, , ,

Dijital Kültür ve Yapay Zeka Konferansları

Merhaba arkadaşlar ben Elif, bugün size Herkese Bilim Teknoloji dergisinin başlatmış olduğu harika bir konferans dizisinden bahsedeceğim. Herkese Bilim Teknoloji dergisini birçoğumuz duymuştur. Fark edemesek de bu dergi, içinde severek takip ettiğimiz hocaları içeriyor ve bu sayede dergiyle birçok kez karşılaşmış oluyoruz. Benim de abonesi olduğum ve aradığım çoğu başlığı arşivinde bulabildiğim bir dergi olan HBT, bu yıl gençlere ve meraklısına yeni bir bakış açısı kazandırmak ve bilgi vermek amaçlı yeni ve harika bir konferans dizisine başladı. Dünya’nın en çok konuşulan konularından biri ve HBT’nin konferans dizisine konu olan Yapay Zeka, her ay başka bir açıdan değerlendirilecek. Bu hafta gerçekleşen serinin ilk konferansına FST İstanbul olarak biz de katıldık ve konferansta Cem Say ve Tanol Türkoğlu sunumlarını gerçekleştirdi, konuşmacılar arasında dinleyicilere keyif veren harika bir uyum vardı. 🙂 Herkesin düzeyine uygun, eğlenceli bir gün geçirdik. Aslında videosu ben eve gelene kadar yüklenmişti, canlı olarak facebook üzerinden yayınlanması ise katılamayanlar için güzel bir durum. Daha güzel olan ise HBT ekibinin, konferansları farklı şehirlere taşıma planları! Serinin diğer konferanslarını buradan takip edebilirsiniz.

Her ayın son haftası cumartesi ya da pazar günü olacak konferans dizisinin açılışını Orhan Bursalı gerçekleştirdi.

Görselde Orhan Bursalı ekranın solunda kalan kürsüde açılış konuşması yapıyor. Sol tarafta ise ekrana yansıtılan etkinlik afişinin yarısı görünüyor.

Orhan Bursalı açılışı yaparken

Konferans dizisi hakkında genel bilgi verip konuları ve programı açıkladı. İşlenecek konular:

  1. Yapay Zeka: Efendimiz Mi, Kölemiz Mi?: Robotlar veya Yapay Zeka, insanın işine mi yarayacak, yoksa karşımızda insandan daha ileri düzeyde zeka pırıltısı olan “Robotik İnsan” mı bulacağız?
  2. Yoksa Artık Gerçek-Ötesinin Esirleri Mi Olacağız?: Sosyal medya ile sosyalleştiğine inanan insan, doğru bilgi ile yanlış bilgiyi nasıl ayırt edecek? Bilim, tüm bunlardan sağ çıkmak için nasıl direniyor?
  3. Dijital Devrim ve Çocuklarımız: Dijitalleşme, geleceğin mesleklerini ve doğal olarak çocukları nasıl etkileyecek? Dijitalleşme dostumuz mu düşmanımız mı?
  4. Eğitimin Evrimi: İleride eğitim sistemi nasıl olacak? Çocuklarımız robotlarla mı yarışacak?
  5. Kripto Paralar: Kağıt paraların geleceği. Kripto para nedir, neye hizmet eder? Paralarımız dijitalleştikçe zenginleşiyor muyuz?
  6. Robotlar ve Aşk: Robotların duyguları olacak mı? İnsan-robot aşkı yaşanabilir mi? Aşık olurken ne kadar özgür olacağız?
  7. Yoksa Bir Simülasyonda Mı Yaşıyoruz?: Matrix’ten bugüne ne değişti? Yaşadığımız dünya bir simülasyon olabilir mi? Üst-İnsan dediğimiz robot-insan birleşimi mi olacak?
  8. Robot Başkanımız Olsa Daha Mı İyi Olur?: Robot başkanımız olsa daha mı iyi bir dünya düzenimiz olur? Robot hakları ve robot-insan ilişkilerini düzenleyen yeni siyaset düzeni.
  9. Siyah Ayna/Black Mirror: Gelecek bize ne getirecek? Bilimkurgu gerçeğe mi dönüşecek?
  10. Evrensel Zeka Bağlantısı Var Mı?: İnsanın evrendeki yeri ne? Aslında hepimiz bütünün bir parçası mıyız? İnsanın kozmos yolculuğu.
  11. İnsanlığın ve Yerkürenin Varoluş Mücadelesine Bilimsel, Teknolojik Bakış: İnsan geleceğe mi bakacak, yoksa geçmişteki savaş kalıntıları arasında mı sıkışacak? Gerçekten de sürdürülebilir bir dünya istiyor muyuz?
  12. 20 Yıl Sonra Nasıl Bir Dünya Olacak?: Evrensel temel gelir nedir? İnsan nüfusunun azaltılması çözüm olabilir mi? İnsanın dünya yolculuğu sona erebilir mi?

şeklindedir.

Konferansın videosuna buradan ulaşabilirsiniz. Sizinle daha çok, dikkatimi çeken yerleri ve bana düşündürdüklerini paylaşmak istiyorum.

Salona girdiğimizde konferansın başlamasına yarım saat vardı. Erken gelmiş olmamıza rağmen ilk 5-6 sıra dolmuştu bile. Başlama saati geldiğinde salonda ne bize ne de bir robota yer kalmıştı. Kapıyı açık bıraktılar ki koridordan da dinlenebilsin. Uzun zaman sonra katıldığım en güzel etkinlikti diyebilirim! Sanırım nedeni bu konularda hatırı sayılır derecede bilgi sahibi olmamama rağmen hem keyifli vakit geçirip hem de öğrenmemdi. İktisat fakültesinde okuyorsanız koridorlarda yapay zeka konuşmaları duyamazsınız. Çoğunlukla işsizlik rakamları, cari açık, kripto paralar falan duyabilirsiniz. Gerçi geçenlerde yapay zekalar iktisat fakültesi öğrencilerini işsiz bırakacak denilmişti ama bu sayılmaz bence. 🙂

Tanol Türkoğlu konferansı çok güzel bir soru ile başlattı: “Bu sahnedeki iki kişiden biri yapay zekayla destekli bir android. Yani insan değil. Gelecek iki saatlik konuşmalarımızı inceleyerek hangimizin yapay zeka olduğunu nasıl anlayabilirsiniz?” ve topu Cem Say’a attı ama eğlenceli bir ikili oldukları her hallerinden anlaşıldığı için Cem hoca “En sağlam yöntem kesip bakmak.” şeklindeki cevabıyla ayağına gelen topu iyi kavradı ve devam etti. Yapay zekayı ortaya atan Alan Turing’in de aynı soruyla yola çıktığını anlattı. Geliştirdiği Turing Testi ile ortaya bir ölçüt koyan Alan Turing, bu testle bir makinanın gerçekte düşünüyor olup olmadığına karar verebilmemizi sağlamış.

Cem Say, insanların bilgisayarları “düşünmüyor” diye nitelendirmesinin nasıl da altı boş bir söylem olduğunu anlattı. Aynı maddeden yapılmadık diye bilgisayarı dışlamamızın ırkçılık, türcülük olduğunu söyledi. Turing, bu durumu çözmek için şöyle bir deney yapıyor:  Sorgucu adıyla bir insan bir odada duruyor. Bir diğer odada ise bir bilgisayar ve bir insan var. Sorgucu kimin insan kimin bilgisayar olduğunu görmüyor. Böylece önyargılı olamıyor. Amaç, bilgisayarın da insanın da sorgucuya kendisinin insan olduğunu düşündürmek. Bunu ise yazı yoluyla yapıyorlar, ses yok! Turing testine göre deneyin defalarca tekrarlanması durumunda sorgucunun yanılması %50’yi geçiyorsa bu bilgisayara düşünmüyor diyemeyiz. Bende oluşan koca bir VAYY BEE!

Soldan sağa; Cem Say, Tanol Türkoğlu konuşmalarını gerçekleştiriyor. Arkaplanda slayt ekranına tanıtım afişinin yansıtılmış hali var. Hocalar oturmuş şekilde ve ortalarında bir mikrofon bulunuyor. Kürsünün ön kısmında Bahçeşehir Üniversitesi logosu var.

Cem Say, Tanol Türkoğlu.

Bir diğer ilgimi çeken konu da yazılımla yapay zeka arasındaki fark oldu. “Her yazılım yapay zeka mıdır?” sorusunu sordu Tanol Türkoğlu. Cevap net olarak “hayır” ama mesele, bunu nasıl anlayacağımız. Eğer yazılım zamanla bireysel bir iradeye sahip olabiliyorsa buna yapay zeka diyebiliriz, dedi ve bir de örnekle açıkladı: Bir robotu taksim meydanına bıraktığımızda başına gelebilecek şeyleri önceden belirleyip ona göre kodlarsak, burada hem sonsuz olasılık olduğundan bu durum mümkün değil hem de tüm olasılıklara hazırlayınca buna yapay zeka değil, yazılım deriz. Yapay zeka, temel şeyleri verip taksime bıraktığımızda, başına gelen her olaydan ders alır ve bir sonrakinde buna göre kendini geliştirir. Sanırım yazılımla yapay zeka arasındaki farkın en belirgin örneği de bu oldu benim için.

Bahsettiğim konular dışında robot hukuku, robotlar nasıl öğrenir, yapay zekanın duyguları olmalı mı, robotlarda ödül-ceza mekanizmasının olmaması, Elon Musk-Mark Zuckerberg arasında geçen yapay zeka atışması, yapay zekanın yeryüzünde insandan ne kadar uzun kalabileceği, yapay zekanın bir insanı öldürme ihtimaline karşılık insanlığın önlemleri gibi birçok konu konuşuldu.

Yapay zekanın duygusunun olup olmayacağı ile ilgili söylenenlere de değinmek istiyorum. Aklıma hemen Doctor Who’daki Cybermen ırkı geldi. İnsanların duygularını, bedenini yok edip yalnızca beynini kullanan bir ırk düşünün. Karşısında gördüğü insanları dönüştürmeden önce “Seni bu acıdan kurtaracağız” gibi sözler söylerler. Bu ifade beni çok etkilemişti. Yani yapay zeka tamamen mantığıyla hareket edecek ise insan duygularını hastalık ya da acı çekme olarak görebilme ihtimalleri de var demektir. İnsanı insan yapan duyguları, aynı zamanda zayıflığı mı olacak? Bahsettiğim sahneyi merak edenler için buraya bırakıyorum.

Bir de yapay zekaların bize kötü davranacak gelişmişliğe gelme durumları var ki bu hocalarımızın da dediği gibi kölelikten yükselip insanı köle konumuna getirme ihtimalleri. Bir çocuğu büyütmek gibi bence. Bebekken büyüklerimiz ne derlerse onu tekrarladık hepimiz. Biraz daha büyüyünce ise kendi ifadelerimizi kullanmaya başladık. Sevgiyle büyütülenlerimiz iyi insanlar olurken, kötü davranan ebeveyn ile büyüyenlerin büyük kısmı kendi ebeveynleri de dahil tüm ebeveynlere düşman oldu. Bunlar tabii genellemeler. Demek istediğim robotlara, yapay zekalara nasıl davranırsak gelişme durumlarında onların da bize öyle davranma ihtimalleri. Bunun için duygulara sahip olmalarına gerek yok, aksine tamamen mantık kullanılarak verilecek bir karar!

İnsan ömrü sınırlı. Robotları, androidleri bizden daha şanslı(?) yapan bir konu da bu. İnsanlığın kendini mükemmel görmesine vurulmuş en güzel tokat. Tam da bu kısım konuşulduğunda aklıma çok sevdiğim bir şarkı geldi. Sonsuz yaşama sahip olmanın verdiği sakinlikle konuşan bir robot ve onun sakinliğini dinledikçe huzursuzluğu artan biz. Sözleri de bir o kadar etkileyici olan bu parçayla sonlandırıyorum yazımı. Bilim ve teknolojinin yol göstericiniz olması ve bu konferansların birinde karşılaşabilmek dileğiyle…

, ,

Sahiden de Bilim Doğru ve Gerçek Midir?

Merhaba Future Science Team okurları Ben Eric Rose.

Yaşamım boyunca içinde bulunduğum evrene karşı merakım ve buna dönük kısmi cevabımın, uzun süreden sonra savunuculuğu yapmamın gerekliliği, bu yazımın temel amacını oluşturuyor. Bilimin içinde yer alarak yaşama ve evrene karşı sorularıma onun disiplini ve bakış açısından baktığımdan beri bana toplum bireyleri tarafından iki tür net tavır alındığını fark ettim:

  1. Bilimin, disiplin ve bakış açısına benim gibi dahil olup bu disiplin ve bakış açısının bize kazandırdıklarını yadsımayan tavır.
  2. Bilimin, öne sürülen üç temel soru olan: ”Neden?”, ”Niçin?” ”Nasıl?” sorularına tam bir çözümü olmayıp onun yalnızca bir otoriter ve kısmen din benzeri bir olgu olduğunu savunan tavır.

Üzerinde durmak istediğim ve karşı argüman geliştirmeye çalıştığım ikinci tavrı biraz açalım. Bu tavra göre akılla her şeyi temellendirmek, çoğu zaman tutarlı olsa da kesinliği sağlamayan boş bir uğraştır. Aynı zamanda bu disiplin ve bakış açısı yalnızlık, korku ve kızgınlık, çaresizlik gibi temel özelliklerimizin bir başka sakinleştirici ve mistik tarafıdır. Akıl her şeyi anlamaz ve önemli soruları cevaplamaya yetmez. Üstüne üstlük bilim, mistisizmi dışlarken metafiziği de reddederek kendi dogmalarını ve inancını yaratır. Kısacası bilim de bir dindir. Öne sürdüğünüz mistisizmi dışlayan ve kendi kendine kabul ederek kabullerine uymayanları dışlayan bir sistemdir. Bu tavrı, bu temel öne sürümlerle açtığıma göre artık doğruları ortaya koymanın zamanı gelmiş olmalı.

Öncelikle iki soruyla başlamak isterim: “Gerçeklik” ve “doğru” sahiden nedir?

Bilim bu iki temel kavrama cevap bulamıyor mu?

Önermem gayet nettir: Bilim, gerçeğe adım adım yaklaşıyor ve doğruluğu bildiriyor.

Bilimi hayatınıza aldığınızda onun gerçekle olan ilişkisine, doğruları deney ve gözlemle ortaya koymasına hayran kalır; biraz daha doğru bilgi için araştırır, merak edersiniz. Çoğumuz bilimi, merakı doğruyla birleştirerek bulur. Yıldızların neden parlak olduğunu, her yıldızın parlaklığının neden değişkenlik gösterdiğini, gece ve gündüzün ne olduğunu sorar ve bilimin doğrularını daha fazla merakla araştırırız. Çünkü bilim bize doğru bir bilgi sunmaktadır. Daha sonra onun doğruluğunun duyularımızla ve kişisel tecrübelerimizle, matematiğimizle ve deneylerimizle geldiğini anlar, kendiniz test edersiniz. Ve görürsünüz ki önermeleri gerçeklik biçimiyle de uyumlu ve doğrudur.  Peki gerçekten de bilim Neden?, ”Niçin?” ve ”Nasıl?” sorularına cevap verebilir mi?

Elbette! Bunu Albert Einstein’ın 1905 yılında yazdığı ”Özel Göreliliği” içeren makalesinden yola çıkarak anlamaya çalışalım. Öncelikle Albert Einstein gerçeklik ve doğruluk arasında ayrım yapmak ister ve geometrinin temel aksiyomlarının doğruluğunu sorgular. Şöyle der:

“Geometri, aralarında kesin fikirlerle az çok bir ilişki kurabileceğimiz “düzlem”, “nokta”,”düz çizgi” gibi bazı kavramlardan ve bu fikirlerin sonucu olarak doğru kabul edilen (etme eğiliminde olduğumuz) bazı önermeler bütünüdür.”

Yani örneğin bir doğrunun “doğruluğunu” araştıran meraklı bir insansam geometri bana bir doğrunun “doğruluğunu” yalnızca iki farklı nokta kabulüm ve bunları kıyaslamam ile verebilir. İki nokta arasında olan şey doğrudur.

Aslında merak ettiğimiz ”doğruluk”, geometrinin temel gerçeklik önermesi olan noktaların ”gerçeklik ve doğruluğunu” ortaya çıkarmamakta, yalnızca bu iki nokta arasındaki doğrunun “gerçekliği ve doğruluğunu” ortaya çıkarmaktadır. Doğruluk olgusu önermemize indirgenmiş ve yönelmiştir. Bu nedenle de Albert Einstein’a göre biz, iki nokta bir doğru oluşturuyor önermesini doğru veya yanlış kabul edemez yalnızca Öklidiyen geometride böyle kabul edildiğini söyleyebiliriz. Bu nedenle ”doğru” ve ”gerçek” Öklid geometrisinin ispatlarıyla cevap bulamaz. Biz doğru sözcüğünü, gerçek bir nesne ile bağlama alışkanlığındayızdır ancak doğru denen şey yalnızca dış gerçeklikle değil mantıkla da tutarlı olmalıdır.

“A, B’den büyüktür.” dediğimizde aklımıza bir A nesnesi ve B nesnesi getirip bunu düşünür ve önermeyi buna göre doğru veya yanlış olarak belirtiriz. Elbette elma çilekten büyüktür. Burada doğru olan şey aslında bizim A’yı, yani büyük olanı elma olarak düşünmemiz ve B’yi, yani küçük olanı çilek olarak düşünmemizin doğruluğudur, A veya B’nin doğruluğu değildir. Bilim, disiplinleri birleştirip kendi doğruluk ve gerçeklik alanlarını ayırdıktan sonra bizi tüm bu yanılsama ve yorumların arkasında yatan gerçeğe ulaştırmaktadır. Şimdi Albert Einstein’dan şu örneği verelim:

“Bir düz doğrultuda giden trende olduğunuzu ve trenin biraz ötesinde size paralel olan bir arkadaşınızın sizi seyrettiği düşünün. Elinizde taş var ve onu camdan dışarıya fırlatmadan nazikçe bırakıyorsunuz. Sizin bakış açınızdan (gerçekliğinizle) taş düz bir dik doğrultusunda yere düşmüştür. Ancak paraleldeki arkadaşınız trenin hareketiyle beraber ileriye gidişinizi (gerçeğinizi) de gördüğü için, taşı elinizden bıraktığınız yer ve taşın yere ulaştığı (düştüğü) yer arasında parabol çizdiğini görmektedir. Peki hangisi gerçek, hangisi doğrudur? Tabiiki de ikinizinki de gerçek ve iki duyumunuz da doğrudur.”

Tren içinde olan sizin hareketle ilişkiniz, uzayla olan ilişkinizi etkileyerek kendi gerçekliğinizi deneyimlemenizi sağlamıştır. Aynı şekilde arkadaşınız da durma hareketiyle sizin hareketinizi kıyaslayarak kendi gerçekliğini yaratmıştır. Gerçekliğiniz ölçüsünde iki söylemde doğrudur. Çünkü ikisi de test edilebilir ve yanlışlanabilir bir bilimsel önermedir. Peki ya bir trende bir yıldırım düşmesi olayına Neden? Niçin? Ve Nasıl? soruları doğrultusunda bilimle cevap verebilir miyiz?

Elbette! Bir yıldırım düşmüş müdür? Evet düşmüştür çünkü bilimin öne sürdüğü şekilde ışık önce, ses sonra gelmiştir. Gözler onu gözlemlemiş, kulaklar bu olayı duymuştur. Niçin düşmüştür?  Yıldırım, gök gürültüsü ve şimşekten oluşan, gökyüzü ile yeryüzü arasındaki elektrik boşalmasıdır. Demek ki elektrik yükü hava direncini kıracak kadar çokmuş ve bu yüzden elektrik boşalımı olmuş. Peki nasıl oluştu? Kolay. Tabii ki farklı yüklenmiş bulutlar arasında veya yerden farklı yükle yüklü bulut arasında bir elektrik akımı meydana gelmiştir. Bu da gözümüze öncelikle şimşek ışığı daha sonrada gök gürültüsü olarak gelmiştir. Demek oluyor ki bilim, elbette bu üç temel soruya da cevap bulur. Peki ya metafizik bir önerme? Bilim onu reddederek dışlamaz mı? Peki ya metafiziği dışlamak bilimi tek tipçi yapmaz mı?

Aslında bilim mistisizmi dışlar, metafiziği değil. Çoğu zaman bilim metafiziği içinde bulundurur. Çoklu evrenler, sicim kuramı vb. olgular için fizik denklemlerimiz metafizikseldir. Önermelerimiz ise metafiziği dışlamaz, hatta onları içine alarak cevap verir.

Bilimin görünmeyen şeylere değer vermediği söylemek çoğu zaman bilimi yalnızca pozitivist(1),  yani olguculuk felsefesiyle tanıma yanlışımızdan meydana gelir. Bilim yalnızca pozitivist değildir. Pozitivizm, yalnızca bilimsel önermelere değer veren bir felsefe disiplinidir; bilim ise kendi içinde empirik(2), rasyonal(3), pozitivist olabilir. Çoğu zaman da bunların birkaçını veya hepsini aynı anda kullanır. Çoklu evrenler rasyonaldir; görelilik empirik ve pozitivisttir; kuantum empiriktir ama pozitivist değildir. Tek tür bilim karşıtlığının nedeni tek tür felsefi tutumu bilip onu eleştirmekten kaynaklanır. Bilim bu kadar kolay değildir. Bilim bu kadar net değildir ve bilim bu kadar dogma değildir. İşte bu yüzden bilim aslında bilimdir! Bilim, önceden doğru olduğu düşünülen önermelerin yanlış olduğunu kabul edip yeni doğrular öne sürmekten çekinmemek ve gerçeğe adım adım yaklaşmak demektir.

Notlar:

(1) Pozitivizm: Gerçeğe ancak olgulara, deney ve gözleme dayanılarak, pozitif bilimlerin yardımıyla ulaşılabileceğini öne süren öğreti.

(2) Empirik(Emprizm’e bağlı): Bilgilerimizin kaynağının yalnızca duyum ve deney olduğunu savunan felsefi akımdır. Emprizme göre insan zihni doğuştan boş bir levha (Tabula Rasa) gibidir. Yani insanın doğuştan getirdiği hiçbir bilgi yoktur.

(3) Rasyonal(Rasyonalizm’e bağlı veya akılsal): Temelde akıl bilgisinin olduğunu söyleyen ve ona dayanan, doğruluğun ölçütünün duyular değil düşünme ve tümdengelimsel çıkarsamalar olduğunu öne süren öğretilerin genel adı.

 

Bilimle kalın.

, , ,

3. Boğaziçi Evrim Günleri Nasıl Geçti?

Merhaba arkadaşlar, ben Merve. Bugün size yaklaşık bir ay önce yeni takım arkadaşları kazanmamızı sağlayan hatta bu sayede Radyo Boğaziçi’ne konuk olup burada FST’den bahsetme imkanı bulduğumuz 2 gün boyunca boğaza, denize ve sohbete doyduğumuz 3. Boğaziçi Evrim Günleri‘nin bizler için nasıl geçtiğinden bahsedeceğim.

Öncelikle sizlere bu etkinlik hakkında bilgi vermek istiyorum. Bu yıl 3.sü gerçekleşen Boğaziçi Evrim Günleri, Boğaziçi Üniversitesi Bilim Kulübü ve Evrim Ağacı alt grubunun birlikte çalışması ile 2014 yılından beri her sene öğrencilere yönelik evrimsel biyoloji konferanslarının düzenlendiği geniş katılımlı bir etkinliktir. Etkinliğin amacı evrimsel biyoloji alanındaki son bulguların, Türkiye’nin alanında uzman akademisyenleri aracılığıyla, katılımcılarla doğru bir şekilde paylaşılmasını sağlamaktır. Bu yıl konuşmacılar arasında Cemal Ün, Seçkin Eroğlu, Sibel Küçükyıldırım, Hasan Bahçekapılı, Cihan Demirci Tansel, Ergi Deniz Özsoy Çağatay Tarhan gibi isimlerin yanı sıra mentorlarımızdan Cem Say ve Tevfik Uyar da vardı.

Bursa Gökyüzü Gözlem Şenliği’nden sonra yine hep birlikte Boğaziçi Evrim Günleri’ne katılmaya karar vermiştik fakat ufak bir problem vardı. Berfin hariç kimse kayıt olmamıştı! Sonra Berfin etkinlik koordinatörüyle aralarında geçen şu konuşmayı attı:

Berfin: Kayıtlar tekrar açılınca haber verir misin? Ekipten 5-7 kişi başvuracak da ağlıyorlar şu an.

Koordinatör: Tam olarak şu an mı ağlıyorlar? O zaman hazır olsunlar açıyorum.

Hepimiz havalara uçtuk ve hemen formu doldurup kayıt olduk. Tam 14 kişiydik arkadaşlar! Bursa, İstanbul, Ankara, Eskişehir, Afyon, Konya ve Antalya‘dan gelenler olmak üzere tam 14 kişi!

1 Aralık gecesi herkes yola çıkmıştı. Fakat birçoğumuz şehir içi ulaşımı bilmiyordu, sonra ortaya bir kahraman çıktı: Yiğit! Yiğit İTÜ’de okuyor ve İstanbul’da yaşıyordu. Herkes “Seni yormak istemeyiz…” naraları atarken Yiğit, “Yeter artık hepinizi alıyorum ve şikayet duymak istemiyorum.” diyerek tüm kontrolü ele aldı ve bizi büyük bir yükten kurtardı(Sonra metroda kaybolduk ve sunumlara geç kaldık.). Nihayet 2 Ocak sabahı Boğaziçi Üniversitesi’nde buluştuk ve kocaman sarıldık :’). Bu arada bir sürprizle karşılaşmıştık, yurdundan Antakya’ya diye çıkan Aylin sabah karşımızdaydı! Daha sonra konuşmalara katıldık ve yemek arası için dışarı çıktık. Bu arada yanımızda iki yeni takım arkadaşı daha vardı: Barış Can ve Doğukan. Aradan sonra tekrar konuşmalara katılmak için kampüse döndük. Molalarda ise dışarı çıkıp konuşmacılarla sohbet etmeye çalışıyorduk. Ekipten birkaç kişi Tevfik Uyar’la diğerleri ise Cem Say ile konuşuyordu. Tüm konuşmalar bittikten sonra Cem Say “Ekibi toplayın da çimlerde bir çay içelim.” deyince yine sevinçten havalara uçtuk! Boğaziçi Üniversitesi çimlerinde bilim hakkında sohbet ederken şöyle de bir hatıra fotoğrafı çektirmeyi unutmadık.

Belirttiğim isimlerle hep birlikte yuvarlak oluşturarak çimlerde oturuyoruz, herkesin önünde beyaz karton bardaklarda çay var ve öğrencilerin sırtlarında/yanlarında çantaları var. Barış tekerlekli sandalyesine oturuyor. Herkes kameraya karşı gülümseyerek poz vermiş.

Arka tarafta soldan sağa sırasıyla koordinatörlerden bir arkadaş, Berfin, Tevfik Hoca’nın arkadaşı, Tevfik Uyar, Cem Say, koordinatörlerden bir arkadaş, Barış’ın babası, Barış, İrem. Ön tarafta sırasıyla Merve (ben), Esra, Samet, Aylin, Can, Umut, Barış Can.

Çıkışta ise hep birlikte yemek yiyip dağıldık. Şehir dışından geldiğimiz için kalacak yerimiz bile yoktu(Evet bu yaşandı.). Sonra birkaç arkadaş Yiğit’in, birkaç arkadaş da Gülbiriz’in misafiri olmak üzere yola çıktık. En son Gülbiriz’in annesinin yemeklerle doldurduğu masada uyukladığımı hatırlıyorum. 3 ay önce tanıştığım insanın evinde kalıp yine 3 ay önce tanıştığım insanlarla aynı odada uyumuştum. Evet, FST ruhu! Ertesi sabah tekrar kampüse gittik. Radyo Boğaziçi’nde programı olan Doğukan, “Yayına katılıp FST’yi anlatmak ister misiniz?” şeklinde bir teklif sunmuştu. Aylin ve Can bu iş için gönüllü oldu ve o gün Radyo Boğaziçi’ne konuk olduk.

Tüm konuşmalar bittikten sonra çok yorulmuştuk. Çıkışta aramızdan ayrılan ve aramıza katılan toplam 16 kişiyle İTÜ’ye gitmeye karar verdik. Tek bir sorun vardı. Bu kadar kişi aynı anda nasıl girecekti? Gizlice girdik, evet bunu yaptık. Hatta sonra görevliler bizi durdurdu ama sorun çıkmadan halledildi. Bu arada sürprizler bitmiyordu, o gün ‘Full Moon(Süper Ay)’ vardı ve başlıyordu. Sonra İTÜ MED çimlerinde hep birlikte Süper Ay’ı izledik. En sonunda bir yere oturduk ve sonsuz FST sohbetlerinden birini yapmaya başladık, o kadar sonsuzdu ki gitmemiz gereken otobüs saatini kaçırdık. Ama en güzel yanı masada tanımadığın o kadar insan varken ortak bir sohbet konusu bulup koyu bir sohbete dalabilmekti :). Berk bize akıl soruları sordu, motivasyon konuşması yaptı ve daha sonra Berfin’le İTÜ’deki YGA ofisine gitti. Biz de bu sırada Berfin’in doğum günü için hazırlık yapmaya başladık. Bize yardım teklifi eden görevlilerden biri “Doğum gününüz kutlu olsun hanımefendi.” diye konuşmaya girerken diğeri de arkadan pastayı getirdi. Neye uğradığını şaşıran Berfin kemiklerimiz kırılana kadar her birimize sarıldı. Bu gece de böyle bitti ve olmayan otobüsümüz için yola çıktık…

Evet arkadaşlar, sözün özü şu ki: Birlik olunca sorunlar aşılıyor. Öyle ki bunlar sorun değil; her biri çok değerli anı olarak kalıyor. Burada kendinize birlikte yürüyeceğiniz takım arkadaşı, dost, mentor veya siz ne olarak adlandırıyorsanız tam olarak o değerli insanları bulabiliyorsunuz.

FST çok güzel, gelsenize :).

,

Beyin Evriminin Ardındaki Genetik Anahtarlar

Merhaba arkadaşlar ben Mahir Karakaya. Bugün sizlere ilgi alanlarımdan nöroloji ve genetiğin kesiştiği bir konu olan nörojenez hakkında yapılan yeni ve heyecan verici bir çalışmayı anlatacağım.

UCLA araştırmacıları, insan nörojenezinde ilk gen düzenleme haritasını geliştirdi! Araştırmacılar beynimizin gelişimini yönlendiren ve bazı vakalarda hayatımızın ilerleyen dönemlerinde ortaya çıkabilecek çeşitli nörolojik bozukluklara ev sahipliği yapan faktörleri tespit ettiler.

Nörojenez, sinir kök hücrelerinin beyin hücresine dönüşmesiyle serebral korteksin genişlemesidir. Beynin en gelişmiş bölümü olan serebral korteks ise düşünme, algılama ve karmaşık iletişimden sorumludur. İnsan beyni serebral korteksinin büyüklüğü nedeniyle fare ve maymunlarınkinden farklıdır. Bilim insanları insan beyninin gelişmesini sağlayan moleküler ve hücresel mekanizmaları ve bunların insan bilincinde oynadıkları temel rolü anlamaya başlıyor.

 

İnsan beyninin bölgeleri renklendirilip isimlendirilmiş, serebral korteks ayrıca gösterilmiş.

İnsan beyninin bölümleri

 

Belirli zaman aralıklarında, beyin gelişimine beyin bölgelerindeki veya hücre tiplerindeki genlerin ifadesinin rehberlik ettiği biliniyor. Gen ifadesi ise kısaca DNA’daki talimatların bir protein gibi fonksiyonel bir ürüne dönüştürülme süreci, kilit anlarında açma-kapama anahtarı olarak işlev gören DNA bölümlerinin birçok seviyede düzenlenmesi olarak açıklanabilir. Bugüne kadar bu anahtarların nörojenez sırasında bir kromozom üzerindeki etkinliğini ve yerini belirten hiçbir harita mevcut değildi.

ATAC-seq adlı bir moleküler biyoloji tekniği kullanan UCLA araştırmacıları, genomun nörojenez sırasında aktif olan bölgelerini haritalandırmayı başardı. Elde ettikleri verileri beyin bölgelerindeki gen ifadesi verileriyle birleştirdiler. Araştırmacılar aynı zamanda kromozomların katlanma modelleri hakkında daha önce yayınlanmış verileri de kullandılar. Kromozomal katlanma kalıpları, genetik bilginin nasıl kodlandığını etkileyen bir faktördür. Birleştirilen bu veriler araştırmacıların nörojenezdeki anahtar genler için düzenleyici unsurları belirlemelerine yardımcı oldu. EOMES/Tbr2 adı verilen bir genin kapatıldığında ciddi beyin malformasyonları ile ilişkili olduğu anlaşıldı.

 Yani şunu söyleyebiliriz ki EOMES/Tbr2 geninin beyindeki arteriyovenöz malformasyonlarıyla ilişkisi anlaşıldığına göre artık yapılabilecek bir değişiklikle malformasyonların oluşumunu etkileyen faktörleri ortadan kaldırmak mümkün olabilir.

Araştırmacılar,düzenleyici anahtarların bir alt kümesinin düzenlemek ve daha sonra gen ifadesi ve nörojenez üzerindeki etkilerini değerlendirmek için hücre genomunun düzenlenmesini sağlayan bir teknik olan CRISPR teknolojisini kullanarak hedeflenen genlerin rollerini doğruladılar.

Araştırmacılar şizofreni, ADHD, depresyon ve nörositizm gibi yaşamın ilerleyen döneminde gelişebilen bazı psikiyatrik bozuklukların kökenlerini fetüsteki beyin gelişiminin en erken evrelerinde buldular. Bir insanın gelecekteki entelektüel yeteneklerinin bile nörojenez sırasında harekete geçtiğini belirttiler. Bu veriler ışığında aslında tüm biyolojik bilimlerin temelde genetiğe bağlandığını ve genetik(insan genom projesiyle birlikte) bilimiyle tüm bilinmeyenlere bir cevap verilebileceğini söyleyebiliriz.

Araştırmacılar ayrıca insan serebral korteksinin insan dışı primatlardan neden daha büyük olduğunu ortaya koyan önemli bir mekanizma keşfetti. Hücre bölünmesi de dahil olmak üzere önemli biyolojik süreci düzenleyen ve hücrelere spesifik görevler atayan fibroblast büyüme faktörü reseptörünün ekspresyonunu değiştiren bir genom dizisi tespit ettiler. Bu genom dizisinin insanda farelerdekilere ve insan dışı primatlardakilere göre daha aktif olduğunun anlaşılması insan beyninin neden daha büyük olduğunu açıklamamıza yardımcı oldu.

Herşey fetüste başlar! Bilimle kalın…

Referanslar ve İleri Okuma

  • Luis de la Torre-Ubieta, Jason L. Stein, Hyejung Won, Carli K. Opland, Dan Liang, Daning Lu, Daniel H. Geschwind. The Dynamic Landscape of Open Chromatin during Human Cortical NeurogenesisCell, 2018; DOI: 1016/j.cell.2017.12.014

 

,

Erwin Schrödinger Kimdir?

Merhaba FST okurları, ben İlayda. Bugün size maddenin dalga teorisine ve kuantum mekaniğe katkı sağlamış Avusturyalı teorik fizikçi Erwin Schrödinger’i anlatmak istiyorum. İngiliz Fizikçi P.A.M Dirac ile birlikte 1933 yılında Schrödinger Denklemi ile Nobel Fizik Ödülü’nü almış Scrödinger’i gelin biraz daha yakından tanıyalım.

12 Ağustos 1887’de Avusturya’nın Viyana kentinde dünyaya gelen Schrödinger, 1906’da Viyana Üniversitesi’nin fizik bölümüne girdi ve doktora derecesini 1910’da aldı. Birinci Dünya Savaşı’nda askerlik yaptıktan sonra Zürih Üniversitesi’ne gitti. Orada, 1926’da, teorik fizikçiler tarafından özgün çalışma için oldukça yaşlı görülen bir yaşta kuantum dalga mekaniğinin temellerini oluşturmaya başladı. Makalelerinde, kuantum mekaniğinin temeli olan ve Newton’un denklemleriyle de aynı ilişkiye dayanan kendi kısmi diferansiyel denklemlerini tanımladı. Louis de Broglie’nin, parçacıkların ikili yapısının olduğu ve bazı durumlarda dalga gibi davrandıkları önergesini kabul ederek sistemin davranışlarını tanımlayan dalga denklemini ortaya koydu.

Schrödinger Denklemi, Newton denkleminden farklı olarak sadece fiziksel olayların ortaya çıkması ile ilgili olan dalga fonksiyonlarıdır. Newton’un gezegen yörüngelerindeki olayların kesin ve kolayca görselleştirilmiş dizisi; kuantum mekaniğinde, daha soyut olasılık kavramıyla değiştirilmiştir.

Schrödinger hayatının geri kalanını teorisinin felsefi yönden açıklarını bulmaya adayarak geçirmiştir. Düşüncesinde bulduğu en önemli açık, 1935’te Schrödinger’in Kedisi olarak bilinen düşünce deneyi olmuştur. Schrödinger, kilitli demir bir kutunun içinde bir miktar radyoaktif madde, bir kedi, bir şişe zehir, bir sayaç ve bir çekiç hayal etmiştir. Geçen bir miktar sürenin sonunda radyoaktif madde bozunmuş da olabilir bozunmamış da. Her iki olasılık da eşittir. Sayaç eğer bozunmayı algılarsa çekiç zehir dolu şişeyi kıracak ve kedi ölecektir. Bozunma yoksa kedi yaşayacaktır. Yani birisi kabı açana dek kediye ne olduğunu bilmek imkansızdır. Böylece sistem tek bir yapılandırmaya ulaşana kadar kedi hem canlı hem de ölü olarak süperpozisyon denen iki ayrı durumun bir parçacık için aynı anda geçerli olması durumundadır. Schrödinger bu sonucu oldukça gülünç bulmuş ve bu düşünce deneyinin fizikçiler arasında uzunca bir süre tartışılacağını bilmiştir.

Schrödinger'in kedisi, düşünce deneyinin tasviri. Kutunun içinde ölü ve diri iki kedi çizimi var.

Schrödinger’in kedisi, düşünce deneyi.

1927’de Schrödinger, kuantum hipotezinin mucidi Max Planck’ın daveti üzerine Einstein’ın da içinde bulunduğu seçkin bir üniversite olan Berlin Üniversitesi’ne geldi. 1933 yılına kadar üniversitede kaldıktan sonra Yahudi zulmünün ulusal bir politika haline geldiği bir ülkede yaşamaya dayanamayarak ülkeden ayrılmaya karar verdi. Daha sonra onu Avusturya’ya, Büyük Britanya’ya, Belçika’ya, Roma’ya ve son olarak 1940’da, siyaset yapmadan önce matematikçi olan Premier Eamon de Valera etkisi altında kurulan Dublin İleri Araştırmalar Enstitüsü’ne götüren yedi yıllık bir maceraya atıldı.

Schrödinger, sonraki 15 yıl boyunca İrlanda’da kalıp fizik, felsefe ve bilim tarihiyle ilgili araştırmalar yaptı ve kuantum fiziğinin, genetik yapının kararlılığını açıklamak için nasıl kullanılabileceğini anlattığı ”Yaşam Nedir?” i yazdı (1944). Kitapta yazılanların günümüzdeki gelişmelerden dolayı doğruluğu olmamasına rağmen Schrödinger’in bu kitabı, konuyla ilgili en yararlı ve derin kaynaklardan biri olmaya devam etmektedir. 1956 yılında emekli olup Viyana’ya geri dönen Schrödinger, 4 Ocak 1961’de vefat etti.

Schrödinger, neslinin fizikçileri arasında entelektüelliği ve çok yönlülüğü sayesinde öne çıkmayı başarmıştır. Felsefe ve edebiyatın kalbinde yaşaması, tüm makalelerini ve kitaplarının çoğunu İngilizce yazması, Antik Yunan felsefesi ve bilimi üzerinde çalışmasının ona kazandırdığı şüpheci bakış açısı gibi pek çok etken sayesinde bilim ve felsefenin neredeyse tüm dallarına katkıda bulunmuştur.

Bir sonraki yazıda görüşmek üzere. Bilim sizinle olsun :).

Kaynakça:

  1. https://www.britannica.com/biography/Erwin-Schrodinger
  2. https://en.wikipedia.org/wiki/Erwin_Schrödinger

 

 

 

,

Mini Astronomi Öğretmen Semineri Nasıl Geçti?

Herkese merhabalar, ben İzmir FST ekibinden Mert, bu hafta sizlere 6 Ocak’ta İzmir’de gerçekleşen ve çok değerli insanların sunum yaptığı “Bir Yıldız, Bir Gezegen, Bir Uydu” isimli seminerden bahsedeceğim.

Etkinlik FENÖDER‘in(Fen Öğretmenleri Derneği) desteğiyle Bahçeşehir Koleji’nde gerçekleşti. Bu etkinliğin türevleri Türkiye’nin birçok ilinde öğretmenlerde temel astronomi bilgisi oluşturmak için yapılıyor ve yoğun ilgi üzerine İzmir içinde Mini AÖS adıyla yapılmaya başlandı.

Etkinliğin gerçekleştiği yeri bulmak benim için kolay olmadı, hatta yolda kayboldum diyebilirim fakat etkinlik başlamadan oraya varmayı başardım. Etkinlik alanının sınırına girer girmez saygıdeğer hocalar Prof. Dr. Zeynel Tunca, Prof. Dr. Serdar Evren ve Kubilay Akdemir gözüme çarptı ve kısa bir süre sonra ilk konuşma başladı.

“Güneş ve Güneş Sistemi” – Prof. Dr. Serdar EVREN

Sayın Serdar Hocamız etkinliğin sohbet havasında geçmesini istediğini belirtip konuşmasına başladı. Kendisinden uzun zamandır bir şeyler dinlemiyordum ve ne yalan söyleyeyim, özlemişim. İlk önce birkaç genel bilgi verdi ve ardından bizim için devasa bir hayat kaynağı olan Güneş’in bazı yıldızların yanında ne kadar küçük kaldığını gösteren bir görselle konuşmasına devam etti. İnsanların Güneş’i anlama çabalarını ve hayatlarına bir şekilde takvimlerle, mitlerle dahil ettiğini açıkladı. Daha sonra Güneş’in diferansiyel dönüşü, lekeleri ve Güneş’te gerçekleşen tepkimeler hakkındaki bilgileri bizlere aktardı. Dünya ve Yer’in farkını bilmiyordum, sayesinde öğrenmiş oldum; Yer, Jüpiter, Satürn, Mars gibi bir gezegen anlamında; Dünya, buradaki tüm canlı cansız her şeyi kapsayan ekosistem anlamındaymış. Kullandığı dosyaya buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.

Ardından Güneş gözlemi yapıldı.

Bir teleskobun önünde bir grup insan Güneş gözlemi yapıyor.

Serdar Hocanın sunumunda bahsettiği gibi Güneş’te hiçbir leke yoktu.

“Güneş, Yer ve Ay Etkileşimleri” – Prof. Dr. Zeynel TUNCA

Zeynel Hoca konuşmasına gökyüzü gözlemlerinin en verimli nerede yapılabileceğine değinerek başladı. Salonda TUG’a giden insanların olup olmadığını sordu ve büyük bir mutlulukla el kaldırdım, “seni biliyoruz” diye bir tepki aldım, mükemmeldi. Takımyıldızların bu güne kadar oluşum süreçleri üstünde duruldu ve izleyicilere yıldızlardan oluşan minik bir Rorschach Testi yaptı. Hareketin üzerinde bir süre duruldu, daha sonra ise coğrafya derslerinden hatırladığımız konular olan Dünya’nın günlük hareketi, yıllık hareketi gibi konulardan bahsedildi. Hocamız konuşmasının sonunda astrolojinin saçmalığına değindi ve konuşmasının bu kısmını “Biraz fizik.” diyerek gönül rahatlığıyla özetleyebiliriz.

“Yer ve Ay” – Prof. Dr Serdar EVREN

Tekrar Serdar Hoca, bu sefer Dünya’mızın büyüklüğünü anlattı ve Dünya’mızın neden mavi olduğu konusunda bizleri aydınlattı. Bunun sebebi mavinin ışık kırılması sonucunda daha çok saçılmasıymış. Atmosferimizin evrimi ve yanardağlardan bahsedildi; konuşmanın bu bölümü astronomiden daha çok jeolojiyi kapsıyordu. Gezegenleri nasıl gördüğümüz ve onların kendi yıldızlarından gelen ışığı yansıtma yüzdeleri verildi(Dünyamız için bu oran %30). Ekinoks ve gün sürelerinin her geçen yıl değiştiğinden bahsedildi. Sevgili uydumuz Ay gittikçe bizden uzaklaştığından dolayı 1 milyar yıl sonra Dünya’dan tam Güneş tutulması izlemenin mümkün olmadığı belirtildi.

“Tutulmaların Toplumlar Üzerine Etkileri” – Kubilay AKDEMİR

Kubilay Hoca sunumunu yapıyor, arkadasındaki tahtada tutulma avcıları logosu var.

Kubilay Akdemir sunumunu yaparken

İlk önce Kubilay Akdemir ve Tutulma Avcısı projesini özetlemek gerekirse: Dünya’nın çeşitli bölgelerinden gözükecek tutulmaları bulup o bölgeye giderek tutulmayı fotoğraflamak. Bunu neden yaptığını tutulmayı yaşarken hissetiği duygularla açıklıyor bizlere, “Bir bilimkurgu filminin içerisinde gibisiniz, güzel bir öğle vakti ve yavaşça güneş kayboluyor,  ardından yıldızlar çıkıyor.”.

Tutulmalara karşı olan tarihsel saygıdan ve inanışlardan bahsetti: Çin’de mutlak otorite olan bir kralın Güneş’i doğurup batırdığına inanılır ve bir gün Güneş tam gökyüzünün ortasındayken Güneş batar. İnsanlar kralın gücünü sorgulamaya başlar ve tutulmayı kraldan daha güçlü olan ejderha ile açıklarlar. Belirli dönemlerde insanlar ejderhaya olan saygılarını göstermek için çeşitli gösteriler yapar. Tutulmayı Ejder’in Güneş’i yemesi olarak görmüşler. Bir başka inanış ise İstanbul’un fethi sırasında bir tutulma gerçekleşmesi ve Osmanlı’nın bu olayın uğur olduğuna inanması, Bizans’ın tam tersi bir uğursuzluk olarak görmesi. En iyi örneklerden bir diğeri de Thales’in tutulma tarihini bilip bitmek bilmeyen bir savaşın sona ermesini sağlaması ve bunun sonucunda karşılıklı barışın sağlanmasıdır.

Kubilay Akdemir Çin’e bir tutulmayı gözlemek için gidişini anlatı. İnsanların tutulmalar için özel müzikler, ibadetler yapmasından bahsetti. İnsanların tutulmayı çekeceği için ona gösterdiği ilgiden bahsetti. Kulağa mükemmel geliyor değil mi? Fakat tutulma olmadan önce yağmurun başladığını ve tutulmayı çekemediğinizi düşününün. Bu onun başına geldi. Fakat yılmadı ve tutulma avlamaya devam etti. Yıllardır iç savaştan çıkmayan Sri Lanka’da gözlenecek bir tutulma vardı ve oraya gidecekti. Ülkede bir kaos ortamı var ve karşılıklı iki gruptan birsinin liderinin canlı yayında kafası kesilmiş, hem de sizin gelişinizden 1 hafta önce. Kendisinin orada çok sık denetimlere uğradığından bahsediyor(eliyle işaret ettiği bölgeye mayın taraması yapılması ve niceleri) ve askeri birliklerle bir şekilde gözlem yapma hazırlıklarına başlıyor. Kendisinin yanına ülkenin genel kurmay başkanı dahi geliyor ve “ejderha güneşi yemeye başladığında” savaş duruyor. İnsanlar gökyüzüne büyük bir hayretle bakıyor. Gerçekten bu hikayeleri dinlerken insanın tüyleri ürperiyor.

Söz dönüp dolaşıyor ve tutulmadan kısa bir süre sonra olan büyük acımız Marmara depremine geliyor. Kubilay Abi yanlış bilgi ve inanmanın farklarından bahsediyor. Bir insan bir konuyu yanlış bildiği taktirde değiştirebilir fakat inandığı taktirde sorgulama durur. Bu olay depremden sonra hiçbir bağlantısı olmamasına rağmen olayları tutulmaya bağlayan, aynı müteahhidin yaptığı evlerin neden yıkıldığını sorgulamayan, onlarca yılda bir gerçekleşen bir tutulma olduğunda farlarını açıp “bundan ne anlıyorsunuz” diyen insanlar doğuruyor.

Kendisi tüm bu tutulmayı izleme serüveninin zorluğunun bu işi güzel yaptığından bahsediyor. Gelecekte 1 saat içinde tutulma olan yere gidip gelmemizin bütün olayı yok edeceğinden bahsediyor. Yakın bir süre içerisinde İzmir’den ayrılacak ve yeni bir tutulma avlayacak. Umarım bu süreç istediği gibi gider. Böyle bir işle uğraşıp bizim gibi genç ufukları aydınlattığın için kendisine sonsuz teşekkür ediyorum.

Konuşmacılar çiçeklerle poz veriyor.

Zeynel Tunca, Kubilay Akdemir, Serdar Evren.

Etkinlikte emeği geçen saygıdeğer konuşmacılara, salonu temin eden Bahçeşehir Koleji’ne ve düzenleyen FENÖDER’e FST adına teşekkürlerimi sunuyorum.

Daha Fazlası İçin;

,

Stephen Hawking Kimdir?

Merhaba sevgili FST okurları, ben Eric Rose. Bu yazıda, 8 Ocak tarihinde 76 yaşına giren ve herkesin günlük bilim haberlerini takip etmeseler de bir yerlerde mutlaka adını duyduğu teorik fizikçi Stephen Hawking’in hikayesini anlamaya ve anlatmaya çalışacağım.

Sitemizi kurduğumuzdan beri ele aldığımız her bilim insanın içinde Stephen Hawking’in yerinin ayrı tutulması gerektiğini düşünerek bu yazıyı hazırlamaya gönüllü oldum. Bu, onun yaptığı bilimsel atılımlara hayranlığım kadar tüm zorluklara rağmen nasıl hayallerini sürdürdüğünü anlatmak istememle de ilgili. Bu yüzden yazımın bazı kısımlarını onun bilimsel başarıları kadar önemli olan hayata karşı başarılarına ayıracağım.

Hikayesi 8 Ocak 1942 tarihinde İngiltere’nin Oxford şehrinde başladı. Babası bir biyoloji uzmanıydı ve mezun olduğu üniversite ise Oxford Üniversitesi’ydi. Oğlunun da bu üniversitede eğitim alması gerektiğine inanıyordu ancak aile bütçesinin kısıtlı olması nedeniyle oğlunun önündeki tek seçenek Oxford Üniversitesi’nin hazırladığı burs sınavına girmek ve başarılı olmaktı. Burs sınavı teorik sınavın yanında üniversite hocalarının mülakatını da kapsıyordu. Bu mülakatın nedeni öğrencileri yakından tanımaktı. Stephen Hawking teorik sınavdan ve verdiği zeki yanıtlarla da mülakattan geçerek birinci derecede bursa sahip olarak Oxford Üniversitesi’ne girdi. O zamanlar babasının okumasını isteği alan olan biyolojiden hoşlanmazdı. Kendi isteği olan matematik bölümü de Oxford Üniversitesi’nde bulunmadığı için  üniversitenin fizik bölümüne kayıt oldu. Üç yıl sonra doğa bilimlerinde birinci sınıf onur madalyasıyla ödüllendirildi. 1962 yılından Oxford’dan mezun olan Stephen Hawking, tutkunu olduğu evrene dair araştırmalar yapmak için Oxford Üniversitesi’ni bırakarak Cambrige Üniversitesi’ne geçti.

Oxford Üniversitesi’ndeki son yıllarında nadir olarak meydana gelen istemsiz kasılma ve tutulmaları giderek şiddetlendi ve henüz 21 yaşındaydı. Cambrige Üniversitesi’ne geçtiği ilk yılda zaman zaman meydana gelen takılıp düşme olayları sıklıkla tekrarlanmaya, hatta ayakkabı bağlarken bile zorlanmaya başladı. Arkadaşları ve hocaları bunu fark etmese de tatil için gittiği ailesinin yanında hastaneye götürüldü ve gerçekle yüzleşti. 20’lı yaşlarının başında Amyotrofik Lateral Skleroz(ALS) hastalığına yakalanmıştı. Motor nöronların zamanla yüzde seksenini öldürerek sinir sistemini felç eden ancak beynin zihinsel faaliyetlerine dokunmayan bu hastalık, Hawking’i tekerlekli sandalyeye hapsetti. 1985 yılında ise konuşma yetisini kas sistemlerinin iflasıyla birlikte tamamen kaybetti. O tarihten beri Stephen Hawking sağ yanağındaki ufak bir kas hareketinin yardımıyla bilgisayar aracılığı ile yazı yazarak konuşabiliyor. ACAT adlı kaynak yazılımını kullanan Stephen Hawking yanağının çalışan kaslarını kullanarak yazılımı kullanabiliyor. ACAT yazılımı tablet ekranındaki her pikseli satır satır ve sütun sütun tarayarak istediği harfi seçiyor, düşüncelerini bu sayede kolayca yazıya dökmesini sağlıyor. ACAT yazılımının kapasitesi 2600 kelime civarındadır. Sağlıklı ortalama bir insan kapasitesi ise 2500 kelime civarı olduğunu düşünürsek Stephen Hawking’in kendini ifade etmekte eksiklik yaşamadığını söyleyebiliriz. Bir sunumunda hastalığının kendini nasıl hissettirdiği sorulduğunda Stephen Hawking’in cevabı söyleydi;

‘’Hastalığımın beni engellediğini sanabilirsiniz ancak bu durumum çoğu zaman arkadaşlarım arasındaki sıradan konuşmalara katılmamı engelliyordu. Ben de sessiz aklımın içinde, sınırsız evreni düşlüyordum. Bu, bugün ait olduğum yere gelmemin nedenidir.’’

1973’te Gökbilim Enstitüsü’nden ayrılarak  uygulamalı matematik ve kuramsal fizik bölümüne geçti. 1979’ta  matematik bölümünde Lucasian matematik profesörü oldu. Bu kürsü 1663 yılında üniversite parlemanto üyesi Henry Lucas tarafından kuruldu ve bu ünvana ilk olarak Isaac Barrow, daha sonra da 1669’da Isaac Newton sahip olmuştu. Stephen Hawking 1979 yılında emekli olana dek bu ünvanda kaldı. Günümüzde Albert Einstein’den sonra gelen en büyük teorik fizikçi olarak anılmaktadır(Isaac Newton prizma deneyleri ve gözlem matematiğiyle Deneysel Fizikçi olarak anılır.).

 

 

Kitaplı bir odada uzaklara bakan Stephen Hawking

Stephen Hawking 1989 yılında Cambrige Üniversitesi’nde…

 

Bilimsel Çalışmaları

Temel çalışma alanı evrenin prensipleri üzerinedir. Roger Penrose ile birlikte Albert Einstein’in uzay-zamanını(Space-time) kapsayan Genel Görelilik Kuramı’nın genelleştirerek Her Şeyin Teorisi’ne giden yolun açılmasının gerektiğini düşünerek bu alana yoğunlaştı. Tekillik(Singularity) Teorisi bu amaçla ortaya kondu. Buna göre tekillik nedir?

Sorunun cevabı sonsuz kütleyi; son derece küçük bir alanda tutan tek boyutlu bir nokta olmasıdır. Tekillik içinde yerçekimi teorik olarak sonsuza ulaşır ve uzay-zamanı sonsuz şekilde büker. Tekillik noktasında bilinen fizik kuralları tamamen kaybedilir. Bu çalışmayla Roger Penrose ve Stephen Hawking Tekillik noktasını kanıtlayarak Büyük Patlama Teorisinin’nin öne sürdüğü büyük patlamadan önce evrenin bir tekillikten ibaret olduğunu öne sürmüşlerdir. S. Hawking bir diğer çalışması olan Hawking Radyasyonu’nu ise söyle açıklar:

Kara delikler birbirinin zıttı olan  negatif ve pozitif atomları ayrıştırıyor ve farklı davranışlara sokuyordu. Bir kara delik negatif atomları kendine çekerken pozitif atomları ise itiyordu. Bu, pozitif atomların saf enerjiye dönüşümüne kadar enerji üretmesini sağlıyordu. Bu enerji yüzünden tekilliğe dik bir açıyla gözlemlenen ışımalar Hawking Işıması olarak adlandırıldı.

 

Sunum yaparken arka fonda nöronlarla zenginleşen bir sahne ve tam önünde de Stephan Hawking duruyor.

2016 Yıl Newyork’ta gerçekleşen konuşmasından…

 

Stephen Hawking’in küçük bir sözüyle bu yazının sonlanması yerinde olacaktır:

 

‘’Galileo’nun tam 300. yıl dönümünde doğdum. Ayaklarınıza değil gökyüzüne bakın. Gördüğünüz şeylerin mantığını anlamaya çalışın. Evrenin neden var olduğunu düşünün, meraklı olun.’’

 

İYİ Kİ DOĞDUN HAWKİNG!

 

Aldığı Ödüller

  1. Adams Prize (1966)
  2. Eddigton Medal (1975)
  3. Maxwell Medal and Prize (1976)
  4. Heineman Prize (1976)
  5. Hughes Prize (1976)
  6. Ras Gold Medal (1985)
  7. Albert Einstein Medal (1979)
  8. CBE (1982)
  9. Wolf Prize  in Physics (1988)
  10. Prince of Asturias Award (1989)
  11. Copley Medal (2006)
  12. Fundamental Phyiscs Prize (2012)
  13. BBVA Foundation  Frontiers  of Knowledge Awards (2015)

Kaynakça

,

Max Born Kimdir?

Merhaba sevgili FST okurları, ben İrem. Bu yazımda bilim dünyasına birçok katkıda bulunmuş Nobel Ödüllü bir bilim insanı, Max Born’dan (1882-1970) bahsedeceğim.

Max Born'un yan profilden çekilmiş bir fotoğrafı, takım elbise giymiş, kafasının ortası kel bir adam.

Max Born

Alman matematikçi ve fizikçi Max Born; anatomist ve embriyolog olan Profesör Gustav Born ve Silezyalı fabrikatör bir ailenin mensubu Margarethe Born’un (Kaufmann) iki çocuğundan biri olarak 11 Aralık 1882’de, Breslau’da dünyaya geldi. Breslau’daki König Wilhelm’in Gymnasium‘unda (Almanya’da bulunan, öğrencileri üniversiteye hazırlayan lise üstü seviyedeki bir okul.) eğitim aldıktan sonra öğrenim hayatına Breslau, Heidelberg, Zurich ve Göttingen üniversiteleriyle devam etti. Daha sonra çalışmalarında etkili olacak matris hesabı ile Breslau’da tanıştı. İleri düzey matematikle tanışması ise Zürich Üniversitesi’nde Hurwitz’ten aldığı eliptik fonksiyonlar dersi sayesinde gerçekleşti.

Öğreniminin ikinci aşamasında ağırlıklı olarak matematik okudu. Bu sırada tanışmış olduğu dönemin parlak matematikçilerinin (Klein, Hilbert, Minkowski, Runge) Born’un matematik bilgi ve becerisine büyük katkıları oldu. Aynı zamanda Schwarzschild’den astronomi, Voigt’den fizik eğitimi aldı.”Elastik Çizgilerin Kararlığı” adını taşıyan çalışmasıyla Göttingen Felsefe Fakültesi Ödülü‘ne layık görüldü. Aynı çalışma ile 1907 yılında Göttingen Üniversitesi’nden doktor unvanıyla mezun olduktan sonra Larmor ve J.J Thomson ile çalışmak üzere kısa süreliğine Cambridge’e gitti. Breslau’ya döndüğü 1908-1909 yılları arasında Lummer ve Prinsheimle ile birlikte görelilik teorisi üzerine çalıştılar. Bu süre zarfında Göttingen Üniversitesi’nde fizik doçentliğine atandı. 1914’te Max Planck’ın çağrısı üzerine Berlin Üniversitesi’nde ders vermeye başlayan Born’un bu görevi I. Dünya Savaşı sebebiyle çok kısa sürmüş olsa da Einstein ile Born arasında ömür boyu süren bir dostluğun kurulmasını sağladı.

1919-1921 yılları arasında Frankfurt Üniversitesi‘nde profesörlük yaptıktan sonra, Göttingen Üniversitesi’nden gelen çağrı ile Fizik Enstitüsü’nün yöneticiliğini üstlendi. Enstitü’nün kuramsal fizik bölümünün başına geçerek deneysel fizik bölümünü James Frank’a bırakan Born; asistanları Heisenberg, Fermi ve Pauli ile kuantum teorisi üzerine çalışmaya başladı. II. Dünya Savaşı’na uzanan bu 10 yılda pek çok fizikçinin yetişmesine önderlik etti ve Enstitü’yü kuramsal ve deneysel fiziğin merkezi haline getirdi.

Hitler’in iktidara geldiği dönemde birçok bilim insanı gibi Max Born da görevinden uzaklaştırıldı. 1933 yılında Cambridge‘de 2 yıl süreli görevine başladı. 1935-36 yılları arasında Bangalore’de Hint Enstitüsü’nde altı ay geçirdi ve burada Sir Raman’la çalıştı. Fizik felsefesi üzerine çalışmaları da bulunan Born, 1936’dan 1953’e kadar görev yapacağı Edingburgh Üniversitesi‘nde Tait doğa felsefesi profesörü olarak çalışmaya başladı. Üniversite, kendisine 17 yıl boyunca birçok ülkedeki üniversiteleri ziyaret etme ve çalışmalarını sunma kolaylığı da sağlamıştır.

1953’te emekliliğe ayrılıp ülkesine dönerek Bad Pyrmont’a yerleştiği sırada, kuantum mekaniği araştırmaları sayesinde W. Bothe ile birlikte 1954 Nobel Fizik Ödülü’nü paylaştı ancak bu ödül, kimi zaman olduğu gibi aslında çok daha önce yapılmış çalışmalara duyulan saygının bir ifadesiydi. Görelilik, atom ve katı-hal fiziği, matris mekaniği, kuantum mekaniği, optik ve akışkanların kinetik teorisi gibi fiziğin birçok dalında önemli çalışmaları olan bu bilim insanı 5 Ocak 1970 tarihinde Göttingen’de yaşama veda etti.

Konferansta çekilmiş, 27 fizikçiyi barındıran bir fotoğraf. Arka sıra, sağdan sola: Auguste Piccard, Emile Henriot, Paul Ehrenfest, Édouard Herzen, Théophile de Donder, Erwin Schrödinger, Jules-Émile Verschaffelt, Wolfgang Pauli, Werner Heisenberg, Ralph Howard Fowler, Léon Brillouin. Orta sıra, soldan sağa: Peter Debye, Martin Knudsen, William Lawrence Bragg, Hendrik Anthony Kramers, Paul Dirac, Arthur Compton, Louis de Broglie, Max Born, Niels Bohr. Ön sıra, soldan sağa: Irving Langmuir, Max Planck, Marie Skłodowska Curie, Hendrik Lorentz, Albert Einstein, Paul Langevin, Charles-Eugène Guye, Charles Thomson Rees Wilson, Owen Willans Richardson.

Ekim 1927’de ”Elektronlar ve Fotonlar” üzerine yapılan beşinci Solvay Uluslararası Konferansı’nda dünyanın önde gelen fizikçilerinin yer aldığı önemli bir kare yakalandı. Bu görselde orta sırada sağdan ikinci olarak yerini alan kişi Max Born’du.

Bilime Katkıları:

  • Kristallerin yanı sıra kristal ağlarındaki titreşim olaylarına önemli açıklamalar getirdi ve katı hal fiziğine yeni boyutlar kazandırdı.
  • Kimyasal bağların elektron yapısını açıkladı ve katı cisimlerin esneklik özelliklerini hesapladı.
  • Atomların serbest yolları üzerinde deneysel çalışmalar yaptı ve çalışma arkadaşlarıyla birlikte, Bohr atom modelinin yetersizliğine kanıt olabilecek önemli bulgular elde etti.
  • Kuantum mekaniğini kullanarak atomsal çarpışma olaylarını inceleyip hareketli cisimlerin maddesel ve dalgasal özelliklerini bir yaklaşıma bağladı (Born Yaklaşımı).
  • W. Heisenberg’in düşüncelerinden yola çıkarak kurduğu “Matrisler Mekaniği” ile atomların spektroskopik yapılarının açıklanmasına büyük kolaylık getirdi.

Yapıtlar:

  • Kristal Örgüler Dinamiği, 1915
  • Katıların Atom Kuramı, 1923
  • Atom Dinamiğinin Problemleri, 1926
  • Optik, 1933
  • Atom Fiziği, 1935
  • Durmak Bilmeyen Evren, 1936
  • Kristallerin Örgü Dinamiği, 1954
  • Einstein’ın Görelilik Kuramı, 1962
  • Neden ve Rastlantının Doğal Felsefesi, 1965
  • Yaşamım ve Görüşlerim, 1968

Ödüller ve Onurlar:

  • 1934 – Cambridge Stokes Madalyası
  • 1939 – Royal Society üyeliği
  • 1945 – Edinburgh Royal Society MacDougall-Brisbane Madalyası
  • 1945 – Edinburgh Royal Society Gunning-Victoria Jubilee Ödülü
  • 1948 – Max Planck Medaille der Deutschen Physikalischen Gesellschaft
  • 1950 – Londra Royal Society Hughes Madalyası
  • 1953 – Göttingen kentinin fahri vatandaşı
  • 1954 – Nobel Fizik Ödülü, ödül ‘dalga fonksiyonunun istatistiksel yorumlanması ve kuantum mekaniğinin temeli’ araştırması üzerine verildi.
  • 1956 – Uluslararası Hukuk, Münih Hugo Grotius Madalyası
  • 1959 – Alman Federal Cumhuriyeti Liyakat Nişanı
  • 1972 – Max Born Ödülü, Alman Fizik Derneği ve Fizik İngiliz Enstitüsü tarafından oluşturuldu. Bu ödül yıllık olarak verilmektedir.
  • 1991 – Max-Born-Institut für Nichtlineare Optik und Kurzzeitspektroskopie Enstitü Max Born onuruna adlandırılmıştır.

Kaynakça:

  1. https://tr.wikipedia.org/wiki/Max_Born
  2. https://www.nobelprize.org/nobel_prizes/physics/laureates/1954/born-bio.html
  3. https://www.nobelprize.org/nobel_prizes/physics/laureates/1954/born-photo.html

 

,

İlkel Atmosferden Bir Esinti: Harold Urey ve Miller-Urey Deneyi

Merhaba FST’nin değerli takipçileri, ben Beyza :). Bugün yazımda sizlere atom bombasının bulunmasında önemli bir rol oynayan ve Nobel Kimya ödülünü kazanan, önemli bir kimyager olan ve bugün ölüm yıldönümü olan Harold C. UREY’den bahsedeceğim.

Harold Clayton Urey, 28 Nisan 1893 tarihinde Walkerton, Indiana’da doğdu. Annesi Samuel Clayton, babası Cora Urey’dir. Babası hem öğretmen hem de papazdı. Ne yazık ki Urey henüz altı yaşındayken babası hayatını kaybetti. Ünlü kimyagerin annesi, babasının ölümü üzerine başka bir papazla hayatını birleştirdi.

Harold liseden mezun olduktan sonra, devlet okullarında 3 sene boyunca eğitmenlik yaptı. Bu süreçten sonra ise Montana Üniversitesi’nde Zooloji üzerine yüksek lisans eğitimine başladı. Buradan da mezun olduktan sonra 2 yılını kimya çalışmalarına ayırdı ve Montana Üniversitesi’ne kimya dalında çalışmak için geri döndü. 1921 yılında  Kaliforniya Üniversitesi’nde fiziksel kimya alanında, Profesör Lewis’in altında çalışmak üzere, doktora programına katıldı. 1923 yılında da doktora programını tamamladı. Sonraki yıllarda Profesör Niels Bohr’un Teorik Fizik Enstitüsü’nde çalıştı. Amerika’ya geri dönüşü, Johns Hopkins Üniversitesi’nin Kimya Bölümü’nde çalışmaya başlamasıyla oldu. 1929’da  Columbia Üniversitesi’ne atandı ve 1934 yılında profesör oldu. 1940-1945 yılları arasında Columbia Üniversitesi’nde savaş ve atomik bomba araştırmalarını yönetti. 1945 yılında nükleer araştırmalar yapmak üzere Enstitü’yü Chicago Üniversitesi’ne taşıdı. Profesör Urey’in önceki çalışmaları şöyledir: entropi, diatomik gazlar, atomik yapı problemleri, moleküllerin yapısı ve absorbsiyon(emme) spektrumu. 1931 yılında, sıvı hidrojenin kademeli damıtılmasıyla ağır hidrojen izotoplarının yoğunlaştırılmasını keşfetti. Bu keşif döteryum elementinin keşfine ve Nobel Kimya Ödülü‘nü almasına önderlik etti. 5 Ocak 1981’de hayata gözlerini yuman Urey’in önemli ve kesinlikle ilginizi çekebileceğini düşündüğüm bir  deneyi var, Urey-Miller Deneyi .

Urey-Miller deneyinin amacı, atmosferin ilk hallerinin şu anki haliyle aynı olup olmadığını görebilmektir. Deneyi Carl Sagan’ın ağzından dinleyelim, ”Protein ve nükleik asitlerin kullanılmadığı bu deneyde, daha ilkel safhaları düşünülüp ele alınabilmesi için başka gazlar kullanıldı. Peki ya deneyde oksijen kullanılsaydı ne olurdu? Eğer oksijen kullanılsaydı, deney başarısız olurdu. Bunun nedeni, oksijen günümüzde var olan bir element ve bu element, bitkiler yardımıyla oluşmakta. İlk oluşumda ise bitkiler henüz bulunmadığı için oksijeni de kullanmak doğru olmayacaktı. 4 milyar yıl önce Dünyamızda hidrojence zengin olan gazlar, uçup uzaya karışmıştır. Metan, amonyak, su buharı gibi gazlar bu yüzden kullanılmıştır. Başlangıç gazları toplandıktan sonra, ilkel Güneş’i taklit etmek için UV ışınımı verilebilirdi fakat onun yerine bu deneyde gazlar ilkel atmosferdeki gibi şimşeklerlerle kıvılcımlandırıldı. Deney uygulandıktan birkaç saat sonra, proteinlerin ve nükleik asitlerin yapıtaşları olan organik moleküllerce zengin bir pigment, reaksiyon kabının iç kısmında ilginç kahverengi izler oluşturdu. Bu yapıtaşları uygun koşullarda birleşerek, proteinleri ve nükleik asitleri yapmak üzere molekülleri oluştururlar. Bu nükleik asitler kendilerini de kopyalayabilmektedir. Ayrıca, bu deneyde kullanılan gazlar yalnızca Dünya’ya ait olmayıp tüm evrende bulunabilen gazlardır. Bu tür reaksiyonlar belki de meteorlardaki aminositleri ya da yıldızlararası boşluktaki organik materyali de açıklıyor. Bu tür kimyasal reaksiyonlar, Samanyolu Galaksisi’nde yer alan milyarlarca dünyada da gerçekleşmiş olabilir.”

Reaksiyon kabı ve kabın iç kısmında oluşan kahverengi izler.

Bu deney, kimyasal evrimin oluşumunu denemek üzere, dünyanın ilk zamanlarındaki koşullarına benzetilerek yapılan bir deneydi. Deneyin sonucu bize gösteriyor ki, günümüz koşulları Dünya’nın ilk zamanlarında varolduğu düşünülen koşullara hiç benzememektedir.

Bilime katmış olduğu bazı şeyleri kısaca özetleyecek olursak:

  • 1931 yılında, sıvı hidrojenin kademeli damıtılmasıyla ağır hidrojen izotoplarının yoğunlaştırılmasını keşfetti. Bu keşif döteryum elementinin keşfine önderlik etti.
  • E. W. Washburn ile birlikte, hidrojen izotoplarının ayrılması için elektrolitik bir metot geliştirdiler. Bunun özelliklerini, özellikle de hidrojen ve döteryumun buhar basıncını ve değişim reaksiyonlarının denge sabitlerini ayrıntılı bir şekilde araştırdılar.
  • Uranyum izotoplarının ayrılması üzerine de çalıştı.
  • Paleotermlerin ölçülmesi, gezegenin kökeninin araştırılması ve dünyanın kökenindeki kimyasal problemler üzerine araştırmalar yaptı.
  • “Atomlar, Moleküller ve Quanta” ve “Gezegenler” adlı kitaplarının yanı sıra birçok makale yayımlamıştır.

Yeni bir yazıda görüşmek dileğiyle, bilimle kalın! 🙂

Kaynakça; inovatifkimyadergisi.com, Wikipedia, “Yaşam Nasıl Başladı?” (Carl Sagan)

Sözcüklerin Rengini Görmek: Sinestezi Nedir?

Merhaba sevgili okurlar, ben Mert. FST çatısı altında düzenli bir şekilde yazılar yazıp size en iyi şekilde sunmaya çalışacağım. Bugün sizlere oldukça ilgimi çeken ve sizinle paylaşmak istediğim bir konudan bahsedeceğim: sinestezi.

Güzel geçen bir gününüzde keyfinize keyif katmak için müzik dinlemek istediniz ve eğlenceli bir çalma listesi açtınız ya da yeni bir kitap okuma kararı aldınız. Her şey çok güzel, peki müziğinizi dinlerken gözleriniz bir renk akışı görüyor mu? Kitabın siyah beyaz sayfaları arasında parlayan renkli kelimeler görüyor musunuz? Annenizin yaptığı kahvaltının kokusu sizin kulaklarınızda Smoke On The Water olarak çınlıyor mu? Büyük bir olasılıkla hayır, fakat sinestetik insanlar hayatı böyle algılıyor.

Sinestezi kelimesi Yunanca syn “birlikte” (biyoloji derslerinden hatırladığınız sinaps sözcüğü ile aynı köke sahip) ve aisthesis “algı, duyum” kelimlelerinin birleşmesi sonucu “synaesthesia” olmuştur. Basit bir anlatımla renkleri duyup sesleri koklayabilen, şekillerin tatlarını bilenler de diyebiliriz.

İki çeşidi bulunmakta: Doğuştan gelen ve nedeni bilinmeyen ya da sonradan gelen. Genellikle sonradan gelen sinestezi başka hastalıkların belirtisi oluyor. Örnek vermek gerekirse, epilepsi hastalarında bu şekilde duyular arası geçişler gözlenebiliyor. Doğuştan gelenin ise sebebinin ne olduğu tam bilinmemekle beraber ortalama 25.000 kişinin birinde gözüküyor. Bildiğimiz kadarıyla sinesteziye yatkın bir insan tipi yok fakat kadınlarda daha fazla görülmesi bu durumun X kromozonları üzerinde taşınma ihtimalini akla getiriyor. Bugüne kadar babadan kıza, anneden kıza, anneden oğula geçtiği gözlenirken babadan oğula geçtiği gözlenmemiş. Ayrıca çeşitli kimyasalların kullanımı (LSD vb.) veya kafaya alacağınız bir darbe kısa süreli sinestezi geçirmenize sebep olabilir.

Sinestezi konusu ilk kez ünlü liberal filozof John Locke ele almıştır ve uzun yıllar boyunca ondan başka bu konuyu kaleme alan birisi olmamıştır. Bunun sebebi konunun özel bir konu olması ve konuyla ilgili bilimsel bir inceleme yapılamamasıdır. Nörolog Dr. Richard E. Cytowic’in“Duyuların Birliği” ve “Şekilleri Tatmış Adam” kitaplarıyla birlikte bu konuya olan ilgi tekrar artmıştır.

Sürreal çalışılmış, karmaşık, aşırı sembolik bir resim.

Wassily Kandinsky/ Composition, VII, 1913

Sinestetik insanların matematik yeteneği diğer insanlara göre daha kötü oluyor fakat bunun karşılığında inanılmaz bir hayal gücüne sahip oluyorlar. Biliyoruz ki sanat tarihi, sinestezinin verdiği ilhamla parlayan onlarca yıldız isim içeriyor. Bunlardan birisi ünlü şair Arthur Rimbaud. Kendisi okuduğu kitaplarda görüğü renklerden bahseder, dolayısıyla şiir dünyasında sembolizmin en iyi temsilcilerinden birisi olmasına şaşırmamalı. Diğer sanatılardan da ünlü roman yazarı Vladimir Nabokov, klasik müzik bestecisi Scribain ve ressam Kandisky‘i örnek verebiliriz.

Sanatsal kabiliyetler dışında sinestetik olmanın başka avantajları da var:  Sayıları beyinlerine kaydettikleri için bizim görmekte zorlandığımız detayları kolayca fark edebiliyorlar, ayrıca görme engelli bir sinestetiğin günleri renklerle özleştirip hayatını kolaylaştırdığını iddia ettiği bir gerçektir.

Normal insanların ve sinesteziye sahip olan insanların sayıları nasıl gördüğünü gösteren bir şema

Normal bir insan bu farkı zorlukla görürken sinesteziye sahip birisi böyle görmektedir

Tüm bu farklılıklara rağmen sinestezi bir hastalık olarak değil doğanın bize sunduğu bir hediye olarak görülmektedir.

Bilimle kalın.

Kaynaklar

  • TUBITAK Bilim ve Teknik Dergisi Psikoloji Mayıs 2007 Sayısı
  • Wikipedia