, ,

FST Şanlıurfa #DünyaSaati Etkinliği Nasıl Geçti?

Merhaba, ben FST Şanlıurfa temsilcisi Merve Yücel. Bu yazımda Dünya Saati’ne dikkat çekmek için gerçekleştirdiğimiz etkinliğin nasıl geçtiğini anlatacağım.

Devamını Oku

, , , , ,

BİLİM VE SANAT IŞIĞINDA BİR LİDER: ULU ÖNDER MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

Merhaba sevgili arkadaşlar! Ben Özlem. Uygarlıkların geçmişten günümüze ve geleceğe uzanan yolunda en temel gaye; bilim ve sanattır. Bu iki faktörden biri dahi olmadığı taktirde toplumların aydın bir gelecekleri olamaz! Bizler yarınlar için çalışıyor, yarını düşünüyoruz. Bundan yaklaşık 137 yıl önce dünyaya gözlerini açan ve yarınlar için çalışan biri daha vardı: Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk. Peki O bu yolda neler düşündü, neler yaptı? Gelin biraz bahsedelim.

Mustafa Kemal Atatürk’ün bilim ve sanata verdiği önemden ve katkılarından bahsetmeye O’nun şu sözleri ile başlamak istiyorum. “Dünyada her şey için, maddiyat için, maneviyat için, muvaffakiyet için, en hakiki yol gösterici ilimdir, fendir; ilim ve fenin haricinde yol gösterici aramak gaflettir, cehalettir, delalettir.” ve ”Güzel sanatlarda muvaffak olmak, bütün inkılaplarda başarıya ulaşmak demektir. Güzel sanatlarda muvaffak olamayan milletler ne yazık ki, medeniyet alanında yüksek insanlık sıfatıyla yer almaktan ilelebet mahrum kalacaklardır.”. Bu sözleri her şeyi açıklıyor aslında… Şimdi Manastır Askeri İdadisi’ne bir yolculuk yapalım ve oradan anlatmaya başlayalım.

Manastır Askeri İdadisi yıllarından itibaren farklı alanlarda kitaplar okuyan Atatürk, şiire ayrı bir önem verirdi. Kendi anılarından öğrendiğimiz kadarıyla, gençlik yıllarında şiir yazardı. Şair ve hatip Ömer Naci Bey ile arkadaşlığı esnasında daha sık şiir yazmaya başlamıştı. Atatürk hatıralarında bundan şöyle bahseder: O zamana kadar edebiyatla çok temasım yoktu. Merhum Ömer Naci, Bursa İdadîsinden kovulmuş, bizim sınıfa gelmişti. Daha o zaman şairdi. Benden okuyacak kitap istedi. Bütün kitaplarımı gösterdim. Hiçbirini beğenmedi. Bir arkadaşın, kitaplarımdan hiçbirini beğenmemesi gücüme gitti. Onun ilgilendiği konunun şiir ve edebiyat olduğuna o zaman muttali oldum. Onunla çalışmaya başladım. Şiir bana cazip göründü. Fakat kitabet hocası diye yeni gelen bir zat beni şiirle iştigalden men etti. ‘Bu tarz iştigal seni askerlikten uzaklaştırır.’ dedi. Ne var ki güzel yazmak hevesi bende baki kaldı. Bu ikazı yapan Kitabet Öğretmeni Alay Emini Mehmet Asım Efendi’dir. Aynı olayı Mustafa Kemal, daha sonraları Ali Fuat Paşa’ya şöyle anlatır: Eğer kitabet hocamız imdadıma yetişmeseydi, ben de şair olup çıkacaktım. Çünkü hevesim vardı. Asım Efendi bir gün beni çağırdı: ‘Bak oğlum Mustafa dedi, şiiri filan bırak. Bu iş senin iyi asker olmana mani olur. Diğer hocalarınla da konuştum. Onlar da benim gibi düşünüyorlar. Sen Naci’ye bakma, o hayalperest bir çocuk. İleride belki iyi bir şair ve hatip olabilir fakat askerlik mesleğinde katiyen yükselemez.’ Hocamın ne kadar haklı olduğunu hadiseler ispat etti. Çok arzu ettiği hâlde Naci, Erkânıharp (kurmay) zabiti olamadı.

Açık sarı tonlarında(muz tadında),dışarıdan iki katlı görünen,her iki pencere arasında boydan beyaz (süt kokusu) sütunları olan ince duvar işlemeleri olan Manastır Askeri İdadisi. Bahçe duvarlarla örülmüş ve üzerinde siyah(şarjı bitmek üzere olan bir telefonun sarjı bittinde hissettirdiği renk) boyalı demir parmaklıklar var fakat pek yüksek değil. Bahçe ve okulun giriş kapıları siyah,demir ve geniş.Görselin sağında ve solunda iki büyük ağaç bulunmakta.

Manastır Askeri İdadisi

Şiirin haricinde müzik dinlemeyi ve dans çok etmeyi severdi. En çok dinlediği sanatçılardan birisi ise Safiye Ayla idi. Yöresel türküleri dinlemekle kalmaz, eşlik de ederdi. Sarı Zeybek gibi halk oyunlarını fırsatı oldukça oynardı. Rumeli türkülerini severdi. En sevdikleri arasında Kimseye Etmem Şikâyet, Mani Oluyor, Havada Bulut Yok, Dayler Dayler, Cana Rakibi Handan Edersin, Alişimin Kaşları Kara, İzmir’in Kavakları, Şahane Gözler, Sigaramın Dumanı, Asker Yolu Beklerim, Çile Bülbülüm Çile, Değirmene Un Yolladım, Şu Dalmadan Geçtin Mi, Pencere Açıldı Bilal Oğlan, Habugaha Girdim, Yanık Ömer, Fikrimin İnce Gülü, A Benim Mor Çiçeğim, Vardar Ovası ve Akşam Oldu Yine Bastı Kareler gibi parçalar sayılabilir.  Müziğe büyük önem vermesi sebebiyle 1 Eylül 1924’te ilk Musiki Muallim Mektebi açılarak, 1928-1933 yılları arasında öğretmen, orkestra elemanı ve askeri bando elemanı yetiştirmeye çalışıldı. 1925’te bir yarışma düzenlenerek sanatçı ve müzik öğretmeni yetiştirmek üzere Berlin, Paris, Budapeşte, Prag gibi Avrupa’nın önemli kültür şehirlerine yetenekli gençler gönderilmeye başlandı. Operaya destek vermek için 1930’da İstanbul Opera Cemiyeti kuruldu. 19 Haziran 1934’te Türkiye’yi ziyaret edecek olan İran Şahı Rıza Şah Pehlevi onuruna, Atatürk’ün yönergeleri ve denetimi ile ‘Özsoy Operası’ yazıldı. Bunların haricinde sahne sanatlarına önem veren Atatürk, tiyatro eğitimine önderlik etti.

Atatürk bu görselde zeybek oynuyor. Kolları açık, parmaklarını şıklatıyor, sol bacağı hafif bükük ve sağ bacağını onun üzerine atmış. Üzerinde siyah beyaz bir takım elbise var(İçinde birçoğumuzun fındık var sandığı fakat içinde beyaz çikolata bulunduran bayram şekeri samimiyeti var üzerinde ve bir o kadar da fındık sandığımız fakat beyaz çikolata bulunduran o çikolatayı yiyip yememe arasında duyduğumuz çelişkide suratımızda oluşan ciddiyet var suratında). Masalar O oluşturmuş vaziyette ortada boş bir alan bırakılmış.Zeybek oynayan bir bey daha var ve onları masadakiler keyifle izlemekte.

Mustafa Kemal Atatürk Zeybek Oynarken

Güzel sanatlar alanında ise Osmanlı Ressamlar Cemiyeti olarak 1908’de kurulan topluluğun Güzel Sanatlar Birliği adını alarak modern sanat akımlarının temel taşları arasında yerini almasını sağladı. Heykel sanatına da önem veren Atatürk, “Dünyada medeni olmak, ilerlemek ve olgunlaşmak isteyen herhangi bir millet, mutlaka heykel yapacak ve heykeltıraş yetiştirecektir” sözleriyle önemini bizlere vurgulamış oldu. 3 Ekim 1926’da İstanbul Sarayburnu’nda açılan Atatürk Heykeli, yapılan ilk heykel oldu.
Avrupa’daki Nazi zulmünden kurtarılarak Türkiye’ye ders vermesi için profesörler getirildi. Atatürk’ün bilime verdiği değerin en önemli göstergelerinden biri de bu bilim insanlarına verilen maaştır. Milletvekili maaşlarının yaklaşık üç katı idi. Yoksul bütçeye karşın bu denli yüksek ücret ödenmesi, o günkü yöneticilerin bilime ve aydınlanmaya verdikleri önemin bir göstergesiydi.

Bu görselde Atatürk üzerinde paltosu baştan aşağı siyah giyinmiş,bir sınıfta öğrenciler ile birlikte.Sağ eli cebinde, sol elinde şapkası ile bastonunu tutuyor. Atatürk öğretmen masanın orada tahtaya bakıyor, tahtadan okunmuyor olsa da matematik dersi olduğunu anlayabiliyoruz. Bu kareye Atatürk ile üç öğrenci girmiş onların da sadece arkadan saçları ve sırtının yarısına kadar görebiliyoruz.

Ulu Önder, Öğrenciler ile Sınıfta

Eğitim alanında Arap Alfabesi ses uyumu bakımından Türkçeye uygun olmadığından okuma ve yazma güçlüğüne neden oluyordu. Bu nedenle ülkemizde okuma ve yazma bilenlerin sayısı da oldukça azdı. Latin Alfabesinden yararlanılarak Türk dilinin yapısına uygun Türk Alfabesi hazırlandı. Yeni Türk harfleri, TBMM tarafından 1 Kasım 1928 tarihinde kabul edildi. Bunun üzerine 1932 yılında Türk Dil Kurumunu kurdu. İlköğretim, devlet eliyle zorunlu ve parasız hale getirilmiştir. Her yaştan kişiye okuma-yazma öğretmek amacıyla “Millet Mektepleri” açılmıştır. Mesleki ve teknik eğitime önem verilerek erkek ve kız sanat ve meslek okulları açtı. 1935’te Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’ni açtı.
Türkiye Cumhuriyeti’nin, önceki tüm Türk devletleri ile bağı olduğunu ve dünya uygarlığının buluşma ve gelişmesinde Türk uygarlığının payı olduğunu düşünen Atatürk, tarih anlayışını geliştirmek ve bu amaçla araştırmalar yapmak için 12 Nisan 1931’de Türk Tarih Kurumunu kurmuştur.

1933’te ziraat(tarım) alanında bilimsel çalışmalar ve gelişmeler yapmak üzere Ankara Yüksek Ziraat Enstitüsü kuruldu. 1935’te yeraltı kaynaklarının araştırılması için Maden tetkik Arama Enstitüsü (MTA) ve Etibank kurulmuştur. 1925’te ise “İstikbal göklerdedir” diyerek Türk Hava Kurumunun kurulmasını sağlamıştır.

Atatürk etrafındaki kalabalık ile göğe bakıyor. Sağ eli göğü işaret ediyor. Başında şapkası,üzerinde paltosu ile güneşin renklerinde (soğuk günlerin, bulutlu havaların ardından, güneş çıkınca öten kuş sesleri eşliğinde, ısıttığı doğanın kokusu, bedenimizde hissettiğimiz o sıcaklık gibi) ile yıkanıyor adeta!

Mustafa Kemal Atatürk: “İstikbal Göklerdedir.”

Bir şair olmadı fakat birçok kitap yazdı. Bunlardan biri yazdığı 44 sayfalık geometri kitabı. Bu kitap geometri terimlerinin bugün kolay bir şekilde yazılıp anlaşılmasını sağladı. Zira Atatürk Dolmabahçe Sarayı’nda kendi el yazısı ile kaleme aldığı geometri kitabında matematiksel birçok terim geliştirdi. Bu sayede anlaşılması oldukça güç olan Osmanlıca geometri terimlerine Türkçe karşılıklar bulanarak geometrinin ezberlenmesi ve öğrenilmesi güçlüğüne son verilmiştir. Şüphesiz ki Mustafa Kemal Atatürk’ün en büyük eseri, TÜRKİYE CUMHURİYETİ‘dir.
Başka yaşamlar için feda edilmiş 57 yıllık bu yaşamdan bizlere kalan miraslar karşısında, O’na sonsuz sevgi ve minnet duyuyor ve yazımı şu sözlerle sonlandırmak istiyorum: EY BÜYÜK ATATÜRK! AÇTIĞIN YOLDA, GÖSTERDİĞİN HEDEFE DURMADAN YÜRÜYECEĞİME ANT İÇERİM.

Kaynakça:
http://www.haberturk.com/mustafa-kemal-ataturk-un-sanata-katkilari-1707795
http://ataturkun-bilimsel-alanda-yaptigi-calismalar.nedir.org/

http://www.ata.tsk.tr/01_hayati/yazdigi_eserler.html
http://www.ataturkinkilaplari.com/ak/160/ataturk’un-yazdigi-geometri-kitabi-ve-onemi.html

, ,

Sessiz İnsanlar En Gürültülü Zihinlere Sahiptir

Merhaba FST okurları biz FST’ den Zehra Özcan ve Aynur Efe. Bu yazımızda sizlere 14 Mart 2018’de hayatını kaybeden, birçok  insana ilham veren, çalışmalarıyla fizik biliminin ilerlemesine yardım eden kuramsal fizikçi Stephen Hawking’ ten bahsedeceğiz. David Stuk’ un tabiriyle “ Stephen Hawking ile ilgili her şey bir cazibe kaynağıdır: engelli bir bedene hapsolmuş bir dehâ; sadece tek bir kasın oynayabildiği yüzdeki gülümser ifade; evrenin en tuhaf yerlerini keşfe davet eden robotlar bir ses.” Hadi hep birlikte bu dehanın yaşamına bir göz atalım.

Hawking, Galileo’nun ölümünden tam üç yüz yıl sonra 8 Ocak 1942’de doğdu. Babası biyoloji uzmanıydı ve oğlunun da bu yönde eğitim almasını istiyordu. Ancak Hawking’in istediği matematik bölümüydü. Oxford Üniversitesinde ise matematik bölümü bulunmuyordu. Bu nedenle on üç yaşından beri araştırma yapmak istediği bölüm olan fizik bilimin tercih etti. Oxford Üniversitesinden 1962 yılında mezun oldu. Daha sonrasında kozmoloji (evren bilimi) alanında çalışma yapmak için Cambridge Üniversitesine geçiş yaptı.

Oxford Üniversitesindeki son zamanlarında hareketlerinin hantallaştığını fark eden Hawking’e Cambridge Üniversitesine gelişinden kısa bir süre sonra ALS (motor-nöron hastalığı) teşhisi konuldu. Bu sıralarda henüz 21 yaşındaydı.

Doktorlar iyileşme konusunda hiçbir güvence veremiyorlardı. Bu şartlar altında, böylesine bir hastalığa sahipken, doktorası üzerinde çalışmak pek umut verici görünmemekteydi. Doktorasını bitirene kadar kendi yaşamının bitmiş olma ihtimali çok yüksekti. Doktorlar çok yaşamayacağını söylüyorlardı. Sıkıntılı rüyalar peşini bırakmıyordu. O günleri kendisi şöyle anlatıyor:

“Hastaneden çıkışımdan kısa bir süre sonra rüyamda idam edilecek olduğumu gördüm. Birdenbire cezam ertelenirse yapmaya değer çok şey olduğunu kavradım. Defalarca gördüğüm bir başka rüyada başkalarını kurtarmak için hayatımı feda ediyordum. Sonunda, nasıl olsa öleceksem, bu bir işe de yarayabilirdi.”

Stephen Hawking tekerlekli sandalyesinde oturuyor, ellerini dizlerinin üstünde birleştirmiş, suratında boş bir ifade var. Arkasında ise cambrisge binası ve çimler var.

“Sonunda, nasıl olsa öleceksem, bu bir işe de yarayabilirdi.”

Tam bu noktada sonraki yaşantısında hayattan tat aldığın fark etti. Kendi ifadesiyle; (ilk defa) sıkı  çalışmaya karar verdi ve bunu çok sevdi, hayatı boyunca da bırakmadı. Daha sonrasında öğretim görevlisi oldu ve Jane Wilde ile evlendi.

Katıldığı bir radyo programında söyleşici Sue Lawley’in “Hastalığı kabullenmeye çalışırken senin için diğer esin kaynağı bir partide tanıştığın ve aşık olup ardından evlendiğin Jane Wilde adlı bir genç hanımdı. Başarının ne kadarını Jane’e borçlu olduğunu söyleyebilirsin?” Sorusu üzerine şu cevabı verdi:

“Kuşkusuz o olmasaydı başaramazdım. Onunla nişanlı olmak beni içinden bulunduğum depresyon batağından çıkardı. Eğer evleneceksek benim bir iş bulmam ve doktoramı bitirmem gerekiyordu. Sıkı çalışmaya başladım ve bundan hoşlandığımı far-kettim. Durumum kötüleşirken Jane tek başına bana baktı. O aşamada hiç kimse bize yardım önerisinde bulunmuyordu ve kuşkusuz yardım için ödeme yapamazdık.”

Bir evin kapısının önünde Hawking ve eşi yan yana, kol kola girmişler. İkisi de ayakta, Jane Wilde'ın üzerinde kırmızı bir kazak ve kahverengi bir elbise var. Hawking gri bir kazak üzerine siyah ceket giymiş. İkisi de gülümsüyor, ama Jane Wilde Hawking'e bakarak gülümsüyor.

“Kuşkusuz, o olmasaydı başaramazdım.”

Hastalığından  önceki yaşamıyla ilgili olarak da şunlar söylüyor:

“Motor nöron hastalığına yakalanmadan önce hayattan bezmiştim. Fakat erken ölüm olasılığı benim, yaşamın yaşanmaya gerçekten değer olduğunu anlamamı sağladı. İnsanın yapabileceği çok şey var. Durumuma rağmen insan bilgisine mütevazi ama önemli bir katkıda bulunduğumdan, gerçek bir başarı duygusuna sahibim. Kuşkusuz ben çok  şanslıyım, fakat yeterince sıkı ç alışırsa herkes her şeyi başarabilir.”

İham verici bir hayat hikayesi var Hawking’in. “Yaşam ne kadar kötü gözükürse gözüksün, her zaman yapabileceğiniz bir şeyler vardır. Mutlaka başarabileceğiniz bir şeyler… Yaşamın olduğu yerde umut da vardır.”  ifadesinde de geçtiği üzere asla umutsuzluğa düşmeyen; çok çalışan; hayatlarımızdaki engellere rağmen başarılı olabileceğimizi, bunların bizi engelleyemeyeceğini gösteren ve hem bize, hem de çoğu insana ilham kaynağı olmuş bir dehanın öyküsü var burada… 

Kendisinin yaşamı, bize çalışarak başarabileceğimizi, “Hareket edemesem ve bir bilgisayar aracılığıyla konuşmak zorunda olsam da, zihnimin içinde özgürüm. Evreni keşfetme özgürlüğüne sahibim. Engelleri kişinin kendisinin oluşturduğunu ve asıl engellerin içimizde olduğunu, sevdiğimiz işi bularak peşinden gitmemiz gerektiğini öğretti.

Hawking’i asıl tanımlayan şey acıları değil. Çünkü bir noktada hepimizden daha şanslı. Bizler bedenlerimizde hapis değiliz belki ama zihinlerimizde kesinlikle aşamadığımız prangalarımız var. Hawking’ i özel kılan bu prangalarla mücadelesi. Eğer insanlığa bir şeyler katmak istiyorsanız tüm bu engelleri aşıp, hayal gücünün sonsuz enginliğinde yüzmelisiniz. İşte o zaman keşfedersiniz, o zaman bilinen her şeyden daha muazzamını keşfedersiniz: Bilinmeyeni. Hawking’den ne mi öğrendik? Bu prangaları aşmak için kuvvetli bir bedene değil, özgür bir zihne sahip olmamız gerektiğini. Fırtınanın ortasında kaldığımızda ve beklediğimizden de uzun sürdüğünde ve hatta artık kelimeler dahi anlamını yitirdiğinde, gökyüzüne bak. Asla pes etme. Çünkü orda, kozmosta, daha büyük bir şeyin parçası olma fırsatı var, daha mükemmel bir şeyin… Bilim elden ele geçen bir meşale gibidir. Her nesilde biraz daha körüklenerek devredilir. O sırasını devretti. Artık bizim zamanımız. Bizler bilim yolunda ilerleyerek, hayatını bilime adamış olan bizden önceki elleri onurlandıracağız.  Tabi ki öncelikle bize bu yolda devam etmek için ilham veren Stephen Hawking ‘i…

Ve son olarak yazımızı bu dehadan birkaç alıntıyla noktalıyoruz;

“Önemli olan bedeninizdeki engeller değil, kafanızdaki tembelliklerdir.”

“Sessiz insanlar en gürültülü zihinlere sahiptir.”

“Bilginin en büyük düşmanı bilgisizlik değil, bildiğini zannetmektir.”

“İnsanın gayret etmesi için hiçbir sınır olmamalıdır. Hayat ne kadar kötü görünse de yaşamın olduğu yerde umut da vardır.”

 

Işıklar içinde uyu Profesör Hawking…

Zehra Özcan & Aynur Efe

(Eric Rose’un kaleme aldığı, Stephen Hawking’in yaşamına ait daha detaylı biyografi yazımızı buradan okuyabilirsiniz.)

, , ,

STEAMWIN ve Lider Kadınların İlham Verici Hikayeleri

Merhaba sevgili FST Blog okurları ben Algı Demirbaş. Bu yazımda sizlere STEAMWIN isimli organizasyondan bahsetmek istiyorum. Bir grup güzel insanın binlere nasıl ilham olduğunu hepinizle paylaşmak isterim.

Öncelikle kendim nasıl tanıştım onu anlatayım; her şey sıradan bir ders çıkışı Aylin’in kolumdan tutup beni ‘’çok güzel bir etkinlik var!’’ diyerek Teknokent’teki seminere götürmesiyle başladı. Devamını Oku

, ,

2. Asteroit Madenciliği ve Meteor Bilimi Çalıştayı Nasıl Geçti?

Merhaba arkadaşlar, ben FST’nin yeni üyelerinden Elif. Bu yazıda size Ege Üniversitesi 2. Asteroit Madenciliği ve Meteor Bilimi Çalıştayı’nda geçen iki günümüzü anlatacağım. Keyifli okumalar! Devamını Oku

, ,

TUVALDE BİR ANLAM ARAYIŞI – VİNCENT VAN GOGH

Merhaba sevgili FST Blog okurları, ben Özlem. Bu yazımda birçoğumuzun bildiği ve bir ressamdan daha fazlası olan Vincent Van Gogh’tan bahsetmek istiyorum. Genellikle Yıldızlı Gece tablosu ile karşımıza çıkan Van Gogh’u gelin biraz daha yakından tanıyalım!

Batı sanat tarzının en tanınmış ve en etkili şahsiyetlerinden biri olan Van Gogh 30 Mart 1853 tarihinde Zundert, Hollanda’da doğdu. Orta sınıf bir aileye mensup olan Van Gogh çocukken arkadaş canlısı olmayan, huysuz, inatçı, eğitilmesi kolay olmayan, ani parlayan ve deli dolu öfke nöbetleri ile sarsılan biri idi. Bu huyları zamanla öyle arttı ki babası onu okuldan almak zorunda kaldı. Oysaki Vincent, ilgileri çok yönlü olan bir çocuktu. Henüz 8-9 yaşlarındayken olağanüstü resim kabiliyetiyle çevresindekileri şaşırtmayı başardı! O, baktığı her şeyin arkasında gizli bir mana olduğunu düşünüyor ve görüyordu. Fakat ailesi onu, yine huylarından dolayı, 12 yaşındayken Zevenbergen’de bir yatılı okula gönderdi. 16 yaşında okulu bitirdi ve eve döndü.

Sanata yatkınlığından dolayı Den Haag’da büyük bir sanat evine çırak olarak girdi ve çıraklığını tamamladığında firma ondan memnun kalmıştı. Bundan dolayı firmanın Londra’ya yerleşmesi ile Vincent da oraya yerleşti. 20 yaşında iken yaşadığı evin sahibinin kızına aşık oldu. Vincent sevdiği kadına her yaklaşmak istediğinde alaya alındı ve sert retlerin ardından tehlikeli bir aşağılık duygusuna kapılmaya başladı. Mutluluktan yoksun bırakıldığına ve cezasını çekmesi gereken günahları olduğu duygusuna kapılıp kendini dinin kollarına attı. Bu düşüncesinin sebebini Gerhard Venzmer’in Deliler ve Dahiler kitabından bir alıntı ile açıklayabiliriz (Aynı zamanda bu yazıyı hazırlarken yanımda bulundurduğum ve okumanızı şiddetle önerdiğim bir kitap!).

Vincent’ın memleketini oluşturan Brabant bölgesi kurudur, haşindir, melankolik ve hüzünlüdür. Halkın ruhsal tutumu, Calvin zihniyeti ile belirlenmiştir. Yani, hayatı güzelleştirip şenlendiren ne varsa her şey şüpheyle karşılanır. Vincent’ın baba ocağı olan rahip evindeki hayat tarzı da sert ve mütevazıdır: bu hal o çorak ülkede oturan yoksul çiftçi ve dokumacılara uygundur. Bütün insanların istisnasız günaha bulanmış olduğunu kabul eden Kalvinist baba ocağının tutumundan bir şeyler kalmıştır Vincent’ın ruhunda: İnatçı bir suçluluk hissi, günaha girme fikirleri, kendinden şüphelenme ve aşağılık kompleksler… ”

Günahının bedelini ödemek için, içinde yanan o mistik duygular ile mesleğine tamamen sırtını döner ve yeniden İngiltere’ye döner. 3 ay yardımcı öğretmenlik yapar ve oradan atıldıktan sonra bir kitapçıda çalışmaya başlar, ne yazık ki buradaki işi de pek uzun sürmez. Ve ani bir karar verip Amsterdam’da ilahiyat okumaya başlar. 1 yıl 3 ay kadar sonra kuru bilgiden sıkılıp her şeyi bırakır ve misyoner olmaya karar verir. Fakat bu girişimi de başarısız olur. Yine de bundan vazgeçmez. Borinage’de halkın inanılmaz bir fakirlik içerisinde yaşadığı bir kömür bölgesine gider. Her şeyini fakirlere dağıtıp kağıttan gömlek dikerek ve çöpten yiyecek toplayarak gerçek bir evsiz gibi yaşamaya başlar. Boinage’de geçirdiği bu iki yıllık sürede Vincent’ın içinde bir değişim olur, kiliseden ruhen kopar. Başlangıçta o zavallı çocukları ödüllendirmek için, daha sonraları ise kendi zevki için resim yapmaya başlar. İçindeki resim aşkının tekrar uyanması ile oradan ayrılır ve kendini resim alanında geliştirmeye başlar. 

Van Gogh’un Yıldızlı Gece adlı tablosu. Sol köşede,bir ağacın üst ve yukarı doğru daralarak uzayan dalları var. Arkada bazılarının ışıkları yanan birçok küçük ev var, daha çok çatıları görünüyor. Arkada dağlar ve tepede tüm güzelliği ile Ay ve yıldızlar duruyor. Ay,hilal evresinde. Parlayan yıldızlar ve Ay’ın ışıltısı tıpkı uçları içe doğru kıvrılmış saçlar gibi sağa ve sola saçılmış durumda.

Van Gogh’un Yıldızlı Gece adlı tablosu.

28 yaşına geldiğinde tatil için gittiği evinde, kuzeni Kai’e delicesine aşık olur. İçinde oluşan o derin ve uçsuz bucaksız heyecan ve mutluluk, Kai’nin tıpkı 7 yıl önce aşık olduğu kadın gibi onu reddetmesi ile yerini acı bir kırgınlığa bırakır. Bu acı ile “Tanrı yok!” diye bağırır ve rahip olan baba ocağından ayrılmak zorunda kalır. Artık Vincent, içindeki normal insan olma duygusu ile baş başa kalır. Kardeşi Theo’nun düzenli olarak gönderdiği para ile kıt kanaat geçinmeye çalışan Vincent, içindeki beraberlik özlemi ile bir hayat kadını ve onun çocukları ile yaşamaya başlar. Vincent bu kadından hastalık kapar ve 4 hafta boyunca hastanede yatar. Kardeşi Theo bu birlikteliği desteklemez ve ikinci ziyaretinde Vincent’ı bu ilişkiye son vermesi için ikna eder. Kardeşinin bu ziyaretinin ardından bıraktığı para ile daha önce sulu boya ile resim yapmış olan Vincent, resim gereçleri ve yağlı boya satın alır. Bu onda yeni arzular uyanmasını sağlar. Artık önünde yeni bir dünya vardır! Işıltılı, renklerden, ahenkten ve kontrastın akıl almaz etkilerinden oluşan bir dünya! Tutkulu bir hayranlıkla anlar ki resim yaparken fırçasını yönlendiren, ruhundaki herhangi bir güçtür. Ayrılıktan sonra Vincent dünyaya karşı vazifesini ödemek için çalışır. Theo’ya bir mektubunda şöyle yazar;

“Çalışmak için önümde ne kadar bir ömür var desem de sanırım bedenim birkaç yıl daha dayanacaktır, diyelim 6 ile 10 yıl arası. Niyetim, kendimi sakınmayıp güçlüklerden ya da telaştan hiç kaçmamak. Çünkü az ya da çok yaşamışım, benim için pek fark etmez. Dünya ancak benim ona borcum ve vazifem kadar ilgilendiriyor. Çünkü 30 yıl dünyada dolaşıp durduğum için, teşekkür olarak resim ya da tablolar biçiminde belli bir hatıra bırakmak…”

Sanki geleceği sezmektedir. Vincent, Den Haag’da tam iki yıl kalır ve gezileri yeniden başlar. Bir süre sonra orta sınıf bir insan olabilme isteği ile baba evine gider. Orada komşusunun kendisinden 30 yaş büyük olan kızının ona duyduğu ilgi karşısında onunla evlenmek ister fakat kadının ailesi buna müsaade etmez. Kadın kendini zehirlemeye çalışır ve bunun üzerine Vincent alışılmış manada mutluluk ümidini kaybeder. Sık sık resimlerini çizdiği bir kadın hamile kalır ve Vincent suçsuz olsa da herkes onu suçlu bilir. Tüm bunların ardından ona yine yollar görünmüştür.

Bir süre sonra Arles’de küçük, sarı badanalı, bahçesi olan bir ev kiralar. Oradaki doğa adeta içindeki yaratıcılığı muazzam renkleriyle ateşlendirir. Zamanla yalnızlıktan bunalan Vincent bir eş bulamayacağını anlar ve bir arkadaş arayışına girer, uzun ısrarlar sonucu Paul Gauguin’i yanına taşınması için ikna eder. Başta güzel ilerleyen dostlukları zamanla bozulur.  Birbirleri ile çok farklı olduklarını anlamaları ve gitgide artan kavgalarından dolayı arkadaşı gitmek ister. Vincent içindeki yalnızlık  korkusu ile arkadaşına gitmemesi için yalvarır. Bu da işe yaramayınca tehditlere başlar. Fakat Gaugin gitmekte kararlıdır. Kafasını dinlemek için sokakta yürürken ayak sesleri duyar. Arkasını döndüğünde elinde jiletle ona doğru hızla ilerleyen Vincent’i görür. Gaugin, gözlerini arkadaşının gözlerine diker. Vincent o an kendine gelir ve dayak yemiş bir köpek gibi eve döner. Gaugin kendine bir otel odası kiralar. Eve dönen Vincent yaptığı hareketten çok pişmandır. Arkadaşının üzerine yürüdüğü jiletle sağ kulağının kulak memesini ve kulak kepçesini keser. Bir havluyla başını sarar ve kesik kulağını randevu evindeki sevgilisi Rachel’e götürür. Paketi açan kadın düşüp bayılır. Eve dönen Vincent yatağa girip ölü gibi bir uykuya dalar.  

Vincent bu görselde, kestiği sağ kulağı kumaşla sarılı bir şekilde etrafına düşünceli bir şekilde bakıyor. Arkadaki duvarda pek de belli olmayan, içerisinde kadınlar, dağ ve yeşillik bulunan bir tablo ve köşesi görünen bir kapı var.

Vincent Van Gogh’un kesmiş olduğu kulağını tasviren çizilmiş resim.

Ertesi sabah randevu evi sahibinin polise haber vermesi üzerine cinnet geçiren Vincent hastaneye kaldırılır. Fakat bu olay gazeteye şu şekilde yansır: ”Geçtiğimiz pazar, Hollanda asıllı Van Gogh isimli bir ressam bir no’ lu randevu evinde bulunmuş ve Rachel adında bir kadını istemiş ve ona kulağını şu sözlerle teslim etmiştir: Bu nesneyi özenle koruyunuz. Bu, yalnızca zavallı bir deli adam olduğu için… Talihsiz adam hemen hastaneye kaldırılmıştır.” Bu olaydan sonra deliren Vincent akıl hastanesine yatırılarak tedavi edilir ve bu birkaç kez tekrarlanır. Kader, durmadan yeni ağır darbelerle Vincent’ı kovalamaktadır. Tüm bu olanlara rağmen Vincent  ocak ayı içinde 37 tablo yapar. Tabiatın ritmi ile yeniden canlanır ve yaratıcılığı inanılmaz bir şekilde artar. ”Kendinden geçişin deliliğe ya da peygamberliğe kadar yükseldiği anlar olur.”

Kadın Erkek Ruh Hastalarının Özel Tedavi Kurumu’na naklolan Vincent’a sara teşhisi konulur. Bir ay geçtikten sonra Vincent bekçi refakatinde dışarı çıkıp kendine uygun motifler arar. Tekrar eski üslubuna dönen Vincent bu halini kardeşi Theo’ya ”İçimde, hiç olmadığı kadar sessiz bir çalışma hırsı var ve deli gibi çalışıyorum.” şeklinde dile getirir.

Vincent’in hastalığı kötüleşmektedir. Artık buradan sıkılmaya başlar ve sürekli intihar etmeye çalışır. 1890 Nisan’ında Theo onun taburcu edilmesini sağlar. Bir yıl bir hafta süren tedavinin ardından Vincent için kapılar açılır. Paris’e, yeni baba olmuş Theo’nun yanına gider. Theo, Pissaro adında bir ressamın tavsiyesi üzerine Anvers’de resme hevesli Dr. Paul Ferdinand Gachet’ye müracaat edip Vincent’ı yanına almasını ister. Dr. Gachet’ın cevabı olumludur. Bunun üzerine Vincent 21 Mayıs 1890’da Auvers’e doğru yola koyulur ve bununla birlikte o kısa hayatının trajedisinin son perdesi açılır. Dr. Gachet Vincent’ı dostça karşılar ve Vincent için şimdiye kadar konulan teşhislerin yanına bir yenisini daha ekler. Ona göre Vincent bir terpentil yağı zehirlenmesi yaşamıştır. Tıbbi reçetesi ise Hastalığı düşünmeyip elden geldiğince resim yapmak”tır. Vincent bu reçeteden çok memnun kalmıştır. Yaratma hırsıyla gün be gün resim yapar. Resimlerinde artık hep acıyla yükselen kıvrımlar ve sanki evrenin sonunun yaklaştığını gösteren korkunç heyecan vardır.

Vincent ile Dr. Gachet’nin bir sürü ortak merakı vardır ama bütün bu ortaklığa rağmen Vincent ondan pek hoşlanmamaktadır. Yine eskisi gibi son derece huzursuz, sinirli, çabuk parlayan ve şiddete eğilimli bir adam olmuştur. Auvers’de kaldığı dokuz hafta içinde yetmiş tablo üretir. Yorgundur ve hayatının bittiği düşüncesi aklından bir türlü çıkmaz. 

Vincent’in Buğday Tarlası Ve Kargalar adlı eseri. Sarı renkli (ekmek kokusu ve sıcaklığın rengi) buğdaylar geriye doğru uzanmış. Aradan yeşil (Çimen kokusu rengi otlarla sarılmış üçe ayrılan toprak yol bulunmakta.) Kargalar uçuşuyor.

Vincent Van Gogh’un Buğday Tarlası ve Kargalar adlı eseri.

27 Temmuz 1890 tarihinde Vincent Van Gogh sanki bir şeytan onu kovalıyormuşcasına tarlalarda koşar. Auvers Sarayı’nın yakınlarında tabancasını cebinden çıkarır ve göğsüne doğru ateşler. Vincent yeleğini, kanayan yarasının üstüne sıkıca ilikleyerek eve ulaşır, çatı katındaaki odasına çıkar ve yatağına serilir. Onu kanlar içerisinde bulan ev sahibi doktor çağırır. Kardeşi Theo hemen Vincent’ın yanına gelir. Ölüm, kardeşi ile ona son bir gün vermiştir. Vincent, Theo’ya ”Şimdi yerime gidebilmek isterdim.” der ve bu sözünün üzerinden pek geçmeden bir dahi olan Vincent yerine gider (Burada yerim diye söz ettiği ölüm, yeraltı ve ahirettir.). Renklerine büyülendiği, fırçasına aşık olduğu, zorluk ve acı dolu dünya hayatı son bulur.

Vincent dünyaya bıraktığı tabloları ve hayat hikayesi ile hâlâ bizlerle yaşamaktadır. Ondan geriye, 37 yıl süren bir hayat ve on yıldan biraz fazla bir sürede yapılmış manzaralar, natürmortlar, portreler ve otoportreler; modern sanatın temelleri sayılan cür’etkâr renkler ile canlı, fevrî ve duygu dolu fırça darbeleriyle 860 yağlıboya tablonun da olduğu 2.100 kadar resim ve çizim çalışması kaldı. Hayatımıza tarifsiz eserler bırakan Vincent Van Gogh’u saygı ve sevgiyle anıyorum. Yazımı ise onun gibi dahilerle karşılaşmanız dileğiyle sonlandırıyorum. Bilimle ve sanatla kalın!

Kaynakça;

https://www.wikizero.com/tr/Vincent_van_Gogh

Gerhard Schroder – Deliler ve Dahiler

 

 

Özlem Yaman

 

, , ,

3. Boğaziçi Evrim Günleri Nasıl Geçti?

Merhaba arkadaşlar, ben Merve. Bugün size yaklaşık bir ay önce yeni takım arkadaşları kazanmamızı sağlayan hatta bu sayede Radyo Boğaziçi’ne konuk olup burada FST’den bahsetme imkanı bulduğumuz 2 gün boyunca boğaza, denize ve sohbete doyduğumuz 3. Boğaziçi Evrim Günleri‘nin bizler için nasıl geçtiğinden bahsedeceğim.

Öncelikle sizlere bu etkinlik hakkında bilgi vermek istiyorum. Bu yıl 3.sü gerçekleşen Boğaziçi Evrim Günleri, Boğaziçi Üniversitesi Bilim Kulübü ve Evrim Ağacı alt grubunun birlikte çalışması ile 2014 yılından beri her sene öğrencilere yönelik evrimsel biyoloji konferanslarının düzenlendiği geniş katılımlı bir etkinliktir. Etkinliğin amacı evrimsel biyoloji alanındaki son bulguların, Türkiye’nin alanında uzman akademisyenleri aracılığıyla, katılımcılarla doğru bir şekilde paylaşılmasını sağlamaktır. Bu yıl konuşmacılar arasında Cemal Ün, Seçkin Eroğlu, Sibel Küçükyıldırım, Hasan Bahçekapılı, Cihan Demirci Tansel, Ergi Deniz Özsoy Çağatay Tarhan gibi isimlerin yanı sıra mentorlarımızdan Cem Say ve Tevfik Uyar da vardı.

Bursa Gökyüzü Gözlem Şenliği’nden sonra yine hep birlikte Boğaziçi Evrim Günleri’ne katılmaya karar vermiştik fakat ufak bir problem vardı. Berfin hariç kimse kayıt olmamıştı! Sonra Berfin etkinlik koordinatörüyle aralarında geçen şu konuşmayı attı:

Berfin: Kayıtlar tekrar açılınca haber verir misin? Ekipten 5-7 kişi başvuracak da ağlıyorlar şu an.

Koordinatör: Tam olarak şu an mı ağlıyorlar? O zaman hazır olsunlar açıyorum.

Hepimiz havalara uçtuk ve hemen formu doldurup kayıt olduk. Tam 14 kişiydik arkadaşlar! Bursa, İstanbul, Ankara, Eskişehir, Afyon, Konya ve Antalya‘dan gelenler olmak üzere tam 14 kişi!

1 Aralık gecesi herkes yola çıkmıştı. Fakat birçoğumuz şehir içi ulaşımı bilmiyordu, sonra ortaya bir kahraman çıktı: Yiğit! Yiğit İTÜ’de okuyor ve İstanbul’da yaşıyordu. Herkes “Seni yormak istemeyiz…” naraları atarken Yiğit, “Yeter artık hepinizi alıyorum ve şikayet duymak istemiyorum.” diyerek tüm kontrolü ele aldı ve bizi büyük bir yükten kurtardı(Sonra metroda kaybolduk ve sunumlara geç kaldık.). Nihayet 2 Ocak sabahı Boğaziçi Üniversitesi’nde buluştuk ve kocaman sarıldık :’). Bu arada bir sürprizle karşılaşmıştık, yurdundan Antakya’ya diye çıkan Aylin sabah karşımızdaydı! Daha sonra konuşmalara katıldık ve yemek arası için dışarı çıktık. Bu arada yanımızda iki yeni takım arkadaşı daha vardı: Barış Can ve Doğukan. Aradan sonra tekrar konuşmalara katılmak için kampüse döndük. Molalarda ise dışarı çıkıp konuşmacılarla sohbet etmeye çalışıyorduk. Ekipten birkaç kişi Tevfik Uyar’la diğerleri ise Cem Say ile konuşuyordu. Tüm konuşmalar bittikten sonra Cem Say “Ekibi toplayın da çimlerde bir çay içelim.” deyince yine sevinçten havalara uçtuk! Boğaziçi Üniversitesi çimlerinde bilim hakkında sohbet ederken şöyle de bir hatıra fotoğrafı çektirmeyi unutmadık.

Belirttiğim isimlerle hep birlikte yuvarlak oluşturarak çimlerde oturuyoruz, herkesin önünde beyaz karton bardaklarda çay var ve öğrencilerin sırtlarında/yanlarında çantaları var. Barış tekerlekli sandalyesine oturuyor. Herkes kameraya karşı gülümseyerek poz vermiş.

Arka tarafta soldan sağa sırasıyla koordinatörlerden bir arkadaş, Berfin, Tevfik Hoca’nın arkadaşı, Tevfik Uyar, Cem Say, koordinatörlerden bir arkadaş, Barış’ın babası, Barış, İrem. Ön tarafta sırasıyla Merve (ben), Esra, Samet, Aylin, Can, Umut, Barış Can.

Çıkışta ise hep birlikte yemek yiyip dağıldık. Şehir dışından geldiğimiz için kalacak yerimiz bile yoktu(Evet bu yaşandı.). Sonra birkaç arkadaş Yiğit’in, birkaç arkadaş da Gülbiriz’in misafiri olmak üzere yola çıktık. En son Gülbiriz’in annesinin yemeklerle doldurduğu masada uyukladığımı hatırlıyorum. 3 ay önce tanıştığım insanın evinde kalıp yine 3 ay önce tanıştığım insanlarla aynı odada uyumuştum. Evet, FST ruhu! Ertesi sabah tekrar kampüse gittik. Radyo Boğaziçi’nde programı olan Doğukan, “Yayına katılıp FST’yi anlatmak ister misiniz?” şeklinde bir teklif sunmuştu. Aylin ve Can bu iş için gönüllü oldu ve o gün Radyo Boğaziçi’ne konuk olduk.

Tüm konuşmalar bittikten sonra çok yorulmuştuk. Çıkışta aramızdan ayrılan ve aramıza katılan toplam 16 kişiyle İTÜ’ye gitmeye karar verdik. Tek bir sorun vardı. Bu kadar kişi aynı anda nasıl girecekti? Gizlice girdik, evet bunu yaptık. Hatta sonra görevliler bizi durdurdu ama sorun çıkmadan halledildi. Bu arada sürprizler bitmiyordu, o gün ‘Full Moon(Süper Ay)’ vardı ve başlıyordu. Sonra İTÜ MED çimlerinde hep birlikte Süper Ay’ı izledik. En sonunda bir yere oturduk ve sonsuz FST sohbetlerinden birini yapmaya başladık, o kadar sonsuzdu ki gitmemiz gereken otobüs saatini kaçırdık. Ama en güzel yanı masada tanımadığın o kadar insan varken ortak bir sohbet konusu bulup koyu bir sohbete dalabilmekti :). Berk bize akıl soruları sordu, motivasyon konuşması yaptı ve daha sonra Berfin’le İTÜ’deki YGA ofisine gitti. Biz de bu sırada Berfin’in doğum günü için hazırlık yapmaya başladık. Bize yardım teklifi eden görevlilerden biri “Doğum gününüz kutlu olsun hanımefendi.” diye konuşmaya girerken diğeri de arkadan pastayı getirdi. Neye uğradığını şaşıran Berfin kemiklerimiz kırılana kadar her birimize sarıldı. Bu gece de böyle bitti ve olmayan otobüsümüz için yola çıktık…

Evet arkadaşlar, sözün özü şu ki: Birlik olunca sorunlar aşılıyor. Öyle ki bunlar sorun değil; her biri çok değerli anı olarak kalıyor. Burada kendinize birlikte yürüyeceğiniz takım arkadaşı, dost, mentor veya siz ne olarak adlandırıyorsanız tam olarak o değerli insanları bulabiliyorsunuz.

FST çok güzel, gelsenize :).

, ,

2017 NASA SpaceApps Challange Nasıl Geçti?

 Herkese merhaba! Ben Mustafa Fikret. Uzun zamandır sizin gibi bilimsever insanlarla tanışmak istiyordum, o gün bugünmüş.

Ben, 2 yıl önce kurulmuş olan küçük bir WhatsApp grubu gibi görünse de içinde kocaman yürekler ve hayaller barındıran Future Science Team ekibindenim. Ayrıca TFR Robotics adlı robotik ve yazılım ekibinin de kurucusuyum. Bugün sizlere FST ve TFR ekibi ile beraber katıldığımız 2017 NASA SpaceApps Challange – ODTÜ hakkında bilgi vermek istiyorum.

Nisan 2017’de katıldığımız bu yarışma bir hackathon idi. Tüm dünyada aynı anda başlayan yarışma 48 saat sürüyor ve herkesin, Nasa’nın verdiği konu başlıklı sorunlara bu 48 saat içinde bir çözüm bulması gerekiyor. Her yıl düzenlenen bu hackathona en az üç kişi ile katılabiliyorsunuz. Biz yarışmaya aşağıdaki karma ekip ile katıldık:

TFR ekibinden;

Mustafa Fikret Uğur(yani ben); Gömülü Entegre Sistemler Yazılımcısı
Sarp Gökdağ; Yapay Zeka ve Makine Öğrenimi üzerine sorumlu kişi
Murat Batuhan Günaydın; Havacılık ve aerodinamik mühendisi
Mücahit Çalışkan; Havacılık ve aerodinamik mühendisi

FST Ekibinden;

Aylin Açıkgöz; FST’nin olmazsa olmaz fedaisi, iş geliştirici ve TFR Robotics Halkla İlişkiler Departman Başkanımız
Baha Erkam Tabak; Teknoloji sever, iş geliştirici ve bilime aşık bir FST’li

Yarışma Ankara Next Level AVM‘de yapılacaktı, bu yüzden Sarp İstanbul’dan ben ise Denizli’den yarışma günü Ankara’ya geldik. Yarışmaya Ankara’da ODTÜ Genç Girişimciler Topluluğu, İstanbul’da ise Koç Üniversitesi ev sahipliği yapıyordu. Yarışmanın ilk saatlerinde takımlar için ayrılmış masalara kurulduk(5 bilgisayar tek bir masaya ne kadar sığabildiysek…). Sonrasında 1-2 saatlik yoğun bir düşünme aşamasına geçtik. Sanırım çözüm bulmak sorun bulmaktan daha kolaydı, çünkü herhangi bir konuda bir sürü çözüm üretebiliyorken gerçekten insanlara sorun olan bir problemi bulmak çok ciddi ve zor bir işti. Bir sürü konu başlığı arasından NASA’nın araştırma uçuşları için yaşadığı problemlere bir çözüm bulmaya karar verdik. Karar verme ve sonrasında nasıl çözüm bulacağımız faslına geçene kadar saatin çoktan 17.00 olduğunu fark ettik(Yarışma 10 gibi başlamıştı.). Çokça vakit geçmişti ama ne demişler, “Bir işin yüzde doksan dokuzu o işin nasıl yapılacağını düşünmek, yüzde biri ise yapmaktır.”.

Daha sonra ekipçe akşam yemeğine çıktık. Yemekten sonra ise hemen aşağı inip sonunda çalışmalara başlayabilmiştik. Tabii 48 saat boyunca uyuyamayacağımızı bildiğimiz için önceden masaya doldurabildiğimiz kadar enerji içeceği ve kahve doldurmuştuk. Allah’tan enerji içecekleri bedavaydı, ki sanırım 48 saatte 6 tane içerek kendi rekorumu kırmıştım 🙂 (Deneyenlerin mesuliyetini kabul etmiyorum!). Bu süreç içerisinde herkes kendi işine birden odaklanmıştı, ekip olma ruhu buydu sanırım. Çalışmaları anlatmadan önce, sorun ve soruna nasıl çözüm bulduğumuz hakkındaki notları sizlerle paylaşmak istiyorum;

Big Data, geçmişten beri elde edilen veriler sayesinde insansız hava aracımız içerisinde “Makine Öğrenmesi ve Yapay Zeka Programları” kullandık. Hava aracımızın etrafında bulunan objelerin saptanması ve gerekli analizlerin yapılabilmesi için görüntü işleme metodunu kullandık, bu sayede bilimsel araştırma esnasında gerçek zamanlı olarak geliştirdiğimiz yeni algoritma formatları ile birlikte uzay programlarında kullanılacak sensörlerin risklerini azalttık. Aerodinamik yapısı sayesinde uçağımız, kanat bölümünde hava şartlarına bağlı olarak şekil değiştirebilmektedir. Bu sayede uçağımız, bulunduğu her ortama adapte olabilir. Bu durum havayolları şirketleri için yolcu ve uçuş deneyimi sağlarken, bilimsel araştırma alanlarında da yüksek düzeyde veri optimizasyonu sağlamaktadır. Hedefimiz gelecek havacılık sektörünü, insansız hava araçlarının kendi kendine öğrenmesiyle değiştirmektir!

Yarışma tamamen open source yani açık kaynak olarak yapıldığı için yazdığımız tüm kodlara, çizimlere ve videolara bu linkten ulaşıp inceleyebilirsiniz.

Herkes kendi işinin başına koyulmuştu. Ben uçaklar için radar yazılımı yapıyor, Sarp görüntü işleme kodu yazıyor; Mücahit ve Batuhan da uçakların CAD çizimlerini yapıyordu. Bu arada Aylin ve Baha ise bize yarışma sonunda gerekli olacak çok ciddi araştırmalar içindeydi. Ben radarı tamamladıktan sonra Baha ve Sarp da görüntü işleme yazılımlarını yapmıştı. Tabii ki elimizde CAD çizimlerini basabileceğimiz 3D yazıcılar bulunmadığı için yazılımları yaptığımız kağıt uçaklar ile deniyorduk. Bu gibi olumsuzluklara rağmen başarılı olmuştuk, yazılımlar kusursuz çalışıyordu. Tüm bunlar bittiğinde saat sabahın 5’iydi! Aylin, yurda dönmesi gerektiği için akşamdan ODTÜ’ye geçmişti. Sabah erkenden tekrar AVM’ye geldiğinde 15 dakikalığına da olsa hepimizi uyuyakalmışken gördü. Aylin bizi uyandırdıktan sonra hemen çalışmalara devam ettik, Mücahit Abi hâlâ bilgisayarına gömülmüş, pür dikkat çizim yapıyordu. Biz ise bu sırada ODTÜ’den ve birçok farklı alandan uzmanlar ile istişareler yapıyorduk. Yazılımları bitirdikten sonra, Aylin’le birlikte yarışmanın jürilerine sunmak üzere bir sunum hazırlamaya başladık. Yarışmanın sonunda ekiplerin üçer dakikalık sunum süreleri oluyor ve projelerini bu süre içerisinde anlatmak durumundalar. Aylin ve Baha mentörlerin verdiği sunumlara katılıp bize özet geçmişlerdi, biz bu süre içerisinde kafalarımızı bilgisayardan kaldıramıyorduk ne yazık ki. Bundan dolayı Aylin ve Baha’ya teşekkür ediyorum. Ekipteki tek bir kişi bile olmasa bu denli başarılı işler çıkaramazdık. Ben TFR Robotics ve FST ekibinin dünden bugüne tüm üyelerine teşekkürlerimi sunmak istiyorum. Hepimiz birbirimizi tamamlıyoruz desem yeridir. Eğer hızlı ilerlemek istiyorsan yalnız başına ilerle ama daha ileri gitmek istiyorsan ekibin ile git. Bu yüzden bilimseverler; yol arkadaşlarınıza güvenin, onları sevin ve saygı duyun. Bu hepimizi yüceltecektir.

Yarışmanın sonlarına doğru yaklaşmıştık. Ekipler sıra sıra sahneye çıkıyor ve projelerini sunuyordu. Üç dakikalık sunum süresini titiz bir şekilde kullanamayan ekipler üzücü bir şekilde sahneden iniyorlardı. Sıra bize geldiğinde ben ve Sarp sahnede konuşurken, Aylin ve Baha ise bilgisayarın başında sunumu kontrol ediyorlardı. Sunumumuzu güzel bir şekilde yapıp süreden yarım saniye artırmıştık bile! Herkes gibi bizim de kendimize güvenimiz tamdı. Birinci olacağımızı düşünsek de ne yazık ki jüri üyelerinin projelere ticari ürün gözüyle bakması nedeni ile beklediğimiz hedefe ulaşamadık. Bu durum bizi biraz üzse de biliyoruz ki bu gibi yarışmalar bizler için büyük bir tecrübe. Hem diğer takımları izleyerek hem de mentorlardan aldığımız tavsiyelerle vizyonumuzu genişletiyor ve olaylara bakış açımızı değiştirme şansı elde ediyoruz.

Yarışmadan sonra ben, Baha ve Aylin ODTÜ’ye gittik. 48 saati aşan uykusuzluk ve yorgunluğun üzerine en son hatırladığım şey devrim çimlerinde uyuyakalmamdı.

Umarım FST gibi ruhu bilim ve teknoloji ile yanıp tutuşan sizler, 2018 yılı için birçok ekip çıkaracak ve birçok başarılara imza atacaksınız.

Bilimle ve sağlıcakla kalın!