, ,

Sokratik Yöntem: Disiplinlerarası Etkileşim

      Herkese merhaba, bu yazımızda henüz gerçek manada tanışmamış iki kişi, Elif Yıldırım ve Hamit Can Sayılgan, olarak ortak bir yazı oluşturmayı amaçladık. Sokratik yöntemle yazılmış yazıların sayısını artırmayı ve sitede öncü olup daha fazla kişinin düşüncelerini çekinmeden yazmalarını sağlamayı umuyoruz. İlk yazımız olduğundan beklenen frekansı yakalamakta güçlük çekebiliriz. Bu yazı serisini farklı ikililer hâlinde devam ettirip iki insanın sokratik yöntemle fikirlerini dile getirirken çekingen olmamaları gerektiğini ve sınırların hiçbir öneminin olmadığını göstermeye çalışacağız. Peki, nedir bu sokratik yöntem dediğimiz şey? Kısaca iki veya daha fazla kişinin, bir konuyu sorular ve cevaplar eşliğinde incelemesidir. Biz iki amatör olarak, bu yöntemle disiplinlerarası yaklaşımı sorgulayacağız.

 

Hamit Can: Elif, merhaba!

Elif: Merhaba, Hamit Can.

Hamit Can: İstersen konumuza bölümlerimizle alakalı ufak bilgiler vererek girelim. Okuduğum mekatronik bölümü, disiplinlerarası faaliyet gösteren ve bu bağlamda çözümler sunan bir yaklaşımdır. Bu yaklaşımda mekatronik kelimesini ele alacak olursak, mekanik ve elektronik kelimelerinin birleştirilmesinden oluşturulmuştur.

   Mekatronik, makine, elektronik, yazılım ve kontrol mühendisliğini kapsadığı gibi aynı zamanda da bu alanlara ortak bir prensip ve geniş bir bakış açısıyla bakmayı amaçlar. Makine, elektronik, yazılım ve kontrol mühendisliği arasında gerçekleşen disiplinlerarası etkileşim sonucunda mekatronik ve mekatronik bir sistem ortaya çıkar. Bu sistemde genellikle mekanik yapı içerisinde sensörler, elektronik devre elemanları, bir yazılım ve aktüatörler bulunur. Sorunu veya sistemi oluşturup, çözüm sunan yaklaşım sadece mekatronik için geçerli değildir. Mühendislik kavramının temel dayanağı çözüme yönelik bakış açısı sunmaktır. Bu yaklaşımı sunamayan bir mühendis o noktada sorunu ve çözümü de anlamamış olur.

Elif: Ekonometri, en kısa tanımıyla iktisat teorilerinin ispatlanmasıdır. Bunun için en çok istatistikten, matematikten ve birtakım bilgisayar uygulamalarından faydalanır. İktisat fakültelerinin sayısal bölümüdür ancak iktisat bölümü öğrencilerinin ekonometriyi ders olarak alma zorunluluğu vardır. Ben bu bölümü bilerek ve isteyerek yazdım.

   Yaşadığımız çağ için klasik iktisat teorilerinden öte şeyler var olması gerek. Bu sayede  disiplinlerarası çalışma ihtiyacına bağlanıyoruz. Analiz yapmanın maliyeti düşüktür ancak yanlış analizin maliyeti yüksektir. İnsan davranışlarıyla ilgileniyorsanız işinizi hassasiyetle yapsanız iyi olur. Zira her yanlış hesap, cepteki parayı yakar. Bölümdeyse ders olarak istatistik, iktisat, yöneylem ve bilgisayar uygulamaları görüyoruz. Matematik ise hepsi için araç konumda, yani devamlı bizimle.

Elif: Disiplinlerarası yaklaşım senin için neden önemli peki? Bu yaklaşımın önemini kavramanda katkısı olan kimler ya da neler oldu?

Hamit Can: Disiplinlerarası yaklaşım, insanlara farklı alanlarda bakış açısı ve o alanlar için verilen emeğin empatisini kazandırdığı için önemlidir. Evren ve doğa bir bütündür. Bu yaklaşımla mantıksal açıdan neyin nereden geldiğini ve birbiriyle etkileşimini gören birey; doğa ile evreni anlamlaştırmak ve detaylarını görmek konusunda yeni bir lens kazanmış olur.

   Kendi bölümümde de bahsettiğim üzere mühendislik açısından da sorunu anlamaya yardımcı olur. Bu yaklaşımın önemini kavramamda bana katkısı olan şeyin tamamen mekatronik olduğunu söyleyebilirim. İlk projemiz, CNC makinesinde bir makine için oluşturduğumuz iskelet sistemi üzerine kurulu mikroişlemci ve işlemcinin içerisinde bulunan yazılımının oluşturulması oldu. Bunları parça parça oluşturup, bütün hâline 3 farklı alan üzerinden entregre ederek ulaştık. Bunun sonucunun bana katkısı ise uzmanlık alanım dışında bir problemle karşılaştığımda “Ben, elektrik veya x bölümünden anlamam.” demek değil aksine “Sorunu getirin, çözmek için çabalayalım.” şeklinde cevap verebilmek oldu.

   Geçtiğimiz sene bu konuyu Boğaziçi Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği profesörü Cem Say hocaya yönelttiğimde ise daha derin olarak:  Disiplinlerarası dediğimiz kavramın birbirinden ayrı olması zaten akademinin tarihiyle ilgili birtakım tuhaflıklardan kaynaklanıyor. Aslında birbirinden ayrı olmaması lazım. Zaten Rönesans zamanında da birbirinden ayrı değilmiş. Bir Rönesans adamı her şeyi biliyormuş. Bence son yıllarda görüyoruz ki o ayrılık geride kalıyor. Yani biyologlar DNA’nın bilgisayar programı olduğunu anladıklarından beri basit bilgisayar algoritmalarını öğrenerek hatta bazen tekrardan kendileri keşfederek bilgisayarcı olma yolunda gidiyorlar. Ne kadar çabuk bilgisayarcı olmayı anlarlarsa bu genetikçiler o kadar iyi olacaklardır. Yani ortada önemli bir ayrım kalacağını zannetmiyorum.” cevabını verdi. Cem hocanın düşüncesine tamamen katılıyorum ve bizler bilgi çağı dediğimiz dönemde yaşıyoruz. Tek bir alanda bilgi ve merak ile yetinmemek her açıdan avantaj sağlayacak ve üretmeye teşvik edecektir.

Hamit Can: Ekonometri bölümünü neden seçtin ve bölümünde ne gibi eksiklikler gördün? Senin bu alanda yaptığın veya gördüğün en ilginç disiplinlerarası uygulama ne oldu? Gelecekte matematik ve ekonomi alanında bir x uygulaması yapay zeka ile birleşirse ortaya ilginç ve rasyonel sonuçlar çıkar mı dersin?

Elif: Ekonometriyi teoriden uzak ve sayısal ağırlıklı bir bölüm olduğu için tercih ettim aslında. Üzerimde önceki üniversitemden kalan sözelin yorgunluğu ve tekdüzeliği vardı. En büyük eksikliği bilgisayar uygulamalarından uzak olmasıydı. Henüz 3.sınıfı yeni bitirdim bununla beraber E-views, Stata ve SPSS öğrendim. Fakat bunların hepsi uygulamalı değildi. Enflasyonu yıllara göre inceleyip gelecek sene için öngörüde bulunabilirim, evet. Ancak bundan daha karmaşık şeyleri uygulayamam. Kısıtlı zamanı bahane ederek üniversitenin yeterince öğretmemesi de komik. Kendim de öğrenebilirim, biliyorum fakat bahsettiğim programlarda dilediğinizi kodlayın, mutlaka sonuç verecektir. Ancak yeterli uzmanlığa erişemediğimizden, bu sonuçların sağlıklı olup olmadığını tespit edemeyecek şekilde  mezun olacağız. Yine de çoğu Ekonometri bölümüne kıyasla sağlam teori öğrendik. İktisat teorisini ise kendim tamamladım. Ekonomi Akademisi, okumalar, podcastler…

   Disiplinlerarası uygulama olarak nitelendiremeyiz belki ama henüz 1. sınıftayken Alfred Marshall ismiyle tanıştım. Kendisi iktisatı sistemli hâle getiren isim. Keynes gibi ağır taşların hocası. Çoğu iktisatçıdan farklı olarak matematik ve geometri kullandı. Kendisi yazları kamp yapmak için Alplere gidermiş, burada önce felsefe okur ardından çamaşırlarını yıkarmış ve en son ekonomi çalışmalarına yönelirmiş. Kendisini diğer iktisatçılardan ayıran ise iyi bir gözlemci olmasıydı. Bunu yaptığı kamplara, felsefe okumalarına ve satranç tutkusuna bağlayabiliriz. Gözlemciliğin önemiyle alakalı örnek vermem gerekirse, Marshall öncesinde ve döneminde diğer iktisatçılar(Marx dahil) ücretlerin neye göre belirlendiğini saptayamamış. Tüm işçiler için ortak konuşmuşlar. Ancak Marshall basit ve gözden kaçan bir şeyi gözlemlemiş: Ücretler verimliliğe göre belirleniyor! Vasıflı ve vasıfsız işçi maaşları böyle ayrılıyor. İstihdam edilen işçi sayısı buna göre belirleniyor.

   İşte bu kadar basit diyebileceğimiz şeyi görmek için Marshall’ı beklemişler sanki. Benim avantajım bunu erken görmemdi belki de. Önce sosyoloji okudum ardından yarıda bırakıp ekonometri yazdım. İki alanda da kendimi bulduğum şeyler vardı. Ayırmak gerekmiyordu, ben de birleştirdim. İktisat sosyoloji gibi insanı incelemiyor mu zaten? Neden ayrılsınlar ki. İnsan davranışlarına göre denklem kurabiliriz ama denkleme göre davranışları yönetemeyiz.

   Yapay zeka soruna gelecek olursak geçen gün “Almanya’da gerçekleştirilen bir bilimsel çalışmaya göre #FifaWorldCup18 galibi Almanya olacak. Tahmini yapan ise bir yapay zeka!” başlığında bir yazı gördüm. Tıkladım, gerçekmiş…  Mükemmel etkilendim bu haberden. Yapay zeka finansçıların ve hatta ekonometristlerin işini yapıyor ufaktan. Mükemmel ötesi. Al sana ekonometri ve yapay zeka birleşimi örneği!

   Cem hocanın örneği aklıma François Quesnay’ı getirdi. Adam Smith döneminde Fransa’nın önde gelen hekimlerinden biri kendisi. Ancak her konuda bilgili olma çabası neticesinde Fizyokrasi dediğimiz, Fransa’da uzun yıllar kabul görmüş bir ekonomik düzeni ortaya atmış. Adı da bildiğin iktisatçı diye geçiyor hâlâ. Bunu deyince asıl başka bir şeyi merak ettim. Biz mi tembeliz acaba, eskiler nasıl bu kadar fazla alanda uzmanlaşabilmişler? Günümüz dünyasında bu ne kadar mümkün görünüyor sence? Dikkat edersen birden fazla alanla ilgili demedim, birden fazla alanda uzman dedim. Bana zor geliyor uzmanlık kısmı. Son olarak disiplinlerarası etkileşimin gayesi ne?

Hamit Can: Eskiden çok daha fazla alanda uzmanlaştıkları ortada. Uzmanlık kısmının zor gelmesinin nedeni teorik alt yapıyı uygulamaya dökemiyor oluşumuz. Ne kadar çok uygulama o kadar çok uzmanlık kazanımı olduğundan dolayı, mevcut sistemimiz kişi sayısı, imkansızlıklar ve yetersiz eğitim müfredatları gibi etkenlerden ötürü eksik kalıyor. Bilgiyi sadece teoride görmek yetmez. Ülkemizde ne yazık ki 4 sene makine mühendisliği okuyup öğrencilik hayatı boyunca hiç motor görmemiş insanlar var. Staj dönemlerinin verimliliği ise tartışılır elbette…

   Disiplinlerarası yapılan bir iş, o kişiye sadece bilgi katmamakla beraber sağladığı en önemli kazanç ise bizleri farklı alanlara itip o alanların mantık ve felsefesini kavramamıza yardımcı olmasıdır. Disiplinlerarası öğrenme yaklaşımında sorunlar veya konular bir başlangıç noktası olarak alınır,  olası çözümler veya iyileştirme farklı disiplinlere ait açılardan incelenir. Fakat bu noktada Cambridge Üniversitesi Fizik Profesörü Mete Atatüre, bizlere Sam Edwards’ın felsefi sözü olan “physics is what physicists do” sözünü aktarıyor. Bu söz fiziği,  fizikçilerin yapması gerektiğini değil tam tersine fizikçi olan bir kişinin neyi yaparsa yapsın “fizik” olacağını ve konunun değil, yaklaşımın bir sonuç doğurduğunu vurguluyor.

Elif: Acaba eskiden teori daha mı azdı? Yani sonuçta alanlar birikimli büyüyerek ilerliyor ve bu ilerleyiş sanayi devrimiyle hızlandı. Şimdiyse tamamen bilgi toplumu kavramıyla karşı karşıyayız… Teknoloji gelişti, bilgiye erişim kolaylaştı, teori arttı, şehirler gelişti, ulaşıma ayrılan süre uzadı, yorgunluk arttı… Buldum! Bence bu zincirdeki sorun kendimize zaman ayıramıyor oluşumuz. Resmen tüm gün yoğun bir etkileşim hâlindeyiz. Devamlı bir yerlerde titreyen telefonlar var. Olmadı yollarda dikkatimizi dağıtan şeyler. Gerçi ben metrobüs sayesinde çok fazla şey öğrenecek vakti buluyorum. Ama önceki söylediğime katılıyorum. Fazla etkileşimin zararları yadsınamaz.

Hamit Can: Teorinin az olması ve o dönemde yaşayan bilim insanlarının, bilime daha fazla odaklı olmasını hayat hikayelerinden görmek mümkün. Şu an mevcut sisteme baktığımızda bilgi, tam manasıyla değil hap ve bombardıman şeklinde sunuluyor. Nitekim o hap bilgileri ezberlememiz isteniyor. Sonucunda ise o bilgiler zihnimizde tutunamıyor ve dolayısıyla o konunun mantığını kavrattırmıyor. Bahsettiğin etkileşim ise başlı başına topluma, sosyal medyaya yönelik bir bağımlılık sorunu teşkil ediyor. Fazla etkileşim ve bağımlılık hâliyle iç sesimizi dinlemememiz ve evreni anlamlaştırma çabasından uzak kalmamıza sebep oluyor. Hâlbuki insanın en temel amacı bu! Giderek robottan farkı olmayan ve sorgulamayan bireyler hâline dönüşüyoruz.  

Elif: Güzel de olsa farklı bir yere kaydı. Bence bu “Toplum 5.0” konusunu incelemek için farklı bir yazı gerek. Disiplinlerarası etkileşimden konuşurken toplumdan kopmak zor olurdu, sonuçta iyi oldu. Güzel bir konuşmaydı. Birimiz mühendislik, diğeri ekonometri öğrencisi. Sanırım daldan dala atlamamız da bundan oldu. Normal olarak farklı şeylere maruz kalıyoruz. Sanırım konuşmayı şöyle bitirmek iyi olacak, alanımız ne olursa olsun felsefe okumaları kendi alanımıza büyük katkı sağlayacak.

Hamit Can: Düşüncelerine katılıyorum. Bizlere düşen ülkeye ve topluma aldırış göstermeden çalışıp, çabalamak olduğunu düşünüyorum. Bu güzel sohbet için teşekkürlerimi sunuyorum. 🙂

Elif: Ben teşekkür ederim böyle bir yazı teklifi getirdiğin için. 🙂

, ,

Sahiden de Bilim Doğru ve Gerçek Midir?

Merhaba Future Science Team okurları Ben Eric Rose.

Yaşamım boyunca içinde bulunduğum evrene karşı merakım ve buna dönük kısmi cevabımın, uzun süreden sonra savunuculuğu yapmamın gerekliliği, bu yazımın temel amacını oluşturuyor. Bilimin içinde yer alarak yaşama ve evrene karşı sorularıma onun disiplini ve bakış açısından baktığımdan beri bana toplum bireyleri tarafından iki tür net tavır alındığını fark ettim:

  1. Bilimin, disiplin ve bakış açısına benim gibi dahil olup bu disiplin ve bakış açısının bize kazandırdıklarını yadsımayan tavır.
  2. Bilimin, öne sürülen üç temel soru olan: ”Neden?”, ”Niçin?” ”Nasıl?” sorularına tam bir çözümü olmayıp onun yalnızca bir otoriter ve kısmen din benzeri bir olgu olduğunu savunan tavır.

Üzerinde durmak istediğim ve karşı argüman geliştirmeye çalıştığım ikinci tavrı biraz açalım. Bu tavra göre akılla her şeyi temellendirmek, çoğu zaman tutarlı olsa da kesinliği sağlamayan boş bir uğraştır. Aynı zamanda bu disiplin ve bakış açısı yalnızlık, korku ve kızgınlık, çaresizlik gibi temel özelliklerimizin bir başka sakinleştirici ve mistik tarafıdır. Akıl her şeyi anlamaz ve önemli soruları cevaplamaya yetmez. Üstüne üstlük bilim, mistisizmi dışlarken metafiziği de reddederek kendi dogmalarını ve inancını yaratır. Kısacası bilim de bir dindir. Öne sürdüğünüz mistisizmi dışlayan ve kendi kendine kabul ederek kabullerine uymayanları dışlayan bir sistemdir. Bu tavrı, bu temel öne sürümlerle açtığıma göre artık doğruları ortaya koymanın zamanı gelmiş olmalı.

Öncelikle iki soruyla başlamak isterim: “Gerçeklik” ve “doğru” sahiden nedir?

Bilim bu iki temel kavrama cevap bulamıyor mu?

Önermem gayet nettir: Bilim, gerçeğe adım adım yaklaşıyor ve doğruluğu bildiriyor.

Bilimi hayatınıza aldığınızda onun gerçekle olan ilişkisine, doğruları deney ve gözlemle ortaya koymasına hayran kalır; biraz daha doğru bilgi için araştırır, merak edersiniz. Çoğumuz bilimi, merakı doğruyla birleştirerek bulur. Yıldızların neden parlak olduğunu, her yıldızın parlaklığının neden değişkenlik gösterdiğini, gece ve gündüzün ne olduğunu sorar ve bilimin doğrularını daha fazla merakla araştırırız. Çünkü bilim bize doğru bir bilgi sunmaktadır. Daha sonra onun doğruluğunun duyularımızla ve kişisel tecrübelerimizle, matematiğimizle ve deneylerimizle geldiğini anlar, kendiniz test edersiniz. Ve görürsünüz ki önermeleri gerçeklik biçimiyle de uyumlu ve doğrudur.  Peki gerçekten de bilim Neden?, ”Niçin?” ve ”Nasıl?” sorularına cevap verebilir mi?

Elbette! Bunu Albert Einstein’ın 1905 yılında yazdığı ”Özel Göreliliği” içeren makalesinden yola çıkarak anlamaya çalışalım. Öncelikle Albert Einstein gerçeklik ve doğruluk arasında ayrım yapmak ister ve geometrinin temel aksiyomlarının doğruluğunu sorgular. Şöyle der:

“Geometri, aralarında kesin fikirlerle az çok bir ilişki kurabileceğimiz “düzlem”, “nokta”,”düz çizgi” gibi bazı kavramlardan ve bu fikirlerin sonucu olarak doğru kabul edilen (etme eğiliminde olduğumuz) bazı önermeler bütünüdür.”

Yani örneğin bir doğrunun “doğruluğunu” araştıran meraklı bir insansam geometri bana bir doğrunun “doğruluğunu” yalnızca iki farklı nokta kabulüm ve bunları kıyaslamam ile verebilir. İki nokta arasında olan şey doğrudur.

Aslında merak ettiğimiz ”doğruluk”, geometrinin temel gerçeklik önermesi olan noktaların ”gerçeklik ve doğruluğunu” ortaya çıkarmamakta, yalnızca bu iki nokta arasındaki doğrunun “gerçekliği ve doğruluğunu” ortaya çıkarmaktadır. Doğruluk olgusu önermemize indirgenmiş ve yönelmiştir. Bu nedenle de Albert Einstein’a göre biz, iki nokta bir doğru oluşturuyor önermesini doğru veya yanlış kabul edemez yalnızca Öklidiyen geometride böyle kabul edildiğini söyleyebiliriz. Bu nedenle ”doğru” ve ”gerçek” Öklid geometrisinin ispatlarıyla cevap bulamaz. Biz doğru sözcüğünü, gerçek bir nesne ile bağlama alışkanlığındayızdır ancak doğru denen şey yalnızca dış gerçeklikle değil mantıkla da tutarlı olmalıdır.

“A, B’den büyüktür.” dediğimizde aklımıza bir A nesnesi ve B nesnesi getirip bunu düşünür ve önermeyi buna göre doğru veya yanlış olarak belirtiriz. Elbette elma çilekten büyüktür. Burada doğru olan şey aslında bizim A’yı, yani büyük olanı elma olarak düşünmemiz ve B’yi, yani küçük olanı çilek olarak düşünmemizin doğruluğudur, A veya B’nin doğruluğu değildir. Bilim, disiplinleri birleştirip kendi doğruluk ve gerçeklik alanlarını ayırdıktan sonra bizi tüm bu yanılsama ve yorumların arkasında yatan gerçeğe ulaştırmaktadır. Şimdi Albert Einstein’dan şu örneği verelim:

“Bir düz doğrultuda giden trende olduğunuzu ve trenin biraz ötesinde size paralel olan bir arkadaşınızın sizi seyrettiği düşünün. Elinizde taş var ve onu camdan dışarıya fırlatmadan nazikçe bırakıyorsunuz. Sizin bakış açınızdan (gerçekliğinizle) taş düz bir dik doğrultusunda yere düşmüştür. Ancak paraleldeki arkadaşınız trenin hareketiyle beraber ileriye gidişinizi (gerçeğinizi) de gördüğü için, taşı elinizden bıraktığınız yer ve taşın yere ulaştığı (düştüğü) yer arasında parabol çizdiğini görmektedir. Peki hangisi gerçek, hangisi doğrudur? Tabiiki de ikinizinki de gerçek ve iki duyumunuz da doğrudur.”

Tren içinde olan sizin hareketle ilişkiniz, uzayla olan ilişkinizi etkileyerek kendi gerçekliğinizi deneyimlemenizi sağlamıştır. Aynı şekilde arkadaşınız da durma hareketiyle sizin hareketinizi kıyaslayarak kendi gerçekliğini yaratmıştır. Gerçekliğiniz ölçüsünde iki söylemde doğrudur. Çünkü ikisi de test edilebilir ve yanlışlanabilir bir bilimsel önermedir. Peki ya bir trende bir yıldırım düşmesi olayına Neden? Niçin? Ve Nasıl? soruları doğrultusunda bilimle cevap verebilir miyiz?

Elbette! Bir yıldırım düşmüş müdür? Evet düşmüştür çünkü bilimin öne sürdüğü şekilde ışık önce, ses sonra gelmiştir. Gözler onu gözlemlemiş, kulaklar bu olayı duymuştur. Niçin düşmüştür?  Yıldırım, gök gürültüsü ve şimşekten oluşan, gökyüzü ile yeryüzü arasındaki elektrik boşalmasıdır. Demek ki elektrik yükü hava direncini kıracak kadar çokmuş ve bu yüzden elektrik boşalımı olmuş. Peki nasıl oluştu? Kolay. Tabii ki farklı yüklenmiş bulutlar arasında veya yerden farklı yükle yüklü bulut arasında bir elektrik akımı meydana gelmiştir. Bu da gözümüze öncelikle şimşek ışığı daha sonrada gök gürültüsü olarak gelmiştir. Demek oluyor ki bilim, elbette bu üç temel soruya da cevap bulur. Peki ya metafizik bir önerme? Bilim onu reddederek dışlamaz mı? Peki ya metafiziği dışlamak bilimi tek tipçi yapmaz mı?

Aslında bilim mistisizmi dışlar, metafiziği değil. Çoğu zaman bilim metafiziği içinde bulundurur. Çoklu evrenler, sicim kuramı vb. olgular için fizik denklemlerimiz metafizikseldir. Önermelerimiz ise metafiziği dışlamaz, hatta onları içine alarak cevap verir.

Bilimin görünmeyen şeylere değer vermediği söylemek çoğu zaman bilimi yalnızca pozitivist(1),  yani olguculuk felsefesiyle tanıma yanlışımızdan meydana gelir. Bilim yalnızca pozitivist değildir. Pozitivizm, yalnızca bilimsel önermelere değer veren bir felsefe disiplinidir; bilim ise kendi içinde empirik(2), rasyonal(3), pozitivist olabilir. Çoğu zaman da bunların birkaçını veya hepsini aynı anda kullanır. Çoklu evrenler rasyonaldir; görelilik empirik ve pozitivisttir; kuantum empiriktir ama pozitivist değildir. Tek tür bilim karşıtlığının nedeni tek tür felsefi tutumu bilip onu eleştirmekten kaynaklanır. Bilim bu kadar kolay değildir. Bilim bu kadar net değildir ve bilim bu kadar dogma değildir. İşte bu yüzden bilim aslında bilimdir! Bilim, önceden doğru olduğu düşünülen önermelerin yanlış olduğunu kabul edip yeni doğrular öne sürmekten çekinmemek ve gerçeğe adım adım yaklaşmak demektir.

Notlar:

(1) Pozitivizm: Gerçeğe ancak olgulara, deney ve gözleme dayanılarak, pozitif bilimlerin yardımıyla ulaşılabileceğini öne süren öğreti.

(2) Empirik(Emprizm’e bağlı): Bilgilerimizin kaynağının yalnızca duyum ve deney olduğunu savunan felsefi akımdır. Emprizme göre insan zihni doğuştan boş bir levha (Tabula Rasa) gibidir. Yani insanın doğuştan getirdiği hiçbir bilgi yoktur.

(3) Rasyonal(Rasyonalizm’e bağlı veya akılsal): Temelde akıl bilgisinin olduğunu söyleyen ve ona dayanan, doğruluğun ölçütünün duyular değil düşünme ve tümdengelimsel çıkarsamalar olduğunu öne süren öğretilerin genel adı.

 

Bilimle kalın.