para basma yöntemi için açık anahtar şifrelemesini “İş İspatı” metoduyla (Proof of Work (PoW)) kullandı. En önemli yeniliği, işlemleri bloklar halinde düzenli listeleme ve PoW metoduyla şifreleyerek güvence altına alma fikriydi. Merkezi olmayan para basma metodu, paranın tek bir merkezden çıkıp tek bir merkezde toplanma döngüsünü ortadan kaldırıyor. Tüm bilgi, tek bir merkezde değil ağın tamamı tarafından açık şekilde kullanılıyor. Böylece anonim olan bilgileri herkes görebiliyor, takip edebiliyor (Gizli paylaşım). Bu da en ufak hatanın, herkesçe görülerek fark edilebilmesini sağlıyor. 

Bitcoin’in öncüleri niteliğinde olan benzer diğer teknolojiler; Merkle ağaçları, Özetleme Fonksiyonları (Hash Functions) ve Hash zincirleridir. Daha önce sözü edilen tüm teknolojilere ve birbirleriyle alakalı tarihlere baktığımızda, elektronik para şemalarının ve dağıtılmış sistemlerin bir araya gelerek Bitcoin’i nasıl yarattığını ve Blockchain olarak bilinen kavramın ne anlama geldiğini görmek çok daha kolay olacaktır. Aşağıdaki diyagram aracılığıyla da bu kavramları görebilirsiniz;

ortada mavi yuvarlak bir kutu içinde blockchain yazıyor. yuvarlak kutu etrafında 5 mavi kutu var ve bu kutulara oklarla bağlı. Birinde e-ödeme sistemi yazıyor. Diğerlerinde Merkle ağaçları, Özetleme Fonksiyonları (Hash Functions) ve Hash zincileri yazıyor.

Blockchain ve ilişkili kavramlar.

Blockchain ve Sakoshi Nakamoto

2008 yılında, Satoshi Nakamoto takma adıyla, kullanıcılar arası elektronik para konusunda “Bitcoin: A Peer-to-Peer Electronic Cash System” (Bitcoin: Kullanıcılar Arası Elektronik Para Sistemi) başlıklı bir makale yazıldı. Bu makale, blok zinciri (chain of blocks) kavramını ilk kez tanıttı.

Kimse Satoshi Nakamato’nun gerçek kimliğini bilmiyor. Kendisi, 2009’da Bitcoin’in tanıtımından sonra 2011’e kadar Bitcoin Geliştirici Topluluğu’nda aktif kalmaya devam etti. Ardından, bitcoin geliştirmesini çekirdek geliştiricilerine devredip ortadan kayboldu. O zamandan beri ondan hiçbir haber alınamadı ve onun varlığı ve kimliği gizem olarak kaldı. Bloklar zinciri terimi ise yıllar içerisinde Blockchain kelimesine evrildi. O noktadan itibaren Blockchain, farklı endüstrilerde kullanılan farklı uygulamaların gelişiminde rol oynadı. En çok dikkate alındığı yer şaşırtıcı bir şekilde finans oldu. Blockchain’in finansal işlemlerin hızını ve güvenliğini arttırdığı görüldü. Mali sektörün ana akımına henüz yerleşememiş olmasına rağmen bu da beklenen bir süreçtir.

Son Yıllarda Blockchain’in Yaşadığı Evrim

Melanie Swann, “Blockchain: Blueprint for a New Economy” kitabında Blockchain’in 3 farklı aşaması olduğunu açıklıyor. Bu üç aşama, Blockchain’in şu anda da nasıl geliştiğini anlamamıza kolaylık sağlıyor. Bu çeşitli sürüm veya versiyonların Blockchain’in tarihinde önemli olduğunu, basit kronolojik noktalardan ibaret olmadıklarını belirtmekte fayda var. Ve tabii ki bu noktalar arasında keskin geçişler söz konusu değil, aralarında çizilebilecek olan hat bulanık. Sonuçta tüm bu bağlar, Blockchain teknolojisinin farklı özellik ve kapasitelerinin pratikte nasıl uygulanacağına bağlı.

Biraz yakından bakalım,

Blockchain 1.0: Bu sürüm, Bitcoin’in icadıyla birlikte tanıtıldı ve ilk olarak kripto para birimleri için kullanıldı. Ayrıca Bitcoin, kripto para birimlerinin ilk uygulaması olduğu gibi bu ilk nesil Blockchain teknolojisini de yalnızca kripto para birimlerini içerecek şekilde sınıflandırmamız mümkün. Tüm alternatif para birimleri, Bitcoin gibi, bu sınıflandırmaya dahildir. Ödemeler gibi temel uygulamaları içerir. Bu nesil, Bitcoin’in piyasaya sürüldüğü yıl olan 2009’da başladı ve 2010 yılının başlarında sona erdi.

Blockchain 2.0: Bu ikinci nesil Blockchain teknolojisi, finansal hizmetler ve akıllı sözleşmeler için kullanıldı. Bu sürüm mal varlığı (ve türevleri), vadeli işlem, takas, kefalet ve senetler gibi finansal ögeleri içerir. Finans ve pazarlamanın ötesine geçen uygulamalar bu sürümde yer alır. Ethereum, Hyperledger ve diğer yenilikçi Blockchain platformları Blockchain 2.0’ın bir parçası olarak kabul edildi. Bu versiyon, Blockchain’i farklı amaçlar için kullanmaya dair fikirler ortaya çıktığında, yani 2010 yılında başladı.

Blockchain 3.0: Üçüncü nesil Blockchain finansal hizmet sektörünün de ötesinde siyaset, sağlık, medya, sanat ve adalet gibi alanlarda uygulamalar içerir. Yine, tıpkı Blockchain 2.0’da olduğu gibi, Ethereum, Hyperledger ve akıllı sözleşmeler kodlayabilen yenilikçi Blockchain teknolojileri bu sürümde yer almaktadır. Bu nesil Blockchain, Blockchain teknolojisinin farkı sektörlerdeki birden fazla uygulaması araştırıldığında, yani 2012 yılında ortaya çıktı.

Blockchain X.0: Bu sürüm, bir gün herkesin tıpkı Google Arama Motoru gibi kullanabileceği bir Blockchain hizmeti olması planlanan “Blockchain Singularity” (Blockchain Tekilliği) vizyonunu temsil eder. Gelecekte kamunun tüm alanlarında hizmet vermesi hedefleniyor. Bir Blockchain üzerinde çalışan genel amaçlı rasyonel ajanlar (Machina economicus) ile kamuya açık muhasebe defteri olacak, kararlar verebilecek, insanlar adına diğer akıllı temsilcilerle etkileşimde bulunacak ve kanun veya kağıt sözleşmeleri yerine kodlar ile düzenlenmiş olacak. Bu, yasaların ve sözleşmelerin ortadan kalkacağı anlamına gelmez, bunun yerine yasa ve sözleşmelerin kodlarla uygulanabileceği anlamına gelir.

Tıpkı her tarihçe gibi, Blockchain’in bu tarihçesi de kapsamlı değildir. Fakat umuyoruz ki tüm bunlar, Blockchain’in bugünkü konumuna nasıl geldiğine dair bir fikir sahibi olmanıza yardımcı olur.

Kaynak: A brief history of Blockchain

Bu makaleye katkıda bulunanlar;

  • Hatice Nur Özcan
  • Aynur Efe
  • Zehra Özcan
  • Yunus Emre Akalın
  • Gözde Duyu
  • Umut Yılmaz Kurt
  • Kübra Temiz
  • Feyza Açıkgöz
  • Berfin Dağ
  • Barış Can Çakır
  • Bahar Akbalık
, ,

Science Cup Newton 2018 Nasıl geçti?

Herkese merhaba! Ben Future Science Team’in taze üyelerinden Ceren. Henüz grubu kurulmamış Muğla ilindenim. Sizlere Haziran ayında bulunduğum Science Cup etkinliğinden bahsetmek istiyorum.

Nedir bu Science Cup? 8 yıldan beri süren bu yarışma Çek Cumhuriyeti tarafından düzenleniyor. Uluslararası nitelikte bir yarışma ve Türkiye de yarışmacılardan biri. Yarışmada ana sınıfından liseye kadar 4 tane kategori var. Her ülkenin her kategorisinin birincileri Çek Cumhuriyet’inde buluşuyor ve yarışıyor.

Sizden istenen ise gayet basit bir şey. Ocak ayından itibaren Nisan ayına kadar size her ay dört farklı görev yönergesi veriliyor. Takımınız hazırsa, yönergelere uyarak ayın son gününe kadar Pdf olarak görev raporunuzu gönderiyorsunuz. Raporunuz ise 3 sayfa olmalı ve deney yaparkenki fotoğraflarınızı, deney modelinizi koymanızı istiyorlar. Bir başka amaç ise takım birliğini görmek.

Bu yönergeler ise 3 bölümden oluşuyor: Yaratıcılık, araştırma ve deney. Her senenin konusu farklı oluyor ve konuya göre size görevler veriyorlar. Mesela bu senenin konusu Newton olduğu için araştırma kısmında Newton’un hareket yasalarının birincisini koyuyorlar, deney kısmına ise birinci yasayla ilgili bir deney yapın diyorlar. Genel olarak yönergelerin içerikleri bu şekilde.

Bizse okul olarak katıldık ve takımımız 4 kişiydi. İlk ayımız pek iyi gitmemişti. Araştırma kısımlarını ben üstlenmiştim çünkü fiziği seviyordum. Öyle böyle raporu son gün hallettik. Ekip temsilcimize yani hocamıza sisteme göndermesi için attık. Fakat meğersem rapor Türkçe olmalıymış. Bizse İngilizce yazmıştık. İngilizce olacağı fikrine nerden vardığımızı düşünmeden 1 saat içinde tüm raporu Türkçe’ye çevirdik ve zamanımızın bitmesine 10 dakika kala sisteme yükledik

İkinci ay ise daha programlı gittik ve en iyi ayımız bu oldu. Üçüncü ve dördüncü ayın görevleri bizleri biraz zorlamıştı açıkçası. Fakat aynen şu düşünceyle raporumuzu bir şekilde hazırladık: “Sanki birinci olup Çek’e gideceğiz. Yapalım gitsin.”

Umutsuz umutsuz “Deneyim oldu ya seneye daha iyi yaparız” derken, öğrendik ki bizim kategorimizde, yani lise kategorisinde sadece 1. olan takım gitmiyormuş. Biz 2. olduğumuz için biz de gidiyoruz.

İkinci olduğumuzu bile idrak edememiştik. “Nasıl olur? Çek mi? Gidiyor muyuz?” diye düşünürken fark ettik ki gitmeye 20 gün var ve bizim hiçbir şeyimiz hazır değil.

Gerçekten zorlu bir evrak süreci ardından, ki bir ara gidemeyeceğimizi düşünüyorduk, son 2 gün kala görev pasaportlarımız gelmişti.

“Ee gidiyoruz, orada ne olacak peki?”  Orada sizden istenilen, 4 ay boyunca yaptığınız tüm çalışmaları size verilen bir masada sergilemeniz ve bir de sahne deneyi seçip onu sunmanız. Bizim sahne deneyimiz gerçekten bir faciaydı. Neden derseniz, hiç hazırlanamamıştık ve olayı biraz yanlış anlamıştık. Oraları geçeceğim.

Masa kısmında ise çok sönük kalmıştık. Hala vicdan azabı çektiğim bir durumdur ki ayrıca, tasarladığımız bayrağı da havalimanında unutmuştuk. Daha doğrusu unutmuştum, çünkü benim elimdeydi. Masa için en çok ona güveniyorduk çünkü masanızın nasıl göründüğüne bakıyorlar. Onu ise kağıt bulamadığımız için hediye paketine bitik kalemlerle çizerek halettik ama o kadar kötü oldu ki asmadık.

Yarışma başlarken, konuşmacı sahnede duruyor ve Çekçe yarışmayı anlatıyor. Çek Cumhuriyeti’nin Nymburk şehrindeyiz.

İstediğimiz birçok maddeyi uçaktan geçemeyeceği için getirememiştik. Bu yüzden sönüktük ama yine de şu şekilde beğendiler; basit ama açıklayıcı. Genelde puanımızı buradan aldık.

İki gün süren bu yarışma hakkında en sevdiğimiz şey Vit ve Natalie idi. Onlar bize yardım eden iki kişiydi. Yardım eden derken, dışarıdan gelen tek ülke bu sene Türkiye’ydi. O açıdan organizasyon biraz kötüydü diyebilirim. En azından diğer yıllara göre bu yılın ki kötüydü.

Onlar bize söylenileni çeviriyordu. Gerçekten ikisi de çok tatlıydı ve ne istesek ellerinden geleni yapmaya çalışıyorlardı. Natalie bir matematik öğretmeni, Vit ise üniversitede fizik okuyan bir öğrenciydi. Vit ile gerçekten çok güzel sohbetler ettik.

Hepimiz gülümsüyoruz ve yarışmanın yapıldığı Spor Merkezi önünde duruyoruz.

Soldan sağa hocamız, Natalie, Vit ve takımımız

Bir de bahsetmek istediğim diğer şey ise ortaokul kategorisinde Türkiye’den giden Ülkem Koleji gerçekten çok başarılıydı ve 12 takım arasından 2. oldu. Gerçekten çok gurur vericiydi. Bizse 6 takım arasından 5. olduk fakat bu bile bize yeter. Finalistlerin arasında ikinci olarak yarışmıştık ve cidden hazırlıksızdık. Yine de orada bulunmak hepimiz için çok güzel bir deneyimdi.

Bu süreç sonunda öğrendim ki; kesinlikle “Zaten yapamayacağım, uğraşmaya gerek yok” düşüncesi yanlışmış. Çünkü emek verdiğiniz zaman bir şekilde size geri dönüyor. Hayatımın bilimle dolu olduğu 2 gün ile birlikte bu işi gerçekten çok sevdiğimi bir kez daha anladım. Ve birde tabi ki hiçbir zaman işimi hafife almamayı.

Çok teşekkür ederim!