, , ,

Deniz Gülbaharlı ile Söyleşi

Merhaba sevgili okurlar, ben İrem. Bir arkadaşım aracılığı ile tanıştığım ve sizin de tanımanızı istediğim, çok sevgili Deniz ile bir söyleşi gerçekleştirdik.  Kendisi çok başarılı olmakla birlikte, gerçekleştirdiği sosyal sorumluluk projeleri ile ilham kaynağı bir insan. Deniz, Microsoft-Teknolojinin Kadın Liderleri, Geleceğin Teknoloji Yıldızı Ödülüne  ve Genius Olimpiyatları Fizik Kategorisi Dünya İkinciliği başta olmak üzere 8 yarışmada daha dereceye sahip.

Yarışmalar, proje girişimleri ve proje disiplini, yazılım gibi daha birçok konuyu konuştuğumuz bu yazıya daha yakından bakacak olursak;

1- Merhaba Deniz, öncelikle bana vakit ayırdığın için teşekkür ederim. Bize kendinden biraz bahseder misin?

Merhaba İrem! Ne demek, ben bana vakit ayırdığın için teşekkür ederim asıl. 18 yaşındayım, yazılım ve elektronikle ilgileniyorum. Türkiye’nin dört bir yanında atölye çalışmaları yapıyorum. Aynı zamanda İstanbul Teknik Üniversitesi’nde tam zamanlı bir araştırma stajyeriyim. Boş zamanlarımda, yeni şeyler öğrenmekten, su sporları yapmaktan ve film izlemekten hoşlanırım.

2- Birçok dereceye sahip olduğunu biliyoruz. Peki, katıldığın yarışmalar ve sahip olduğun projeler nelerdir?

11. sınıfta geliştirdiğim ‘’Bluetooth Low Energy ile Metrodan Hızlı Geçiş Sistemi’’  adlı projem ile Amerika’da Genius Olympiad yarışmasına katıldım ve 2.’lik elde ettim. 12. Sınıfta geliştirdiğim Mars kolonileri için radyasyon koruması sağlamayı amaçlayan projem ile de TÜBİTAK Türkiye 2.’liği, NASA AMES ve National Space Society tarafından düzenlenen Space Settlement Design Contest 1.’liği ve ESA tarafından düzenlenen Odysseus Space Contest 1.’liği aldım. Bunların yanında Microsoft ve KAGİDER’in düzenlemiş olduğu Teknolojinin Kadın Liderleri Ödülleri’nde Geleceğin Teknoloji Yıldızı ödülünü kazandım. Şimdi ise Intel ISEF 2018’de Türkiye’yi temsil etmek için hazırlanıyorum.

Deniz, Mars kolonisinde radyasyonu engelleyecek bir kalkan tasarladığı projeyi standında sunmak üzere hazırlanmış. Masanın üstünde bir maketi var, arka planda duvarlarda, posterler ve proje ile ilgili görsel modellemeler alt alta düzenli bir şekilde sıralanmış. Fuar alanı gibi görünüyor. Görselde sadece Denize ayrılan kısmı görebiliyoruz. Deniz masanın yanında, kameraya bakarak gülümsüyor. Deniz, kapüşonlu gri kazağı, kıvırcık yarı toplanmış kumral saçları ile gülümserken son derece rahat ve mutlu görünüyor.

48. TÜBİTAK Liseler Arası Araştırma Projeleri Yarışması’nda.

3- Tebrik ederim! ISEF 2018’de de en iyi şekilde temsil edeceğini düşünüyorum. Tecrübelerine dayanarak sormak istiyorum, bir yarışmaya katılmadan önce dikkat edilmesi gereken bazı noktalar olduğunu düşünüyor musun? Varsa bunlar nelerdir?

Tabii, projenin sağladığı toplumsal fayda, taşıdığı bilimsel değer ve özellikle mühendislik alanı için uygulanabilirliği çok önemli. Bunun yanında yarışmalarda projenizi iyi sunmalısınız. Benim bu yönde verebileceğim en büyük tavsiye çalışmaktan zevk aldığınız bir alanda proje geliştirmeniz. Oldukça araştırma yapmanız, bir proje ile aylarca uğraşmanız gerekiyor. Bu süreçte istekliliğinizi yitirmemelisiniz. Sevdiğiniz bir alanda çalışırsanız bu süreç zorlu olduğu kadar eğlenceli de oluyor.

Mars Kolonisinde anlık kozmik radyasyon dalgalarını tespit ederek o konuma yönelen bir kalkan tasarlayan Deniz'in TÜBİTAK'ta sunduğu maketin yakın çekimi. Toprak bir yüzey üzerinde, küçük çanaklar ve yarım küre şeklinde koloniyi temsil edecek maketler fotoğraf karesinin içindeler.

Kozmik radyasyonlara karşı otomatize kalkan projesinin maketi.

4- Bir proje ortaya çıkarmadan önce, o fikri bulmak zor bir iş. Sence, fikir balığı nasıl yakalanır? Hangi aşama ile başlanmalı?

Her bilimsel çalışma bir soru ile başlıyor. Bu soru çok genel veya spesifik olabilir. “Nasıl balık çiftliklerini daha çevre dostu yapabiliriz?” de “Görme engelli bireylere nasıl yardım edebilirim?” de başlamak için iyi sorular. Sonra bir cevap üretmek de, proje fikriniz oluyor. Daha sonrasında da bu projenin yapılıp yapılmadığını araştırmak, ilk aşamayı oluşturuyor. Mesela benim ’Bluetooth Low Energy ile Metrodan Hızlı Geçiş Sistemi’ proje fikrimin çıkış noktası,  akbilimi sürekli evde unutuyor olmamdı.

5- Yer aldığın projelerde bir ekip miydiniz yoksa yalnız mıydın? Ekip üyelerinin sorumluluk bilincinde olması gerektiğini düşünüyor musun?

Proje geliştirmek uzun ve zorlu bir süreç. Takım arkadaşlarının sorumluluk sahibi olmaları gerektiği gibi iletişimlerinin de sağlıklı olması çok önemli. Ben yalnız daha rahat çalıştığımı düşünüyorum, yaptığım işin tam kontrolünde olmak beni daha güvende hissettiriyor. Bu sebeple yalnız çalıştım. Ekiple çalışmanın da yalnız çalışmanın da kendilerine göre artıları var tabii. Kişiden kişiye değişen bir şey.

Denizin NASA'ya gönderdiği bu görsel bilgisayar çizimi. Mars yüzeyi kahverengi toprak. Denizin önceki projesinde yer alan kalkan var. İki astronot camekanlar içindeki sebzelere bakıyorlar hemen sollarında tekerlekli bir Mars aracı var.

Marsta bir gün. Deniz Gülbaharlı’nın NASA’nın bir yarışmasında birinci olan çizimi.

6. Projenin ilerleme sürecinde uygulanması gereken bir proje disiplini olduğunu düşünüyorum. Proje disiplinin sana göre tanımı nedir?

Düzenli çalışmak ve erken başlamak özellikle lise öğrencisi iken proje geliştirildiğinden çok önemli, tamamen katılıyorum. Bence proje disiplini, planlı ve programlı çalışmayı gerektiriyor. Ben programlı çalışma konusunda çok iyi değildim ve bir masa takvimi edinip tüm son başvuru tarihlerini, neyi ne zaman tamamlamam gerektiğini işaretlemiştim. Erken başlamak ve düzenli ilerlemek aynı zamanda projenizi ve başvuru materyallerinizi geliştirecek daha çok zaman veriyor.

7- Sence neden başarılı oldun? Başarısız olduğun zamanlar da oldu mu, başarısızlık sence nasıl karşılanmalı?

Başarısız olduğum zamanlar çok oldu. Hatta ilk projem bir yarışma dışında her yerden reddedilmişti. Başarısızlıkları kişisel algılamamak, çalışmaya devam etmek gerekiyor.  Umudunuzu kaybetmemeniz önemli. Bununla birlikte; şans, azim ve tutku başarılı olmamı sağlayan faktörler. Yani, sevdiğim alanlarda çalışmam, karşılaştığım zorlukların ve yenilgilerin üzerinden gelmem etkili oldu ama şansın da çok önemli bir faktör olduğunu unutmamak gerek.

''GENIUS Olympiad'' tanıtımı yapan afişin önünde Türkiye'den katılan 4 yarışmacı ve yarışmacıların hemen önlerinde tutmuş oldukları Türk bayrağı var. Kameraya bakarak gülümsüyorlar. Deniz soldan birinci sırada. Deniz çiçek desenli bir elbise giyiyor, yanındaki kişi kırmızı, üzerinde İstanbul yazan kısa kollu bir tişört giyiyor. 3. kişi beyaz yakalı kısa kollu tişört giyiyor. Dördüncü kişi ise gömlek kravat ve ceketiyle, ciddi bir duruş sergiliyor. Sahip oldukları minyon yüzler ile lise öğrencileri olduklarını düşündürüyorlar karşı tarafa. Aynı zamanda yarışmanın sonuna gelmiş olmaları sebebiyle yorgun ve mutlu görünüyorlar.

GENIUS olimpiyatlarında, Türkiye’yi çok başarılı bir şekilde temsil etmiş 4 öğrenci. 🙂

8- Edindiğin tecrübeler sana neler kattı? Yaşamında ve karakterinde değişimler yarattı mı?

Başarısızlığı kabul etme konusunda artık çok daha iyi olduğum kesin. Aynı zamanda daha sorumluluk sahibi, bağımsız ve ayakları üzerinde durabilen biri oldum bence.

9- Aynı zamanda birçok sosyal sorumluluk projesinde yer alıyorsun. Biraz bahsedebilir misin?

Tabii, ben kendim internetten yazılım öğrenmiştim ve katıldığım etkinliklerde yazılımla ilgilenen yaşıtlarım çoğunlukla erkeklerdi. Kız çocukları ne yazık ki bu alanlarla çok geç tanışıyor, bu da dünyada teknoloji alanındaki kadın sayısının çok az olmasına neden oluyor. Ben kız çocuklarına yazılım ve teknoloji ile tanıştırmayı amaçlayan Minik Yazılımcılar adlı bir organizasyon yürütüyorum. Kız çocuklarına yazılım öğreten workshoplar düzenliyor, mentörlük programları yönetiyoruz. Ayrıca daha önce Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın kız çocuklarını bilim, spor, sanat gibi alanlara yönlendirilmesini amaçlayan bir reklam filminde de yer almıştım. Benim çok önem verdiğim bir konu.

Deniz’in yer aldığı reklam filmi

10- Söylediğin gibi, kız çocuklar yazılım ve bilimle daha geç tanışıyorlar. Yürütmekte olduğunuz bu proje çok önemli. ‘’Minik Yazılımcılar, Future Science Team’’ gibi daha birçok proje ve topluluk ile birlikte, umarım, Türkiye’nin dört bir yanında fırsat eşitliğinin olduğu yarınlar göreceğiz. Röportajı bitirmeden önce, liseni nasıl geçirdiğini ve yazılıma nasıl başladığını sormak istiyorum. Bu yazıyı okuyacak olan, bizler gibi birçok öğrenciye nasıl bir tavsiyede bulunursun?

Yazılımı, internette bulunan online derslerden öğrendim. Yazılıma başlamak isteyenler için, internet sınırsız kaynak sunabiliyor, ben coursera’dan ders almıştım. Lisede, Türkiye’de yer alan konferanslara ve makerlara olabildiğince katılmaya çalıştım. Bu gibi etkinlikler, farklı bir çevre ve iyi bağlantılar kazanmamda aracı oldu. Aynı zamanda İstanbul Teknik , Boğaziçi ve Koç Üniversiteleri’nin açık ders programlarından ders aldım. İlgi duyduğum alanları keşfetmemde yardımcı oldular. Diğer yandan, interneti doğru kullanmanın birçok fayda sağladığını gördüm. Mesela yurt dışında katılmak istediğim yaz okulları üzerine bazı kurum ve kişilere mail atmıştım. İlgili olduklarını gördükleri takdirde sana fazlasıyla yardımcı oluyorlar. 2016 yazında farklı deneyimler ve güzel dostluklar kazandıran,  astronomi kampına ve Yale Üniversitesi’nin yaz programına katıldım (International Astronomical Youth Camp ve Yale Young Global Scholars Summer Program). Bu tarz programları takip edip katılmalarını, herkese tavsiye ediyorum. Maddi açıdan problem yaşıyorsanız, burs programı ile katılabilirsiniz ya da bu durumu mail ile bildirebilirsiniz. Yardımcı olabileceklerini düşünüyorum. Son olarak söyleyeceğim; sevdiğiniz alanda ilerleyin, pes etmeyin ve imkansız olduğunu düşündüğünüz işler için bile kollarınızı sıvayın!

Açık bir gökyüzünde, serin bir havada montlarıyla 9 arkadaş kameraya bakıyor. Zifiri karanlığı gökyüzündeki yıldızlar deliyor.

International Astronomical Youth Camp’ta yıldızların altında.

Deniz’e tekrar teşekkür ederim. Paylaşmış olduğu bilgi ve deneyimler çok değerli olmakla birlikte eminim ki birçok kişiyi teşvik edecektir.

Bu röportajda kendisinden mütevazılıkla bahsetmiş olsa da yer aldığı maratonlar, kürek takımı, okul dergisi,  projeleri, katıldığı programlar ve daha birçok şey için denizgulbaharli.com ‘u ziyaret edebilirsiniz.

Atakan ve Berfin’in, Deniz ile olan keyifli sohbetlerini ise buradan dinleyebilirsiniz. 🙂

 

, ,

FST Şanlıurfa #DünyaSaati Etkinliği Nasıl Geçti?

Merhaba, ben FST Şanlıurfa temsilcisi Merve Yücel. Bu yazımda Dünya Saati’ne dikkat çekmek için gerçekleştirdiğimiz etkinliğin nasıl geçtiğini anlatacağım.

Devamını Oku

, , , , ,

BİLİM VE SANAT IŞIĞINDA BİR LİDER: ULU ÖNDER MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

Merhaba sevgili arkadaşlar! Ben Özlem. Uygarlıkların geçmişten günümüze ve geleceğe uzanan yolunda en temel gaye; bilim ve sanattır. Bu iki faktörden biri dahi olmadığı taktirde toplumların aydın bir gelecekleri olamaz! Bizler yarınlar için çalışıyor, yarını düşünüyoruz. Bundan yaklaşık 137 yıl önce dünyaya gözlerini açan ve yarınlar için çalışan biri daha vardı: Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk. Peki O bu yolda neler düşündü, neler yaptı? Gelin biraz bahsedelim.

Mustafa Kemal Atatürk’ün bilim ve sanata verdiği önemden ve katkılarından bahsetmeye O’nun şu sözleri ile başlamak istiyorum. “Dünyada her şey için, maddiyat için, maneviyat için, muvaffakiyet için, en hakiki yol gösterici ilimdir, fendir; ilim ve fenin haricinde yol gösterici aramak gaflettir, cehalettir, delalettir.” ve ”Güzel sanatlarda muvaffak olmak, bütün inkılaplarda başarıya ulaşmak demektir. Güzel sanatlarda muvaffak olamayan milletler ne yazık ki, medeniyet alanında yüksek insanlık sıfatıyla yer almaktan ilelebet mahrum kalacaklardır.”. Bu sözleri her şeyi açıklıyor aslında… Şimdi Manastır Askeri İdadisi’ne bir yolculuk yapalım ve oradan anlatmaya başlayalım.

Manastır Askeri İdadisi yıllarından itibaren farklı alanlarda kitaplar okuyan Atatürk, şiire ayrı bir önem verirdi. Kendi anılarından öğrendiğimiz kadarıyla, gençlik yıllarında şiir yazardı. Şair ve hatip Ömer Naci Bey ile arkadaşlığı esnasında daha sık şiir yazmaya başlamıştı. Atatürk hatıralarında bundan şöyle bahseder: O zamana kadar edebiyatla çok temasım yoktu. Merhum Ömer Naci, Bursa İdadîsinden kovulmuş, bizim sınıfa gelmişti. Daha o zaman şairdi. Benden okuyacak kitap istedi. Bütün kitaplarımı gösterdim. Hiçbirini beğenmedi. Bir arkadaşın, kitaplarımdan hiçbirini beğenmemesi gücüme gitti. Onun ilgilendiği konunun şiir ve edebiyat olduğuna o zaman muttali oldum. Onunla çalışmaya başladım. Şiir bana cazip göründü. Fakat kitabet hocası diye yeni gelen bir zat beni şiirle iştigalden men etti. ‘Bu tarz iştigal seni askerlikten uzaklaştırır.’ dedi. Ne var ki güzel yazmak hevesi bende baki kaldı. Bu ikazı yapan Kitabet Öğretmeni Alay Emini Mehmet Asım Efendi’dir. Aynı olayı Mustafa Kemal, daha sonraları Ali Fuat Paşa’ya şöyle anlatır: Eğer kitabet hocamız imdadıma yetişmeseydi, ben de şair olup çıkacaktım. Çünkü hevesim vardı. Asım Efendi bir gün beni çağırdı: ‘Bak oğlum Mustafa dedi, şiiri filan bırak. Bu iş senin iyi asker olmana mani olur. Diğer hocalarınla da konuştum. Onlar da benim gibi düşünüyorlar. Sen Naci’ye bakma, o hayalperest bir çocuk. İleride belki iyi bir şair ve hatip olabilir fakat askerlik mesleğinde katiyen yükselemez.’ Hocamın ne kadar haklı olduğunu hadiseler ispat etti. Çok arzu ettiği hâlde Naci, Erkânıharp (kurmay) zabiti olamadı.

Açık sarı tonlarında(muz tadında),dışarıdan iki katlı görünen,her iki pencere arasında boydan beyaz (süt kokusu) sütunları olan ince duvar işlemeleri olan Manastır Askeri İdadisi. Bahçe duvarlarla örülmüş ve üzerinde siyah(şarjı bitmek üzere olan bir telefonun sarjı bittinde hissettirdiği renk) boyalı demir parmaklıklar var fakat pek yüksek değil. Bahçe ve okulun giriş kapıları siyah,demir ve geniş.Görselin sağında ve solunda iki büyük ağaç bulunmakta.

Manastır Askeri İdadisi

Şiirin haricinde müzik dinlemeyi ve dans çok etmeyi severdi. En çok dinlediği sanatçılardan birisi ise Safiye Ayla idi. Yöresel türküleri dinlemekle kalmaz, eşlik de ederdi. Sarı Zeybek gibi halk oyunlarını fırsatı oldukça oynardı. Rumeli türkülerini severdi. En sevdikleri arasında Kimseye Etmem Şikâyet, Mani Oluyor, Havada Bulut Yok, Dayler Dayler, Cana Rakibi Handan Edersin, Alişimin Kaşları Kara, İzmir’in Kavakları, Şahane Gözler, Sigaramın Dumanı, Asker Yolu Beklerim, Çile Bülbülüm Çile, Değirmene Un Yolladım, Şu Dalmadan Geçtin Mi, Pencere Açıldı Bilal Oğlan, Habugaha Girdim, Yanık Ömer, Fikrimin İnce Gülü, A Benim Mor Çiçeğim, Vardar Ovası ve Akşam Oldu Yine Bastı Kareler gibi parçalar sayılabilir.  Müziğe büyük önem vermesi sebebiyle 1 Eylül 1924’te ilk Musiki Muallim Mektebi açılarak, 1928-1933 yılları arasında öğretmen, orkestra elemanı ve askeri bando elemanı yetiştirmeye çalışıldı. 1925’te bir yarışma düzenlenerek sanatçı ve müzik öğretmeni yetiştirmek üzere Berlin, Paris, Budapeşte, Prag gibi Avrupa’nın önemli kültür şehirlerine yetenekli gençler gönderilmeye başlandı. Operaya destek vermek için 1930’da İstanbul Opera Cemiyeti kuruldu. 19 Haziran 1934’te Türkiye’yi ziyaret edecek olan İran Şahı Rıza Şah Pehlevi onuruna, Atatürk’ün yönergeleri ve denetimi ile ‘Özsoy Operası’ yazıldı. Bunların haricinde sahne sanatlarına önem veren Atatürk, tiyatro eğitimine önderlik etti.

Atatürk bu görselde zeybek oynuyor. Kolları açık, parmaklarını şıklatıyor, sol bacağı hafif bükük ve sağ bacağını onun üzerine atmış. Üzerinde siyah beyaz bir takım elbise var(İçinde birçoğumuzun fındık var sandığı fakat içinde beyaz çikolata bulunduran bayram şekeri samimiyeti var üzerinde ve bir o kadar da fındık sandığımız fakat beyaz çikolata bulunduran o çikolatayı yiyip yememe arasında duyduğumuz çelişkide suratımızda oluşan ciddiyet var suratında). Masalar O oluşturmuş vaziyette ortada boş bir alan bırakılmış.Zeybek oynayan bir bey daha var ve onları masadakiler keyifle izlemekte.

Mustafa Kemal Atatürk Zeybek Oynarken

Güzel sanatlar alanında ise Osmanlı Ressamlar Cemiyeti olarak 1908’de kurulan topluluğun Güzel Sanatlar Birliği adını alarak modern sanat akımlarının temel taşları arasında yerini almasını sağladı. Heykel sanatına da önem veren Atatürk, “Dünyada medeni olmak, ilerlemek ve olgunlaşmak isteyen herhangi bir millet, mutlaka heykel yapacak ve heykeltıraş yetiştirecektir” sözleriyle önemini bizlere vurgulamış oldu. 3 Ekim 1926’da İstanbul Sarayburnu’nda açılan Atatürk Heykeli, yapılan ilk heykel oldu.
Avrupa’daki Nazi zulmünden kurtarılarak Türkiye’ye ders vermesi için profesörler getirildi. Atatürk’ün bilime verdiği değerin en önemli göstergelerinden biri de bu bilim insanlarına verilen maaştır. Milletvekili maaşlarının yaklaşık üç katı idi. Yoksul bütçeye karşın bu denli yüksek ücret ödenmesi, o günkü yöneticilerin bilime ve aydınlanmaya verdikleri önemin bir göstergesiydi.

Bu görselde Atatürk üzerinde paltosu baştan aşağı siyah giyinmiş,bir sınıfta öğrenciler ile birlikte.Sağ eli cebinde, sol elinde şapkası ile bastonunu tutuyor. Atatürk öğretmen masanın orada tahtaya bakıyor, tahtadan okunmuyor olsa da matematik dersi olduğunu anlayabiliyoruz. Bu kareye Atatürk ile üç öğrenci girmiş onların da sadece arkadan saçları ve sırtının yarısına kadar görebiliyoruz.

Ulu Önder, Öğrenciler ile Sınıfta

Eğitim alanında Arap Alfabesi ses uyumu bakımından Türkçeye uygun olmadığından okuma ve yazma güçlüğüne neden oluyordu. Bu nedenle ülkemizde okuma ve yazma bilenlerin sayısı da oldukça azdı. Latin Alfabesinden yararlanılarak Türk dilinin yapısına uygun Türk Alfabesi hazırlandı. Yeni Türk harfleri, TBMM tarafından 1 Kasım 1928 tarihinde kabul edildi. Bunun üzerine 1932 yılında Türk Dil Kurumunu kurdu. İlköğretim, devlet eliyle zorunlu ve parasız hale getirilmiştir. Her yaştan kişiye okuma-yazma öğretmek amacıyla “Millet Mektepleri” açılmıştır. Mesleki ve teknik eğitime önem verilerek erkek ve kız sanat ve meslek okulları açtı. 1935’te Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’ni açtı.
Türkiye Cumhuriyeti’nin, önceki tüm Türk devletleri ile bağı olduğunu ve dünya uygarlığının buluşma ve gelişmesinde Türk uygarlığının payı olduğunu düşünen Atatürk, tarih anlayışını geliştirmek ve bu amaçla araştırmalar yapmak için 12 Nisan 1931’de Türk Tarih Kurumunu kurmuştur.

1933’te ziraat(tarım) alanında bilimsel çalışmalar ve gelişmeler yapmak üzere Ankara Yüksek Ziraat Enstitüsü kuruldu. 1935’te yeraltı kaynaklarının araştırılması için Maden tetkik Arama Enstitüsü (MTA) ve Etibank kurulmuştur. 1925’te ise “İstikbal göklerdedir” diyerek Türk Hava Kurumunun kurulmasını sağlamıştır.

Atatürk etrafındaki kalabalık ile göğe bakıyor. Sağ eli göğü işaret ediyor. Başında şapkası,üzerinde paltosu ile güneşin renklerinde (soğuk günlerin, bulutlu havaların ardından, güneş çıkınca öten kuş sesleri eşliğinde, ısıttığı doğanın kokusu, bedenimizde hissettiğimiz o sıcaklık gibi) ile yıkanıyor adeta!

Mustafa Kemal Atatürk: “İstikbal Göklerdedir.”

Bir şair olmadı fakat birçok kitap yazdı. Bunlardan biri yazdığı 44 sayfalık geometri kitabı. Bu kitap geometri terimlerinin bugün kolay bir şekilde yazılıp anlaşılmasını sağladı. Zira Atatürk Dolmabahçe Sarayı’nda kendi el yazısı ile kaleme aldığı geometri kitabında matematiksel birçok terim geliştirdi. Bu sayede anlaşılması oldukça güç olan Osmanlıca geometri terimlerine Türkçe karşılıklar bulanarak geometrinin ezberlenmesi ve öğrenilmesi güçlüğüne son verilmiştir. Şüphesiz ki Mustafa Kemal Atatürk’ün en büyük eseri, TÜRKİYE CUMHURİYETİ‘dir.
Başka yaşamlar için feda edilmiş 57 yıllık bu yaşamdan bizlere kalan miraslar karşısında, O’na sonsuz sevgi ve minnet duyuyor ve yazımı şu sözlerle sonlandırmak istiyorum: EY BÜYÜK ATATÜRK! AÇTIĞIN YOLDA, GÖSTERDİĞİN HEDEFE DURMADAN YÜRÜYECEĞİME ANT İÇERİM.

Kaynakça:
http://www.haberturk.com/mustafa-kemal-ataturk-un-sanata-katkilari-1707795
http://ataturkun-bilimsel-alanda-yaptigi-calismalar.nedir.org/

http://www.ata.tsk.tr/01_hayati/yazdigi_eserler.html
http://www.ataturkinkilaplari.com/ak/160/ataturk’un-yazdigi-geometri-kitabi-ve-onemi.html

, ,

Sessiz İnsanlar En Gürültülü Zihinlere Sahiptir

Merhaba FST okurları biz FST’ den Zehra Özcan ve Aynur Efe. Bu yazımızda sizlere 14 Mart 2018’de hayatını kaybeden, birçok  insana ilham veren, çalışmalarıyla fizik biliminin ilerlemesine yardım eden kuramsal fizikçi Stephen Hawking’ ten bahsedeceğiz. David Stuk’ un tabiriyle “ Stephen Hawking ile ilgili her şey bir cazibe kaynağıdır: engelli bir bedene hapsolmuş bir dehâ; sadece tek bir kasın oynayabildiği yüzdeki gülümser ifade; evrenin en tuhaf yerlerini keşfe davet eden robotlar bir ses.” Hadi hep birlikte bu dehanın yaşamına bir göz atalım.

Hawking, Galileo’nun ölümünden tam üç yüz yıl sonra 8 Ocak 1942’de doğdu. Babası biyoloji uzmanıydı ve oğlunun da bu yönde eğitim almasını istiyordu. Ancak Hawking’in istediği matematik bölümüydü. Oxford Üniversitesinde ise matematik bölümü bulunmuyordu. Bu nedenle on üç yaşından beri araştırma yapmak istediği bölüm olan fizik bilimin tercih etti. Oxford Üniversitesinden 1962 yılında mezun oldu. Daha sonrasında kozmoloji (evren bilimi) alanında çalışma yapmak için Cambridge Üniversitesine geçiş yaptı.

Oxford Üniversitesindeki son zamanlarında hareketlerinin hantallaştığını fark eden Hawking’e Cambridge Üniversitesine gelişinden kısa bir süre sonra ALS (motor-nöron hastalığı) teşhisi konuldu. Bu sıralarda henüz 21 yaşındaydı.

Doktorlar iyileşme konusunda hiçbir güvence veremiyorlardı. Bu şartlar altında, böylesine bir hastalığa sahipken, doktorası üzerinde çalışmak pek umut verici görünmemekteydi. Doktorasını bitirene kadar kendi yaşamının bitmiş olma ihtimali çok yüksekti. Doktorlar çok yaşamayacağını söylüyorlardı. Sıkıntılı rüyalar peşini bırakmıyordu. O günleri kendisi şöyle anlatıyor:

“Hastaneden çıkışımdan kısa bir süre sonra rüyamda idam edilecek olduğumu gördüm. Birdenbire cezam ertelenirse yapmaya değer çok şey olduğunu kavradım. Defalarca gördüğüm bir başka rüyada başkalarını kurtarmak için hayatımı feda ediyordum. Sonunda, nasıl olsa öleceksem, bu bir işe de yarayabilirdi.”

Stephen Hawking tekerlekli sandalyesinde oturuyor, ellerini dizlerinin üstünde birleştirmiş, suratında boş bir ifade var. Arkasında ise cambrisge binası ve çimler var.

“Sonunda, nasıl olsa öleceksem, bu bir işe de yarayabilirdi.”

Tam bu noktada sonraki yaşantısında hayattan tat aldığın fark etti. Kendi ifadesiyle; (ilk defa) sıkı  çalışmaya karar verdi ve bunu çok sevdi, hayatı boyunca da bırakmadı. Daha sonrasında öğretim görevlisi oldu ve Jane Wilde ile evlendi.

Katıldığı bir radyo programında söyleşici Sue Lawley’in “Hastalığı kabullenmeye çalışırken senin için diğer esin kaynağı bir partide tanıştığın ve aşık olup ardından evlendiğin Jane Wilde adlı bir genç hanımdı. Başarının ne kadarını Jane’e borçlu olduğunu söyleyebilirsin?” Sorusu üzerine şu cevabı verdi:

“Kuşkusuz o olmasaydı başaramazdım. Onunla nişanlı olmak beni içinden bulunduğum depresyon batağından çıkardı. Eğer evleneceksek benim bir iş bulmam ve doktoramı bitirmem gerekiyordu. Sıkı çalışmaya başladım ve bundan hoşlandığımı far-kettim. Durumum kötüleşirken Jane tek başına bana baktı. O aşamada hiç kimse bize yardım önerisinde bulunmuyordu ve kuşkusuz yardım için ödeme yapamazdık.”

Bir evin kapısının önünde Hawking ve eşi yan yana, kol kola girmişler. İkisi de ayakta, Jane Wilde'ın üzerinde kırmızı bir kazak ve kahverengi bir elbise var. Hawking gri bir kazak üzerine siyah ceket giymiş. İkisi de gülümsüyor, ama Jane Wilde Hawking'e bakarak gülümsüyor.

“Kuşkusuz, o olmasaydı başaramazdım.”

Hastalığından  önceki yaşamıyla ilgili olarak da şunlar söylüyor:

“Motor nöron hastalığına yakalanmadan önce hayattan bezmiştim. Fakat erken ölüm olasılığı benim, yaşamın yaşanmaya gerçekten değer olduğunu anlamamı sağladı. İnsanın yapabileceği çok şey var. Durumuma rağmen insan bilgisine mütevazi ama önemli bir katkıda bulunduğumdan, gerçek bir başarı duygusuna sahibim. Kuşkusuz ben çok  şanslıyım, fakat yeterince sıkı ç alışırsa herkes her şeyi başarabilir.”

İham verici bir hayat hikayesi var Hawking’in. “Yaşam ne kadar kötü gözükürse gözüksün, her zaman yapabileceğiniz bir şeyler vardır. Mutlaka başarabileceğiniz bir şeyler… Yaşamın olduğu yerde umut da vardır.”  ifadesinde de geçtiği üzere asla umutsuzluğa düşmeyen; çok çalışan; hayatlarımızdaki engellere rağmen başarılı olabileceğimizi, bunların bizi engelleyemeyeceğini gösteren ve hem bize, hem de çoğu insana ilham kaynağı olmuş bir dehanın öyküsü var burada… 

Kendisinin yaşamı, bize çalışarak başarabileceğimizi, “Hareket edemesem ve bir bilgisayar aracılığıyla konuşmak zorunda olsam da, zihnimin içinde özgürüm. Evreni keşfetme özgürlüğüne sahibim. Engelleri kişinin kendisinin oluşturduğunu ve asıl engellerin içimizde olduğunu, sevdiğimiz işi bularak peşinden gitmemiz gerektiğini öğretti.

Hawking’i asıl tanımlayan şey acıları değil. Çünkü bir noktada hepimizden daha şanslı. Bizler bedenlerimizde hapis değiliz belki ama zihinlerimizde kesinlikle aşamadığımız prangalarımız var. Hawking’ i özel kılan bu prangalarla mücadelesi. Eğer insanlığa bir şeyler katmak istiyorsanız tüm bu engelleri aşıp, hayal gücünün sonsuz enginliğinde yüzmelisiniz. İşte o zaman keşfedersiniz, o zaman bilinen her şeyden daha muazzamını keşfedersiniz: Bilinmeyeni. Hawking’den ne mi öğrendik? Bu prangaları aşmak için kuvvetli bir bedene değil, özgür bir zihne sahip olmamız gerektiğini. Fırtınanın ortasında kaldığımızda ve beklediğimizden de uzun sürdüğünde ve hatta artık kelimeler dahi anlamını yitirdiğinde, gökyüzüne bak. Asla pes etme. Çünkü orda, kozmosta, daha büyük bir şeyin parçası olma fırsatı var, daha mükemmel bir şeyin… Bilim elden ele geçen bir meşale gibidir. Her nesilde biraz daha körüklenerek devredilir. O sırasını devretti. Artık bizim zamanımız. Bizler bilim yolunda ilerleyerek, hayatını bilime adamış olan bizden önceki elleri onurlandıracağız.  Tabi ki öncelikle bize bu yolda devam etmek için ilham veren Stephen Hawking ‘i…

Ve son olarak yazımızı bu dehadan birkaç alıntıyla noktalıyoruz;

“Önemli olan bedeninizdeki engeller değil, kafanızdaki tembelliklerdir.”

“Sessiz insanlar en gürültülü zihinlere sahiptir.”

“Bilginin en büyük düşmanı bilgisizlik değil, bildiğini zannetmektir.”

“İnsanın gayret etmesi için hiçbir sınır olmamalıdır. Hayat ne kadar kötü görünse de yaşamın olduğu yerde umut da vardır.”

 

Işıklar içinde uyu Profesör Hawking…

Zehra Özcan & Aynur Efe

(Eric Rose’un kaleme aldığı, Stephen Hawking’in yaşamına ait daha detaylı biyografi yazımızı buradan okuyabilirsiniz.)

,

ENTERESAN BİR MOLEKÜLER DEĞİRMEN: ATP SENTAZ

Merhaba arkadaşlar ben Beyza Dönmüş. Moleküler Biyoloji ve Genetik öğrencisiyim ve FST İstanbul üyesiyim. Size ilk duyduğum andan itibaren beni gerçekten çok etkileyen, evrendeki en küçük motor olan ATP Sentaz enziminden bahsedeceğim ancak bunun öncesinde bilmemiz gereken bazı kavramlar olduğunu düşündüm.

Bir hastalıkla mücadele etmek, merdiven çıkmak, yemek yemek, şarkı söylemek, hatta sadece saçlarımızın uzamasını sağlayan yeni proteinler üretmek için bile belli bir miktar enerjiye ihtiyaç duyarız. Bakterilerden insanlara, hücrelerin kullandığı enerji formu adenozin trifosfat (ATP) dediğimiz bir moleküldür. Canlılarda ortak olan DNA ve protein sentezi de dahil olmak üzere, kas kontraksiyonu (kasılması), besinlerin aktif taşınımı, sinirsel aktivite, ya da karbon fiksasyonu belirli miktarda ATP gerektirir.

ADP’ye (adenozin difosfat, ATP’nin bir fosfat eksik hali) bir adet P katarak ATP sentezlenmesini sağlayan biyokimyasal reaksiyonlara ATP fosforilasyonu denir. Bunları akılda tutalım, lazım olacak. Fosforilasyon çeşitleri; substrat düzeyinde fosforilasyon, oksidatif fosforilasyon, fotofosforilasyon ve kemosentetik fosforilasyon olarak dörde ayrılır.

Oksidatif fosforilasyon, oksijen varlığında ökaryot hücrelerin mitokondrilerinde, prokaryotlarda ise sitoplazmada gerçekleşir. Mitokondrideki solunum reaksiyonlarını incelediğimizde ETS’nin (elektron taşıma zinciri) ATP ürettiğini gözlemleriz fakat ETS doğrudan ATP üretemez. Bu zincirin işlevi elektronların besinden oksijene düşmesini kolaylaştırmak ve serbest enerjideki büyük düşüşü bir seri küçük basamağa bölerek, kullanılabilir miktarda enerji açığa çıkmasını sağlamaktır. Peki mitokondri elektron taşınması ile ATP sentezi için enerji açığa çıkarılmasını nasıl eşleştirir? Bu sorunun cevabı kemiosmoz adı verilen bir enerji eşleme mekanizmasıdır.

Mitokondri zarının H+ gradientini (zarlar arasındaki H+ farkı) oluşturması ve devam ettirmesi elektron taşıma zincirinin görevidir. Bu zincir, ekzergonik elektron akışını, mitokondri matriksinden zarlar arası bölgeye H+ pompalamak için kullanılan bir enerji dönüştürcüdür. H+,  gradientin az olduğu tarafa doğru difüze olarak(çok yoğun olan taraftan az yoğun tarafa geçerek) zardan geri sızar. Ancak, H+’nın serbestçe geçebileceği zar kısımları sadece ATP Sentazlardır. İyonlar, ATP Sentaz içindeki kanaldan geçer ve bu protein kompleksi, elektron akışını ADP’nin oksidatif fosforilasyonunu sürdürmek için kullanır. Dolayısıyla, zarın iki yüzü arasındaki H+ gradienti, elektron taşıma zincirinin tepkimelerini ATP sentezi ile eşleştirir. Bu eşleştirme mekanizması kemiosmoz olarak adlandırılır.

İngiliz biyokimyacı Peter Mitchell, 1961’de bakterilerle yaptığı deneyler sonucunda enerji eşleştirme mekanizması olarak kemiosmozu önerdi. Yaklaşık 20 yıl sonra birçok bilim insanı kemiosmozun bakterilerde, mitokondride ve kloroplasttaki merkezi enerji dönüşüm mekanizması olduğunu doğruladı ve bu önermesi Mitchell’e Nobel ödülünü kazandırdı!

Eğer bunları okurken aklınıza “ATP sentaz H+’ların geri akışını ATP yapmak için nasıl kullanıyor?” sorusu geldiyse, artık olayın kahramanı ATP sentaz enzimine daha yakından bakabiliriz.

ATP sentaz bakterilerde, mitokondri ve kloroplastlarda bulunan,  birçok alt birimden oluşan bir motordur ve moleküler dünyanın mucizelerinden biri olarak bilinir. Aynı anda hem bir enzim, hem moleküler bir motor, hem de iyon pompasıdır. Hücredeki işlemlerin gerçekleşebilmesi için gerekli güç olan ATP’yi sentezlemesi, hücrelerimizdeki rolünü kaçınılmaz hale getirmektedir.

Mitokondri iç zarında karmaşık yapılı bir protein olan ATP sentazın çok sayıda kopyası bulunur. ATP sentaz, zıt yönlü bir iyon pompası gibi çalışır. İyon pompaları, iyonları gradientlerin zıt yönünde aktarmak için enerji kaynağı olarak ATP kullanırlar. Bu sürecin zıt yönünde ise, ATP sentaz iyon gradientin enerjisini ATP sentezlemek için kullanır!

ATP sentaz, dört ana parçadan oluşan, çok sayıda alt birime sahip bir komplekstir. Bunlar:  mitokondri iç zarındaki rotor, mitokondri matriksine doğru uzanan tokmak, rotordan tokmağın içine doğru uzanan iç çubuk ve rotorun yanında sabitlenmiş olup tokmağı hareketsiz tutan statordur.

Basitçe, hidrojen iyonları strator ile rotor arasındaki dar bir bölgeden akarlar ve rotor ile ona bağlı çubuğun dönmesine neden olurlar. Dönen çubuk tokmakta konformasyon değişikliklerine neden olur ve ADP ile inorganik fosfatın birleşerek ATP oluşturduğu katalitik bölgeleri aktive eder.

Mitokondri organeli hücrenin içinde bir odacık gibidir. Görselde bu odanın duvarından enine bir kesit görünür. Duvarın iki tarafı da görünmektedir. Bir taraf mitokondrinin içini yani matriksi, diğer taraf ise zarlar arası bölgeyi gösterir. Sözü geçen ATP sentaz, bu duvarın içinde iki tarafa açılan bir boru gibidir. Bu boru, bir tarafta yoğun olan iyonların diğer tarafa (yani az yoğun olan tarafa) geçmesini sağlar. Bunlara iyon pompası diyoruz. İyon pompaları, iyonları bir taraftan diğer tarafa geçirmek için enerji kullanır.

(1.1): ATP Sentaz’ın çalışma prensibi.

Şekil (1.2)’de daha ayrıntılı gösterilen ATP sentaz kesitinde F0 kısmı zara gömülüyken, F1 kısmının baktığı taraf mitokondri ve kloroplastlarda farklılık gösterir. Mitokondride H+ iyonları  zarlar arası bölgede birikirken, kloroplastta iyonlar iç kısımda biriktikleri için bu durum tam tersidir.

ATP Sentaz detaylı olarak gösterilmiştir. Tam ortası "rotor"dur, "rotor"un zar içine gömülü kısmı F0 kısmı, matriks içindeki kısmı ise f1 kısmıdır.

(1.2) ATP Sentaz’ın kısımlarının detaylı gösterimi.

H+ iyonları  (protonlar) zarlar arası bölgeden matrikse geçerken, a ile gösterilen kanaldan girerek c’deki aminoasitlere bağlanır ve bu olay tüm yapıda konformasyon, yani bir tür yerleşim değişimine yol açar ve bu katalitik bölgelerin dönmesine neden olur. Bir proton komplekse girdiğinde 360 derece döndükten sonra bırakılır. ATP sentazın bu hareketini bir değirmenin dönmesi olarak düşünebiliriz, bir moleküler değirmen!

Şekil (1.2)’de kesiti gösterilen enzimin alfa ve beta ile gösterilen kısımları biraz önce bahsettiğimiz katalitik bölgeleri içeren tokmak kısmıdır. Gama ile gösterilen iç çubuk olarak tanıdığımız kısım döndüğünde, beta birimlerindeki ADP ve inorganik fosfat ßL (loose) konformasyonunda gevşek bir halde, ßT (tight) konformasyonunda sıkı bir halde ve ßO (open) konformasyonunda sentezlenen ATP’nin serbest bırakılması koşulu ile konformasyon değiştirerek ATP oluşturur. (Şekil (1.3))

ATP Sentaz'ın gövdesinin döndüğünü söylemiştik. Gövdedeki dönen kısım, bir protonun girmesi ile dönmeye başlar. protonu 360 derece döndürüp bırakır. tekerlek gibi.

(1.3) ATP sentaz’ın konformasyon değişimleri.

Bu döngü, hücre içinde sürekli devam ederek ADP ve inorganik fosfattan ATP sentezlenmesini sağlar.

ATP sentaz, varlığının bulunmasından itibaren birçok bilim insanının araştırma alanına girmiş ve büyük merak uyandırmış bir proteindir. Dönme mekanizması da dahil olmak üzere birçok yönden incelenen bu moleküler makinenin üzerinde yapılan çalışmalar halen daha devamlılığını sürdürmektedir.

Anlattığım şeylerin biraz daha anlaşılabilir olması adına buraya birkaç video bırakıyorum.

Diğer iki video önerim için buraya ve buraya tıklayabilirsiniz.

Bilimle kalın, esen kalın!

Beyza Dönmüş

Referanslar:

, ,

KÜÇÜK YAŞAM, BÜYÜK BULUŞ: JOHANNES KEPLER

FST’nin değerli üyeleri, ben Beyza. Bu yazımı, sizlere Johannes Kepler‘in büyülü yaşamından birkaç kesit verebilmek için hazırladım. Sizlerin de ilgisini çekebileceğini düşünüyorum.

1577 yılı, kayıtlı tarihteki en olağanüstü kuyruklu yıldızlardan biriyle taçlanmıştı. Dolunaydan elli kat geniş kuyruğu ile görkemli bir şekilde gökyüzünden geçip gitmişti. Almanya’nın güneyinde Württemberg dükalığında, Katharina Kepler, beş yaşındaki oğlunu Leonberg köyüne bu eşsiz şöleni izlemeye götürmüştü. Beş yaşındaki Kepler’in zaten zayıf olan görme gücü, saat ilerledikçe daha da azalmış ve bu gösteriden hiç etkilenmemesine sebep olmuştu. İleride Johannes bunu acı ve zor geçen çocukluğundan güzel bir anı olarak hatırlayacaktı.

Johannes Kepler 1571 yılı 27 Aralık gününde Weil der Stadt şehrinde, büyük babasının evinde dünyaya geldi. Ailenin ilk çocuğuydu ve babası hâlâ kendi anne ve babası ile yaşıyordu. Kepler ailesi bir zamanlar seçkin ve soylu bir aileydi fakat o dönemde durumları kötüye gidiyordu. Nesiller önce, Kepler’in beşinci kuşaktan dedesi, askerlik hizmeti sırasında gösterdiği kahramanlıklardan dolayı İmparator Sipismund tarafından şövalyelikle ödüllendirilmişti. Bu ödüllendirmenin ardından, aile zamanla imparatorluk hizmetinden ayrılmış, soylular yerine zanaatçılar sınıfına girmiş ve küçük bir kent olan, Weil der Stadt’a yerleşmişti. Kepler doğduğunda ise diktatör büyük babası Sebald, on yıldır belediye başkanlığı yapmaktaydı. Sebald, Johannes’in model alabileceği tek insandı. Kepler ailesinin kötüye giden durumunda, Johannes’in babasının büyük rolü vardı. Kepler babası için, “Her şeyi mahfederdi. Günahkâr, kaba ve kavgacı bir adamdı.” demiştir. Johannes, şifalı otlarla uğraşan annesi Katharina tarafından büyütülmüştü. J. Kepler annesi için de “sivri dilli ve aksi” kelimelerini kullanmıştır. Sonraki zamanlarda ise annesi büyücülük işleri yaptığı gerekçesiyle suçlanmış, Kepler de işlerini bırakıp annesini savunmaya Almanya’ ya dönmüştü.

Kepler 23 yaşında iken Graz Üniversitesi’nde astronomi profesörü  olmuş ve Galileo ve Tycho Brahe ile tanışmıştı. Yanında yardımcısı olarak çalıştığı Brahe hayata gözlerini yumduğunda, Kepler ona ait bütün kayıtları aldı. Bunlardan ve kendi gözlemlerinden yola çıkarak gezegenlerin güneş çevresinde nasıl döndüklerini tanımlayan matematiksel formüller üretti. Prag Rasathanesi’nin başında bulunan Brahe’nin yerini aldı. Ayrıca Kepler, teleskopların nasıl çalıştığını ve insanların nasıl gördüklerini açıklayan ilk insandır. Keplerin buluşları bunlarla sınırlı değildir. Astronomlar Güneş Sistemi’nin merkezinde Güneş olduğunu ve gezegenlerin hem Güneş’in hem de kendi etrafında döndüğünü biliyorlar fakat Copernicus‘un gözlemlerine dayanarak gezegenlerin yörüngelerinin daire şeklinde olduğunu düşünüyorlardı. Bu meseleyi Kepler farklı bir yönden ele aldı ve gezegenlerin daire olmayan bir şekilde yörüngeye sahip olabileceklerini düşündü. İncelemesine ise Mars’tan başladı. Bu gezegenin yörünge şeklinin en iyi örneği teşkil edebileceğini düşündü. Öyle de oldu! Altı yıllık uzun ve zahmetli bir çalışmanın ardından, Mars’ın yörüngesinin elips şeklinde olduğu sonucuna ulaştı. 1609 yılında da “Yeni Astronomi” adlı bir kitap yayımlayarak buluşlarını bu eserde topladı. Ardından diğer gezegenlerin de elips şeklinde yörüngeye sahip olduklarını buldu.

Güneş çevresinde eliptik yörüngelerinde dolaşan Mars ve Dünya görseli

Mars’ın yörüngesi.

Keplerin ölümünden bahsedecek olursak, bir seyahat sırasında zorlu koşullar ve soğuk sonbahar yüzünden hasta olan Johannes, yüksek ateş ve sayıklamalarla mücadele etmiş, bir kaç gün bilinci kapalı kalmış ve ardından hayata gözlerini yummuştur. Bu noktada benim ilgimi çeken ve etkilendiğim olay ise, cenazesine gelen insanların söyledikleri oldu. Şu sözleri okurken gerçekten etkilendim, “Biz o akşam orada gökten ateş toplarının düştüğünü gördük. Meteorların doğal olaylar olduğunu biliyoruz ama belki de bu olay göklerin kendi yorumcusu için ağlaması olabilir.”

Kepler’in mezarının yeri artık bilinmiyor. Şehri savunanlar ya da şehre saldıranlar tarafından yok edilmiş olabilir. Mezara ait tek kayıt, Kepler’in arkadaşının, Kepler’in kendi sözlerini mezar taşından kopyalayıp bizlere ulaştırmasıdır. Kepler kendi yazıtında şunları söylemiştir:

“Gökleri ölçtüm,

Şimdi Dünya’nın gölgelerini ölçüyorum.

Zihnim zaten göklerdeydi. 

Şimdi bedenimin gölgesi orada yatıyor.”

KAYNAKÇA

, , ,

STEAMWIN ve Lider Kadınların İlham Verici Hikayeleri

Merhaba sevgili FST Blog okurları ben Algı Demirbaş. Bu yazımda sizlere STEAMWIN isimli organizasyondan bahsetmek istiyorum. Bir grup güzel insanın binlere nasıl ilham olduğunu hepinizle paylaşmak isterim.

Öncelikle kendim nasıl tanıştım onu anlatayım; her şey sıradan bir ders çıkışı Aylin’in kolumdan tutup beni ‘’çok güzel bir etkinlik var!’’ diyerek Teknokent’teki seminere götürmesiyle başladı. Devamını Oku

, ,

2. Asteroit Madenciliği ve Meteor Bilimi Çalıştayı Nasıl Geçti?

Merhaba arkadaşlar, ben FST’nin yeni üyelerinden Elif. Bu yazıda size Ege Üniversitesi 2. Asteroit Madenciliği ve Meteor Bilimi Çalıştayı’nda geçen iki günümüzü anlatacağım. Keyifli okumalar! Devamını Oku

, ,

TUVALDE BİR ANLAM ARAYIŞI – VİNCENT VAN GOGH

Merhaba sevgili FST Blog okurları, ben Özlem. Bu yazımda birçoğumuzun bildiği ve bir ressamdan daha fazlası olan Vincent Van Gogh’tan bahsetmek istiyorum. Genellikle Yıldızlı Gece tablosu ile karşımıza çıkan Van Gogh’u gelin biraz daha yakından tanıyalım!

Batı sanat tarzının en tanınmış ve en etkili şahsiyetlerinden biri olan Van Gogh 30 Mart 1853 tarihinde Zundert, Hollanda’da doğdu. Orta sınıf bir aileye mensup olan Van Gogh çocukken arkadaş canlısı olmayan, huysuz, inatçı, eğitilmesi kolay olmayan, ani parlayan ve deli dolu öfke nöbetleri ile sarsılan biri idi. Bu huyları zamanla öyle arttı ki babası onu okuldan almak zorunda kaldı. Oysaki Vincent, ilgileri çok yönlü olan bir çocuktu. Henüz 8-9 yaşlarındayken olağanüstü resim kabiliyetiyle çevresindekileri şaşırtmayı başardı! O, baktığı her şeyin arkasında gizli bir mana olduğunu düşünüyor ve görüyordu. Fakat ailesi onu, yine huylarından dolayı, 12 yaşındayken Zevenbergen’de bir yatılı okula gönderdi. 16 yaşında okulu bitirdi ve eve döndü.

Sanata yatkınlığından dolayı Den Haag’da büyük bir sanat evine çırak olarak girdi ve çıraklığını tamamladığında firma ondan memnun kalmıştı. Bundan dolayı firmanın Londra’ya yerleşmesi ile Vincent da oraya yerleşti. 20 yaşında iken yaşadığı evin sahibinin kızına aşık oldu. Vincent sevdiği kadına her yaklaşmak istediğinde alaya alındı ve sert retlerin ardından tehlikeli bir aşağılık duygusuna kapılmaya başladı. Mutluluktan yoksun bırakıldığına ve cezasını çekmesi gereken günahları olduğu duygusuna kapılıp kendini dinin kollarına attı. Bu düşüncesinin sebebini Gerhard Venzmer’in Deliler ve Dahiler kitabından bir alıntı ile açıklayabiliriz (Aynı zamanda bu yazıyı hazırlarken yanımda bulundurduğum ve okumanızı şiddetle önerdiğim bir kitap!).

Vincent’ın memleketini oluşturan Brabant bölgesi kurudur, haşindir, melankolik ve hüzünlüdür. Halkın ruhsal tutumu, Calvin zihniyeti ile belirlenmiştir. Yani, hayatı güzelleştirip şenlendiren ne varsa her şey şüpheyle karşılanır. Vincent’ın baba ocağı olan rahip evindeki hayat tarzı da sert ve mütevazıdır: bu hal o çorak ülkede oturan yoksul çiftçi ve dokumacılara uygundur. Bütün insanların istisnasız günaha bulanmış olduğunu kabul eden Kalvinist baba ocağının tutumundan bir şeyler kalmıştır Vincent’ın ruhunda: İnatçı bir suçluluk hissi, günaha girme fikirleri, kendinden şüphelenme ve aşağılık kompleksler… ”

Günahının bedelini ödemek için, içinde yanan o mistik duygular ile mesleğine tamamen sırtını döner ve yeniden İngiltere’ye döner. 3 ay yardımcı öğretmenlik yapar ve oradan atıldıktan sonra bir kitapçıda çalışmaya başlar, ne yazık ki buradaki işi de pek uzun sürmez. Ve ani bir karar verip Amsterdam’da ilahiyat okumaya başlar. 1 yıl 3 ay kadar sonra kuru bilgiden sıkılıp her şeyi bırakır ve misyoner olmaya karar verir. Fakat bu girişimi de başarısız olur. Yine de bundan vazgeçmez. Borinage’de halkın inanılmaz bir fakirlik içerisinde yaşadığı bir kömür bölgesine gider. Her şeyini fakirlere dağıtıp kağıttan gömlek dikerek ve çöpten yiyecek toplayarak gerçek bir evsiz gibi yaşamaya başlar. Boinage’de geçirdiği bu iki yıllık sürede Vincent’ın içinde bir değişim olur, kiliseden ruhen kopar. Başlangıçta o zavallı çocukları ödüllendirmek için, daha sonraları ise kendi zevki için resim yapmaya başlar. İçindeki resim aşkının tekrar uyanması ile oradan ayrılır ve kendini resim alanında geliştirmeye başlar. 

Van Gogh’un Yıldızlı Gece adlı tablosu. Sol köşede,bir ağacın üst ve yukarı doğru daralarak uzayan dalları var. Arkada bazılarının ışıkları yanan birçok küçük ev var, daha çok çatıları görünüyor. Arkada dağlar ve tepede tüm güzelliği ile Ay ve yıldızlar duruyor. Ay,hilal evresinde. Parlayan yıldızlar ve Ay’ın ışıltısı tıpkı uçları içe doğru kıvrılmış saçlar gibi sağa ve sola saçılmış durumda.

Van Gogh’un Yıldızlı Gece adlı tablosu.

28 yaşına geldiğinde tatil için gittiği evinde, kuzeni Kai’e delicesine aşık olur. İçinde oluşan o derin ve uçsuz bucaksız heyecan ve mutluluk, Kai’nin tıpkı 7 yıl önce aşık olduğu kadın gibi onu reddetmesi ile yerini acı bir kırgınlığa bırakır. Bu acı ile “Tanrı yok!” diye bağırır ve rahip olan baba ocağından ayrılmak zorunda kalır. Artık Vincent, içindeki normal insan olma duygusu ile baş başa kalır. Kardeşi Theo’nun düzenli olarak gönderdiği para ile kıt kanaat geçinmeye çalışan Vincent, içindeki beraberlik özlemi ile bir hayat kadını ve onun çocukları ile yaşamaya başlar. Vincent bu kadından hastalık kapar ve 4 hafta boyunca hastanede yatar. Kardeşi Theo bu birlikteliği desteklemez ve ikinci ziyaretinde Vincent’ı bu ilişkiye son vermesi için ikna eder. Kardeşinin bu ziyaretinin ardından bıraktığı para ile daha önce sulu boya ile resim yapmış olan Vincent, resim gereçleri ve yağlı boya satın alır. Bu onda yeni arzular uyanmasını sağlar. Artık önünde yeni bir dünya vardır! Işıltılı, renklerden, ahenkten ve kontrastın akıl almaz etkilerinden oluşan bir dünya! Tutkulu bir hayranlıkla anlar ki resim yaparken fırçasını yönlendiren, ruhundaki herhangi bir güçtür. Ayrılıktan sonra Vincent dünyaya karşı vazifesini ödemek için çalışır. Theo’ya bir mektubunda şöyle yazar;

“Çalışmak için önümde ne kadar bir ömür var desem de sanırım bedenim birkaç yıl daha dayanacaktır, diyelim 6 ile 10 yıl arası. Niyetim, kendimi sakınmayıp güçlüklerden ya da telaştan hiç kaçmamak. Çünkü az ya da çok yaşamışım, benim için pek fark etmez. Dünya ancak benim ona borcum ve vazifem kadar ilgilendiriyor. Çünkü 30 yıl dünyada dolaşıp durduğum için, teşekkür olarak resim ya da tablolar biçiminde belli bir hatıra bırakmak…”

Sanki geleceği sezmektedir. Vincent, Den Haag’da tam iki yıl kalır ve gezileri yeniden başlar. Bir süre sonra orta sınıf bir insan olabilme isteği ile baba evine gider. Orada komşusunun kendisinden 30 yaş büyük olan kızının ona duyduğu ilgi karşısında onunla evlenmek ister fakat kadının ailesi buna müsaade etmez. Kadın kendini zehirlemeye çalışır ve bunun üzerine Vincent alışılmış manada mutluluk ümidini kaybeder. Sık sık resimlerini çizdiği bir kadın hamile kalır ve Vincent suçsuz olsa da herkes onu suçlu bilir. Tüm bunların ardından ona yine yollar görünmüştür.

Bir süre sonra Arles’de küçük, sarı badanalı, bahçesi olan bir ev kiralar. Oradaki doğa adeta içindeki yaratıcılığı muazzam renkleriyle ateşlendirir. Zamanla yalnızlıktan bunalan Vincent bir eş bulamayacağını anlar ve bir arkadaş arayışına girer, uzun ısrarlar sonucu Paul Gauguin’i yanına taşınması için ikna eder. Başta güzel ilerleyen dostlukları zamanla bozulur.  Birbirleri ile çok farklı olduklarını anlamaları ve gitgide artan kavgalarından dolayı arkadaşı gitmek ister. Vincent içindeki yalnızlık  korkusu ile arkadaşına gitmemesi için yalvarır. Bu da işe yaramayınca tehditlere başlar. Fakat Gaugin gitmekte kararlıdır. Kafasını dinlemek için sokakta yürürken ayak sesleri duyar. Arkasını döndüğünde elinde jiletle ona doğru hızla ilerleyen Vincent’i görür. Gaugin, gözlerini arkadaşının gözlerine diker. Vincent o an kendine gelir ve dayak yemiş bir köpek gibi eve döner. Gaugin kendine bir otel odası kiralar. Eve dönen Vincent yaptığı hareketten çok pişmandır. Arkadaşının üzerine yürüdüğü jiletle sağ kulağının kulak memesini ve kulak kepçesini keser. Bir havluyla başını sarar ve kesik kulağını randevu evindeki sevgilisi Rachel’e götürür. Paketi açan kadın düşüp bayılır. Eve dönen Vincent yatağa girip ölü gibi bir uykuya dalar.  

Vincent bu görselde, kestiği sağ kulağı kumaşla sarılı bir şekilde etrafına düşünceli bir şekilde bakıyor. Arkadaki duvarda pek de belli olmayan, içerisinde kadınlar, dağ ve yeşillik bulunan bir tablo ve köşesi görünen bir kapı var.

Vincent Van Gogh’un kesmiş olduğu kulağını tasviren çizilmiş resim.

Ertesi sabah randevu evi sahibinin polise haber vermesi üzerine cinnet geçiren Vincent hastaneye kaldırılır. Fakat bu olay gazeteye şu şekilde yansır: ”Geçtiğimiz pazar, Hollanda asıllı Van Gogh isimli bir ressam bir no’ lu randevu evinde bulunmuş ve Rachel adında bir kadını istemiş ve ona kulağını şu sözlerle teslim etmiştir: Bu nesneyi özenle koruyunuz. Bu, yalnızca zavallı bir deli adam olduğu için… Talihsiz adam hemen hastaneye kaldırılmıştır.” Bu olaydan sonra deliren Vincent akıl hastanesine yatırılarak tedavi edilir ve bu birkaç kez tekrarlanır. Kader, durmadan yeni ağır darbelerle Vincent’ı kovalamaktadır. Tüm bu olanlara rağmen Vincent  ocak ayı içinde 37 tablo yapar. Tabiatın ritmi ile yeniden canlanır ve yaratıcılığı inanılmaz bir şekilde artar. ”Kendinden geçişin deliliğe ya da peygamberliğe kadar yükseldiği anlar olur.”

Kadın Erkek Ruh Hastalarının Özel Tedavi Kurumu’na naklolan Vincent’a sara teşhisi konulur. Bir ay geçtikten sonra Vincent bekçi refakatinde dışarı çıkıp kendine uygun motifler arar. Tekrar eski üslubuna dönen Vincent bu halini kardeşi Theo’ya ”İçimde, hiç olmadığı kadar sessiz bir çalışma hırsı var ve deli gibi çalışıyorum.” şeklinde dile getirir.

Vincent’in hastalığı kötüleşmektedir. Artık buradan sıkılmaya başlar ve sürekli intihar etmeye çalışır. 1890 Nisan’ında Theo onun taburcu edilmesini sağlar. Bir yıl bir hafta süren tedavinin ardından Vincent için kapılar açılır. Paris’e, yeni baba olmuş Theo’nun yanına gider. Theo, Pissaro adında bir ressamın tavsiyesi üzerine Anvers’de resme hevesli Dr. Paul Ferdinand Gachet’ye müracaat edip Vincent’ı yanına almasını ister. Dr. Gachet’ın cevabı olumludur. Bunun üzerine Vincent 21 Mayıs 1890’da Auvers’e doğru yola koyulur ve bununla birlikte o kısa hayatının trajedisinin son perdesi açılır. Dr. Gachet Vincent’ı dostça karşılar ve Vincent için şimdiye kadar konulan teşhislerin yanına bir yenisini daha ekler. Ona göre Vincent bir terpentil yağı zehirlenmesi yaşamıştır. Tıbbi reçetesi ise Hastalığı düşünmeyip elden geldiğince resim yapmak”tır. Vincent bu reçeteden çok memnun kalmıştır. Yaratma hırsıyla gün be gün resim yapar. Resimlerinde artık hep acıyla yükselen kıvrımlar ve sanki evrenin sonunun yaklaştığını gösteren korkunç heyecan vardır.

Vincent ile Dr. Gachet’nin bir sürü ortak merakı vardır ama bütün bu ortaklığa rağmen Vincent ondan pek hoşlanmamaktadır. Yine eskisi gibi son derece huzursuz, sinirli, çabuk parlayan ve şiddete eğilimli bir adam olmuştur. Auvers’de kaldığı dokuz hafta içinde yetmiş tablo üretir. Yorgundur ve hayatının bittiği düşüncesi aklından bir türlü çıkmaz. 

Vincent’in Buğday Tarlası Ve Kargalar adlı eseri. Sarı renkli (ekmek kokusu ve sıcaklığın rengi) buğdaylar geriye doğru uzanmış. Aradan yeşil (Çimen kokusu rengi otlarla sarılmış üçe ayrılan toprak yol bulunmakta.) Kargalar uçuşuyor.

Vincent Van Gogh’un Buğday Tarlası ve Kargalar adlı eseri.

27 Temmuz 1890 tarihinde Vincent Van Gogh sanki bir şeytan onu kovalıyormuşcasına tarlalarda koşar. Auvers Sarayı’nın yakınlarında tabancasını cebinden çıkarır ve göğsüne doğru ateşler. Vincent yeleğini, kanayan yarasının üstüne sıkıca ilikleyerek eve ulaşır, çatı katındaaki odasına çıkar ve yatağına serilir. Onu kanlar içerisinde bulan ev sahibi doktor çağırır. Kardeşi Theo hemen Vincent’ın yanına gelir. Ölüm, kardeşi ile ona son bir gün vermiştir. Vincent, Theo’ya ”Şimdi yerime gidebilmek isterdim.” der ve bu sözünün üzerinden pek geçmeden bir dahi olan Vincent yerine gider (Burada yerim diye söz ettiği ölüm, yeraltı ve ahirettir.). Renklerine büyülendiği, fırçasına aşık olduğu, zorluk ve acı dolu dünya hayatı son bulur.

Vincent dünyaya bıraktığı tabloları ve hayat hikayesi ile hâlâ bizlerle yaşamaktadır. Ondan geriye, 37 yıl süren bir hayat ve on yıldan biraz fazla bir sürede yapılmış manzaralar, natürmortlar, portreler ve otoportreler; modern sanatın temelleri sayılan cür’etkâr renkler ile canlı, fevrî ve duygu dolu fırça darbeleriyle 860 yağlıboya tablonun da olduğu 2.100 kadar resim ve çizim çalışması kaldı. Hayatımıza tarifsiz eserler bırakan Vincent Van Gogh’u saygı ve sevgiyle anıyorum. Yazımı ise onun gibi dahilerle karşılaşmanız dileğiyle sonlandırıyorum. Bilimle ve sanatla kalın!

Kaynakça;

https://www.wikizero.com/tr/Vincent_van_Gogh

Gerhard Schroder – Deliler ve Dahiler

 

 

Özlem Yaman

 

, , ,

Dijital Kültür ve Yapay Zeka Konferansları

Merhaba arkadaşlar ben Elif, bugün size Herkese Bilim Teknoloji dergisinin başlatmış olduğu harika bir konferans dizisinden bahsedeceğim. Herkese Bilim Teknoloji dergisini birçoğumuz duymuştur. Fark edemesek de bu dergi, içinde severek takip ettiğimiz hocaları içeriyor ve bu sayede dergiyle birçok kez karşılaşmış oluyoruz. Benim de abonesi olduğum ve aradığım çoğu başlığı arşivinde bulabildiğim bir dergi olan HBT, bu yıl gençlere ve meraklısına yeni bir bakış açısı kazandırmak ve bilgi vermek amaçlı yeni ve harika bir konferans dizisine başladı. Dünya’nın en çok konuşulan konularından biri ve HBT’nin konferans dizisine konu olan Yapay Zeka, her ay başka bir açıdan değerlendirilecek. Bu hafta gerçekleşen serinin ilk konferansına FST İstanbul olarak biz de katıldık ve konferansta Cem Say ve Tanol Türkoğlu sunumlarını gerçekleştirdi, konuşmacılar arasında dinleyicilere keyif veren harika bir uyum vardı. 🙂 Herkesin düzeyine uygun, eğlenceli bir gün geçirdik. Aslında videosu ben eve gelene kadar yüklenmişti, canlı olarak facebook üzerinden yayınlanması ise katılamayanlar için güzel bir durum. Daha güzel olan ise HBT ekibinin, konferansları farklı şehirlere taşıma planları! Serinin diğer konferanslarını buradan takip edebilirsiniz.

Her ayın son haftası cumartesi ya da pazar günü olacak konferans dizisinin açılışını Orhan Bursalı gerçekleştirdi.

Görselde Orhan Bursalı ekranın solunda kalan kürsüde açılış konuşması yapıyor. Sol tarafta ise ekrana yansıtılan etkinlik afişinin yarısı görünüyor.

Orhan Bursalı açılışı yaparken

Konferans dizisi hakkında genel bilgi verip konuları ve programı açıkladı. İşlenecek konular:

  1. Yapay Zeka: Efendimiz Mi, Kölemiz Mi?: Robotlar veya Yapay Zeka, insanın işine mi yarayacak, yoksa karşımızda insandan daha ileri düzeyde zeka pırıltısı olan “Robotik İnsan” mı bulacağız?
  2. Yoksa Artık Gerçek-Ötesinin Esirleri Mi Olacağız?: Sosyal medya ile sosyalleştiğine inanan insan, doğru bilgi ile yanlış bilgiyi nasıl ayırt edecek? Bilim, tüm bunlardan sağ çıkmak için nasıl direniyor?
  3. Dijital Devrim ve Çocuklarımız: Dijitalleşme, geleceğin mesleklerini ve doğal olarak çocukları nasıl etkileyecek? Dijitalleşme dostumuz mu düşmanımız mı?
  4. Eğitimin Evrimi: İleride eğitim sistemi nasıl olacak? Çocuklarımız robotlarla mı yarışacak?
  5. Kripto Paralar: Kağıt paraların geleceği. Kripto para nedir, neye hizmet eder? Paralarımız dijitalleştikçe zenginleşiyor muyuz?
  6. Robotlar ve Aşk: Robotların duyguları olacak mı? İnsan-robot aşkı yaşanabilir mi? Aşık olurken ne kadar özgür olacağız?
  7. Yoksa Bir Simülasyonda Mı Yaşıyoruz?: Matrix’ten bugüne ne değişti? Yaşadığımız dünya bir simülasyon olabilir mi? Üst-İnsan dediğimiz robot-insan birleşimi mi olacak?
  8. Robot Başkanımız Olsa Daha Mı İyi Olur?: Robot başkanımız olsa daha mı iyi bir dünya düzenimiz olur? Robot hakları ve robot-insan ilişkilerini düzenleyen yeni siyaset düzeni.
  9. Siyah Ayna/Black Mirror: Gelecek bize ne getirecek? Bilimkurgu gerçeğe mi dönüşecek?
  10. Evrensel Zeka Bağlantısı Var Mı?: İnsanın evrendeki yeri ne? Aslında hepimiz bütünün bir parçası mıyız? İnsanın kozmos yolculuğu.
  11. İnsanlığın ve Yerkürenin Varoluş Mücadelesine Bilimsel, Teknolojik Bakış: İnsan geleceğe mi bakacak, yoksa geçmişteki savaş kalıntıları arasında mı sıkışacak? Gerçekten de sürdürülebilir bir dünya istiyor muyuz?
  12. 20 Yıl Sonra Nasıl Bir Dünya Olacak?: Evrensel temel gelir nedir? İnsan nüfusunun azaltılması çözüm olabilir mi? İnsanın dünya yolculuğu sona erebilir mi?

şeklindedir.

Konferansın videosuna buradan ulaşabilirsiniz. Sizinle daha çok, dikkatimi çeken yerleri ve bana düşündürdüklerini paylaşmak istiyorum.

Salona girdiğimizde konferansın başlamasına yarım saat vardı. Erken gelmiş olmamıza rağmen ilk 5-6 sıra dolmuştu bile. Başlama saati geldiğinde salonda ne bize ne de bir robota yer kalmıştı. Kapıyı açık bıraktılar ki koridordan da dinlenebilsin. Uzun zaman sonra katıldığım en güzel etkinlikti diyebilirim! Sanırım nedeni bu konularda hatırı sayılır derecede bilgi sahibi olmamama rağmen hem keyifli vakit geçirip hem de öğrenmemdi. İktisat fakültesinde okuyorsanız koridorlarda yapay zeka konuşmaları duyamazsınız. Çoğunlukla işsizlik rakamları, cari açık, kripto paralar falan duyabilirsiniz. Gerçi geçenlerde yapay zekalar iktisat fakültesi öğrencilerini işsiz bırakacak denilmişti ama bu sayılmaz bence. 🙂

Tanol Türkoğlu konferansı çok güzel bir soru ile başlattı: “Bu sahnedeki iki kişiden biri yapay zekayla destekli bir android. Yani insan değil. Gelecek iki saatlik konuşmalarımızı inceleyerek hangimizin yapay zeka olduğunu nasıl anlayabilirsiniz?” ve topu Cem Say’a attı ama eğlenceli bir ikili oldukları her hallerinden anlaşıldığı için Cem hoca “En sağlam yöntem kesip bakmak.” şeklindeki cevabıyla ayağına gelen topu iyi kavradı ve devam etti. Yapay zekayı ortaya atan Alan Turing’in de aynı soruyla yola çıktığını anlattı. Geliştirdiği Turing Testi ile ortaya bir ölçüt koyan Alan Turing, bu testle bir makinanın gerçekte düşünüyor olup olmadığına karar verebilmemizi sağlamış.

Cem Say, insanların bilgisayarları “düşünmüyor” diye nitelendirmesinin nasıl da altı boş bir söylem olduğunu anlattı. Aynı maddeden yapılmadık diye bilgisayarı dışlamamızın ırkçılık, türcülük olduğunu söyledi. Turing, bu durumu çözmek için şöyle bir deney yapıyor:  Sorgucu adıyla bir insan bir odada duruyor. Bir diğer odada ise bir bilgisayar ve bir insan var. Sorgucu kimin insan kimin bilgisayar olduğunu görmüyor. Böylece önyargılı olamıyor. Amaç, bilgisayarın da insanın da sorgucuya kendisinin insan olduğunu düşündürmek. Bunu ise yazı yoluyla yapıyorlar, ses yok! Turing testine göre deneyin defalarca tekrarlanması durumunda sorgucunun yanılması %50’yi geçiyorsa bu bilgisayara düşünmüyor diyemeyiz. Bende oluşan koca bir VAYY BEE!

Soldan sağa; Cem Say, Tanol Türkoğlu konuşmalarını gerçekleştiriyor. Arkaplanda slayt ekranına tanıtım afişinin yansıtılmış hali var. Hocalar oturmuş şekilde ve ortalarında bir mikrofon bulunuyor. Kürsünün ön kısmında Bahçeşehir Üniversitesi logosu var.

Cem Say, Tanol Türkoğlu.

Bir diğer ilgimi çeken konu da yazılımla yapay zeka arasındaki fark oldu. “Her yazılım yapay zeka mıdır?” sorusunu sordu Tanol Türkoğlu. Cevap net olarak “hayır” ama mesele, bunu nasıl anlayacağımız. Eğer yazılım zamanla bireysel bir iradeye sahip olabiliyorsa buna yapay zeka diyebiliriz, dedi ve bir de örnekle açıkladı: Bir robotu taksim meydanına bıraktığımızda başına gelebilecek şeyleri önceden belirleyip ona göre kodlarsak, burada hem sonsuz olasılık olduğundan bu durum mümkün değil hem de tüm olasılıklara hazırlayınca buna yapay zeka değil, yazılım deriz. Yapay zeka, temel şeyleri verip taksime bıraktığımızda, başına gelen her olaydan ders alır ve bir sonrakinde buna göre kendini geliştirir. Sanırım yazılımla yapay zeka arasındaki farkın en belirgin örneği de bu oldu benim için.

Bahsettiğim konular dışında robot hukuku, robotlar nasıl öğrenir, yapay zekanın duyguları olmalı mı, robotlarda ödül-ceza mekanizmasının olmaması, Elon Musk-Mark Zuckerberg arasında geçen yapay zeka atışması, yapay zekanın yeryüzünde insandan ne kadar uzun kalabileceği, yapay zekanın bir insanı öldürme ihtimaline karşılık insanlığın önlemleri gibi birçok konu konuşuldu.

Yapay zekanın duygusunun olup olmayacağı ile ilgili söylenenlere de değinmek istiyorum. Aklıma hemen Doctor Who’daki Cybermen ırkı geldi. İnsanların duygularını, bedenini yok edip yalnızca beynini kullanan bir ırk düşünün. Karşısında gördüğü insanları dönüştürmeden önce “Seni bu acıdan kurtaracağız” gibi sözler söylerler. Bu ifade beni çok etkilemişti. Yani yapay zeka tamamen mantığıyla hareket edecek ise insan duygularını hastalık ya da acı çekme olarak görebilme ihtimalleri de var demektir. İnsanı insan yapan duyguları, aynı zamanda zayıflığı mı olacak? Bahsettiğim sahneyi merak edenler için buraya bırakıyorum.

Bir de yapay zekaların bize kötü davranacak gelişmişliğe gelme durumları var ki bu hocalarımızın da dediği gibi kölelikten yükselip insanı köle konumuna getirme ihtimalleri. Bir çocuğu büyütmek gibi bence. Bebekken büyüklerimiz ne derlerse onu tekrarladık hepimiz. Biraz daha büyüyünce ise kendi ifadelerimizi kullanmaya başladık. Sevgiyle büyütülenlerimiz iyi insanlar olurken, kötü davranan ebeveyn ile büyüyenlerin büyük kısmı kendi ebeveynleri de dahil tüm ebeveynlere düşman oldu. Bunlar tabii genellemeler. Demek istediğim robotlara, yapay zekalara nasıl davranırsak gelişme durumlarında onların da bize öyle davranma ihtimalleri. Bunun için duygulara sahip olmalarına gerek yok, aksine tamamen mantık kullanılarak verilecek bir karar!

İnsan ömrü sınırlı. Robotları, androidleri bizden daha şanslı(?) yapan bir konu da bu. İnsanlığın kendini mükemmel görmesine vurulmuş en güzel tokat. Tam da bu kısım konuşulduğunda aklıma çok sevdiğim bir şarkı geldi. Sonsuz yaşama sahip olmanın verdiği sakinlikle konuşan bir robot ve onun sakinliğini dinledikçe huzursuzluğu artan biz. Sözleri de bir o kadar etkileyici olan bu parçayla sonlandırıyorum yazımı. Bilim ve teknolojinin yol göstericiniz olması ve bu konferansların birinde karşılaşabilmek dileğiyle…