Ören’de Bir Parçacık Fizikçisi: Sinem Şalva

Fotoğrafta kitapçının bir köşesi gözüküyor, raflara dizilmiş kitaplar ve duvarda çiçekli bir yol resmi var. Dolabın üzerindeki fotoğrafta Stephan Hawking’in fotoğrafı ve sözü asılı: Mutluluk yetinmektir, mutluluk anlamaktır.

Dolabın üzerindeki fotoğrafta Stephan Hawking’in fotoğrafı ve sözü asılı: Mutluluk yetinmektir, mutluluk anlamaktır.

 

 

Geçtiğimiz aylarda Serkan Kılıç’la Balıkesir Ören’de Sır Bookstore ve Academy’yi açan Sinem Şalva, kendi ifadeleriyle fiziğin arkasındaki felsefeyi arayan, CERN’de çalışmış, bir parçacık fizikçisi. Ziyaret ettiğimiz sırada CERN, atom altı fizik ve  Parmenides felsefesi hakkında bir sohbette bulunduk. Yazımızda da sizinle bu sohbeti paylaşıyoruz.

 

 

 

 

 

 

 

 

1- İlham almak adına hikayenizi dinlemeye geldim. Önce CERN’e gidişinizi sormak istiyorum. Lisansta fizik mi okudunuz?

Evet, Işık Üniversitesi’nde fizik okudum ama benim fizik okuma hikayem biraz daha farklı. Aslında felsefeye çok ilgim vardı ama o zaman fark ettim ki bir şey okuyacaksam önce bu fizik olmalıydı. İkisi de çok ilgimi çekiyor. Lisans bittiğinde ise hiçbir şey olmadı, yeterli gelmedi, tatmin olmamıştım. O dönemde Metin Arık hocamla tanıştım. Kendisi idolümdü, daha önceden de basından takip ediyordum. Fizik okurken bir yandan da iyi fizikçiler kimler bakıyordum, CERN’deki çalışmaları takip ediyordum. Son sene lisans tezimde beraber çalışmak için oldukça ısrar ettim. Kabul etti, birlikte parçacık fiziği üstüne bitirme projesi yaptık.  Bundan sonra yüksek lisans başvurusu için bana referans yazdı ben de İTÜ’de devam ettim.

Başladıktan 1 sene sonra o yaz Metin Arık beni aradı. Sinem, Türkiye’de bir workshop var ATLAS’la¹ ilgili bir proje, sen de gelmek ister misin, dedi. Tabii hocam dedim. CERN’de çalışan insanlarla bir arada bulunmak harikaydı. Sonra Metin Arık’la konuşurken yazın bir planın var mı, diye sordu. Öyle bir soruş ki, işim var desem “Tüh! Ya öyle mi?” diyecek (gülüşmeler). Ben de yok hocam, dedim. ‘’O zaman hazırlan CERN’e gidiyorsun’’ dedi. 2008 yazında gittim, sonra İTÜ’de derslerimi almaya devam ettim ve 2009 yazında tekrar gittim. Zaten CERN’deki çalışma ortamı şöyle: Gelen insanların çok az bir kısmı CERN’in kendi personelidir. Daha çok dünyanın her yerinden üniversitelere bağlı olarak öğrenciler geliyor mesela ben yüksek lisansta İTÜ’ye bağlı olarak gitmiştim. Ardından Belçika’da Gent Üniversitesi’nde doktoraya başladım, CMS’te donanım kısmında çalışıyordum. Orada çalışmalar iki gruba ayrılıyor: Veri analizi ve donanım (hardware). Dedektörlerin hepsi birbiriyle aynı özellikte değil tabii. Örneğin müon ve elektron aynı dedektörde algılanmıyor.

ATLAS ve CMS deneyleri öncelikle Higgs bozonunun keşfine kanalize olmuştu ve gerçekten de 2012 yılında bulmuştular, Fizik Nobel Ödülü aldırdı bu keşif. Şu anda da Süper Simetri Teorisi, LLP (Long-Lived Particles) ve Karanlık Madde parçacığı araştırmaları sürüyor. Ama bir yerden sonra işin içine felsefe giriyor. Bunun en güncel örneklerinden biri de Almanya’da kurulan “Epistemology of LHC” enstitüsü. Çok ilginçtir, CERN’de birçok kulüp var fakat felsefe kulübünün olmadığını eşimle fark ettik. Bunu CERN bașkanına ifade ettik ve şu an açılma sürecinde.

Fotoğrafta LHC (büyük parçacık çarpıştırıcı) görülüyor. Yerin altında bir tünelde, kalın duvarlı mavi bir boru ve üzerine bağlı kanallar var.

Fotoğrafta Büyük Parçacık Çarpıştırıcı (LHC) görülüyor.

2- Oradaki bir gününüzü anlatır mısınız?

Günün büyük bir kısmı laboratuvarda geçiyor. Dediğim gibi orada müon dedektöründe çalışıyordum.

3- Ben aslında müon dedektörüne benzer bir şeyle karşılaşmıştım. Yakında belki de Amazon’da satılabilir**.

Evet olabilir, bu çok da zor değil. Parçacık üretmene gerek yok çünkü gezegenimizden dakikada 1 cm²’den 1-2 tane müon geçiyor zaten. Müonlar, uzaydan gelen kozmik ışın parçacıklarının Dünya’nın atmosferinde bulunan atomların çekirdeği ile çarpıșmasıyla ortaya çıkıyorlar. Müonun güzelliği gözlemlenebilmesi. Higgs Parçacığı LHC’de ki proton-proton çarpışmasında üretilebiliyor ama ömrü çok kısa olduğundan hemen başka parçacıklara bozunuyor, Higgs olduğunu izlerinden anlayabiliyoruz ancak çünkü teorik olarak bilgisi elimizde var, enerji ve momentumunu da deneysel olarak bu devasa dedektörlerle yüksek hassasiyetle ölçebiliyoruz. Higgs bozonunun farklı oluşma kanalları var. Bunlardan biri dört müon bozunma kanalı. Müon algıçları gazla çalıșıyor, bunlara gaz dedektörleri de deniyor. LHC’de iki ayrı proton demeti -hidrojen gazından ayıklanarak- farklı hızlandırıcılarda hızlandırılıp çarpıştırılıyorlar. Bu olay sırayla Linac2, PSB, PS ve SPS’te²  en sonunda da LHC’de gerçekleşiyor. Burada ışık hızına çok yakın bir hıza çıkıyor. Basitçe müonlar gaz dedektörlerine ulaştığında, gaz iyonize olup artı yükler ve eksi yükler bir tarafa toplanıyor. Anoda ulaşan elektronlar dedektörün yüzeyindeki elektronik cihazlar tarafından okunabilen farklı bir iz bırakıyor.

Ben orada GEM (Gas Electron Multipliers) dedektöründe çalışıyordum. CMS için GEM dedektörü projesi yaklaşık 8 yıl önce başladı. Dedektörler de yıllar içinde teknolojiye de bağlı olarak evriliyor, önceden 80’li yıllarda wire chamber³ bulunmuștu, günümüzde geliştiği nokta GEM gibi MPGD’ler (Micro-pattern Gas Detector) oldu. Örneğin GEM kapton bir folyo olarak düşünülebilir: Mikron düzeyinde incelikte ve üzerinde delikler (holes) var. Bu folyoya gerilim uygulandığında elektrik alan oluşuyor ve parçacıklar buna maruz kaldıkça çoğalıyor. Bu bir müon algılayıcı. Bu dedektörün farklı kullanım alanları da var mesela müon tomografi. Yan paralelden örnek verecek olursak tomografiyi tıpta kullanıyoruz, müon tomografi de gelişmekte olan bir alan.

4- Çarpıştırıcıların yapısını biraz daha anlatır mısınız?

Dediğimiz gibi parçacıklar tek bir aşamada hızlandırılmıyor ve o tüplerde (Beam Pipe) tutulabilmeleri ve yönlendirilmeleri manyetik, elektrik alan ve ultra yüksek vakum ortamıyla sağlanıyor. O yüzden bu tüplerin bir genişliği var.  Bu çarpışmalar 27 km’lik bir tünelde saniyede 600 milyon çarpışma olarak gerçekleşiyor. Tabii üretilen her parçacık sayılmıyor. Hangi olayların (event) kaydedilebileceğine hızlıca karar vermek için “Trigger” tetikleme sistemleri kullanılıyor. Bir de bu verilerin dünyanın her yerine taşınması var. İnternet vasıtasıyla taşınmıyor, bunun için GRID denilen bir sistem var.

5- Son olarak dönüş kararınızı konuşalım. Tam olarak nasıl karar verdiniz?

Hiçbir zaman çok hırslı ve idealist olmadım, ideallerimi hayal gücüm belirliyor aslında belki de o yüzden buradayım. Sadece içimde ne istediğime baktım. Benim şu an planlarım burada bir üniversitede akademisyen olarak başlamak. Tabii CERN’den ayrılmış değilim, benim için burada neler yapabiliriz, CERN’e doktora öğrencisi götürebilecek miyim, bunlar önemli.

Ben yaptığım işten nefret etmek de istemiyorum. CERN’de de arada bir karşılaştığım durum bu. Bir gün laboratuvara arkadaşım titreyerek geldi, aşırı stresli, günlerdir düzgün uyuyamamış, yemek yiyememiş, devam etmek istemiyor orada çalışmaya. “Ne yapıyorsun, hemen topla çantanı ve git” dedim. Gerçekten gitti de. Bir daha karşılaşmadım. 2 sene sonra gördüğümde bir şirkette yazılımcı olarak çalışıyordu, çok da mutluydu. Aynı dönemde mezun olduğum arkadaşlarımın da çoğu fizikçi olarak devam etmiyor, yazılımcı olarak çalışıyorlar.

6- Peki sizce neden insanlar bu aşamaya geliyor? Sizi bundan koruyan ne oldu?

İşin tat veren kısmını, felsefesini yapmadıkları için. Ya da sevdiği için değil de hırsından

dolayı devam etmek.

7- İnsanları bıktıracak düzeyde çalışma şartları nasıl ortaya çıkıyor?

Evet orada çok çalışman lazım ama ne yaptığının farkında olursan, verimli bir şekilde günün birkaç saatinde çok yoğun çalışman yeterli. Benim için çalışmak zamanla buna evrimleşti. İnsanlar hep doktora çok zor bir süreç diyor, ben bir süre sonra tam tersini deneyimlemeye başladım. Bu senin elinde olan bir şey. Ben bitirirken çok mutluydum. Lisans ve yüksek lisansta tam tatmin olmamıştım ama doktorayı bitirirken “İşte bu!” dedim. İçim rahat dönüyorum bu nedenle.

8- Burayla ilgili planlarınız neler? İsmi nereden geliyor?

Burası bookstore ve academy. Bizim uzun vadeli planımız burayı çok yönlü bir akademiye dönüştürmek. Özellikle küçük çocuklar için bilim, felsefe ve sanat bütünlüğünün olduğu bir yer haline getirmek. Yurt dışında ne kadar da olsa kendi ülkendeki kadar rahat olamıyorsun hem bürokratik hem kültürel anlamda ve Akdeniz’in kültür geçmişi de hissetmek istediğimiz bir şeydi.

Dünyanın neresinde olursan ol, aynı sisteme hizmet ettiğini bilince nerede olduğunun çok da bir önemi kalmıyor. Sır ismi de aramızda olmasından geliyor. Sır gibi, bu da bizim aramızda.

 

Fatma Hale Bulut / Hatice Nur Özcan

 

Ek bağlantılar:

Sır Bookstore & Academy

Serkan Kılıç’ın Kitabı: Parmenides’in Tanricasi

**Taşınabilir Müon Dedektörü

¹LHC Hakkında Daha Fazla Bilgi

³ Wire Chamber’ın İşleyişi

 

² LHC yaklaşık olarak 27 km uzunluğunda ve yerin 100 metre altında. Üzerinde ATLAS, CMS, ALICE VE LHC-B olmak üzere 4 tane çarpışma merkezi bulunuyor.

,

6 Ağustos

  • Penisilini keşfeden İskoç bakteriyolog Sir Alexander Fleming 1881’de doğdu. Grip virüsü üzerinde çalışırken stafilokokların bulunduğu kültür kabında yanlışlıkla küfün geliştiğini ve küfün olduğu bölgede bakterinin bulunmadığını fark etti. Sonradan yaptığı deneylerle küf kültürünün 800 kat seyreltilse bile stafilokokların çoğalmasını engellediğini gösterdi. Bu çalışmaları sayesinde, penisilin araştırmalarını sürdüren Ernst Boris Chain ve Howard Walter Florey ile birlikte 1945 yılında Nobel Tıp Ödülü’nü aldı.
  • İnternetin yaratılması ve yönetilmesinde çok önemli bir rol oynayan Amerikalı bilgisayar bilimcisi Jon Postel 1943’te doğdu.
  • Osteopatik Tıbbın kurucusu Andrew Taylor Still 1828’de doğdu. Kas-iskelet sistemini sağlığın temel unsuru olarak görmüş ve bedenin kendini yenileyebilme özelliğini yeni tıp modelinin merkezine oturtmuştur.
  • Rodyum ve Paladyumu keşfeden İngiliz fizikçi ve kimyager William Hyde Wollaston 1766’da doğdu.
  • Üstel kalkülüsü keşfiyle tanınan Johann Bernoulli 1667’de doğdu.
  • İlk atom bombası Hiroshima’ya 1945 yılında atıldı.
  • Yapay kalple 620 gün ile en uzun süre yaşayan William J. Schroeder 53 yaşında hayatını kaybetti.
  • İtalyan hekim, astronom, jeolog ve şair Girolamo Fracastoro 1553’te hayatını kaybetti. ”De contagione et contagiosis morbis et curatione” adlı kitabında hastalıkların hava, kıyafet, hayvanlar ve insanlar aracılığıyla taşındığını anlatmıştır.
  • Moleküller arasındaki ilişkilere ve moleküllerin ışığı nasıl soğurduğuna veya yansıttığına dair ilk teoriyi kuran Joseph-Achille Le Bel 1930’da hayatını kaybetti.
  • 6 binden fazla fosili keşfeden ve 35 alttakımı sınıflandıran, aynı zamanda omurga paleontolojisine yaptığı katkılarla bilinen Arjantinli antropolog Florentino Ameghino 1911’de hayatını kaybetti.
  • Kolesterol ve yağ asidi metabolizmasının düzenlenmesi ve mekanizması üzerine yaptıkları keşiflerden dolayı Konrad Bloch ile birlikte 1964 yılında Nobel Tıp Ödülü’nü alan Alman biyokimyager Feodor Felix Konrad Lynen 1979’da hayatını kaybetti.

Kaynak: WikipediaTodayinsci, Medimagazin, Usmer

, ,

Sokratik Yöntem: Fermi Paradoksu Üzerine

Herkese merhaba! Biz iki takım arkadaşı olarak ortak ilgi alanımız olan astrobiyolojinin bir konusuna değineceğiz; Fermi Paradoksu.

Öncelikle Fermi paradoksunun ilk ortaya çıkışını ele alalım. Fizikçi Enrico Fermi tarafından üretilmiş olduğu söylense de bunu savunup savunmadığı tartışılır bir durumda. O yüzden ilk ortaya çıkışını astronom Michael Hart’a, 1975’e dayandığını ele alacağız.

Peki ne manaya geliyor? Eğer Fermi paradoksunu birkaç cümleyle anlatmamız gerekseydi, muhtemelen şunlar olurdu; “Yahu koskoca evren, tek bizim olmamız çok saçma. Ama başkaları varsa neredeler? 13 milyar yılda denk gelirdik herhalde. Bu ne yaman çelişki?”

Yani başlı başına bir çelişkiyi anlam olarak ifade etse de iddia edilenin olacağına ya da olmayacağına kesin bir kanıt bulamamış bir paradokstur.

Bunca zamanda neden onlarla iletişim kuramadık?

Şöyle bir düşünürsek yaşadığımız Dünya’nın bir gezegen olma sürecinde geçirdiği evrelerin, yaşadığı değişim ve gelişimlerin benzerlerini veya zıtlarını kendi güneş sistemimizde, yıldız sistemimizde, bulunduğumuz bulutsuda ve galaksimizde görebilmemiz gayet mümkündür.

Dünyada doğal olarak bulunan, periyodik cetveldeki elementlerin birbirleriyle rastgele veya bir düzen içerisinde yaptığı etkileşimler sonucu, canlılığın yapıtaşlarının oluşması ve bu yapıtaşlarından en az birinin tüm canlılarda ortak olması dünyadaki madde tanımını ve element tanımını bizlere verir.

Burada organik kelimesinin tanımını yapmak gerekirse en basit anlamda doğada belirli bir süre içinde kendiliğinden oluşan ve C,O,H vb. gibi elementler içeren moleküler yapılardır. Bu organik moleküllerin tamamına yakını neredeyse tüm canlılarda ortaktır. Canlıların DNA yapılarında yani en temelinde de bolca bulunan bu organik elementler (görsel 1) doğada birçok maddenin de içeriğinde görülebilir.

Görsel 1: Periyodik Tablo

Burada asıl sorulması gereken soru şudur ki eğer bu tür elementler, gezegenimiz dünyada canlıların yapısına katılıyorsa yine aynı yıldız sisteminde başka gezegenlerde de canlıların yapısına katılmış olamazlar mı?

Yani bir başka gezegende canlılık mümkün mü? Bizce, elbette ki mümkündür, fakat evrimsel süreçte dünya üzerindeki gelişmişlik düzeyini yakalayamamış olabilme ihtimalleri muhtemeldir. Evrim hızının etki etmesi, gezegenlerin dönüş hızı, atmosferik etkiler, gezegenin elementer yapısı ve aklınıza gelebilecek bilimum etken bu konuda söz sahibi olabilir.

Paradoksun en büyük destekçisi ise Drake denklemidir.

N = R* x fp x ne x fl x fi x fc x L

N: Muhtemel iletişim kurabileceğimiz uygarlık sayısı

R*:Galaksimizde her yıl oluşan yıldız miktarı

fp: Bu yıldızlardan gezegene sahip olanlar.

ne: Yıldızların gezegenlerinden yaşama elverişli olanların ortalaması

fl: Yaşama uygun ortama sahip olmuş gezegenler

fi: Yaşama elverişli gezegenlerden akıllı yaşama sahip olanlar

fc: Varlıklarına dair sinyal bırakabilecekler

L: O tür bir uygarlığın yolladığı sinyalin süresi.

Tüm bu belirlenmesi zor veriler ve denklem Frank Drake tarafından galaksimizdeki zeki varlıkların sayısını öğrenme amacıyla yapılmıştır. Fermi paradoksuna ise uygarlıkların sayısı açısından bir destek sağlar ve bize şunu kesin olarak belirtir; insanlık ne kadar uzun süre varlığını korursa onlarla iletişim kurmaya o kadar yaklaşır.

“Neredeler?” sorusuna bir sürü olasılık sayabiliriz. Çoktan burayı ziyaret etmiş olabilirler, belki de en yaygını. Daha bizim kadar zeki değiller, çok ıssız bir bölgedeyiz…Bunu fantastik bir boyuta bile taşıyabiliriz çünkü gerçekten bu konu hakkında gözlemlenebilir verilerimiz çok az. Çelişkiyi yaratan asıl sebep veri belirsizliği denilebilir.

Bizim bir başka düşüncemiz ise fazla umutsuz olmamız. Basit bir hesap ile aslında yaşam olma ihtimalinin çokluğunu kavrayabiliriz. Samanyolu’nda 20 milyar tane Güneş benzeri yıldız var. Bu yıldızların 5’te 1’i, yani 400 milyon tanesi yörüngesinde Dünya gibi bir gezegen bulundursa ve bu gezegenlerin sadece %0.1’inde yaşam olsa bu, Samanyolu’nda 1 milyon kadar hayat olan gezegen demek olurdu. Yani bence kesinlikle yalnız değiliz fakat aceleceyiz. Evet, 13 milyar yıldır bu evren vardı fakat gezegenlerin yaşları yıldızlararası boyutta düşünülürse, o kadar yaşlı olmadıkları görülür. Mesela biz Güneş’in 8 dakika öncesini görüyoruz çünkü ışığı bize 8 dakika da geliyor. Güneş değil de Sirius’u ele alırsak, aramızda 8,6 ışık yılı var. Onun ise 8,6 yıl öncesini görüyoruz. Bunu galaksi çapına yayarsak, bir gezegenin milyonlarca yıl önceki halini görüyoruz. Onlarda bizim dinozorlar çağımızı görüyorlar, Yani birbirimizi yakalamamız bir muamma. Onun için geç kaldık düşüncesinden kurtulup insanlığı yok etmemeye odaklanmalıyız. Bir gün onları bulacağız fakat bu gerçekten nadir bir an olacak. Sabırlı olmamız gerekiyor.

Eğer bizim gibi bir sistem arıyorsak; sorulması ve araştırılması gereken başka bir konu da diğer yıldız sistemleri, galaksiler vb’ deki elementler Samanyolu galaksisindeki elementlerle uyuşuyor mu sorusudur.

Bir varsayım olarak “xyz” galaksisindeki “tvu” yıldız kümesinde bulunan “erw” gezegeninde elementer yapı oldukça farklı. Elementlerin elektronegatiflikleri, ve elementleri kimliklendirmeye yarayan bilimum parametre daha önce görülmemiş bir farklılıkta. Varsayalım ki bu elementlerin ilk yörüngelerinde 8569 elektron var ve bizim gezegenimizdeki gibi bir kimyasal süreç bu gezegende geçerli değil. İşte o zaman olabileceği varsayılan bir canlılık örneği nasıl olur? Belki de bu soruya hiçbir zaman cevap veremeyeceğiz. Belki de yakın bir zamanda farklı bir elementer sistem kullanan yıldız sistemleri keşfedilecek. Ama bilinen şu ki bu zamana kadar “Fermi Paradoksu” paradoks olarak kalacak.

Tamamen düşünsel anlamda yazılmıştır. Bazı kaynaklardan esinlenilmiş bir yazımdır. Hiçbir bilimsel gerçeklik test edilip denenmemiştir. (Belirli kanunlar hariç!)

Çok teşekkür ederiz!

Ceren Ustabaş ve Can Aksoğan

, , ,

Blockchain; Blockchaın’in Kısa Bir Tarihi

Bu yazı, Future Science Team Makale Okuma ve Çeviri Çalışma Grubu katılımcıları tarafından Türkçeye kazandırılmıştır.

Çağın teknolojik gelişmelerine ayak uydururken, artan veri ve veri güvenliği sorunları insanları merkezi olmayan, güvenliği herkes tarafından sağlanan bir veri teknolojisine itiyor. Biz de bu doğrultuda bir devrim yaratmaya başlayan veri teknolojisi Blockchain hakkında bir yazı dizisi başlattık. Blockchain tarihine geçmeden önce, kısa tanımlar ile blockchain ve bitcoin kavramlarını açıklamak istiyoruz. Blockchain, kısaca bir veritabanı teknolojisidir. Verilerin ağdaki tüm kullanıcılara açık şekilde depolandığı, paylaşıldığı ve değişiklikleri herkesin takip edebildiği, tek bir merkezi olmayan, bu ağ yapısı sayesinde her kullanıcının bir merkez görevi görebildiği bir veritabanı teknolojisidir. Bu güvenlikli veri dağıtma zincirinin kullanım alanları ise çok geniş. Oy kullanmadan bankacılığa pek çok farklı alanda kullanılması planlanıyor fakat asıl hikayesi bir e-para birimi olan Bitcoin ile başlıyor.

Tarihçe – Nereden Başlıyoruz?

Son zamanlarda sık sık duyduğumuz Blockchain terimi ve teknolojisi, Bitcoin’in 2008’de icat edilmesi ile tanıtıldı ve yayıldı. Ardından 2009 yılında kelimenin tam anlamıyla kullanım alanı oluştu. Blockchain ve Bitcoin çok farklı kavramlar olmalarına rağmen, Bitcoin’den başlamadan Blockchain’in arkasındaki hikâyeyi anlatmak pek mümkün değil. Bu nedenle hikayemizi Bitcoin yardımı ile anlatacağız. 

Blockchain’den Önce Elektronik Para

“Elektronik para” veya “dijital para birimi” kavramları yeni değil; 1980’lerden bu yana, David Chaum’un modelleri temel alınarak oluşturulan elektronik para protokolleri zaten mevcut. Blockchain sistemini anlamak için özellikle “Dağıtılmış Sistemler” kavramını anlamak gerektiği gibi elektronik parayı da anlamak gerekli. Bu kavram, Blockchain ve Bitcoin dönemi öncesinden gelir. Elektronik para kavramı olmasaydı şu an bulunduğumuz noktaya gelinemezdi. E-para sistemi ile ilgili iki temel konunun öncelikle ele alınması gerekir: hesap verebilme ve anonimlikHesap verebilir olmak, paranın bir kere ve sadece sahibi tarafından harcanabilir olmasını garanti edebilmek için gereklidir (çifte harcama sorunu). Çifte harcama sorunu, aynı paranın iki kez harcanması durumunda ortaya çıkar. Dijital verileri kopyalamak kolay olduğu için aynı dijital paradan birden fazla kopya yapılabilmesi, dijital para birimlerinin büyük sorunudur. Bu nedenle hesabın açıkça verilebilir, takip edilebilir olması önemlidir.

Anonimlik ise, kullanıcıların özel haklarını koruyabilmek için gereklidir. Gerçek nakit parada olduğu gibi, ödeme yapan kişilerin harcamaları geri izlemesi neredeyse imkânsızdır. 

David Chaum, 1980’lerdeki çalışmalarında kullandığı iki şifreleme işlemiyle iki problemi de çözmüştür: Kör imzalar ve gizli paylaşım. Kör imzalar, belgenin içeriğini görmeden belgeyi imzalamayı sağlar. Gizli paylaşım kavramı ise aynı elektronik para biriminin iki kere kullanımını, yani çifte harcamayı, tespit etmeye olanak verir. 

2009 yılında, ilk kullanılabilir e-para sistemi olan Bitcoin hayatımıza girdi. İlk başlarda, güvenilmez ağdaki (Deep Web ve Dark Web gibi) “dağıtılmış ortak bilgi” sorununu çözdü. Güvenli, kontrollü ve merkezi olmayan dijital para basma yöntemi için açık anahtar şifrelemesini “İş İspatı” metoduyla (Proof of Work (PoW)) kullandı. En önemli yeniliği, işlemleri bloklar halinde düzenli listeleme ve PoW metoduyla şifreleyerek güvence altına alma fikriydi. Merkezi olmayan para basma metodu, paranın tek bir merkezden çıkıp tek bir merkezde toplanma döngüsünü ortadan kaldırıyor. Tüm bilgi, tek bir merkezde değil ağın tamamı tarafından açık şekilde kullanılıyor. Böylece anonim olan bilgileri herkes görebiliyor, takip edebiliyor (Gizli paylaşım). Bu da en ufak hatanın, herkesçe görülerek fark edilebilmesini sağlıyor. 

Bitcoin’in öncüleri niteliğinde olan benzer diğer teknolojiler; Merkle ağaçları, Özetleme Fonksiyonları (Hash Functions) ve Hash zincirleridir. Daha önce sözü edilen tüm teknolojilere ve birbirleriyle alakalı tarihlere baktığımızda, elektronik para şemalarının ve dağıtılmış sistemlerin bir araya gelerek Bitcoin’i nasıl yarattığını ve Blockchain olarak bilinen kavramın ne anlama geldiğini görmek çok daha kolay olacaktır. Aşağıdaki diyagram aracılığıyla da bu kavramları görebilirsiniz;

ortada mavi yuvarlak bir kutu içinde blockchain yazıyor. yuvarlak kutu etrafında 5 mavi kutu var ve bu kutulara oklarla bağlı. Birinde e-ödeme sistemi yazıyor. Diğerlerinde Merkle ağaçları, Özetleme Fonksiyonları (Hash Functions) ve Hash zincileri yazıyor.

Blockchain ve ilişkili kavramlar.

Blockchain ve Sakoshi Nakamoto

2008 yılında, Satoshi Nakamoto takma adıyla, kullanıcılar arası elektronik para konusunda “Bitcoin: A Peer-to-Peer Electronic Cash System” (Bitcoin: Kullanıcılar Arası Elektronik Para Sistemi) başlıklı bir makale yazıldı. Bu makale, blok zinciri (chain of blocks) kavramını ilk kez tanıttı.

Kimse Satoshi Nakamato’nun gerçek kimliğini bilmiyor. Kendisi, 2009’da Bitcoin’in tanıtımından sonra 2011’e kadar Bitcoin Geliştirici Topluluğu’nda aktif kalmaya devam etti. Ardından, bitcoin geliştirmesini çekirdek geliştiricilerine devredip ortadan kayboldu. O zamandan beri ondan hiçbir haber alınamadı ve onun varlığı ve kimliği gizem olarak kaldı. Bloklar zinciri terimi ise yıllar içerisinde Blockchain kelimesine evrildi. O noktadan itibaren Blockchain, farklı endüstrilerde kullanılan farklı uygulamaların gelişiminde rol oynadı. En çok dikkate alındığı yer şaşırtıcı bir şekilde finans oldu. Blockchain’in finansal işlemlerin hızını ve güvenliğini arttırdığı görüldü. Mali sektörün ana akımına henüz yerleşememiş olmasına rağmen bu da beklenen bir süreçtir.

Son Yıllarda Blockchain’in Yaşadığı Evrim

Melanie Swann, “Blockchain: Blueprint for a New Economy” kitabında Blockchain’in 3 farklı aşaması olduğunu açıklıyor. Bu üç aşama, Blockchain’in şu anda da nasıl geliştiğini anlamamıza kolaylık sağlıyor. Bu çeşitli sürüm veya versiyonların Blockchain’in tarihinde önemli olduğunu, basit kronolojik noktalardan ibaret olmadıklarını belirtmekte fayda var. Ve tabii ki bu noktalar arasında keskin geçişler söz konusu değil, aralarında çizilebilecek olan hat bulanık. Sonuçta tüm bu bağlar, Blockchain teknolojisinin farklı özellik ve kapasitelerinin pratikte nasıl uygulanacağına bağlı.

Biraz yakından bakalım,

Blockchain 1.0: Bu sürüm, Bitcoin’in icadıyla birlikte tanıtıldı ve ilk olarak kripto para birimleri için kullanıldı. Ayrıca Bitcoin, kripto para birimlerinin ilk uygulaması olduğu gibi bu ilk nesil Blockchain teknolojisini de yalnızca kripto para birimlerini içerecek şekilde sınıflandırmamız mümkün. Tüm alternatif para birimleri, Bitcoin gibi, bu sınıflandırmaya dahildir. Ödemeler gibi temel uygulamaları içerir. Bu nesil, Bitcoin’in piyasaya sürüldüğü yıl olan 2009’da başladı ve 2010 yılının başlarında sona erdi.

Blockchain 2.0: Bu ikinci nesil Blockchain teknolojisi, finansal hizmetler ve akıllı sözleşmeler için kullanıldı. Bu sürüm mal varlığı (ve türevleri), vadeli işlem, takas, kefalet ve senetler gibi finansal ögeleri içerir. Finans ve pazarlamanın ötesine geçen uygulamalar bu sürümde yer alır. Ethereum, Hyperledger ve diğer yenilikçi Blockchain platformları Blockchain 2.0’ın bir parçası olarak kabul edildi. Bu versiyon, Blockchain’i farklı amaçlar için kullanmaya dair fikirler ortaya çıktığında, yani 2010 yılında başladı.

Blockchain 3.0: Üçüncü nesil Blockchain finansal hizmet sektörünün de ötesinde siyaset, sağlık, medya, sanat ve adalet gibi alanlarda uygulamalar içerir. Yine, tıpkı Blockchain 2.0’da olduğu gibi, Ethereum, Hyperledger ve akıllı sözleşmeler kodlayabilen yenilikçi Blockchain teknolojileri bu sürümde yer almaktadır. Bu nesil Blockchain, Blockchain teknolojisinin farkı sektörlerdeki birden fazla uygulaması araştırıldığında, yani 2012 yılında ortaya çıktı.

Blockchain X.0: Bu sürüm, bir gün herkesin tıpkı Google Arama Motoru gibi kullanabileceği bir Blockchain hizmeti olması planlanan “Blockchain Singularity” (Blockchain Tekilliği) vizyonunu temsil eder. Gelecekte kamunun tüm alanlarında hizmet vermesi hedefleniyor. Bir Blockchain üzerinde çalışan genel amaçlı rasyonel ajanlar (Machina economicus) ile kamuya açık muhasebe defteri olacak, kararlar verebilecek, insanlar adına diğer akıllı temsilcilerle etkileşimde bulunacak ve kanun veya kağıt sözleşmeleri yerine kodlar ile düzenlenmiş olacak. Bu, yasaların ve sözleşmelerin ortadan kalkacağı anlamına gelmez, bunun yerine yasa ve sözleşmelerin kodlarla uygulanabileceği anlamına gelir.

Tıpkı her tarihçe gibi, Blockchain’in bu tarihçesi de kapsamlı değildir. Fakat umuyoruz ki tüm bunlar, Blockchain’in bugünkü konumuna nasıl geldiğine dair bir fikir sahibi olmanıza yardımcı olur.

Kaynak: A brief history of Blockchain

Bu makaleye katkıda bulunanlar;

  • Hatice Nur Özcan
  • Aynur Efe
  • Zehra Özcan
  • Yunus Emre Akalın
  • Gözde Duyu
  • Umut Yılmaz Kurt
  • Kübra Temiz
  • Feyza Açıkgöz
  • Berfin Dağ
  • Barış Can Çakır
  • Bahar Akbalık
, , , ,

KOÇBAT CRISPR SEMPOZYUMU NASIL GEÇTİ?

Selam herkese! Ben Barış ve bugün sizlere 2 Haziran 2018 tarihinde Koç Üniversitesi Bilimsel Araştırma Topluluğu’nun düzenlediği CRISPR Sempozyumu’nun nasıl geçtiğini anlatacağım. Hazırsanız başlıyorum.

Her şey, fakültemizin Bilimsel Araştırma Topluluğu’nun WhatsApp grubuna atılan bir mesajla başladı. Mesajda bu etkinliğin duyurusu yapılıyordu ve bir başvuru formu vardı. Benim CRISPR’a olan zaafım, evet böyle bir zaafım var, sempozyumun tarihi ve yapılacak workshop için gereken bilgisayar gibi küçük ayrıntıları fark etmeme sebep oldu ve formu dediğim ayrıntılara dikkat etmeden doldurdum.

İlk şoku atlattıktan sonra, 5 dakika kadar sonra yani, formu tekrar açıp tüm ayrıntıları acı bir şekilde öğrendim. Neden acı bir şekilde öğrendim:

  • Dizüstü bilgisayarım yok,
  • 31 Mayıs’ta ciddi bir sınavım var.

Bilgisayar işini halledebileceğime inancım tamdı ama sınav konusu aklımı biraz kurcalıyordu. Sınavımın olması demek, yapılacak konuşmalar için bir ön hazırlık yapamamam ve Eskişehir-İstanbul arası gidip gelişime, toplamda yaklaşık 10 saat, değmeyecek olması ihtimalini aklıma getiriyordu. Hali hazırda CRISPR hakkında bilgim vardı ve elimden geldiğince de gelişmeleri takip ediyordum ancak sınav zamanı yaklaştıkça kafamda ‘Acaba’lar beliriyordu. Tüm bu endişelerimin yersiz olduğunu da ancak 2 Haziran günü workshop bittiğinde anladım. Konuşmalar kafamdaki tüm şüpheleri sildi ama konuşmalardan bahsetmeden önce buraya bir kamu spotu yerleştirmem gerekiyor:

Toplu taşıma kullanırken daima Google Maps’ten yararlanın! (Viral almışımdır…)

7.30’da Esenler Otogarı’na vardığımda bineceğim servisi, servisten inince de Koç Üniversitesi Hastanesi’ne ulaşmamı sağlayacak otobüsü biliyordum. Daha doğrusu bildiğimi sanıyordum. Servise inip binme kısmında bir sıkıntı olmadı ancak iş otobüse binmeye gelince işler biraz sarpa sardı. Çapa Tıp taraflarındaki durağı bulmaya çalışırken bir yandan da telefonla konuşuyordum ve tam da bu sırada beklediğim otobüs yanımdan geçip gitti. Her ne kadar erken gelmiş olsam da ön sıraların kapılmış olma ihtimali ve henüz kahvaltı yapmamış olduğum gerçeği yüzüme bir tokat gibi çarptı. Çabucak hastaneye ulaşmalı, kahvaltımı etmeli ve konuşmaları sahne önünden izlemeliydim.

Bu durumdaki telaşlı bir Barış’ın yapabileceği en kötü şeyi yaptım ve yanlış otobüse bindim. Şanslıydım ki teknolojinin günümüzde ulaştığı nokta sayesinde, telefon yani, hastaneye yakın ama hiç de ummadığım bir noktada inebildim.

Kısa bir süre içinde hastaneye ulaştım, kahvaltımı ettim ve şansıma, lobide organizasyonu düzenleyen ekibin bir üyesiyle tanıştım. Birlikte etkinliğin yapılacağı salona geçtik ve ben de ön sıralarda yerimi aldım. Daha önce hiç yüz yüze görüşmediğim, sadece WhatsApp üzerinden haberleştiğim FST üyelerini arıyordu gözlerim. Tam da bu sırada Ekin’i gördüm. Yani aslında birkaç kez göz göze geldik ama ikimiz de birbirimizden emin olamadık. Hemen selamlaştık ve CRISPR, tıp fakültesi, hastaneye ulaşma maceralarımız gibi konular üzerine uzun bir sohbete daldık. Sohbetimizin sonuna, konuşmaların başlama saatine yaklaşırken aramıza FST İstanbul ekibinden Beyza, Mert ve Elif katıldı. Hazırdık, konuşmalar başlıyordu!

Fotoğrafta sempozyumun afişi yer alıyor. Kırmızı bir şerit üzerine beyaz renkte sempozyumun başlığı atılmış. Altında da beyaz arka plan üzerinde konuşmacıların adları, fotoğrafları ve konuşma başlıkları yer alıyor.

Konuşmaları kısaca özetlemek gerekirse,

Açılış Konuşması – Prof. Dr. Hakan Örer, MD, PhD

Hakan Hoca konuşmasında kişiselleştirilmiş tıptan, bilimsel tıbbın tarihinden ve tıpta genetik uygulamaların günümüzde ulaştığı seviyeden bahsetti. Tıp tarihinden pek hoşlanmasam da hocamızın akıcı ve eğlenceli sunumu sayesinde sunum esnasında dikkatim bir kez olsun dağılmadı. Özellikle tıptaki genetik uygulamaların bugünkü hali hakkında bir fikir sahibi olmak bana, yakın bir gelecekte kişiye özel tanı ve kişiselleştirilmiş tıp teknolojilerinin daha da ilerlemesi sayesinde hastalık tanı ve tedavisinin ulaşacağı seviye hakkında büyük umutlar verdi.

CRISPR’a Giriş – Serçin Karahüseyinoğlu, MD

CRISPR’ın keşfi, mekanizması, DNA’nın tamir yöntemleri ve bizim buna CRISPR ile müdahalemiz, diğer genom düzenleme mekanizmaları olan ZFN (Zinc-Finger Nuclease) ve TALEN hakkında bize bilgiler veren hocamız aynı zamanda CRISPR’ın hangi hastalıklarda daha kolay çalıştığından ve CRISPR’ın off-target (istenmeyen, hedef dışı) etkilerinden de bahsetti. Konuşmasında off-target konusuna özellikle vurgu yaptı ve bu konunun CRISPR’a dair en önemli konu olduğunu söyledi.

CRISPR’ın Klinik Uygulamaları – Tamer Önder, PhD

Tamer Hoca, CRISPR ile gen terapisi yaklaşımlarından ve genetik yöntemlerle klinikte tedavi edilebilecek hastalıklardan bahsetti. Konuşmasında yakın gelecekte gerçekleşmeye başlayacak olan, insan embriyosunda CRISPR uygulamalarına da değindi. İnsan embriyosu işin içine girince, olayın etik boyutu da gündeme taşındı ve soru-cevap kısmı da oldukça uzun sürdü. Hem soru-cevap hem sunumun kendisi oldukça doyurucu bir şekilde geçti.

ÖĞLE ARASI

Yemekhaneye geçerken topluca fotoğraf çekindik. Yediğimiz yemekleri tanımlamaya gerçekten kelimeler yetmeyecek sanırım. Sonuçta özel bir hastane olsa da gerçekten bu kadar güzel yemekler yemeyi beklemiyordum. Aslında şu an biraz abarttığımı fark ettim. Kendi üniversitemin hastanesinin yemekleriyle kıyaslayınca hem porsiyon hem tat olarak bir uçurum olsa da… Tamam tamam, güzeldi yani siz anladınız.

Yemekhaneden biraz geç çıktık FST olarak. Hem bazı üyelerimizin yavaş yemesi, onlar kendilerini biliyor, hem de muhabbetin etkisiyle masada uzun bir süre oturduk. Süreç nasıl başladı tam hatırlamasam da, dönüş yolunda kaybolduk. Birkaç tane ameliyathanenin, polikliniğin yanından geçerken kaybolduğumuz için Beyza’yı suçluyor, doğru yolu bulmaya çalışıyorduk. En sonunda etkinliği düzenleyen ekipten birkaç kişiyle karşılaştık ve salona ulaştık.

İnsan Embriyogenezinde OCT4’ün Rolünün CRISPR ile Aydınlatılması – Özgür Öktem, MD

Kemoterapi Direncinde Epigenetik CRISPR/Cas Taraması – Özlem Yedier, MSc

İki hocamız da konuşmalarında kendi çalışmalarından bahsettiler. Bu sunumlar doğrudan çalışmaları anlattığı için diğer sunumlara göre biraz daha teknik ve ileri seviyeydi, o yüzden daha yeni ikinci sınıfa geçmiş bir tıp öğrencisi olan benim için, tam anlayamadığım ve doğal olarak kendimi pek veremediğim konuşmalardı. Her ne kadar ben pek anlamamış olsam da salonun konuşmalara duyduğu ilgi, benim ne kadar çok şey kaçırdığımı kanıtlar nitelikteydi.

CRISPR Knockout Workshop

Sol tarafta Burak, onun sağında ben varım. İkimizin de elinde bize verilen CRISPR knockout el kitabı var. İki elimizle kitapları kameraya doğru kaldırıp poz vermişiz. Burak sarı saçlı, beyaz tenli. Kahverengi kemeri ve metal saati dikkat çekiyor. O da benim gibi siyah kemik gözlük takıyor ve üzerinde lacivert bir gömlek var. Benim üzerimde de pembe bir tişört var. Siyah saçlıyım ve uzamış kıvırcık sakallarım var benim de. Önümüzde bilgisayarlarımız duruyor. Daha arkada ise beyaz bir tahta var.

Bilgisayardaki çeşitli yazılım ve web sitelerinden yararlanarak bir geni CRISPR ile knockout ettik. Burak, Beyza ve benim olduğumuz çalışma grubu çalışmayı oldukça hızlı bitirdi. Bize verilen el kitapçığının sadece yarısını yapmış olmamız ve yaptığımız kısmı da oldukça hızlı geçtiğimiz için bu workshop benim açımdan pek verimli geçmedi. Diğer gruplar, verilen iki saatlik sürenin tamamını kullanmışken bizim işimiz yaklaşık kırk dakikada bitmişti. Biz de kaderimize razı olup lobiye geçtik ve ekibin geri kalanının da yanımıza gelmesiyle hastaneden ayrıldık.

Beyza'nın biz lobide beklerken habersiz çektiği fotoğraf. Ayna karşısında oturuyoruz. Ortada Beyza, solda Burak, sağda da ben varız. Beyza bacak bacak üstüne atmış ve telefonu yüzünü kapatacak şekilde tutmuş. Her ne kadar yüzünü kapatmış olsa da gülümsediği anlaşılıyor. Dalgalı siyah saçları var ve boyu ayak bileğinde biten gri bir pantolon giymiş. Ayak bileğinde kırmızı bir halhal var. Parlak gri ayakkabıları ise göz kamaştırıyor. Hepimizin yanında çantalarımız var.

İşte lobide bitmek bilmeyen o dakikalar! Soldan sağa Burak, Beyza ve ben.

Beşiktaş’a gitmek için metrobüse doğru yürürken Elif ve Ekin’in aramızdan ayrılması gerekti. Onlarla vedalaştık ve metrobüse bindik. Tahmin ettiğimden kısa bir sürede Beşiktaş’a ulaştık ve FST İstanbul ekibinin diğer üyeleriyle yani Elif, Doğukan, Tutku ve Gökçe ile bir kafede buluştuk. Sohbet ediyorduk, limonataya benzer içecekler içiyorduk ama korkunç bir gerçeğin de farkındaydık: Hava çok sıcaktı! Ekipteki herkesi dışarıya çıkmaya ikna etmeye çalışırken Elif’e bir telefon geldi ve işte o telefon Elif’in başvurduğu staja kabul aldığını söyleyen telefondu! Hararetli ikna tartışmamızı sonlandırıp Elif’in sevincine ortak olduk. En sonunda kafeden çıktık ve kendimizi Yahya Kemal Parkı’na atmadan hemen önce markete uğrayıp birkaç abur cubur aldık.

Parkta çimlere oturup ilk önce FST İstanbul ekibinin düzenlemeyi düşündüğü birkaç etkinlikten bahsettik. Emin olun hepimizi çok güzel etkinlikler bekliyor 🙂 Etkinlik planlarından bahsettikten sonra da kendimizi boş yapmaya adadık. ‘Akbil fırlatma challenge’ ve ‘çimen yolma challenge’, bunun kazananı benim, etkinliklerimizden sonra birkaç arkadaşımız parkın oyun alanına yöneldi. Neşeyle oyun alanının zevkini çıkartırlarken elim bir olay oldu. Maalesef bir arkadaşımız, Beyza, tahterevalliden kaydı ve yere düştü. Kameralarımız o an açık olmadığı için olay anını size gösteremeyecek olsam da kazada herhangi bir yaralanmanın olmadığını söyleyebilirim. Hiçbir ilk yardım girişiminde bulunmadığım için ilerde diplomamı alamayacağımı iddia ettiler ancak ben onlara katılmıyorum.

Mert siyah ceketi ve güneş gözlükleriyle tüm dikkatleri topluyor. Elif gri bir tişört giymiş ve dil çıkartıyor. Tutku, Beyza ve ben siyah ceket giyiyoruz. Tutku elini göğsüne doğru tutmuş, Beyza ve ben de ellerimizle metalci işareti yapıyoruz. Bu işaret baş parmak, orta ve yüzük parmağın avuç içinde kapalı ve birleşik dururken işaret ve serçe parmağının açık durmasıyla yapılıyor. Doğukan gri bir tişört giymiş ve kafasını hafifçe kameraya doğru yan yatırmış.

Soldan sağa Mert, Elif, Tutku, Gökçe, Beyza, Ben ve Doğukan

Ayrılma vakti gelmişti. Durakta herkesle vedalaştık ve açlığımıza bir son vermek üzere Beyza ve Gökçe ile kokoreççiye doğru yola çıktık. Önceki senelerde gittiğim bir kokoreççiye gittik. Ben hatalarımdan ders almadığım için burada neyi sevip sevmediğimi unutup sevmediğim ürünlerden de sipariş ettim. Midye tavanın tatsızlığını kokoreçle kapatabildim neyse ki. Karnımızı doyururken bol bol sohbet ettik ve oradan da ayrıldık.

Gökçe kameraya doğru hafifçe başını eğmiş, üzerinde koyu yeşil ve kahverengi arası bir renkte tişört var. Beyza ve ben ellerimizde kokoreçlerimizi tutuyoruz. Kokoreçlerden birkaç ısırık almışız. Masada da midye tava ve midye dolmasının olduğu tabaklar var. Masalar beyaz, arkamızda duvar var ve duvarlar da beyaz.

Kokoreç maceramız. Soldan sağa Gökçe Beyza ve ben.

Gökçe ve Beyza evlerine dönecekti, ben de Esenler’e gitmek için servise binecektim. Durakta vedalaştık ve ben de servisle Esenler’e gittim, oradan da Eskişehir’e geri döndüm.

Bana çok güzel 24 saat yaşatan tüm FST ekibine, böylesine dolu ve kaliteli bir sempozyum hazırladıkları için KOÇBAT ekibine ve benim için çok özel olan bu yazıyı okuduğunuz için sizlere sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum.

Bilimle kalın!

, , ,

ASTROBİYOLOJİNİN DE ÖTESİ : KSENOBİYOLOJİ

Merhabalar! Biz iki amatör bilim işçisi, ortak ilgi alanımıza giren bu konuyu sizler için amatörce özetlemeye çalıştık ve bu ilk yazımız oldu. Keyifli okumalar!

Astrobiyoloji veya diğer adı ile egzobiyoloji, popüler kültürde “uzaylılar” görüşünden ileri seviyeye atlayamamış farazi düşünceler üzerine kurulu gibi duruyor şu aşamada. Fakat biz işe daha çok bilimsel ve farazi düşüncelerin birleşmesi ile ortaya çıkabilecek olasılıklardan bakacağız çünkü bu konu hakkında elde net bir emare hiçbir şekilde yok.

Güneş sistemi dışındaki olası bir canlıyı morfolojik olarak kendi gezegenimizdekilere benzetme çabasına girmekteyiz sürekli. Bu konuda haklıyız da, görmediğimiz bir şeyi nasıl betimleyebiliriz ki? Bu illa ki uzaylıların yeşil, cüce, iri  gözlü formda olmasını gerektirecek formdan benzetmeler değil, olası bir mikroskobik canlıyı bile kendi gezegenimizden örneklere benzettiğimizi düşünebiliriz. Asıl soru şu: Bu ne kadar doğru?

Detaylandırıp moleküler seviyeye inerek hiç bizim gezegenimizdeki canlılara benzemeyen bir canlı türü olduğunu varsayalım, bu yine karbon bazlı mı olurdu?

İşte bu noktada devreye ‘Ksenobiyoloji’ görüşü giriyor. Astrobiyoloji ile karıştırılıp aynı şey sanılabiliyor fakat ince bir noktada kopuyorlar. Astrobiyoloji daha olası ve bizimkine daha benzer yaşam formlarının derdinde, en azından araştırmaları bu yönde. Fakat ksenobiyoloji bizimkinden çok daha uzak ihtimaller üzerinde yoğunlaşıyor.

Kseno kelimesi “zeno” kelimesinden yani yabancı kelimesinden türüyor diyebiliriz. Düşünün ki olası dünya dışı dostlarımızdan bile yabancı, belki de tamamen farklı formdaki canlıları betimliyor bu terim. Tam olarak aradaki fark da bu. Bu kategori altındaki olasılıklar bizim olası tabirlerimizden çok daha uzakta.

Pekala daha normal astrobiyolojik terimlere uygun bir canlı keşfedilmemişken ksenobiyolojik formlar hakkında konuşmak ne kadar mantıklı diyebiliriz? Bilemiyoruz. Fakat astrobiyolojik canlılara dair de hiçbir kanıt yok.

O yüzden burada astrobiyolojik versiyonun “karbon bazlı”, ksenobiyolojik versiyonun “silisyum” bazlı olduğunu varsayacağız.

Peki karbon yerine silisyum tabanlı olsa bu canlılar, onları çok farklı bir durumda kılar mıydı bu olay?

Elde bir şey olmadığı için ihtimaller yarı yarıya. C ve Si elementleri diğer maddelerle dörtlü bağ yapabilen eldeki tek şeyler. Bu durumda silisyum tabanlı canlılar mümkünse bile karbon bazlı olanlara oranla çok daha az olacakları kesindir çünkü silisyum daha ağır bir maddedir ve böyle bir durumda ilk önce karbon maddesinin bileşik yapmasını bekleriz. Burada ihtimalleri devreye katarsak ”Silisyum tabanlı canlılar genetik bilgilerini bizim gibi mi kopyalarlardı?”, ”DNA onlarda da olabilir miydi?” gibi sorularla karşılaşırız.

Akıllarda bir sürü soru bıraktığı doğru ama ihtimalleri hesaba katmak durumundayız. Etrafımızda gördüğümüz her canlı karbon tabanlı. Bizler, evimizde beslediğimiz evcil hayvanlarımız ve diğer canlılar. Buna bağlı kalıp canlılık için karbon ve oksijen gereklidir diye bir zorunluluk getirmek oldukça yanlış bir düşüncedir. Bizi daha dar bir pencereden bakmaya zorlar. Ama bilirsiniz ki bilim, daraltılmış bakış açısını ve kısıtlamaları sevmez.

Kaldı ki ksenobiyoloji hakkında net bilgilere sahip değiliz. Evet ihtimaller dahilinde silisyum tabanlı formlarla da karşılaşabiliriz fakat bu organizmalar silisyum tabanlı olsa da metabolizmaları farklı işleyebilir. Bu da şu demek oluyor: Yapıca farklı temelde olan canlı, metabolik anlamda bizim gibi karbon temelli olabilir.

Aynı zamanda bizim için oksijen kaçınılmaz iken onlar için onlarda amonyak etkisi yaratabilir. Bu durumda en net şu açıklamaya varırız: Farklı tabanlarda oluşan sistemlerin morfolojik ve metabolik olaylarını tamamıyla evrimsel kurallar belirleyecektir. En azından bir yerlerde bu tarz canlılar varsa evrim yasasının bizler gibi onları da etkileyeceği kesin fakat yapılarına göre ne biçimde etkileyeceği tartışılır. Şimdilik elde hiçbir şey yok ve Fermi Paradoksu var fakat bu olaylar için her zaman bir ihtimal var, ihtimal varsa olanak da var. Olmayacak olsa bile buradaki çıkarımlardan en iyisi neyin olmayacağı çıkacaktır. Belki de uzakta bir yerlerde bazı akıllı canlılarda bilgi, bizim kullandığımız bir yöntem olan Sokratik yöntem olgusunun niteliğindedir, belki de onlar bilgiyi doğrudan transfer edebiliyorlardır. Bu tamamen onların ilk oluşum sürecine ve kendilerini yok etmemiş olmalarına bağlıdır.  Şu anki cümleler tamamen düşünceye dayalıdır takdir edersiniz ki fakat düşünsenize bu canlılar ya gerçekten varsa ve bilgi transferi için Sokratik yöntemi kullanıyorlarsa? Herhalde onlar da bizim gibi doğaçlama yapar ve bilmediklerini o an karşısındakilere meraklarını gidermek için sorarlardı. Nihayetinde Dünya dışı her olası canlı yaşamını da bizimkinden zeki tutmak gibi bir zorunluluğumuz yok.

Bu yolda ilerleyeceğimiz yollar bizim teknolojimiz ile doğru orantılı olarak artacaktır. Bu hayalperestliklere biraz olsun yaklaşabilmek için ilk önce kendi Güneş sistemimizi tamamen tarayabilmeliyiz. Bu konuda da iddialı yaklaşılan birkaç yer var zaten, bunlardan birisi Mars diğeri Jüpiter’in uydusu olan Europa ve Satürn’ün uydularından Titan ve Enceladus. Şu an yoğunlaşılan nokta Enceladus’un tabanındaki su ve onun gayzerleri. Çoğu kişi için burada yaşam belirtisi oranı oldukça yüksek fakat bu şimdilik tahminlerden ibaret olduğundan somut bir şey sunamıyoruz. Bunun için şu aşamada beklememiz gerekecek. Kendi yörüngelerimizden çıkınca ilk iş suyun buharlaşmadığı veya donmadığı yaşanılabilir bölgelere odaklanarak oralarda canlılık belirtisi aramak olacaktır. Bunu yaparken kendi mantığımızla gördüklerimizden yola çıkacağımızdan Dünya benzeri gezegenler saptamaya çalışacağız genel olarak. Belki de dış dünyayı tamamen kendimize benzeterek hata yapıyoruz ve bundan hüsrana uğruyoruz, kim bilir?

Genel olarak ksenobiyolojik formlara uzak görünsek de astrobiyolojik dünya dışı yaşamlar için çok yakın bile olabiliriz. Çünkü organik bileşiklerin sadece buraya ait olmadığını biyosferimize düşen asteroidlerle defalarca görmüştük. Bu taşlardaki aminoasitler ihtimalleri fazlasıyla kuvvetlendiriyor ve bizimle ortak temel yapıda olma olasılığı olan canlıların bulunma ihtimalini arttırıyor fakat ilk aşamada hayalperest olmaya gerek yok. Bu ufacık bir bakteri bile olsa keşfi büyük bir ihtilal yaratacaktır çünkü bu durum bizi büyük fantastik kurgularımıza yaklaştıran yapbozun ilk parçası olacaktır.

Bilimle kalın!

İlayda ÇAM & Kerem TUNÇ

, , , , , ,

2018 BİLSEM Festivali ve İlk Mentorluk Deneyimimiz

Herkese merhaba sayın FST Blog okurları, ben Merve. Bu yazımda sizlere hayatımda hiç hackhathona katılmadığım halde ve etkinliğe katılmadan önce ne olduğunu öğrendiğim BİLSEM’in düzenlemiş olduğu BİLSEM Festivali ve hackhathondaki mentorluk maceramızdan bahsedeceğim.

İlk önce sizlere “BİLSEM nedir, ne yapıyor ve BİLSEM Festivali nedir?” bunlardan bahsedeceğim. Açılımı Bilim ve Sanat Eğitim Merkezleri olan BİLSEM, ilkokullarda sınavla tespit edilen özel yetenekli öğrencilerin mevcut eğitimlerini aksatmayacak şekilde açılan Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı okullardır. Temel amaçları; bireylerin, yeteneklerinin farkında olmalarını sağlamak ve sahip oldukları kapasitelerini geliştirerek üst düzeyde kullanmalarını sağlamaktır. Hiç bilmeyenlere fikir oluşturmak adına ben şu an size BİLSEM’in resmi internet sayfasındaki bilgileri kopyaladım, festival boyunca gözlemlediğim BİLSEM’i ise bu yazımda açıklamaya çalışacağım. Artık maceramızı anlatmaya başlayabilirim.

Yaklaşık 2 ay önce mentorumuz Buğra Kuloğlu’ndan “Çok ilginç bulduğum ve birlikte başarabileceğiniz şeyler olduğuna inandığım Scode ekibiyle sizi tanıştırmak istiyorum.” diye bir mesaj aldık. Biz de seve seve tanışmak istediğimizi söyledik ve Scode kurucu ortağı Kadir Can ile tanışma toplantısı ayarlayıp neler yapabileceğimizi tartıştık. Bu görüşmeden 2 hafta sonra Buğra ve Kadir Uşak Üniversitesinin düzenlemiş olduğu “5X” etkinliğine katılmak için Uşak’a gittiler. Koordinatörlerimizden Berfin de bu etkinlikte onlara eşlik edip Future Science Team‘i anlattı. Etkinlikten sonra Berfin ve Kadir tam anlamıyla çıldırmışçasına etkinliğin ne kadar harika geçtiğini ve tanıştıkları hem etkileyici hem de tuhaf başarı hikayelerine sahip olan insanları anlatıyor (anlatmaya çalışıyor) ve biz hiçbir şey anlamıyorduk. Berfin bize gelişmeleri net olarak aktardıktan sonra Scode ve katıldıkları etkinlik hakkında daha fazla merak sahibi olmuştum. Daha sonra Kadir Berfin’e “Bir hackhathonda mentor olarak görev almak ister misin?” diye sormuş hatta FST ekibinden bir kişinin daha ona katılmasını istemişti. Berfin ise bana katılıp katılamayacağımı sordu. Ben de aylarca süren sınava hazırlık sürecime biraz ara vermek ve Scode ekibiyle tanışmak için katılabileceğimi söyledim. Bundan hemen sonra henüz öğrendiğim BİLSEM’in ne olduğunu araştırmaya başladım. Çünkü katılacağımız hackhathon BİLSEM Festivali çerçevesinde gerçekleşecekti. Bu zamana kadar böyle bir oluşumdan nasıl bihaber olduğuma çok şaşırıp festivale katılmak için gün saymaya başlamıştım.

Antalya’ya uçakla gidecektim ama gideceğim gün tam bir karmaşaydı! Festival haftası boyunca neredeyse hiç uyumayacağımı bilmeden o sabah erken kalkıp valizimi hazırlamak zorundaydım. Daha sonra apar topar evden çıktım ve havaalanına gittim. Antalya’ya İstanbul aktarmalı gidecektim. Biletimi gören eski FST üyesi hero Yiğit “İstanbul’a geleceğini neden bana haber vermedin, yanına geliyorum.” diyerek yola çıkmıştı. (Anımsamayanlar için Yiğit’in diğer hero hikayesini buradan okuyabilirsiniz.) İstanbul’da sadece aktarma boyunca kalacağımı söylediğim halde bir şeyi söylemeyi unutmuştum: Sabiha Gökçen’de olacağımı! Benim uçuş saatim geldiği için telefonu kapatmıştım. Yiğit ise bu sırada diğer FST üyesi olan Samet’e de haber verip Atatürk Havalimanına doğru yola çıkmıştı. Uzun zamandır görüşmediğimiz ve inince Yiğit ve Sametle görüşeceğim için çok heyecanlıydım. İndiğimde ise telefonuma düşen 100 mesaj ile tam bir hayal kırıklığına uğradım ama kahkaha atmadan da duramıyordum! Böylelikle onlarla görüşemeden diğer uçuşum için uçağa gittim. Bu sırada da “Zaman geçmiyor!” diye şikayet ederek Berfin’le konuşuyorduk çünkü gerçekten vakit geçmiyordu, aktarma yapmak yolculukların en kötüsü olabilirdi! Berfin benden önce otele ulaşmış ve yemek için beni beklemeye karar vermişti. (Buluşmamızın tam bir işkence olacağını bilmeden.) Çünkü otele ulaşana kadar 3 kazanın eşiğinden dönmüştüm, en sonunda otele vardığımda ise yanlışlıkla başka bir oda için check-in yapmıştım. Berfin beni, ben onu bekliyordum çünkü gittiğim odada karşıma çıkmasını bekliyordum, evet bunu gerçekten bekledim. En sonunda yanlışlığı fark edip doğru odaya gittim. Berfin ise hem bana sarılıp hem de söyleniyordu. Apar topar yemek yemek ve ekibin geri kalanıyla tanışmak için yemek salonuna indik. Ama onlar bizi beklemekten sıkılıp odalarına çıkmıştı, aksilikler bunlarla da bitmemişti çünkü yemekte neredeyse hiçbir şey kalmamıştı. Bolca yeşillik ve saman tadında ekmek-tatlı kalmıştı.

Görselde benim çekmiş olduğum ve berfin'in elinin göründüğü bir fotoğraf var. Benim tabağımda bahsettiğim samansı ekmek var. Berfin'in elinde iseadını bilmediğim bir ot var ve bana uzatıyor. Fotoğrafta Berfin'in tabapı da görünüyor ve tabakta bolca yeşillik var. Ayrıca fotoğrafın sağında su bardağı görünüyor. En arkada ise pencere var.

Berfin’in buluşmamızın şerefine bana vermiş olduğu sanatsal ot.

Gerçekten bunların hiçbir önemi yoktu çünkü biz nedenini bilmediğimiz halde yemek boyunca her şeye kahkaha atıyorduk. Ve hala gün bitmedi! Scode ekibinden Barış, Kaan ve Kemal yemekten sonra bize katıldı. Sonrasında kısa bir tanışma faslı ve bolca “Tüm yollar Sivas’tan geçer.” tartışması vardı. (Sivaslı olduğumu söylememe gerek yoktur umarım…) Tam 3 saat süren bu tartışmadan sonra yakındaki (7 km!) benzinliğe gidip bir şeyler almaya karar verdik. Ne düşündüğünüzü biliyorum “Bu fikri kim ortaya attı?” maalesef bu sorunun cevabını kimse üstlenmedi. İlk önce güvenlikçi abi bizi liseli sanıp çıkmamıza izin vermedi, sonra yolumuzu kaybettik, daha sonra köpeklerle karşılaştık ve bonus; gittiğimiz benzinlik açık değildi! Tüm bunlara rağmen yolumuza devam ederken siyah bir araba hemen ilerimizde durup yavaş yavaş yanımıza geldi. 3 saniye içinde milyon tane “Acaba bize ne yapacak?” diyerek arabanın bize yanaşmasını bekledik. Arabadan tonton bir amca çıkıp “‘Keşke şu araba dursa da bizi alsa.’ diyordunuz değil mi?” dedi. Biz şoktan çıkamayıp hep bir ağızdan “Yoo, amca valla yok öyle bi şey.” derken Berfin ne dedi peki biliyor musunuz? Biz kaçıracaksınız diye korktuk hatta!” BERFİN!? Cidden mi? Korktuk hatta mı? Buna rağmen amca gittikten sonra kahkaha atmaya ve tüm yollar Sivas’tan geçer tartışmasına devam ettik. Tabii tüm bunları köpeklerden korktuğumuz için dikkatimizi başka yöne çekmek için yaptık, deli olduğumuz için değil! Hızlıca otele dönüp o günün bittiğine şükrederek uyuduk. Çünkü sabah erken kalkmamız gerekiyordu, diğer ekip üyeleri biz zaten uyumayacağız yarın görüşürüz diyerek yanımızdan ayrıldı. Biz buna inandık ama ertesi gün 12-1 gibi yanımıza geldiler çünkü uyanamamışlardı! O kadar çok şey anlatıp hala hackhathon sürecine gelemediğimin farkındayım, o yüzden şimdi bu süreci anlatmaya başlıyorum.

Görselde üzerlerinde berfin dağ ve merve nur özkan yazan sarı renkli iki yaka kartı var, biraz arkasında bilgisayar ekranında görünen future science team logosu ve yazısı var en arkada sadece biraz görünen yarışmacıların kafaları ve masalar var.

Future Science Team logosu ve etkinlik yaka kartlarımız.

Kadir bize o günün sabahında katıldı ve hep birlikte hackhathon için son hazırlıkları yapmaya başladık. Çok zorlu 24 saat başlamıştı! Görev paylaşımı yapmıştık: Kadir, Kaan ve Barış teknik-kodlama tarafıyla; Kemal tasarım tarafıyla; Berfin ve ben de proje-fikir geliştirme, sunum ve çok zorlu anlarda sohbet ederek yarışmacıların kafalarını açmaya yardımcı olma kısmıyla ilgilenecektik. Daha önce hiç hackhathona yarışmacı olarak katılmadım ama şunu söyleyebilirim ki: Eminim mentorluk da yarışmak kadar zordu! Bu süreci sizinle detaylı olarak paylaşmak istiyorum. İlk önce zor bir şeyle başladık: 35 grupla tek tek konuşup yarışmacıların fikir bulmalarına ve onlara yardımcı olmamıza izin vermelerini sağlamak. Bu süreç yaklaşık olarak 5 saat sürdü, daha sonra tüm yarışmacılar kodlama tarafına yönelmeye başladı. Bu kısımda ise teknik arkadaşlar çok yoruldu, vakit artık gece olmuştu ve herkes neredeyse tükenmişti. Tüm yarışmacılar salonun bir tarafında uyukluyordu ama bu sırada çalışma sırası başkasına gelmişti: Kemal. Çünkü artık projelelerini tasarlama zamanıydı. Herkesin çok yorulduğunu fark eden BİLSEM öğretmenleri hep birlikte sahile inmeyi teklif etti; gerçekten bu fikir ilaç gibi gelmişti! Herkes biraz nefes alıp rahatlamıştı, daha sonra salona dönüp çok önemli bir şey üzerinde çalışmaya başladık: boş yapmak. Oradan önemli bir şey olarak görünmüyor olabilir ama gerçekten çok eğlenceli ve önemliydi! Herkes yavaş yavaş uyumaya başlayınca ben sandalyeleri birleştirip uyudum, ekibin geri kalan kısmı da armutlarda ve salonun her köşesinde uyuyakalmıştı. 1 saat sonra sabah olmuştu ve herkes çalışmaya devam ediyordu. Gerçekten o kadar iyi fikirleri vardı ki ama bunların yanında çok önemli bir eksikliği farketmiştik: BİLSEM öğrencileri çok zeki ve çalışkandı ama birçoğu işlevsel düşünmeyi bilmiyordu. Bunu daha sonra öğretmenlerle sohbet sırasında paylaştık, onlar da bize hak verdi ve bu konu üzerine düşeceklerini söylediler. Hatta kendi BİLSEMlerinde FST ekibini ağırlamayı istediklerini söyleyip iletişim bilgilerimizi aldılar. Her şey çok yorucu ama harika ilerliyordu; ekiplerle sunumları da ayarladıktan sonra hackhathon bitmiş ve sunum vakti gelmişti. Her biri sunumunu yaptı ve biz de son görevimizi yerine getirip hachathonu sonlandırdık. (Merak edenler için kazanan fikri paylaşmak istiyorum; projenin adı Nigros. Hachathon konsepti: Akıllı Şehirler ve Uygulamaları, projenin bize sunduğu şey ise PokemonGO tarzı bir uygulama ile insanların sokaktan indirim toplaması ve bunları çeşitli market-mağazalarda kullanması. Buradaki kazanım insanların sadece indirime sahip olması değil, onları sokağa indirerek bir nebze de olsa sosyalleştirmek.) Bu günün akşamında gözlem gecesi vardı. Bu fikir öncesinde bizi çok heyecanlandırmış olsa da kalabalıktan dolayı hevesimiz kursağımızda kaldı diyebiliriz, daha sonra ise bir FST klasiği olarak frizbi oynamaya karar verip oynayamadık, çünkü gözlemden dolayı oynadığımız alanın ışıklandırması kapalıydı.

Ertesi gün öğle yemeğinde Scode ekibinin tasarımcısı Kemal bizimle deneyimlerini paylaştı ve örnek bir tasarım oluşturmaya başladı. Bu sırada bizim aklımızda başka bir şey kalmıştı: frizbi oynamak. Kemal bizim için örnek bir tasarım hazırlarken başka bir işi çıkmıştı, biz de harika ekip arkadaşları olarak onu orada bırakıp frizbi oynamaya gittik. İlk önce sadece Berfin ve ben varken oteldeki diğer tanıdığımız-tanımadığımız insanlar da bize katıldı ve sonunda güzel bir oyun oynadık. Sonra biraz heyecanlanıp otelin futbol sahasına geçip oynamaya başladık.

Görselde 4 kişiyiz. Arda gözlüklü ve selfieyi çeken kişi, hemen sağında Utku o da gözlüklü ve turuncu frizbi yüzünün yarısını kapatıyor. Berfinin elinde de beyaz frizbi var ve elini like işareti yaparak kameraya gülümsüyor, berfinin saçları kıvırcık. En sağda ben varım, benim saçlarım kısa ve kahküllerim var, gülerek kameraya bakıyorum arkamız yeşil saha.

FST klasiği frizbi challenge.  Soldan sağa Arda, Utku, Berfin, ben.

Yaklaşık 3 saat sonra yorulup sohbet etmeye başladık ve sonrasında yemeğe geçtik. Döndüğümüzde ise Kemal tasarımı bitirmiş ve ortaya çok güzel bir şey çıkarmıştı. Bunu Berfin sürpriz olarak bir etkinlikte kullanabilir. 🙂 Yemekten sonra bir masanın etrafında kalabalık bir ekiple birleştik ve kahve içip sonsuz bir sohbete daldık. İtiraf edeyim ki alıştığım diğer FST sohbetlerine benzemiyordu ama nedenini paylaşamacağım, bu FSTnin iyiliği ve geleceği için… Ertesi gün dönüş vakti gelmişti, benim uçuşum erken olduğu için kahvaltıdan sonra hemen ayrıldım ve ekibe veda edemedim.

Eve döndükten sonra ekiple sohbet sırasında BİLSEM Festivaline özel çanta, defter ve kalem verildiğini öğrendik. Bunları ekipten sadece Barış ve Kemal almıştı. Festival boyunca bizi hiç yalnız bırakmayan Zerrin Hocamız da bunları almadığımızı öğrenince hemen festivalden bir diğer öğretmenle iletişime geçip bize kargolatmak istediğini söyledi. Hepimiz o sırada “Hocam neden bu kadar tatlısınız!” nidaları attık. Zerrin Hoca 2 gün içinde elimize ulaşacağını söylese de en geç benimki geldi ve tam 1 hafta sonra geldi. Anladık ki tüm yollar Sivas’tan geçiyormuş ama biraz geç geçiyormuş…

O haftadan sonra bu kadar çok donanımlı insanla karşılaşınca kendimde bir eksikliği farkettim: kodlama bilmediğimi. Bu eksikliği gidermek ve hayalimizdekileri hayata geçirmek için kodlama öğrenmeye başladım. Bu etkinlikten sonra hem değerli hem donanımlı birçok insanı hayatıma kattığım gibi çok önemli bir mentorluk-hackhacton deneyimiyle ve çok önemli bir hediyeyle (Kümbet, tüm yol boyunca taşımak zorunda olduğum ve 3.5 kilo olan kümbet…) bazı küçük adımlar da atmış oldum.

Biraz uzun ama çok değerli olan bu yazıyı okuduğunuz için sizlere teşekkür ediyor ve bir gün tanışmak dileğiyle yazımı sonlandırıyorum.

Sevgilerle.

, , ,

FSTech Takımının #HackathonES Macerası

Herkese merhaba, ben Atakan. FST programlama çalışma grubunda bulunmakla birlikte genel koordinasyon üyesiyim. Bu yazımda sizlere programlama çalışma grubundan Berfin ve Barış ile birlikte katıldığımız hackathonun nasıl geçtiğini anlatacağım.

Future Science Team ekibiyle geçen sene tanışmış ve ekibe dahil olmuştum. Daha önce çeşitli etkinliklerde, buluşmalarda bulundum, bunun yanı sıra genel koordinasyon ekibiyle sürekli olarak birlikteyim ancak herkesin bahsettiği bir şey vardı; FST olarak birlikte katıldığımız etkinlikler. Ben ilk etkinlik deneyimini ACUGEN yaşam bilimleri kongresinde yaşamıştım ancak burada stant görevlisi olduğumuzdan ve etkinlik kısa olduğundan bunun tadını tam alamamıştım.

Bu sene içerisinde bir hackathona katılmayı çok istiyordum. Bu yüzden sürekli etkinlikleri inceliyor, incelediğim etkinlikleri çevremdeki insanlara gönderiyordum fakat etkinlikler ya bana uymuyordu ya da gönderdiğim kişilere. Eskişehir HackathonES’i de yine hackathon haberleri paylaşan sitede görmüştüm. Etkinliği önce Genel koordinatörlerden Berfin’e gönderdim. O da hackathon deneyimi yaşamak istediği için kabul edince ekibin ilk iki üyesi belli olmuştu. Daha sonra ekiple paylaştık ve Eskişehir’de yaşayan genel koordinasyondan Barış Can ve programlama grubunda aktif olan ve hackathon deneyimi olan Toprak da bize katıldı. 4 kişilik FSTech ekibi böylece oluşmuş oldu.

Başvurumuzu yapıp haber beklemeye başladık. Hackathon’un konusu akıllı şehirlerdi ve biz zaten aklımıza gelen akıllı şehirler fikirleri üzerine düşünmeye devam ediyorduk. Etkinlik ekibinden başvurumuzun kabul edildiğini öğrendiğimizde hemen ön hazırlığımızı yapmaya başladık. Ekip benim kod bilgime, Toprak’ın hackathon deneyimine ve başarılarına, Berfin’in pek uzman olmadığı ama zevkle yaptığı arayüz tasarımlarına, Barış Can’ın ise fikir geliştirme ve pazarlama kabiliyetine güveniyordu ama aslında ekibin yarısı yolun başında bile değildi. Tamamen birlikte çalışmak, deneyim kazanmak ve eğlenmek için gidecektik.

Çözmek istediğimiz sorunu belirledik ve bunun için kullanabileceğimiz yöntemleri araştırdık. FST Mentörlerinin destekleri ve bizi buna benzer çözümleri geliştiren kişilerle tanıştırması Hackathon’a gitmeden ufkumuzu açmıştı (Sonradan anladık ki bu hiçbir şeymiş! 😊).

Şans(!) daha bir gün kala yüzünü göstermişti; Toprak bir problemden dolayı gelemeyecekti. Biletlerimizi almış olmamıza rağmen gitmemeyi, geri dönmeyi düşündük. Hatta o kadar karamsar olduk ki, yarışmaya neden katılmak istediğimizi bile unuttuk. Son anda Berfin, “Boş verin, eğlenmeye gidelim!” deyince, ben de rahatlamıştım çünkü gitmek istiyordum ve herkes isteyerek gelmeliydi, yoksa bir anlamı olmazdı. Geri dönmedik ve Toprak’sız kod yazamayacağımızı düşünsek bile yola çıktık (Halbuki bu düşünceye de boşuna kapılmışız!). Cuma gecesi ben Bursa’dan, Berfin Afyon’dan otobüse bindik ve uykusuz bir gece sonrası sabah Eskişehir terminalde buluştuk.  Eskişehir’in soğuğunu önceden biliyorduk ama ben her zamanki gibi inanmayıp önlem almadığımdan sabah epeyce üşüdüm (Berfin kalın giyinmemi söylemişti ama dinlemedim, ben bir köfteyim.).

Terminalden çıkıp tramvaya bindik ve Barış’la buluşmadan önce kahvaltı yapacak bir yer aramaya başladık. Eskişehir’de yaşam sanırım epey geç başlıyor, sokakta o kadar az insan gördük ki Eskişehir’e geldik mi emin olamadım. Tesadüfen yolda giderken bir yer gördük ve hemen tramvaydan inip yürümeye başladık. Kahvaltımızı yaptıktan sonra Barış’la buluştuk. Ben Barış’la ilk defa fiziksel olarak buluşuyordum, çok heyecanlıydı! 😊

Etkinlik alanına servislerle ulaşım sağladık. Etkinlik alanı Osmangazi Üniversitesi kampüsü içerisinde önünde bahçesi ve çimleri olan bir salondu. Öncelikle 24 saat boyunca sandalyelerde oturacağımızı gördüğümüzde biraz şaşırmıştık. Daha konforlu ve rahat çalışmaya olanak sağlayacak bir ortam beklemiştik. Bu modumuzu çok düşürdü, biraz gözümüzü korkuttu. Ayrıca uzun bir süre hiçbir şekilde konuşmalar başlamayınca etkinlik hakkında biraz daha hayal kırıklığına uğrayıp ayrılmayı, Eskişehir’i gezmeyi ve sonra eve dönmeyi bile düşündük. Anlayacağınız, her an vazgeçmeye hazır bir halde yarışmaya gitmiştik.

Sabah 10’da açılış konuşmaları ve ardından bir pazarlama sunumu yapıldı, etkinlik detayları ve gün akışının üzerinden geçildi ve Hackathon 11:00’da resmen başlamış oldu. Biz zaten fikrimizi bulmuş ve hayal etmiştik ancak hayallerimizi listelememiştik. Öncelikle hayal ve proje üzerine düşünmeye başladık, bu bizi bayağı bir zorladı. Geliştireceğimiz üründe olmasını hayal ettiğimiz şeyleri bireysel olarak bir kağıda yazdık. 5 dakika sonra herkes yazdığı fikirleri okudu ve amacımızı da göz önüne alarak en gerekli olan maddeleri belirledik. Sonrasında hızlı bir görev dağılımı yaptık ve belirlediğimiz özellikler için araştırma yapmaya başladık. Araştırma sonucunda bulduğumuz verileri birbirimizle paylaştık ve bir yol haritası çıkarmaya başladık. Çok fazla açık buluyorduk ve bu nedenle fikri olgunlaştırma sürecimiz çok sancılı ve uzun sürmüştü, özellikle gelir modelimizi belirlerken delirmek üzereydik. Fikrin ayaklarının yere basmasını sağlamak 24 saatimizin tamamını aldı, bu nedenle son ana kadar bile bazı açıkların olduğundan emindik. Fakat son anda önemli açıkların çoğunu kapatmıştık.

Bu esnada etkinlik mentörleri de masaları gezerek fikirler dinliyor, feedback veriyorlardı. Bizim masaya geldiklerinde hayalimizi anlattık. Hayalimiz çok güzeldi ancak herkes “Bunu neden kullanacağız, bunu neden satın alalım? Beni inandırın, ikna edin.” gibi cümlelerle fikrimizi challenge ediyordu. Bunlar başta fikrimize karşı duyduğumuz heyecanı biraz azalttı çünkü yapamayacağımız bir şeymiş gibi canlanmaya başladı gözümüzde, ama Berk hep ne diyordu? “Gözünde değil gönlünde büyüt.” Ekip ruhunun bir özelliği birisi düştüğünde diğerlerinin onu tutup kaldırabilmesidir. Hemen çimlere çıktık ve biraz kafamızı boşaltıp olumsuz düşüncelerden uzaklaştık (Biraz da boş yaptık, çünkü ortak yeteneğimiz bu. Boş yapmak fikirden ve projeden biraz uzaklaşmamıza yardımcı oldu.).

 

Bahçede bir bankta oturuyoruz. Arkamızda bir orman ve ormanın içinde bir ev var. Bankın sol tarafında Barış var, gülümsüyor ve kafası hafifçe bana doğru eğik. Pembe bir tişört ve koyu renk bir kot pantolon giymiş, tek eli cebinde diğer elini de benim sırtıma atmış. Bacaklarını öne doğru uzatmış ve ayaklarını önden çaprazlamış, oldukça rahat gözüküyor. Lacivert bir spor ayakkabı giymiş. Ortada ben varım hem tişörtüm hem pantolonum siyah. Bir elimde değneğimi tutuyorum, diğer elim de yere dik bir şekilde iki bacağımın biraz üstünde yer alıyor. Ayağımda koyu renk bir spor ayakkabı var. Durgun bir ifadeyle kameraya bakıyorum. Sağda Berfin var. Gri ve genis paçalı, boyu diziyle bileği arasına kadar uzanan bir pantolon giymiş. Üstünde de Barış'ın giydiği tişörtten biraz daha koyu pembe bir tişört var. Bir elinde kalem diğer elinde not defteri var, tüm fikirlerimizi oraya yazıyoruz. Beyaz, sade bir ayakkabı giymiş. Kameraya neşeli bir şekilde gülümsüyor.

Bahçede boş yaptığımız dakikalardan bir kare. Soldan sağa Barış, ben ve Berfin.

 

Öğleden sonra ben sensörlerin araştırmasına devam ettim ve gereken yazışmaları yaptım. Berfin de en çok heyecanlı olduğu alana odaklanmış tasarım yapmaya başlamıştı. Barış ise benim onu çağırmalarımdan bıkmadan bir şey sorduğumda bana yardımcı oluyor sonra da Berfin’e tasarım konusunda destek oluyordu. Akşama geldiğimizde elimizde bir sürü fikir, bir sürü yöntem ve üç kafası karışık FST’li vardı. 🙂 Artık karar vermemiz gerektiği için kullanacağımız sensör ve yöntemleri belirlemiştik.

Berfin hiç bıkmadan tasarıma devam ediyor, hata yapıp tüm sayfaları silip baştan başlıyor, biz de Barış’la kullanacağımız yöntemlerin olumsuz yönlerini, bu olumsuz yönleri ortadan kaldırmak için gerekli olan çözüm yollarını araştırmaya devam ediyorduk. Bir ara Berfin hata yapmaktan o kadar daraldı ki bizi bırakıp bahçede çalışmaya gitti. 🙂

Hepimizin uykusu gelmiş ve hepimiz yorulmuştuk. Bu yüzden çalışmalarımızı sürekli bırakıp dışarı çıkıyorduk, yürüyüş yapıp sohbet ediyor, yıldızları izliyor ve eğleniyorduk. Bir ara gökyüzünü izlerken Berfin’in bizi bilgilendirmeye başlamasıyla 10 dakika kadar astronomi üzerine konuşmaya başladık. Bu konularda araştırma yapmaya yeni başlamıştım ve o gün çok fazla şey öğrendim ve gördüm ki önemli olan bir etkinliğe katılmak, orada çok başarılı olmak değil. Nereye kiminle gittiğin ve orayı nasıl değerlendirdiğin. Biz dinlenmek için çıktığımız araları en güzel şekilde değerlendiriyor hem çok eğleniyor, hem de birbirimizden yeni şeyler öğreniyorduk.

 

Masadayız. Masada Barış'ın kahvesi var ve Barış kameraya doğru kafası hafif yana eğik bir şekilde gülümseyerek bakıyor. Ben de beyaz kulaklığımı takıp bilgisayarla ilgilenirken bir yandan da kahvemi içiyorum.

Uyanık kalmaya çalışırken objektiflere yakalandık. Arkada Barış ve önde ben.

 

Ertesi gün Hackathon sonunda jüriye ve melek yatırımcılara sunumlar yapılacağından bir sunum hazırlamamız gerekiyordu. Bir yandan uygulamamızın demosunu hazırlarken bir yandan da sunumu hazırlamaya başladık. İlk defa bir fikrimizi jüriye anlatacağımızdan start-upların yatırımcı sunumlarını Barış’la birlikte incelemeye başladık. Önce Foursquare, sonra AirBNB sunumlarını inceledik. Sunumda kullanacağımız önemli yöntemleri de öğrenmiş olduk ama önceliğimizi uygulamamızın demosuna verdiğimiz için sunumu son saatlere bırakmaya karar vermiştik. Demo konusunda çok şanslıydık, tasarlanan arayüzü sorunsuz bir şekilde telefonda test edebildik ve sunabildik. Berfin’i en çok bu sevindirmişti, sürekli bununla oynuyordu.

Bir yandan da mentör ekibi tarafından halen challenge ediliyorduk. Benden 5 yılık bir maliyet raporu istenmişti ve daha önce hiç maliyet raporu yapmamıştım. Bir hayalin gelir/gider grafiğini nasıl çıkartabiliriz, nereden başlarız diye düşünmeye başladım. Bu esnada sunumun metinlerini hazırlamaya devam ediyorduk. Gece 2 gibi ben ısrarlar sonucunda birazcık (ed. notu, 2 saat) uyumuşum ve mentörlerce uyuyan ekip üyesi ilan edildim, ama gün içinde gerçekten çok az uyumuştum. Saat sabah 6 olduğunda uygulamamızın genel hatları tamamlanmıştı, sadece küçük düzenlemelere ihtiyacı vardı artık.

O saate kadar küçük kafa düşmeleri dışında hiçbirimiz uyumadık ve gün boyu en çok eğlenen ekip gerçekten bizdik. Sabah 6’ya kadar hiç aralıksız gülmeye devam ettik. Enerjimiz bittiği halde bu kadar eğlenebiliyorsam doğru ekiple gelmiştim, bunu tekrar hatırladım.

Sabah saat 9 olmuştu ve biz enerjimizin son damlalarını kullanıyorduk. Kahvaltıdan sonra artık uygulamamızı mentörlere göstererek feedback alacak, sonra da sunumun son halini tamamlayacaktık. Bizi en çok zorlayan, gelişimimize katkı sağlayan mentörümüz (biz ona artık Challenger Mentör diyoruz, ed. notu, adını hatırlamıyor olabiliriz) masaya geldiğinde ona uygulamamızın tamamını gösterdik ve çok hoşuna gitti. Ondan böyle güzel şeyler duyduğumuzda anladık ki fikrimiz gerçekten aşama katetti. Artık soracak ve darlayacak, bizi sınayacak noktası kalmamıştı. Bu tebrikleri ekipte Berfin adına aldık çünkü hiç uyumadan hepimizden daha enerjik şekilde tasarıma usanmadan çalıştı ve tüm eksiklikleri giderdi.

 

Bir masada Barış ve ben oturuyoruz. Barış sol tarafta, masanın üzerine koyduğu telefonundan uygulamanın mobil görünümünü test ediyor ve nasıl iyileştirebileceğimizi düşünüyor. Ortada Berfin'in bilgisayarı var. Bilgisayarın kapağında NASA'nın ve katıldığı etiketlerin logoları var. Sağda ben varım, bilgisayarımın başında gelir modeli oluşturmak için araştırma yapıyorum. Barış'la aramızda bir sandalye var. Sandalyede Berfin'in kürk misali montu yer alıyor. O sandalyenin arkasında da cam ve manzara yer alıyor. Masanın üzerinde yiyecekler var, heyecan ve telaşımızdan yiyememişiz, tabak hala dolu. Tabağın yanında üçlü uzatma kablosu yer alıyor.

Projemiz için çalışmalarımızı sürdürürken. Solda Barış ve sağda da ben.

 

Mobil uygulamamızın mobil ortamlar için derlenmesi sürerken biz de Barış’la beraber gelir modeli için mentörlerimizden destek almak için masadan kalktık ve dolaşmaya başladık. İOT şirketi olan bir mentörümüzle yaptığımız görüşme aklımızdaki soruların çoğunluğunu giderdi ve hemen maliyet raporumuzu yazmaya başladık.

Sunuma 30 dakika kala uygulama mobilde çalışabilir, sunum hazır hale gelmişti. Barış’la konuştuğumuzda fark ettik ki ikimizde enerji dolmuşuz, sabah olan yorgunluğumuz tamamen bitmiş sanki. Ekipte sunumu kimin yapacağını belirlemek epey uzun sürdü. Biz sunum yeteneği güçlü olduğu için Berfin yapsın diyorduk, ama teknik soru gelirse hakim olmak için o da benim yapmamı söylüyordu. Bir şekilde yenildim ve sunumu ben yaptım. Sunum provası alırken yine çokça gülüyorduk. Bir ara sunum esnasında da güleceğimi düşündüm ama gülmedim. 🙂

Sıra bize geldiğinde ekipçe sahneye çıktık, ben sunumu  yaptım, Barış telefon ile jüriye denemeleri için yardımcı oldu, Berfin ise sunumu kontrol etti. Süremiz üç dakikaydı ve diğer ekiplerde gördük ki zaman yönetimi çok önemliydi. Olabildiğince hızlı ve özet şekilde fikrimizi anlattım. Sunum sıramız şöyleydi:

  • Sorun: Neden bu projeyi düşündük?
  • Çözüm: Bu soruna nasıl çözüm bulduk?
  • Nasıl uyguluyoruz: Uygulamanın teknik detayları.
  • Hedef kitlemiz: Bu uygulamadan yararlanacak olan kitle, grafiklerle desteklemek etkili oluyor.
  • Rakip analizi: Bizimle aynı şeyleri yapan veya benzer özellikler taşıyan hizmetlerden farklı olan yöntemlerimiz. Bunları açıkça belirtmek çok önemli.
  • Maliyet raporu: Biz taslak bir çalışma yaptık ve sunumda en gelişmesi gereken alan burasıydı. Bundan sonraki sunumlarımız için bunu kesinlikle geliştireceğiz.

Sunumu tam zamanında bitirdik ve demo videomuzu paylaştık, gelen soruları yanıtladık.

Sonuçlar açıklanırken hepimiz birbirimize bakıyor heyecanlanıyorduk. Destekçi şirketler de sunumları incelediler ve kişilere teklifler sağladılar. Bizim ekibimiz de unit90.com şirketinden sanal ofis ve bir jüri özel ödülü kazandı.

Sunum perdesi önünde soldan sağa rektör yardımcısı, barış, atakan, berfin ve ettom müdürü. Barıs Berfin ve Atakanın elinde katılım belgeleri var. Rektör yardımcısı kahverengi kareli takım elbise ve beyaz gömlek giymiş, Barış pembe tişört ve kot pantolon, Atakan krem rengi yakalı tişört ve siyah pantolon, Berfin siyah tişört ve siyah pantolon, Ettom müdürü siiyah takım elbise ve beyaz gömlekli. Herkesin beyaz yaka kartı var Atakan hariç, o takmamıs. Herkes gülümsüyor, kameraya bakıyor.

Soldan sağa Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Rektör Yardımcısı, Barış, Atakan, Berfin, ETTOM Müdürü

Fikir özgünlüğü ve yaptığımız demonun güzel sonuçlar getireceğini düşünmüş olsak da Hackathon sonucuna çok bakmadık. Çünkü biz çok fazla deneyim, çok fazla bilgi, güzel insanlar ve iki günü birlikte geçirmenin güzelliğiyle ayrıldık etkinlik alanından.

Birbirimize 24 saat boyunca hatırlattığımız çok önemli bir şey vardı.

“Biz zaferden değil seferden sorumluyuz.”

Bu seferi en güzel şekilde geçirmek en büyük zaferimiz oldu.

Bundan sonra ki hackathonlara katılma ve buradaki eksikliklerimizi geliştirme sözü verdik birbirimize ve ayrılmak zorunda kaldık.

Başka güzel anlarda buluşmak dileği ile,

Sevgiler.

Atakan Nalbant

, ,

Film Önerisi: October Sky

Merhabalar, ben İrem. Bugün, sizlere arkadaşımın önerisiyle izlemeye başladığım, izlerken düşüncelerimin arasında kaybolduğumdan birçok kez filmi geriye sarmak durumunda kaldığım October Sky’dan bahsedeceğim. Sıradan bir başarı hikayesi gibi görünebilir; fakat eğer isterseniz derin anlamlar yüklü bir hikaye de olabilir.

Film, kömür madeninin çevresinde şekillenmiş bir kasabada, ‘şanslı olanın futbol bursu alarak üniversitede okuyabildiği geri kalanların ise madende çalıştığı’ düşüncesinden sıyrılmayı başarmış Homer ve arkadaşlarının başından geçen olaylar dizisini konu alıyor.

 

Görsel iki parçanın birleşiminden oluşmaktadır. İlki roman kapağı olup arka planda gökyüzü bulunmaktadır ve Rocket Boys yani roket çocuklar anlamına gelen kitap ismi büyük harflerle yazılıdır. İkinci görsel, filmin afişi olup bu afişte ana karakter Homer ve bayan olan öğretmeni tüm afişi kaplamaktadır. İkisi de gülümseyerek ve şaşkınlıkla ağızları yarı açık bir şekilde gökyüzüne bakar gibi duruyorlar. Başlarından omuzlarına kadar görünen bu kısım photoshop ile başka bir görselden afişe eklenmiş gibi durmaktadır.

İlk görsel, filmin uyarlandığı romanın kapağı; ikincisi ise film afişi.

 

Ana karakterimiz Homer’ın roketlere olan ilgisi, Sputnik’i gökyüzünde seyredişi ile başlıyor. O andaki hislerini şöyle ifade ediyor:

’Orada durdum ve gökyüzünde ilerleyişini izledim. Dünyanın herhangi bir yerinde, o sırada gökyüzüne bakan birisi de benim gördüğüm şeyin aynısını gördü. İlk defa Coalwood’un dış dünyanın bir parçası olduğunu hissettim.”

 

Bir grup insan başlarını gökyüzüne çevirip şaşkınlıkla seyrediyorlar. En ön sırada Homer ve annesi var. Komuşlarının ağzı açık olması ne denli şaşkın olduğunu anlatıyor. Uçan ve sürekli dünya etrafında dönen bir cisim yani uydu görmeleri o dönem için fazlasıyla şaşırtıcı. Kıyafetleri genel olarak gömlek ve hırkadan oluşuyor. Filmden alınan bu kesitte insanların bel kısmına kadar görülebiliyor ve alt yazı olarak: ''Ben de gördüm, işte orada.'' yazıyor.

Bu sahnede, Amerika ve Sovyetler Birliği’nin uzay yarışında olduğu dönemde, Sputnik’in Batı Virginia üzerinden  geçeceğini öğrenen Coalwood kasabası için sıradan olmayan bir an olduğunu görebiliyorsunuz.

 

Ve… Homer hemen ekibini toplayıp, roket denemelerine başlıyor. 1960’lara göre çok yeni olan roketlerle ilgili bilgi ve gerekli araçları bulmak hiç de kolay olmuyor. Karşılaştıkları sayısız engel ve yaşadıkları problemleri izlerken bu denli ısrarcı oluşlarına karşın, itiraf etmeliyim ki,  ben olsam vazgeçebilirdim. Bir süre onlar da vazgeçiyor ama… (Daha fazla içeriğinden bahsedersem filmi izlemenize gerek kalmayabilir.🙄)

 

 Beyaz bir arka planda siyah renkte İngilizce bir alıntı var.

 

 

Öğrenmeye çalıştığım bir şeyi neden öğrenmeye çalıştığımı bildiğimde, ne kadar karmaşık olursa olsun, zor olmadığını keşfettim.”

   -Rocket Boys

 

 

 

 

 

Bu heyecanlı dört arkadaşı izlerken, fazla heyecanlanıp ”Ben de mi roket yapmaya çalışsam?” diye düşünmekten alıkoyamamıştım kendimi. Ama bu filmi benim için anlamlı kılan filmin zihnimdeki zincirleri kırıp,  kırılan her zincire uzak bir gökyüzünden bakmamı sağlayan inanılmaz bir hafifliğe erişebilmeme yardımcı olmasıydı.

…ama onlardan kaçmıyordum, sadece görebiliyordum.

 

Okulun koridorunda konuşmakta olan Homer ve Homer'ın öğretmenini görmekteyiz. Öğretmeni sarı saçlı açık renkli kıyafetlere sahip zarif bir kadın. Homer'a ise tam bu sahnede şunu söylemekte: ''...ama bilim matematik gerektirir, matematik hiçbir zaman senin favori dersin olmadı.'' Homer'ın karşısına çıkan sınırlamalardan küçük bir tanesine örnek olacak bir sahne.

Homer ve öğretmeni okul koridorunda konuşmaktaldır.

 

Zincirlerin iç içe geçmiş halkalarında toplumsal sınırlandırmalar, yaşam şartları,  beklentiler, en çok da insanın kendisinden beklentileri, ortalama ortaokul-lise yılları, ortalama bir birey olmak ve daha birçoğu vardı (Eminim, ‘ortalama’ kavramı size bir sınırlayıcı gibi gelmemiştir. Ancak ulaşılması zor bir hayal için yaşamınızda fazlasıyla ‘ortalama’ olabilir ve bunu sınırlayıcı bir etken gibi düşünebilirdiniz.).

Önemli olan ise bütün başarılı ve başarısız hikayelerin ortak noktasıydı: Çalışmak; nasıl ve neden başladığını unutmadan, ondan keyif alarak ve ‘’bir gün ‘o’na ulaşabilme umudunun bizim en büyük hazinemiz’’ olduğunu bilerek, sahip olduğumuz ve olabileceğimiz nice deneyim ve güzel dostluklarımızla birlikte.

 

Dört, üç, iki, bir…

Gökyüzüne doğru arkasında bir pamuk yığını misali duman bırakan bir roket ilerliyor. Mavi açık gökyüzünde pamuk gibi bulutlar ve yükselmeye devam eden AUK adlı roket huzurlu ve umut dolu hissettiriyor.

Son uçuş denemelerinde, AUK gökyüzünde ilerliyor.

Filmin son kısmında şu anda Homer Hickam'ın neler yaptığı ile ilgili gerçek hayattan bilgi veriliyor. Homer'ın bir fotoğrafı var arka planda ne olduğu belirsiz ancak bir yaka kartı ve NASA armalı ceketiyle kameraya doğru gülümseyerek poz vermiş. Altyazı ise şöyle: ''Homer Hickam NASA'da mühendis oldu ve şimdi uzay mekikleri için astronot yetiştiriyor.'' Vay be! dedirten cinsten bir altyazıyla bitirdiler. :)

 

 

 

, , , , , , , ,

BİLİM ŞENLİĞİ; ANTALYA ERÜNAL SOSYAL BİLİMLER LİSESİ

 Merhaba Future Science Team ailesi! Ben FST Antalya temsilcisi Özlem. Bu yazımda size düzenlemiş olduğumuz başta Bilim ve Sanat Şenliği olan ve ardından sadece Bilim Şenliği olarak faaliyete dökülen etkinliğimizden söz edeceğim.

 İlber Ortaylı Alanya’da konferans verdiği zaman, çıkışta belediye başkanın ardından koşup; “Selam, ben Bilim ve Sanat Şenliği düzenlemek istiyorum. Bana destek verin.” dememin ve belediye başkanının “Tamam, söz veriyorum destek olacağım.” demesinin üzerine başlayan bir koşuşturmaca…

 

Öncelikle neden sadece bilim değil de bilim ve sanat şenliği düzenlemek istediğime değinmek istiyorum. Bilim ve sanat genellikle birbirinden ayrı ilerlemekte. Peki neden? Neden bir arada olmasın? Neden bilim sadece sayısalcıların, sanat ise neden sözelcilerin ilgilenmesi gereken alanlarmış gibi düşünülüyor ? Öncelikle bu düşüncelerden arınmamız gerek. Beynimizi ve düşüncelerimizi kesin sınırlarla çizmemeli ve ilgi alanlarımızı sınırlamamalıyız. Örnek verecek olursak; örnek bizleriz, kendimize bakalım. 🙂 Ben eşit ağırlık öğrencisiyim. FST bünyesinde de benim gibi birçok insan var. Blog yazılarımızı okuyan birçok farklı alandan insan var. Kubilay Hoca; “2019’da benimle Güney Amerika’ya tutulma için kimler gelmek ister?” dediğinde “Beni kesin yazın.” diyen ilk kişi bir sosyoloji öğretmeni idi. (Bu konuya daha sonra değineceğim.) Neden bilim ve sanat şenliği düzenlemek istediğime gelecek olursak; bilimsever insanları sanatla, sanatsever insanları ise bilimle buluşturarak; bu insanlar arasında iletişim oluşturmak, bilimseverlerin sanata ilgisini oluşturmak ve aynı şekilde sanatseverlerin bilime ilgi duymasını sağlamak istiyordum. Bunun en güzel yanı ise insanlar yeni ilgi alanları bulacak ve ilgili olduğu alanda yeni şeyler keşfedebileceklerdi. Bu nedenle düzenlediğim ilk programda bilimle (astronomi ağırlıklı) ilgili bir konferans ardından; tiyatro, şiir dinletisi yahut konser vardı. Etkinlik süresince ise farklı alanlarda açılmış stantlar gelenleri karşılayacaktı. Tüm etkinlik bu şekilde düzenlendikten ve her şey kesinleştikten sonra etkinlik zamanına bir ay kala okulum gerekli izinler konusunda destek olmayacağını (yetiştiremeyeceklerini ve beklemem gerektiğini) dile getirdi. Fakat bunca emeği ve gönüllü onca insanın hevesini çöpe atamazdım. Yaşımdan ve öğrenci sıfatımdan ötürü pek ciddiye alınmıyordum. Üniversite ve başka bir liseden etkinlik için bize destek vermelerini talep ettim lakin olumlu bir yanıt yoktu. Tam sanırım olmayacak diye düşünmeye başladığım esnada, Antalya Erünal Sosyal Bilimler Lisesi öğrencisi olan kadim dostum Aslı ile görüştüm, bana yardımcı olup olamayacaklarını sordum. Kısa bir süre sonra Aslı’dan çok güzel bir haber aldım. Okul müdürü Özgür Uygur ile etkinlik hakkında konuşmuştu, etkinliği okullarında yapmak istiyorlardı! Hatta okul müdürü programda Ethem Hocayı görünce “Ethem Bey’i tanıyorum.” diyerek etkinlik hakkında konuşmak için aramış telefona cevap alamayınca şöyle demiş: “Kesin gece yıldızları izlemiştir, bu yüzden hala uyuyordur“. Müdürün bu tepkisi ve onayı üzerine Aslı’nın ve fizik öğretmeni Ramazan Bey’in yardımı ile etkinlik programını tekrar düzenledik. Tarih iki gün önceye çekildi. Bundan ötürü Kadir Uluç ve Mahmut Tekeş gelemeyeceğini bildirdi. Yeni programda Ethem Derman ve Kubilay Akdemir iki gün (10-11 Nisan), ikişer oturum olacak şekilde konferans vereceklerdi. Dışarıda ise FST Antalya ekibinden Mert ve arkadaşı Vahit robotik, Nazlıcan ve Emine FST tanıtım, Aslı ve Ben Güneş Sistemi Oyunları standı açacaktık. Bunların haricinde kuyruklu yıldız örneği, su roketi ve Atak’ın potasyumdan elektrik üretme üzerine standı olacaktı. Program hazırlanırken bir yandan sponsor arıyorduk. Sokağa çıkıp lüks görünen ve bize yardım edecek düzeyde mekanlara gidip sponsor talebinde bulunduğum dahi oldu. Fakat kesin olan bir şey vardı ki; zenginlere para yetmiyor ve vermek istemiyorlardı. (Bazı kalbi güzel insanları bunun dışında tutsam dahi durum böyleydi.) Alanya ve Antalya Belediyesi’nden destek aldık. Özellikle Aslı ile Antalya Büyükşehir Belediyesi’ ndeki koşuşturmamız saatler içerisinde yaşlanmamıza sebep olsa da size önerim: sponsor ihtiyacınız varsa bireylerden ziyade belediyeler bunun için en uygun yerler. Sabrettiğiniz ve ısrarcı olduğunuz taktirde size yardım etmekten çekinmiyorlar.

Bu uğraşların sonunda etkinlik günü geldi çattı! Çok heyecanlı idik. Sabahtan stantlar hazırlandı. Bunun haricinde 19. Ulusal Gökyüzü Gözlem Şenliği’ne gittiğimizde sağı da solu da Antalya olarak gösteren bir tabela vardı. Orada FST üyeleri olarak ” Dünya yuvarlak!” adı altında güzel bir fotoğraf çerçevesine girmiştik. Onun anısına ve 21. yy.da hala “Dünya düz!” diyenlere inat duvara sağı ve solu Antalya, yeri ve göğü Uzay olarak gösteren oklar yerleştirdik. Ethem Hoca ve Kubilay Hoca tam zamanında gelmişti. Heyecanla onları karşıladık.

Ethem Derman, arkasında gezegen görseli, Atatürk, bayrak ve kolon ile kendini kaptırmış gezegenleri anlatıyor. Fotoğraf orta sıralardan ve sol taraftan çekilmiş. Bu nedenle kolon arkadaki görsellerin önünü kapatmıyor. Ethem Hoca'nın üzerinde gri (metal kokusu) takım elbisesi ve üzerinde gezegenler olan kravatı var. Saçları ve sakalları beyaz-gri ve uzun. Sol elini havaya kaldırmış ve beş parmağı açık bir şekilde duruyor, sağ elinde mikrofon var. Öğrenciler yine arkadan görünüyor.

Ethem Derman, Öğrencilere Gezegenleri Anlatıyor

İlk konferans Ethem Hocanın “7’den 70’e Gökbilim” adlı konferansı idi. Konferans başlamadan önce Ethem Hoca beni çağırdı. Beni öğretmen sanıyormuş ve “Neden bana söylemedin? Ben seni öğretmen sanıyordum.” dedi. Bir şey diyemedim. 🙂 Açılış konuşmasını güzel umutlarla yaptım. Artık söz Ethem Hocadaydı. Konferans eğlenceli ve bilgi dolu geçti. Konferans sonunda sorulan sorular bunu kanıtlar nitelikteydi.

Kubilay hocanın konferans konusu ise “Tutulmaların Kültür Üzerine Etkisi” idi. Kubilay Hoca, herkeste bir heyecan uyandırmayı başardı. Konferans esnasında ve çıkışında tekrarladığı bir soru vardı; “2019’da benimle Güney Amerika’ya tutulma için kimler gelmek ister?”Neredeyse herkes el kaldırdı fakat kesin gitmek isteyen sayılı kişiler vardı. ( Malum ulaşım masrafı, sınav dönemi gibi sorunlar çoğu kişiyi bu güzel teklifin peşinden gitmekte alıkoydu.) Konferansın ardından stant alanına geçtik. Kuyruklu yıldız örneğini yaptık insanların en çok ilgisini çeken bu oldu. Su roketi yapamadık (Ve yapmak için borularla yaşadığımız deneyim bir çoğumuzun borulardan nefret etmesine sebep oldu, buna rağmen sonuç olarak yapamamıştık. Tabi bu sırada Berfin’e defalarca boru kullanmadan nasıl yapıldığını sorsam da onu yapacak vaktimiz kalmamıştı ve başka bir etkinliğe erteleme kararı aldık.)
Etkinlik sürecinde okulun pansiyonunda kalacaktım. Gece 3.50’de kalkıp sosyoloji öğretmeni Seçkin Hanım, Sevcan ve Aslı ile ay gözlemi yaptık. Seçkin Hoca gözlem esnasında “Keşke yeğenlerime bisiklet değil de teleskop alsaydım.” diye bir cümle kurdu. Bu bizi çok mutlu etti, çünkü etkinliğimizin meyvelerini toplamaya başlamıştık: İlgi uyandırmayı başarmıştık! Gözlemin ardından dinlenip etkinliğimizin ikinci ve son gününe hazır uyandık. Sabah okul müdürü Özgür Bey, çocuklarını da alıp gelecekti ve gözlem yapacaktık fakat gökteki bulutlar bizi hüsrana uğrattı. Gözlem yapamadık. İkinci gün, ilk konferans yine Ethem Hocaya aitti. Sayıların dilinden, ötegezenlerden ve SETİ çalışmalarından bahsetti bizlere. Yine Ethem hoca ve yine eğlenceli bir konferanstı. Öğle arası Ethem Hocayı sevgiyle uğurladık. Öğleden sonra Kubilay Hoca, astrofotoğrafçılık ağırlıklı olmak üzere kendi serüvenini de içeren harika bir konferans verdi. Bir çok soru geldi ve konferans konusu haricinde de bir çok konuya değinildi.

Arka planda; Mustafa Kemal Atatürk, Al bayrak ve bunların iki yanında Kubilay Hoca'nın hazırlamış olduğu slaytta yer alan tutulma görselleri bulunuyor. Atatürk fotoğrafının önünde beyaz tonlarıda (süt kokusu rengi) bir kolon fotoğrafın önünü kapatıyor. Kubilay Hoca, bayrağın sol önünde duruyor, sol elinde mikrofon var ve slaytı gösteriyor ama maalesef pek net değil. Fotoğrafı dolduran güzel bir dinleyici kitlesi var. Fotoğraf, konferans salonunun arka sırasından çekilmiş. Bu nedenle kadrajda her şeyden daha çok öğrenciler görünüyor. Salon ışıkları açık değil bu nedenle renkler pek ayırt edilmiyor.

Kubilay Akdemir, Astrofotografçılık ve Tutulmalar Hakkında Konferans Veriyor

Kubilay hoca herkesin bildiği fakat çoğu kişinin uygulamadığı bir şeyi de dile getirmeyi unutmadı; “Hayallerinizin peşinden gidin!” Haliyle şu soru soruldu; “Peki nasıl, maddi imkanları nasıl göz ardı edebiliriz?” Haklı bir soruydu. Malum günümüz dünyası… Ama unutulan bir gerçek daha vardı ki, hayallerimiz risk almaya değerdi! Kubilay Hoca bu sorunun üzerine anlatmaya başladı; “İlk teleskobumu borç ile aldım. Onun parasını nasıl mı ödedim? 25 kuruşa gözlem yaptırarak! Sahile gider teleskobumu kurardım. Arkadaşlarım dolaşır eğlenirken ben insanlara gözlem yaptırırdım. Hepsi benimle dalga geçerdi (Hala da değişen bir şey yok! 🙂 ). Ama ben o 25 kuruşlar ile teleskobumun borcunu ödedim ve üstüne bir bilet parası kazandım. O para ile de (şu an neresi olduğunu hatırlayamadığım) bir tutulmayı gözlemlemeye gittim. Orada çektiğim fotoğraf en iyi fotoğraf seçildi.” Bu yeterli bir cevaptı. Risk alan, sevdiği ve hayal ettiği şey uğruna çabalayacak cesareti gösterenler bunları başarabiliyordu. Ve bizler artık kaç yaşında olursak olalım; istediğimiz hayatı değil bize sunulan hayatı yaşamak için çabalıyor, hayallerimizi zaten hayal diyip rafa kaldırıyor, sevmediğimiz ama para kazanmak için çalıştığımız işlerden emekli olup bir gün lafı geçince ben de küçükken hayal kurardım keşke yapsaydım diyeceğimiz bir geleceğe kendimizi hazırlıyoruz. Halimiz iç güveysinden hallice…

Etkinliğimiz bu konferans ile bitti. Etkinliğin, Sosyal Bilimler Lisesi’nde yapılmasının bir güzel yanı vardı. Sosyal bilimciler, geleceğin yöneticileri olma potansiyeline sahiptir. Günümüzde beyin göçlerinin, sınırlı imkanların sebebi; yöneticilerin, bilimin önemini kavrayamamış ve özümseyememiş olmasından ötürüdür. Bu nedenle sosyal bilimcilerin, bilimle buluşturulması ve ilgilerinin uyandırılması için bu gibi çalışmalara ihtiyacımız var. İki gün boyunca Ethem ve Kubilay Hoca ile beraberdik. Fırsat buldukça sohbet ettik, tartışmalar yaptık. İki güzel gün böylece bitti. Biz amaçladığımız gibi Bilim ve Sanat Şenliği düzenleyemedik ama umarım siz bu tür etkinlikler düzenler ve birilerine ilham kaynağı olursunuz. Sevgilerle!