, , , , , ,

2018 BİLSEM Festivali ve İlk Mentorluk Deneyimimiz

Herkese merhaba sayın FST Blog okurları, ben Merve. Bu yazımda sizlere hayatımda hiç hackhathona katılmadığım halde ve etkinliğe katılmadan önce ne olduğunu öğrendiğim BİLSEM’in düzenlemiş olduğu BİLSEM Festivali ve hackhathondaki mentorluk maceramızdan bahsedeceğim.

İlk önce sizlere “BİLSEM nedir, ne yapıyor ve BİLSEM Festivali nedir?” bunlardan bahsedeceğim. Açılımı Bilim ve Sanat Eğitim Merkezleri olan BİLSEM, ilkokullarda sınavla tespit edilen özel yetenekli öğrencilerin mevcut eğitimlerini aksatmayacak şekilde açılan Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı okullardır. Temel amaçları; bireylerin, yeteneklerinin farkında olmalarını sağlamak ve sahip oldukları kapasitelerini geliştirerek üst düzeyde kullanmalarını sağlamaktır. Hiç bilmeyenlere fikir oluşturmak adına ben şu an size BİLSEM’in resmi internet sayfasındaki bilgileri kopyaladım, festival boyunca gözlemlediğim BİLSEM’i ise bu yazımda açıklamaya çalışacağım. Artık maceramızı anlatmaya başlayabilirim.

Yaklaşık 2 ay önce mentorumuz Buğra Kuloğlu’ndan “Çok ilginç bulduğum ve birlikte başarabileceğiniz şeyler olduğuna inandığım Scode ekibiyle sizi tanıştırmak istiyorum.” diye bir mesaj aldık. Biz de seve seve tanışmak istediğimizi söyledik ve Scode kurucu ortağı Kadir Can ile tanışma toplantısı ayarlayıp neler yapabileceğimizi tartıştık. Bu görüşmeden 2 hafta sonra Buğra ve Kadir Uşak Üniversitesinin düzenlemiş olduğu “5X” etkinliğine katılmak için Uşak’a gittiler. Koordinatörlerimizden Berfin de bu etkinlikte onlara eşlik edip Future Science Team‘i anlattı. Etkinlikten sonra Berfin ve Kadir tam anlamıyla çıldırmışçasına etkinliğin ne kadar harika geçtiğini ve tanıştıkları hem etkileyici hem de tuhaf başarı hikayelerine sahip olan insanları anlatıyor (anlatmaya çalışıyor) ve biz hiçbir şey anlamıyorduk. Berfin bize gelişmeleri net olarak aktardıktan sonra Scode ve katıldıkları etkinlik hakkında daha fazla merak sahibi olmuştum. Daha sonra Kadir Berfin’e “Bir hackhathonda mentor olarak görev almak ister misin?” diye sormuş hatta FST ekibinden bir kişinin daha ona katılmasını istemişti. Berfin ise bana katılıp katılamayacağımı sordu. Ben de aylarca süren sınava hazırlık sürecime biraz ara vermek ve Scode ekibiyle tanışmak için katılabileceğimi söyledim. Bundan hemen sonra henüz öğrendiğim BİLSEM’in ne olduğunu araştırmaya başladım. Çünkü katılacağımız hackhathon BİLSEM Festivali çerçevesinde gerçekleşecekti. Bu zamana kadar böyle bir oluşumdan nasıl bihaber olduğuma çok şaşırıp festivale katılmak için gün saymaya başlamıştım.

Antalya’ya uçakla gidecektim ama gideceğim gün tam bir karmaşaydı! Festival haftası boyunca neredeyse hiç uyumayacağımı bilmeden o sabah erken kalkıp valizimi hazırlamak zorundaydım. Daha sonra apar topar evden çıktım ve havaalanına gittim. Antalya’ya İstanbul aktarmalı gidecektim. Biletimi gören eski FST üyesi hero Yiğit “İstanbul’a geleceğini neden bana haber vermedin, yanına geliyorum.” diyerek yola çıkmıştı. (Anımsamayanlar için Yiğit’in diğer hero hikayesini buradan okuyabilirsiniz.) İstanbul’da sadece aktarma boyunca kalacağımı söylediğim halde bir şeyi söylemeyi unutmuştum: Sabiha Gökçen’de olacağımı! Benim uçuş saatim geldiği için telefonu kapatmıştım. Yiğit ise bu sırada diğer FST üyesi olan Samet’e de haber verip Atatürk Havalimanına doğru yola çıkmıştı. Uzun zamandır görüşmediğimiz ve inince Yiğit ve Sametle görüşeceğim için çok heyecanlıydım. İndiğimde ise telefonuma düşen 100 mesaj ile tam bir hayal kırıklığına uğradım ama kahkaha atmadan da duramıyordum! Böylelikle onlarla görüşemeden diğer uçuşum için uçağa gittim. Bu sırada da “Zaman geçmiyor!” diye şikayet ederek Berfin’le konuşuyorduk çünkü gerçekten vakit geçmiyordu, aktarma yapmak yolculukların en kötüsü olabilirdi! Berfin benden önce otele ulaşmış ve yemek için beni beklemeye karar vermişti. (Buluşmamızın tam bir işkence olacağını bilmeden.) Çünkü otele ulaşana kadar 3 kazanın eşiğinden dönmüştüm, en sonunda otele vardığımda ise yanlışlıkla başka bir oda için check-in yapmıştım. Berfin beni, ben onu bekliyordum çünkü gittiğim odada karşıma çıkmasını bekliyordum, evet bunu gerçekten bekledim. En sonunda yanlışlığı fark edip doğru odaya gittim. Berfin ise hem bana sarılıp hem de söyleniyordu. Apar topar yemek yemek ve ekibin geri kalanıyla tanışmak için yemek salonuna indik. Ama onlar bizi beklemekten sıkılıp odalarına çıkmıştı, aksilikler bunlarla da bitmemişti çünkü yemekte neredeyse hiçbir şey kalmamıştı. Bolca yeşillik ve saman tadında ekmek-tatlı kalmıştı.

Görselde benim çekmiş olduğum ve berfin'in elinin göründüğü bir fotoğraf var. Benim tabağımda bahsettiğim samansı ekmek var. Berfin'in elinde iseadını bilmediğim bir ot var ve bana uzatıyor. Fotoğrafta Berfin'in tabapı da görünüyor ve tabakta bolca yeşillik var. Ayrıca fotoğrafın sağında su bardağı görünüyor. En arkada ise pencere var.

Berfin’in buluşmamızın şerefine bana vermiş olduğu sanatsal ot.

Gerçekten bunların hiçbir önemi yoktu çünkü biz nedenini bilmediğimiz halde yemek boyunca her şeye kahkaha atıyorduk. Ve hala gün bitmedi! Scode ekibinden Barış, Kaan ve Kemal yemekten sonra bize katıldı. Sonrasında kısa bir tanışma faslı ve bolca “Tüm yollar Sivas’tan geçer.” tartışması vardı. (Sivaslı olduğumu söylememe gerek yoktur umarım…) Tam 3 saat süren bu tartışmadan sonra yakındaki (7 km!) benzinliğe gidip bir şeyler almaya karar verdik. Ne düşündüğünüzü biliyorum “Bu fikri kim ortaya attı?” maalesef bu sorunun cevabını kimse üstlenmedi. İlk önce güvenlikçi abi bizi liseli sanıp çıkmamıza izin vermedi, sonra yolumuzu kaybettik, daha sonra köpeklerle karşılaştık ve bonus; gittiğimiz benzinlik açık değildi! Tüm bunlara rağmen yolumuza devam ederken siyah bir araba hemen ilerimizde durup yavaş yavaş yanımıza geldi. 3 saniye içinde milyon tane “Acaba bize ne yapacak?” diyerek arabanın bize yanaşmasını bekledik. Arabadan tonton bir amca çıkıp “‘Keşke şu araba dursa da bizi alsa.’ diyordunuz değil mi?” dedi. Biz şoktan çıkamayıp hep bir ağızdan “Yoo, amca valla yok öyle bi şey.” derken Berfin ne dedi peki biliyor musunuz? Biz kaçıracaksınız diye korktuk hatta!” BERFİN!? Cidden mi? Korktuk hatta mı? Buna rağmen amca gittikten sonra kahkaha atmaya ve tüm yollar Sivas’tan geçer tartışmasına devam ettik. Tabii tüm bunları köpeklerden korktuğumuz için dikkatimizi başka yöne çekmek için yaptık, deli olduğumuz için değil! Hızlıca otele dönüp o günün bittiğine şükrederek uyuduk. Çünkü sabah erken kalkmamız gerekiyordu, diğer ekip üyeleri biz zaten uyumayacağız yarın görüşürüz diyerek yanımızdan ayrıldı. Biz buna inandık ama ertesi gün 12-1 gibi yanımıza geldiler çünkü uyanamamışlardı! O kadar çok şey anlatıp hala hackhathon sürecine gelemediğimin farkındayım, o yüzden şimdi bu süreci anlatmaya başlıyorum.

Görselde üzerlerinde berfin dağ ve merve nur özkan yazan sarı renkli iki yaka kartı var, biraz arkasında bilgisayar ekranında görünen future science team logosu ve yazısı var en arkada sadece biraz görünen yarışmacıların kafaları ve masalar var.

Future Science Team logosu ve etkinlik yaka kartlarımız.

Kadir bize o günün sabahında katıldı ve hep birlikte hackhathon için son hazırlıkları yapmaya başladık. Çok zorlu 24 saat başlamıştı! Görev paylaşımı yapmıştık: Kadir, Kaan ve Barış teknik-kodlama tarafıyla; Kemal tasarım tarafıyla; Berfin ve ben de proje-fikir geliştirme, sunum ve çok zorlu anlarda sohbet ederek yarışmacıların kafalarını açmaya yardımcı olma kısmıyla ilgilenecektik. Daha önce hiç hackhathona yarışmacı olarak katılmadım ama şunu söyleyebilirim ki: Eminim mentorluk da yarışmak kadar zordu! Bu süreci sizinle detaylı olarak paylaşmak istiyorum. İlk önce zor bir şeyle başladık: 35 grupla tek tek konuşup yarışmacıların fikir bulmalarına ve onlara yardımcı olmamıza izin vermelerini sağlamak. Bu süreç yaklaşık olarak 5 saat sürdü, daha sonra tüm yarışmacılar kodlama tarafına yönelmeye başladı. Bu kısımda ise teknik arkadaşlar çok yoruldu, vakit artık gece olmuştu ve herkes neredeyse tükenmişti. Tüm yarışmacılar salonun bir tarafında uyukluyordu ama bu sırada çalışma sırası başkasına gelmişti: Kemal. Çünkü artık projelelerini tasarlama zamanıydı. Herkesin çok yorulduğunu fark eden BİLSEM öğretmenleri hep birlikte sahile inmeyi teklif etti; gerçekten bu fikir ilaç gibi gelmişti! Herkes biraz nefes alıp rahatlamıştı, daha sonra salona dönüp çok önemli bir şey üzerinde çalışmaya başladık: boş yapmak. Oradan önemli bir şey olarak görünmüyor olabilir ama gerçekten çok eğlenceli ve önemliydi! Herkes yavaş yavaş uyumaya başlayınca ben sandalyeleri birleştirip uyudum, ekibin geri kalan kısmı da armutlarda ve salonun her köşesinde uyuyakalmıştı. 1 saat sonra sabah olmuştu ve herkes çalışmaya devam ediyordu. Gerçekten o kadar iyi fikirleri vardı ki ama bunların yanında çok önemli bir eksikliği farketmiştik: BİLSEM öğrencileri çok zeki ve çalışkandı ama birçoğu işlevsel düşünmeyi bilmiyordu. Bunu daha sonra öğretmenlerle sohbet sırasında paylaştık, onlar da bize hak verdi ve bu konu üzerine düşeceklerini söylediler. Hatta kendi BİLSEMlerinde FST ekibini ağırlamayı istediklerini söyleyip iletişim bilgilerimizi aldılar. Her şey çok yorucu ama harika ilerliyordu; ekiplerle sunumları da ayarladıktan sonra hackhathon bitmiş ve sunum vakti gelmişti. Her biri sunumunu yaptı ve biz de son görevimizi yerine getirip hachathonu sonlandırdık. (Merak edenler için kazanan fikri paylaşmak istiyorum; projenin adı Nigros. Hachathon konsepti: Akıllı Şehirler ve Uygulamaları, projenin bize sunduğu şey ise PokemonGO tarzı bir uygulama ile insanların sokaktan indirim toplaması ve bunları çeşitli market-mağazalarda kullanması. Buradaki kazanım insanların sadece indirime sahip olması değil, onları sokağa indirerek bir nebze de olsa sosyalleştirmek.) Bu günün akşamında gözlem gecesi vardı. Bu fikir öncesinde bizi çok heyecanlandırmış olsa da kalabalıktan dolayı hevesimiz kursağımızda kaldı diyebiliriz, daha sonra ise bir FST klasiği olarak frizbi oynamaya karar verip oynayamadık, çünkü gözlemden dolayı oynadığımız alanın ışıklandırması kapalıydı.

Ertesi gün öğle yemeğinde Scode ekibinin tasarımcısı Kemal bizimle deneyimlerini paylaştı ve örnek bir tasarım oluşturmaya başladı. Bu sırada bizim aklımızda başka bir şey kalmıştı: frizbi oynamak. Kemal bizim için örnek bir tasarım hazırlarken başka bir işi çıkmıştı, biz de harika ekip arkadaşları olarak onu orada bırakıp frizbi oynamaya gittik. İlk önce sadece Berfin ve ben varken oteldeki diğer tanıdığımız-tanımadığımız insanlar da bize katıldı ve sonunda güzel bir oyun oynadık. Sonra biraz heyecanlanıp otelin futbol sahasına geçip oynamaya başladık.

Görselde 4 kişiyiz. Arda gözlüklü ve selfieyi çeken kişi, hemen sağında Utku o da gözlüklü ve turuncu frizbi yüzünün yarısını kapatıyor. Berfinin elinde de beyaz frizbi var ve elini like işareti yaparak kameraya gülümsüyor, berfinin saçları kıvırcık. En sağda ben varım, benim saçlarım kısa ve kahküllerim var, gülerek kameraya bakıyorum arkamız yeşil saha.

FST klasiği frizbi challenge.  Soldan sağa Arda, Utku, Berfin, ben.

Yaklaşık 3 saat sonra yorulup sohbet etmeye başladık ve sonrasında yemeğe geçtik. Döndüğümüzde ise Kemal tasarımı bitirmiş ve ortaya çok güzel bir şey çıkarmıştı. Bunu Berfin sürpriz olarak bir etkinlikte kullanabilir. 🙂 Yemekten sonra bir masanın etrafında kalabalık bir ekiple birleştik ve kahve içip sonsuz bir sohbete daldık. İtiraf edeyim ki alıştığım diğer FST sohbetlerine benzemiyordu ama nedenini paylaşamacağım, bu FSTnin iyiliği ve geleceği için… Ertesi gün dönüş vakti gelmişti, benim uçuşum erken olduğu için kahvaltıdan sonra hemen ayrıldım ve ekibe veda edemedim.

Eve döndükten sonra ekiple sohbet sırasında BİLSEM Festivaline özel çanta, defter ve kalem verildiğini öğrendik. Bunları ekipten sadece Barış ve Kemal almıştı. Festival boyunca bizi hiç yalnız bırakmayan Zerrin Hocamız da bunları almadığımızı öğrenince hemen festivalden bir diğer öğretmenle iletişime geçip bize kargolatmak istediğini söyledi. Hepimiz o sırada “Hocam neden bu kadar tatlısınız!” nidaları attık. Zerrin Hoca 2 gün içinde elimize ulaşacağını söylese de en geç benimki geldi ve tam 1 hafta sonra geldi. Anladık ki tüm yollar Sivas’tan geçiyormuş ama biraz geç geçiyormuş…

O haftadan sonra bu kadar çok donanımlı insanla karşılaşınca kendimde bir eksikliği farkettim: kodlama bilmediğimi. Bu eksikliği gidermek ve hayalimizdekileri hayata geçirmek için kodlama öğrenmeye başladım. Bu etkinlikten sonra hem değerli hem donanımlı birçok insanı hayatıma kattığım gibi çok önemli bir mentorluk-hackhacton deneyimiyle ve çok önemli bir hediyeyle (Kümbet, tüm yol boyunca taşımak zorunda olduğum ve 3.5 kilo olan kümbet…) bazı küçük adımlar da atmış oldum.

Biraz uzun ama çok değerli olan bu yazıyı okuduğunuz için sizlere teşekkür ediyor ve bir gün tanışmak dileğiyle yazımı sonlandırıyorum.

Sevgilerle.

, , ,

FSTech Takımının #HackathonES Macerası

Herkese merhaba, ben Atakan. FST programlama çalışma grubunda bulunmakla birlikte genel koordinasyon üyesiyim. Bu yazımda sizlere programlama çalışma grubundan Berfin ve Barış ile birlikte katıldığımız hackathonun nasıl geçtiğini anlatacağım.

Future Science Team ekibiyle geçen sene tanışmış ve ekibe dahil olmuştum. Daha önce çeşitli etkinliklerde, buluşmalarda bulundum, bunun yanı sıra genel koordinasyon ekibiyle sürekli olarak birlikteyim ancak herkesin bahsettiği bir şey vardı; FST olarak birlikte katıldığımız etkinlikler. Ben ilk etkinlik deneyimini ACUGEN yaşam bilimleri kongresinde yaşamıştım ancak burada stant görevlisi olduğumuzdan ve etkinlik kısa olduğundan bunun tadını tam alamamıştım.

Bu sene içerisinde bir hackathona katılmayı çok istiyordum. Bu yüzden sürekli etkinlikleri inceliyor, incelediğim etkinlikleri çevremdeki insanlara gönderiyordum fakat etkinlikler ya bana uymuyordu ya da gönderdiğim kişilere. Eskişehir HackathonES’i de yine hackathon haberleri paylaşan sitede görmüştüm. Etkinliği önce Genel koordinatörlerden Berfin’e gönderdim. O da hackathon deneyimi yaşamak istediği için kabul edince ekibin ilk iki üyesi belli olmuştu. Daha sonra ekiple paylaştık ve Eskişehir’de yaşayan genel koordinasyondan Barış Can ve programlama grubunda aktif olan ve hackathon deneyimi olan Toprak da bize katıldı. 4 kişilik FSTech ekibi böylece oluşmuş oldu.

Başvurumuzu yapıp haber beklemeye başladık. Hackathon’un konusu akıllı şehirlerdi ve biz zaten aklımıza gelen akıllı şehirler fikirleri üzerine düşünmeye devam ediyorduk. Etkinlik ekibinden başvurumuzun kabul edildiğini öğrendiğimizde hemen ön hazırlığımızı yapmaya başladık. Ekip benim kod bilgime, Toprak’ın hackathon deneyimine ve başarılarına, Berfin’in pek uzman olmadığı ama zevkle yaptığı arayüz tasarımlarına, Barış Can’ın ise fikir geliştirme ve pazarlama kabiliyetine güveniyordu ama aslında ekibin yarısı yolun başında bile değildi. Tamamen birlikte çalışmak, deneyim kazanmak ve eğlenmek için gidecektik.

Çözmek istediğimiz sorunu belirledik ve bunun için kullanabileceğimiz yöntemleri araştırdık. FST Mentörlerinin destekleri ve bizi buna benzer çözümleri geliştiren kişilerle tanıştırması Hackathon’a gitmeden ufkumuzu açmıştı (Sonradan anladık ki bu hiçbir şeymiş! 😊).

Şans(!) daha bir gün kala yüzünü göstermişti; Toprak bir problemden dolayı gelemeyecekti. Biletlerimizi almış olmamıza rağmen gitmemeyi, geri dönmeyi düşündük. Hatta o kadar karamsar olduk ki, yarışmaya neden katılmak istediğimizi bile unuttuk. Son anda Berfin, “Boş verin, eğlenmeye gidelim!” deyince, ben de rahatlamıştım çünkü gitmek istiyordum ve herkes isteyerek gelmeliydi, yoksa bir anlamı olmazdı. Geri dönmedik ve Toprak’sız kod yazamayacağımızı düşünsek bile yola çıktık (Halbuki bu düşünceye de boşuna kapılmışız!). Cuma gecesi ben Bursa’dan, Berfin Afyon’dan otobüse bindik ve uykusuz bir gece sonrası sabah Eskişehir terminalde buluştuk.  Eskişehir’in soğuğunu önceden biliyorduk ama ben her zamanki gibi inanmayıp önlem almadığımdan sabah epeyce üşüdüm (Berfin kalın giyinmemi söylemişti ama dinlemedim, ben bir köfteyim.).

Terminalden çıkıp tramvaya bindik ve Barış’la buluşmadan önce kahvaltı yapacak bir yer aramaya başladık. Eskişehir’de yaşam sanırım epey geç başlıyor, sokakta o kadar az insan gördük ki Eskişehir’e geldik mi emin olamadım. Tesadüfen yolda giderken bir yer gördük ve hemen tramvaydan inip yürümeye başladık. Kahvaltımızı yaptıktan sonra Barış’la buluştuk. Ben Barış’la ilk defa fiziksel olarak buluşuyordum, çok heyecanlıydı! 😊

Etkinlik alanına servislerle ulaşım sağladık. Etkinlik alanı Osmangazi Üniversitesi kampüsü içerisinde önünde bahçesi ve çimleri olan bir salondu. Öncelikle 24 saat boyunca sandalyelerde oturacağımızı gördüğümüzde biraz şaşırmıştık. Daha konforlu ve rahat çalışmaya olanak sağlayacak bir ortam beklemiştik. Bu modumuzu çok düşürdü, biraz gözümüzü korkuttu. Ayrıca uzun bir süre hiçbir şekilde konuşmalar başlamayınca etkinlik hakkında biraz daha hayal kırıklığına uğrayıp ayrılmayı, Eskişehir’i gezmeyi ve sonra eve dönmeyi bile düşündük. Anlayacağınız, her an vazgeçmeye hazır bir halde yarışmaya gitmiştik.

Sabah 10’da açılış konuşmaları ve ardından bir pazarlama sunumu yapıldı, etkinlik detayları ve gün akışının üzerinden geçildi ve Hackathon 11:00’da resmen başlamış oldu. Biz zaten fikrimizi bulmuş ve hayal etmiştik ancak hayallerimizi listelememiştik. Öncelikle hayal ve proje üzerine düşünmeye başladık, bu bizi bayağı bir zorladı. Geliştireceğimiz üründe olmasını hayal ettiğimiz şeyleri bireysel olarak bir kağıda yazdık. 5 dakika sonra herkes yazdığı fikirleri okudu ve amacımızı da göz önüne alarak en gerekli olan maddeleri belirledik. Sonrasında hızlı bir görev dağılımı yaptık ve belirlediğimiz özellikler için araştırma yapmaya başladık. Araştırma sonucunda bulduğumuz verileri birbirimizle paylaştık ve bir yol haritası çıkarmaya başladık. Çok fazla açık buluyorduk ve bu nedenle fikri olgunlaştırma sürecimiz çok sancılı ve uzun sürmüştü, özellikle gelir modelimizi belirlerken delirmek üzereydik. Fikrin ayaklarının yere basmasını sağlamak 24 saatimizin tamamını aldı, bu nedenle son ana kadar bile bazı açıkların olduğundan emindik. Fakat son anda önemli açıkların çoğunu kapatmıştık.

Bu esnada etkinlik mentörleri de masaları gezerek fikirler dinliyor, feedback veriyorlardı. Bizim masaya geldiklerinde hayalimizi anlattık. Hayalimiz çok güzeldi ancak herkes “Bunu neden kullanacağız, bunu neden satın alalım? Beni inandırın, ikna edin.” gibi cümlelerle fikrimizi challenge ediyordu. Bunlar başta fikrimize karşı duyduğumuz heyecanı biraz azalttı çünkü yapamayacağımız bir şeymiş gibi canlanmaya başladı gözümüzde, ama Berk hep ne diyordu? “Gözünde değil gönlünde büyüt.” Ekip ruhunun bir özelliği birisi düştüğünde diğerlerinin onu tutup kaldırabilmesidir. Hemen çimlere çıktık ve biraz kafamızı boşaltıp olumsuz düşüncelerden uzaklaştık (Biraz da boş yaptık, çünkü ortak yeteneğimiz bu. Boş yapmak fikirden ve projeden biraz uzaklaşmamıza yardımcı oldu.).

 

Bahçede bir bankta oturuyoruz. Arkamızda bir orman ve ormanın içinde bir ev var. Bankın sol tarafında Barış var, gülümsüyor ve kafası hafifçe bana doğru eğik. Pembe bir tişört ve koyu renk bir kot pantolon giymiş, tek eli cebinde diğer elini de benim sırtıma atmış. Bacaklarını öne doğru uzatmış ve ayaklarını önden çaprazlamış, oldukça rahat gözüküyor. Lacivert bir spor ayakkabı giymiş. Ortada ben varım hem tişörtüm hem pantolonum siyah. Bir elimde değneğimi tutuyorum, diğer elim de yere dik bir şekilde iki bacağımın biraz üstünde yer alıyor. Ayağımda koyu renk bir spor ayakkabı var. Durgun bir ifadeyle kameraya bakıyorum. Sağda Berfin var. Gri ve genis paçalı, boyu diziyle bileği arasına kadar uzanan bir pantolon giymiş. Üstünde de Barış'ın giydiği tişörtten biraz daha koyu pembe bir tişört var. Bir elinde kalem diğer elinde not defteri var, tüm fikirlerimizi oraya yazıyoruz. Beyaz, sade bir ayakkabı giymiş. Kameraya neşeli bir şekilde gülümsüyor.

Bahçede boş yaptığımız dakikalardan bir kare. Soldan sağa Barış, ben ve Berfin.

 

Öğleden sonra ben sensörlerin araştırmasına devam ettim ve gereken yazışmaları yaptım. Berfin de en çok heyecanlı olduğu alana odaklanmış tasarım yapmaya başlamıştı. Barış ise benim onu çağırmalarımdan bıkmadan bir şey sorduğumda bana yardımcı oluyor sonra da Berfin’e tasarım konusunda destek oluyordu. Akşama geldiğimizde elimizde bir sürü fikir, bir sürü yöntem ve üç kafası karışık FST’li vardı. 🙂 Artık karar vermemiz gerektiği için kullanacağımız sensör ve yöntemleri belirlemiştik.

Berfin hiç bıkmadan tasarıma devam ediyor, hata yapıp tüm sayfaları silip baştan başlıyor, biz de Barış’la kullanacağımız yöntemlerin olumsuz yönlerini, bu olumsuz yönleri ortadan kaldırmak için gerekli olan çözüm yollarını araştırmaya devam ediyorduk. Bir ara Berfin hata yapmaktan o kadar daraldı ki bizi bırakıp bahçede çalışmaya gitti. 🙂

Hepimizin uykusu gelmiş ve hepimiz yorulmuştuk. Bu yüzden çalışmalarımızı sürekli bırakıp dışarı çıkıyorduk, yürüyüş yapıp sohbet ediyor, yıldızları izliyor ve eğleniyorduk. Bir ara gökyüzünü izlerken Berfin’in bizi bilgilendirmeye başlamasıyla 10 dakika kadar astronomi üzerine konuşmaya başladık. Bu konularda araştırma yapmaya yeni başlamıştım ve o gün çok fazla şey öğrendim ve gördüm ki önemli olan bir etkinliğe katılmak, orada çok başarılı olmak değil. Nereye kiminle gittiğin ve orayı nasıl değerlendirdiğin. Biz dinlenmek için çıktığımız araları en güzel şekilde değerlendiriyor hem çok eğleniyor, hem de birbirimizden yeni şeyler öğreniyorduk.

 

Masadayız. Masada Barış'ın kahvesi var ve Barış kameraya doğru kafası hafif yana eğik bir şekilde gülümseyerek bakıyor. Ben de beyaz kulaklığımı takıp bilgisayarla ilgilenirken bir yandan da kahvemi içiyorum.

Uyanık kalmaya çalışırken objektiflere yakalandık. Arkada Barış ve önde ben.

 

Ertesi gün Hackathon sonunda jüriye ve melek yatırımcılara sunumlar yapılacağından bir sunum hazırlamamız gerekiyordu. Bir yandan uygulamamızın demosunu hazırlarken bir yandan da sunumu hazırlamaya başladık. İlk defa bir fikrimizi jüriye anlatacağımızdan start-upların yatırımcı sunumlarını Barış’la birlikte incelemeye başladık. Önce Foursquare, sonra AirBNB sunumlarını inceledik. Sunumda kullanacağımız önemli yöntemleri de öğrenmiş olduk ama önceliğimizi uygulamamızın demosuna verdiğimiz için sunumu son saatlere bırakmaya karar vermiştik. Demo konusunda çok şanslıydık, tasarlanan arayüzü sorunsuz bir şekilde telefonda test edebildik ve sunabildik. Berfin’i en çok bu sevindirmişti, sürekli bununla oynuyordu.

Bir yandan da mentör ekibi tarafından halen challenge ediliyorduk. Benden 5 yılık bir maliyet raporu istenmişti ve daha önce hiç maliyet raporu yapmamıştım. Bir hayalin gelir/gider grafiğini nasıl çıkartabiliriz, nereden başlarız diye düşünmeye başladım. Bu esnada sunumun metinlerini hazırlamaya devam ediyorduk. Gece 2 gibi ben ısrarlar sonucunda birazcık (ed. notu, 2 saat) uyumuşum ve mentörlerce uyuyan ekip üyesi ilan edildim, ama gün içinde gerçekten çok az uyumuştum. Saat sabah 6 olduğunda uygulamamızın genel hatları tamamlanmıştı, sadece küçük düzenlemelere ihtiyacı vardı artık.

O saate kadar küçük kafa düşmeleri dışında hiçbirimiz uyumadık ve gün boyu en çok eğlenen ekip gerçekten bizdik. Sabah 6’ya kadar hiç aralıksız gülmeye devam ettik. Enerjimiz bittiği halde bu kadar eğlenebiliyorsam doğru ekiple gelmiştim, bunu tekrar hatırladım.

Sabah saat 9 olmuştu ve biz enerjimizin son damlalarını kullanıyorduk. Kahvaltıdan sonra artık uygulamamızı mentörlere göstererek feedback alacak, sonra da sunumun son halini tamamlayacaktık. Bizi en çok zorlayan, gelişimimize katkı sağlayan mentörümüz (biz ona artık Challenger Mentör diyoruz, ed. notu, adını hatırlamıyor olabiliriz) masaya geldiğinde ona uygulamamızın tamamını gösterdik ve çok hoşuna gitti. Ondan böyle güzel şeyler duyduğumuzda anladık ki fikrimiz gerçekten aşama katetti. Artık soracak ve darlayacak, bizi sınayacak noktası kalmamıştı. Bu tebrikleri ekipte Berfin adına aldık çünkü hiç uyumadan hepimizden daha enerjik şekilde tasarıma usanmadan çalıştı ve tüm eksiklikleri giderdi.

 

Bir masada Barış ve ben oturuyoruz. Barış sol tarafta, masanın üzerine koyduğu telefonundan uygulamanın mobil görünümünü test ediyor ve nasıl iyileştirebileceğimizi düşünüyor. Ortada Berfin'in bilgisayarı var. Bilgisayarın kapağında NASA'nın ve katıldığı etiketlerin logoları var. Sağda ben varım, bilgisayarımın başında gelir modeli oluşturmak için araştırma yapıyorum. Barış'la aramızda bir sandalye var. Sandalyede Berfin'in kürk misali montu yer alıyor. O sandalyenin arkasında da cam ve manzara yer alıyor. Masanın üzerinde yiyecekler var, heyecan ve telaşımızdan yiyememişiz, tabak hala dolu. Tabağın yanında üçlü uzatma kablosu yer alıyor.

Projemiz için çalışmalarımızı sürdürürken. Solda Barış ve sağda da ben.

 

Mobil uygulamamızın mobil ortamlar için derlenmesi sürerken biz de Barış’la beraber gelir modeli için mentörlerimizden destek almak için masadan kalktık ve dolaşmaya başladık. İOT şirketi olan bir mentörümüzle yaptığımız görüşme aklımızdaki soruların çoğunluğunu giderdi ve hemen maliyet raporumuzu yazmaya başladık.

Sunuma 30 dakika kala uygulama mobilde çalışabilir, sunum hazır hale gelmişti. Barış’la konuştuğumuzda fark ettik ki ikimizde enerji dolmuşuz, sabah olan yorgunluğumuz tamamen bitmiş sanki. Ekipte sunumu kimin yapacağını belirlemek epey uzun sürdü. Biz sunum yeteneği güçlü olduğu için Berfin yapsın diyorduk, ama teknik soru gelirse hakim olmak için o da benim yapmamı söylüyordu. Bir şekilde yenildim ve sunumu ben yaptım. Sunum provası alırken yine çokça gülüyorduk. Bir ara sunum esnasında da güleceğimi düşündüm ama gülmedim. 🙂

Sıra bize geldiğinde ekipçe sahneye çıktık, ben sunumu  yaptım, Barış telefon ile jüriye denemeleri için yardımcı oldu, Berfin ise sunumu kontrol etti. Süremiz üç dakikaydı ve diğer ekiplerde gördük ki zaman yönetimi çok önemliydi. Olabildiğince hızlı ve özet şekilde fikrimizi anlattım. Sunum sıramız şöyleydi:

  • Sorun: Neden bu projeyi düşündük?
  • Çözüm: Bu soruna nasıl çözüm bulduk?
  • Nasıl uyguluyoruz: Uygulamanın teknik detayları.
  • Hedef kitlemiz: Bu uygulamadan yararlanacak olan kitle, grafiklerle desteklemek etkili oluyor.
  • Rakip analizi: Bizimle aynı şeyleri yapan veya benzer özellikler taşıyan hizmetlerden farklı olan yöntemlerimiz. Bunları açıkça belirtmek çok önemli.
  • Maliyet raporu: Biz taslak bir çalışma yaptık ve sunumda en gelişmesi gereken alan burasıydı. Bundan sonraki sunumlarımız için bunu kesinlikle geliştireceğiz.

Sunumu tam zamanında bitirdik ve demo videomuzu paylaştık, gelen soruları yanıtladık.

Sonuçlar açıklanırken hepimiz birbirimize bakıyor heyecanlanıyorduk. Destekçi şirketler de sunumları incelediler ve kişilere teklifler sağladılar. Bizim ekibimiz de unit90.com şirketinden sanal ofis ve bir jüri özel ödülü kazandı.

Sunum perdesi önünde soldan sağa rektör yardımcısı, barış, atakan, berfin ve ettom müdürü. Barıs Berfin ve Atakanın elinde katılım belgeleri var. Rektör yardımcısı kahverengi kareli takım elbise ve beyaz gömlek giymiş, Barış pembe tişört ve kot pantolon, Atakan krem rengi yakalı tişört ve siyah pantolon, Berfin siyah tişört ve siyah pantolon, Ettom müdürü siiyah takım elbise ve beyaz gömlekli. Herkesin beyaz yaka kartı var Atakan hariç, o takmamıs. Herkes gülümsüyor, kameraya bakıyor.

Soldan sağa Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Rektör Yardımcısı, Barış, Atakan, Berfin, ETTOM Müdürü

Fikir özgünlüğü ve yaptığımız demonun güzel sonuçlar getireceğini düşünmüş olsak da Hackathon sonucuna çok bakmadık. Çünkü biz çok fazla deneyim, çok fazla bilgi, güzel insanlar ve iki günü birlikte geçirmenin güzelliğiyle ayrıldık etkinlik alanından.

Birbirimize 24 saat boyunca hatırlattığımız çok önemli bir şey vardı.

“Biz zaferden değil seferden sorumluyuz.”

Bu seferi en güzel şekilde geçirmek en büyük zaferimiz oldu.

Bundan sonra ki hackathonlara katılma ve buradaki eksikliklerimizi geliştirme sözü verdik birbirimize ve ayrılmak zorunda kaldık.

Başka güzel anlarda buluşmak dileği ile,

Sevgiler.

Atakan Nalbant

, , , , , , , ,

BİLİM ŞENLİĞİ; ANTALYA ERÜNAL SOSYAL BİLİMLER LİSESİ

 Merhaba Future Science Team ailesi! Ben FST Antalya temsilcisi Özlem. Bu yazımda size düzenlemiş olduğumuz başta Bilim ve Sanat Şenliği olan ve ardından sadece Bilim Şenliği olarak faaliyete dökülen etkinliğimizden söz edeceğim.

 İlber Ortaylı Alanya’da konferans verdiği zaman, çıkışta belediye başkanın ardından koşup; “Selam, ben Bilim ve Sanat Şenliği düzenlemek istiyorum. Bana destek verin.” dememin ve belediye başkanının “Tamam, söz veriyorum destek olacağım.” demesinin üzerine başlayan bir koşuşturmaca…

 

Öncelikle neden sadece bilim değil de bilim ve sanat şenliği düzenlemek istediğime değinmek istiyorum. Bilim ve sanat genellikle birbirinden ayrı ilerlemekte. Peki neden? Neden bir arada olmasın? Neden bilim sadece sayısalcıların, sanat ise neden sözelcilerin ilgilenmesi gereken alanlarmış gibi düşünülüyor ? Öncelikle bu düşüncelerden arınmamız gerek. Beynimizi ve düşüncelerimizi kesin sınırlarla çizmemeli ve ilgi alanlarımızı sınırlamamalıyız. Örnek verecek olursak; örnek bizleriz, kendimize bakalım. 🙂 Ben eşit ağırlık öğrencisiyim. FST bünyesinde de benim gibi birçok insan var. Blog yazılarımızı okuyan birçok farklı alandan insan var. Kubilay Hoca; “2019’da benimle Güney Amerika’ya tutulma için kimler gelmek ister?” dediğinde “Beni kesin yazın.” diyen ilk kişi bir sosyoloji öğretmeni idi. (Bu konuya daha sonra değineceğim.) Neden bilim ve sanat şenliği düzenlemek istediğime gelecek olursak; bilimsever insanları sanatla, sanatsever insanları ise bilimle buluşturarak; bu insanlar arasında iletişim oluşturmak, bilimseverlerin sanata ilgisini oluşturmak ve aynı şekilde sanatseverlerin bilime ilgi duymasını sağlamak istiyordum. Bunun en güzel yanı ise insanlar yeni ilgi alanları bulacak ve ilgili olduğu alanda yeni şeyler keşfedebileceklerdi. Bu nedenle düzenlediğim ilk programda bilimle (astronomi ağırlıklı) ilgili bir konferans ardından; tiyatro, şiir dinletisi yahut konser vardı. Etkinlik süresince ise farklı alanlarda açılmış stantlar gelenleri karşılayacaktı. Tüm etkinlik bu şekilde düzenlendikten ve her şey kesinleştikten sonra etkinlik zamanına bir ay kala okulum gerekli izinler konusunda destek olmayacağını (yetiştiremeyeceklerini ve beklemem gerektiğini) dile getirdi. Fakat bunca emeği ve gönüllü onca insanın hevesini çöpe atamazdım. Yaşımdan ve öğrenci sıfatımdan ötürü pek ciddiye alınmıyordum. Üniversite ve başka bir liseden etkinlik için bize destek vermelerini talep ettim lakin olumlu bir yanıt yoktu. Tam sanırım olmayacak diye düşünmeye başladığım esnada, Antalya Erünal Sosyal Bilimler Lisesi öğrencisi olan kadim dostum Aslı ile görüştüm, bana yardımcı olup olamayacaklarını sordum. Kısa bir süre sonra Aslı’dan çok güzel bir haber aldım. Okul müdürü Özgür Uygur ile etkinlik hakkında konuşmuştu, etkinliği okullarında yapmak istiyorlardı! Hatta okul müdürü programda Ethem Hocayı görünce “Ethem Bey’i tanıyorum.” diyerek etkinlik hakkında konuşmak için aramış telefona cevap alamayınca şöyle demiş: “Kesin gece yıldızları izlemiştir, bu yüzden hala uyuyordur“. Müdürün bu tepkisi ve onayı üzerine Aslı’nın ve fizik öğretmeni Ramazan Bey’in yardımı ile etkinlik programını tekrar düzenledik. Tarih iki gün önceye çekildi. Bundan ötürü Kadir Uluç ve Mahmut Tekeş gelemeyeceğini bildirdi. Yeni programda Ethem Derman ve Kubilay Akdemir iki gün (10-11 Nisan), ikişer oturum olacak şekilde konferans vereceklerdi. Dışarıda ise FST Antalya ekibinden Mert ve arkadaşı Vahit robotik, Nazlıcan ve Emine FST tanıtım, Aslı ve Ben Güneş Sistemi Oyunları standı açacaktık. Bunların haricinde kuyruklu yıldız örneği, su roketi ve Atak’ın potasyumdan elektrik üretme üzerine standı olacaktı. Program hazırlanırken bir yandan sponsor arıyorduk. Sokağa çıkıp lüks görünen ve bize yardım edecek düzeyde mekanlara gidip sponsor talebinde bulunduğum dahi oldu. Fakat kesin olan bir şey vardı ki; zenginlere para yetmiyor ve vermek istemiyorlardı. (Bazı kalbi güzel insanları bunun dışında tutsam dahi durum böyleydi.) Alanya ve Antalya Belediyesi’nden destek aldık. Özellikle Aslı ile Antalya Büyükşehir Belediyesi’ ndeki koşuşturmamız saatler içerisinde yaşlanmamıza sebep olsa da size önerim: sponsor ihtiyacınız varsa bireylerden ziyade belediyeler bunun için en uygun yerler. Sabrettiğiniz ve ısrarcı olduğunuz taktirde size yardım etmekten çekinmiyorlar.

Bu uğraşların sonunda etkinlik günü geldi çattı! Çok heyecanlı idik. Sabahtan stantlar hazırlandı. Bunun haricinde 19. Ulusal Gökyüzü Gözlem Şenliği’ne gittiğimizde sağı da solu da Antalya olarak gösteren bir tabela vardı. Orada FST üyeleri olarak ” Dünya yuvarlak!” adı altında güzel bir fotoğraf çerçevesine girmiştik. Onun anısına ve 21. yy.da hala “Dünya düz!” diyenlere inat duvara sağı ve solu Antalya, yeri ve göğü Uzay olarak gösteren oklar yerleştirdik. Ethem Hoca ve Kubilay Hoca tam zamanında gelmişti. Heyecanla onları karşıladık.

Ethem Derman, arkasında gezegen görseli, Atatürk, bayrak ve kolon ile kendini kaptırmış gezegenleri anlatıyor. Fotoğraf orta sıralardan ve sol taraftan çekilmiş. Bu nedenle kolon arkadaki görsellerin önünü kapatmıyor. Ethem Hoca'nın üzerinde gri (metal kokusu) takım elbisesi ve üzerinde gezegenler olan kravatı var. Saçları ve sakalları beyaz-gri ve uzun. Sol elini havaya kaldırmış ve beş parmağı açık bir şekilde duruyor, sağ elinde mikrofon var. Öğrenciler yine arkadan görünüyor.

Ethem Derman, Öğrencilere Gezegenleri Anlatıyor

İlk konferans Ethem Hocanın “7’den 70’e Gökbilim” adlı konferansı idi. Konferans başlamadan önce Ethem Hoca beni çağırdı. Beni öğretmen sanıyormuş ve “Neden bana söylemedin? Ben seni öğretmen sanıyordum.” dedi. Bir şey diyemedim. 🙂 Açılış konuşmasını güzel umutlarla yaptım. Artık söz Ethem Hocadaydı. Konferans eğlenceli ve bilgi dolu geçti. Konferans sonunda sorulan sorular bunu kanıtlar nitelikteydi.

Kubilay hocanın konferans konusu ise “Tutulmaların Kültür Üzerine Etkisi” idi. Kubilay Hoca, herkeste bir heyecan uyandırmayı başardı. Konferans esnasında ve çıkışında tekrarladığı bir soru vardı; “2019’da benimle Güney Amerika’ya tutulma için kimler gelmek ister?”Neredeyse herkes el kaldırdı fakat kesin gitmek isteyen sayılı kişiler vardı. ( Malum ulaşım masrafı, sınav dönemi gibi sorunlar çoğu kişiyi bu güzel teklifin peşinden gitmekte alıkoydu.) Konferansın ardından stant alanına geçtik. Kuyruklu yıldız örneğini yaptık insanların en çok ilgisini çeken bu oldu. Su roketi yapamadık (Ve yapmak için borularla yaşadığımız deneyim bir çoğumuzun borulardan nefret etmesine sebep oldu, buna rağmen sonuç olarak yapamamıştık. Tabi bu sırada Berfin’e defalarca boru kullanmadan nasıl yapıldığını sorsam da onu yapacak vaktimiz kalmamıştı ve başka bir etkinliğe erteleme kararı aldık.)
Etkinlik sürecinde okulun pansiyonunda kalacaktım. Gece 3.50’de kalkıp sosyoloji öğretmeni Seçkin Hanım, Sevcan ve Aslı ile ay gözlemi yaptık. Seçkin Hoca gözlem esnasında “Keşke yeğenlerime bisiklet değil de teleskop alsaydım.” diye bir cümle kurdu. Bu bizi çok mutlu etti, çünkü etkinliğimizin meyvelerini toplamaya başlamıştık: İlgi uyandırmayı başarmıştık! Gözlemin ardından dinlenip etkinliğimizin ikinci ve son gününe hazır uyandık. Sabah okul müdürü Özgür Bey, çocuklarını da alıp gelecekti ve gözlem yapacaktık fakat gökteki bulutlar bizi hüsrana uğrattı. Gözlem yapamadık. İkinci gün, ilk konferans yine Ethem Hocaya aitti. Sayıların dilinden, ötegezenlerden ve SETİ çalışmalarından bahsetti bizlere. Yine Ethem hoca ve yine eğlenceli bir konferanstı. Öğle arası Ethem Hocayı sevgiyle uğurladık. Öğleden sonra Kubilay Hoca, astrofotoğrafçılık ağırlıklı olmak üzere kendi serüvenini de içeren harika bir konferans verdi. Bir çok soru geldi ve konferans konusu haricinde de bir çok konuya değinildi.

Arka planda; Mustafa Kemal Atatürk, Al bayrak ve bunların iki yanında Kubilay Hoca'nın hazırlamış olduğu slaytta yer alan tutulma görselleri bulunuyor. Atatürk fotoğrafının önünde beyaz tonlarıda (süt kokusu rengi) bir kolon fotoğrafın önünü kapatıyor. Kubilay Hoca, bayrağın sol önünde duruyor, sol elinde mikrofon var ve slaytı gösteriyor ama maalesef pek net değil. Fotoğrafı dolduran güzel bir dinleyici kitlesi var. Fotoğraf, konferans salonunun arka sırasından çekilmiş. Bu nedenle kadrajda her şeyden daha çok öğrenciler görünüyor. Salon ışıkları açık değil bu nedenle renkler pek ayırt edilmiyor.

Kubilay Akdemir, Astrofotografçılık ve Tutulmalar Hakkında Konferans Veriyor

Kubilay hoca herkesin bildiği fakat çoğu kişinin uygulamadığı bir şeyi de dile getirmeyi unutmadı; “Hayallerinizin peşinden gidin!” Haliyle şu soru soruldu; “Peki nasıl, maddi imkanları nasıl göz ardı edebiliriz?” Haklı bir soruydu. Malum günümüz dünyası… Ama unutulan bir gerçek daha vardı ki, hayallerimiz risk almaya değerdi! Kubilay Hoca bu sorunun üzerine anlatmaya başladı; “İlk teleskobumu borç ile aldım. Onun parasını nasıl mı ödedim? 25 kuruşa gözlem yaptırarak! Sahile gider teleskobumu kurardım. Arkadaşlarım dolaşır eğlenirken ben insanlara gözlem yaptırırdım. Hepsi benimle dalga geçerdi (Hala da değişen bir şey yok! 🙂 ). Ama ben o 25 kuruşlar ile teleskobumun borcunu ödedim ve üstüne bir bilet parası kazandım. O para ile de (şu an neresi olduğunu hatırlayamadığım) bir tutulmayı gözlemlemeye gittim. Orada çektiğim fotoğraf en iyi fotoğraf seçildi.” Bu yeterli bir cevaptı. Risk alan, sevdiği ve hayal ettiği şey uğruna çabalayacak cesareti gösterenler bunları başarabiliyordu. Ve bizler artık kaç yaşında olursak olalım; istediğimiz hayatı değil bize sunulan hayatı yaşamak için çabalıyor, hayallerimizi zaten hayal diyip rafa kaldırıyor, sevmediğimiz ama para kazanmak için çalıştığımız işlerden emekli olup bir gün lafı geçince ben de küçükken hayal kurardım keşke yapsaydım diyeceğimiz bir geleceğe kendimizi hazırlıyoruz. Halimiz iç güveysinden hallice…

Etkinliğimiz bu konferans ile bitti. Etkinliğin, Sosyal Bilimler Lisesi’nde yapılmasının bir güzel yanı vardı. Sosyal bilimciler, geleceğin yöneticileri olma potansiyeline sahiptir. Günümüzde beyin göçlerinin, sınırlı imkanların sebebi; yöneticilerin, bilimin önemini kavrayamamış ve özümseyememiş olmasından ötürüdür. Bu nedenle sosyal bilimcilerin, bilimle buluşturulması ve ilgilerinin uyandırılması için bu gibi çalışmalara ihtiyacımız var. İki gün boyunca Ethem ve Kubilay Hoca ile beraberdik. Fırsat buldukça sohbet ettik, tartışmalar yaptık. İki güzel gün böylece bitti. Biz amaçladığımız gibi Bilim ve Sanat Şenliği düzenleyemedik ama umarım siz bu tür etkinlikler düzenler ve birilerine ilham kaynağı olursunuz. Sevgilerle!

, , ,

KİMYA HAFTASI Etkinliğimiz NASIL GEÇTİ?

Merhaba sevgili FST blog okurları, ben FST İstanbul grubundan Öykü Durmaz. Bu yazımda size 10 Nisan’da yaptığımız bir etkinlikten bahsedeceğim. 10 Nisan’da İstanbul’dan 5 FST üyesi olarak ”Kimya Haftası” nedeniyle bir ilkokulu ziyaret ettik ve küçük çocuklara sunum, deney yaptık ve bu tecrübemizi burada sizinle paylaşmak istedik.

 7 Nisan Kimya Günü ve Kimyagerler Haftası olarak kutlanmaktadır. Biz de bunu öğrendikten sonra bu haftayı değerlendirme kararı aldık. Ne yapabiliriz diye düşünürken koordinatörümüz Barış bir okula sunum yapabileceğimizi söyledi. Yine FST İstanbul üyesi olan arkadaşımız Merve de annesinin Deha Koleji’nde öğretmen olduğunu, oraya gidip çocuklara deney yapabileceğimizi söyleyince biz de hemen bir ekip oluşturduk. Okula yazdığımız dilekçenin kabul edilmesi ile Mert, Anıl, Barış, Merve ve ben bir grup oluşturarak çocuklar için deneyleri aramaya başladık. Süreç çok hızlı gelişti ve 3 gün içerisinde kimin sunum yapacağını, ne konuşacağını, kimlerin hangi deneyi yaptığını belirledik ve prova alamadan okula gittik.

10 Nisan sabahı Deha Koleji’nde buluştuk. Orada Future Science Team ekibine çok sıcak yaklaştılar. Bizi tebrik ettiklerini ve desteklediklerini söylediler. Kendilerine tekrar çok teşekkür ediyoruz. Deneyleri bahçede yapmanın daha uygun olacağına karar verdik ve bahçede masaları hazırlayıp, doğaçlama bir akış listesi belirleyip miniklerin gelmesini bekledik. Daha deneyler başlamadan çocukların ”Oley, deney!” tarzında çığlık attıklarını duymak ve ilgilerini çekmek hepimizi çok mutlu etti. 1, 2, 3 ve 4. sınıflar bizi izlemeye gelmişti. Öncelikle Mert arkadaşımız çocuklara minik bir sunum yaptı. Meraklı miniklere ”Bilim nedir? Bilim insanı nedir? Kimya nedir?” gibi sorular sordu. Küçük çocukların hepsi katılım gösterdi, hepsi cevap vermeye çalıştı ve gerçekten çok heveslilerdi.

Mert çocuklara bilimle ilgili konuşmasını yapıyor. Çocuklar minderlerde oturmuş bizi izliyor.

Başlangıç sunumu ile Mert.

Ardından Anıl’ın deneyi ile başladık. Hidrojenli balon deneyini gerçekleştirdi. Pet şişenin ağzına balon bağladı ve açığa çıkan hidrojen gazı balonu şişirdi. Sonrasındaysa balon havaya uçtuğunda bu miniklerimizin çok hoşuna gitti, hepsi çok eğlendi. Bu sırada ikinci deneye geçtik. Merve çocuklar için kuru buz deneyini yaptı. Üstüne çıkan deterjanın köpürmesiyle tüm çocuklar coştu ve dokunmak istediler. Ancak çok soğuk bir deney olduğu için buza değmemeleri için fazlasıyla çaba sarf ettik. Bu arada çocuklar her deneyi aynı ilgiyle denediler ve hiç sıkılmadan sorularımızı cevaplamaya devam ettiler. Üçüncü deney ise bana aitti. Lav lambası yaptım ve deneyde hiçbir zararlı kimyasal olmadığı için çocukların hepsinin elinde gezdirmesine, incelemesine izin verdik. Bu arada, deneyleri yaparken aynı zamanda mikrofonla deneyleri çocukların anlayabileceği düzeyde açıkladık ve çocuklara deneyle ilgili sorular sormaya devam ettik. Sonrasında Barış ile beraber dördüncü deneyi gerçekleştirdik. Renklerin dansı deneyini yaptık. Bu deneyi çocukların uzaktan görmesi mümkün olmadığı için herkesi sırayla masamıza topladık ve deneyi birkaç kez tekrarlayıp herkesin görmesini sağladık. Çocuklar renk gördüğü zaman dahi mutlu oldukları için bu deneyden de büyük zevk aldılar, deneyi ebru sanatına benzettiler. Ardından fildişi deneyine, yani son deneyimize geçtik. Bu deney hem renkli olacağı hem de fazlaca kabaracağı için hepimiz en çok bu deneyin ilgilerini çekeceğini düşünmüş ve sona bırakmıştık. Fakat büyük bir aksilik çıktı ve hiç hayal ettiğimiz gibi olmadı. Sanırım sabunu fazla koyduğumuz için veya potasyum iyodür eksik geldiği için fildişi, izlediğimiz videolardaki gibi kabarmadı.

Ben deneyimi yapıyorum ve Anıl da bu sırada bana mikrofon tutuyor. Soldan sağa sırayla; Merve, Öykü, Mert, Anıl ve Barış.

Hidrojenli balon deneyi.

Deneylerimiz bu kadardı ve 40 dakikanın sonunda sunumumuz bitti. Çocuklarla beraber fotoğraf çekildik ve dağıldılar. Sonuç olarak o gün bizim için güzel bir tecrübe oldu. Daha ilk deneyimimiz olduğu için tabii ki bazı aksaklıklar oldu ancak bir sonraki sunumlarımızda neleri geliştirmemiz gerektiğini, neleri aynı şekilde devam ettirmemiz gerektiğini öğrenmiş olduk. Merve kuru buz deneyini daha geliştirme kararı aldı, çocuklar için daha güzel bir konuşma hazırlama kararı aldık ve en önemlisi; daha fazla potasyum iyodür alma kararı aldık. Her şeye rağmen o gün çocukların bilime olan ilgisi, sevgisini görmek bizim için anlatılamaz bir zevkti. Umarım onlar da geleceğin bilim insanı veya geleceğin FST üyesi olurlar. O gün çocuklarla geçirdiğimiz bu 40 dakikanın hem bize hem de çocuklara çok şey kattığını düşünüyor/umuyorum. Umarım FST olarak daha nice okullara gider, sunumlar, etkinlikler yaparız.

Anıl pür dikkat Hidrojen balonu deneyini yapıyor. Barış kameraya bakış atıyor.

Anıl’ın büyük bir dikkat ile deneye girişi.

İlk defa yazdığım blog yazımı okuduğunuz için sizlere, okulunda sunum yapmamıza izin verdiği için Merve’nin annesine ve o gün benimle deney yapan Barış, Merve, Anıl ve Mert’e teşekkür ediyorum. Sevgiler.

Öykü Durmaz-FST İstanbul

, ,

FST Şanlıurfa #DünyaSaati Etkinliği Nasıl Geçti?

Merhaba, ben FST Şanlıurfa temsilcisi Merve Yücel. Bu yazımda Dünya Saati’ne dikkat çekmek için gerçekleştirdiğimiz etkinliğin nasıl geçtiğini anlatacağım.

Devamını Oku

, , , , ,

BİLİM VE SANAT IŞIĞINDA BİR LİDER: ULU ÖNDER MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

Merhaba sevgili arkadaşlar! Ben Özlem. Uygarlıkların geçmişten günümüze ve geleceğe uzanan yolunda en temel gaye; bilim ve sanattır. Bu iki faktörden biri dahi olmadığı taktirde toplumların aydın bir gelecekleri olamaz! Bizler yarınlar için çalışıyor, yarını düşünüyoruz. Bundan yaklaşık 137 yıl önce dünyaya gözlerini açan ve yarınlar için çalışan biri daha vardı: Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk. Peki O bu yolda neler düşündü, neler yaptı? Gelin biraz bahsedelim.

Mustafa Kemal Atatürk’ün bilim ve sanata verdiği önemden ve katkılarından bahsetmeye O’nun şu sözleri ile başlamak istiyorum. “Dünyada her şey için, maddiyat için, maneviyat için, muvaffakiyet için, en hakiki yol gösterici ilimdir, fendir; ilim ve fenin haricinde yol gösterici aramak gaflettir, cehalettir, delalettir.” ve ”Güzel sanatlarda muvaffak olmak, bütün inkılaplarda başarıya ulaşmak demektir. Güzel sanatlarda muvaffak olamayan milletler ne yazık ki, medeniyet alanında yüksek insanlık sıfatıyla yer almaktan ilelebet mahrum kalacaklardır.”. Bu sözleri her şeyi açıklıyor aslında… Şimdi Manastır Askeri İdadisi’ne bir yolculuk yapalım ve oradan anlatmaya başlayalım.

Manastır Askeri İdadisi yıllarından itibaren farklı alanlarda kitaplar okuyan Atatürk, şiire ayrı bir önem verirdi. Kendi anılarından öğrendiğimiz kadarıyla, gençlik yıllarında şiir yazardı. Şair ve hatip Ömer Naci Bey ile arkadaşlığı esnasında daha sık şiir yazmaya başlamıştı. Atatürk hatıralarında bundan şöyle bahseder: O zamana kadar edebiyatla çok temasım yoktu. Merhum Ömer Naci, Bursa İdadîsinden kovulmuş, bizim sınıfa gelmişti. Daha o zaman şairdi. Benden okuyacak kitap istedi. Bütün kitaplarımı gösterdim. Hiçbirini beğenmedi. Bir arkadaşın, kitaplarımdan hiçbirini beğenmemesi gücüme gitti. Onun ilgilendiği konunun şiir ve edebiyat olduğuna o zaman muttali oldum. Onunla çalışmaya başladım. Şiir bana cazip göründü. Fakat kitabet hocası diye yeni gelen bir zat beni şiirle iştigalden men etti. ‘Bu tarz iştigal seni askerlikten uzaklaştırır.’ dedi. Ne var ki güzel yazmak hevesi bende baki kaldı. Bu ikazı yapan Kitabet Öğretmeni Alay Emini Mehmet Asım Efendi’dir. Aynı olayı Mustafa Kemal, daha sonraları Ali Fuat Paşa’ya şöyle anlatır: Eğer kitabet hocamız imdadıma yetişmeseydi, ben de şair olup çıkacaktım. Çünkü hevesim vardı. Asım Efendi bir gün beni çağırdı: ‘Bak oğlum Mustafa dedi, şiiri filan bırak. Bu iş senin iyi asker olmana mani olur. Diğer hocalarınla da konuştum. Onlar da benim gibi düşünüyorlar. Sen Naci’ye bakma, o hayalperest bir çocuk. İleride belki iyi bir şair ve hatip olabilir fakat askerlik mesleğinde katiyen yükselemez.’ Hocamın ne kadar haklı olduğunu hadiseler ispat etti. Çok arzu ettiği hâlde Naci, Erkânıharp (kurmay) zabiti olamadı.

Açık sarı tonlarında(muz tadında),dışarıdan iki katlı görünen,her iki pencere arasında boydan beyaz (süt kokusu) sütunları olan ince duvar işlemeleri olan Manastır Askeri İdadisi. Bahçe duvarlarla örülmüş ve üzerinde siyah(şarjı bitmek üzere olan bir telefonun sarjı bittinde hissettirdiği renk) boyalı demir parmaklıklar var fakat pek yüksek değil. Bahçe ve okulun giriş kapıları siyah,demir ve geniş.Görselin sağında ve solunda iki büyük ağaç bulunmakta.

Manastır Askeri İdadisi

Şiirin haricinde müzik dinlemeyi ve dans çok etmeyi severdi. En çok dinlediği sanatçılardan birisi ise Safiye Ayla idi. Yöresel türküleri dinlemekle kalmaz, eşlik de ederdi. Sarı Zeybek gibi halk oyunlarını fırsatı oldukça oynardı. Rumeli türkülerini severdi. En sevdikleri arasında Kimseye Etmem Şikâyet, Mani Oluyor, Havada Bulut Yok, Dayler Dayler, Cana Rakibi Handan Edersin, Alişimin Kaşları Kara, İzmir’in Kavakları, Şahane Gözler, Sigaramın Dumanı, Asker Yolu Beklerim, Çile Bülbülüm Çile, Değirmene Un Yolladım, Şu Dalmadan Geçtin Mi, Pencere Açıldı Bilal Oğlan, Habugaha Girdim, Yanık Ömer, Fikrimin İnce Gülü, A Benim Mor Çiçeğim, Vardar Ovası ve Akşam Oldu Yine Bastı Kareler gibi parçalar sayılabilir.  Müziğe büyük önem vermesi sebebiyle 1 Eylül 1924’te ilk Musiki Muallim Mektebi açılarak, 1928-1933 yılları arasında öğretmen, orkestra elemanı ve askeri bando elemanı yetiştirmeye çalışıldı. 1925’te bir yarışma düzenlenerek sanatçı ve müzik öğretmeni yetiştirmek üzere Berlin, Paris, Budapeşte, Prag gibi Avrupa’nın önemli kültür şehirlerine yetenekli gençler gönderilmeye başlandı. Operaya destek vermek için 1930’da İstanbul Opera Cemiyeti kuruldu. 19 Haziran 1934’te Türkiye’yi ziyaret edecek olan İran Şahı Rıza Şah Pehlevi onuruna, Atatürk’ün yönergeleri ve denetimi ile ‘Özsoy Operası’ yazıldı. Bunların haricinde sahne sanatlarına önem veren Atatürk, tiyatro eğitimine önderlik etti.

Atatürk bu görselde zeybek oynuyor. Kolları açık, parmaklarını şıklatıyor, sol bacağı hafif bükük ve sağ bacağını onun üzerine atmış. Üzerinde siyah beyaz bir takım elbise var(İçinde birçoğumuzun fındık var sandığı fakat içinde beyaz çikolata bulunduran bayram şekeri samimiyeti var üzerinde ve bir o kadar da fındık sandığımız fakat beyaz çikolata bulunduran o çikolatayı yiyip yememe arasında duyduğumuz çelişkide suratımızda oluşan ciddiyet var suratında). Masalar O oluşturmuş vaziyette ortada boş bir alan bırakılmış.Zeybek oynayan bir bey daha var ve onları masadakiler keyifle izlemekte.

Mustafa Kemal Atatürk Zeybek Oynarken

Güzel sanatlar alanında ise Osmanlı Ressamlar Cemiyeti olarak 1908’de kurulan topluluğun Güzel Sanatlar Birliği adını alarak modern sanat akımlarının temel taşları arasında yerini almasını sağladı. Heykel sanatına da önem veren Atatürk, “Dünyada medeni olmak, ilerlemek ve olgunlaşmak isteyen herhangi bir millet, mutlaka heykel yapacak ve heykeltıraş yetiştirecektir” sözleriyle önemini bizlere vurgulamış oldu. 3 Ekim 1926’da İstanbul Sarayburnu’nda açılan Atatürk Heykeli, yapılan ilk heykel oldu.
Avrupa’daki Nazi zulmünden kurtarılarak Türkiye’ye ders vermesi için profesörler getirildi. Atatürk’ün bilime verdiği değerin en önemli göstergelerinden biri de bu bilim insanlarına verilen maaştır. Milletvekili maaşlarının yaklaşık üç katı idi. Yoksul bütçeye karşın bu denli yüksek ücret ödenmesi, o günkü yöneticilerin bilime ve aydınlanmaya verdikleri önemin bir göstergesiydi.

Bu görselde Atatürk üzerinde paltosu baştan aşağı siyah giyinmiş,bir sınıfta öğrenciler ile birlikte.Sağ eli cebinde, sol elinde şapkası ile bastonunu tutuyor. Atatürk öğretmen masanın orada tahtaya bakıyor, tahtadan okunmuyor olsa da matematik dersi olduğunu anlayabiliyoruz. Bu kareye Atatürk ile üç öğrenci girmiş onların da sadece arkadan saçları ve sırtının yarısına kadar görebiliyoruz.

Ulu Önder, Öğrenciler ile Sınıfta

Eğitim alanında Arap Alfabesi ses uyumu bakımından Türkçeye uygun olmadığından okuma ve yazma güçlüğüne neden oluyordu. Bu nedenle ülkemizde okuma ve yazma bilenlerin sayısı da oldukça azdı. Latin Alfabesinden yararlanılarak Türk dilinin yapısına uygun Türk Alfabesi hazırlandı. Yeni Türk harfleri, TBMM tarafından 1 Kasım 1928 tarihinde kabul edildi. Bunun üzerine 1932 yılında Türk Dil Kurumunu kurdu. İlköğretim, devlet eliyle zorunlu ve parasız hale getirilmiştir. Her yaştan kişiye okuma-yazma öğretmek amacıyla “Millet Mektepleri” açılmıştır. Mesleki ve teknik eğitime önem verilerek erkek ve kız sanat ve meslek okulları açtı. 1935’te Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’ni açtı.
Türkiye Cumhuriyeti’nin, önceki tüm Türk devletleri ile bağı olduğunu ve dünya uygarlığının buluşma ve gelişmesinde Türk uygarlığının payı olduğunu düşünen Atatürk, tarih anlayışını geliştirmek ve bu amaçla araştırmalar yapmak için 12 Nisan 1931’de Türk Tarih Kurumunu kurmuştur.

1933’te ziraat(tarım) alanında bilimsel çalışmalar ve gelişmeler yapmak üzere Ankara Yüksek Ziraat Enstitüsü kuruldu. 1935’te yeraltı kaynaklarının araştırılması için Maden tetkik Arama Enstitüsü (MTA) ve Etibank kurulmuştur. 1925’te ise “İstikbal göklerdedir” diyerek Türk Hava Kurumunun kurulmasını sağlamıştır.

Atatürk etrafındaki kalabalık ile göğe bakıyor. Sağ eli göğü işaret ediyor. Başında şapkası,üzerinde paltosu ile güneşin renklerinde (soğuk günlerin, bulutlu havaların ardından, güneş çıkınca öten kuş sesleri eşliğinde, ısıttığı doğanın kokusu, bedenimizde hissettiğimiz o sıcaklık gibi) ile yıkanıyor adeta!

Mustafa Kemal Atatürk: “İstikbal Göklerdedir.”

Bir şair olmadı fakat birçok kitap yazdı. Bunlardan biri yazdığı 44 sayfalık geometri kitabı. Bu kitap geometri terimlerinin bugün kolay bir şekilde yazılıp anlaşılmasını sağladı. Zira Atatürk Dolmabahçe Sarayı’nda kendi el yazısı ile kaleme aldığı geometri kitabında matematiksel birçok terim geliştirdi. Bu sayede anlaşılması oldukça güç olan Osmanlıca geometri terimlerine Türkçe karşılıklar bulanarak geometrinin ezberlenmesi ve öğrenilmesi güçlüğüne son verilmiştir. Şüphesiz ki Mustafa Kemal Atatürk’ün en büyük eseri, TÜRKİYE CUMHURİYETİ‘dir.
Başka yaşamlar için feda edilmiş 57 yıllık bu yaşamdan bizlere kalan miraslar karşısında, O’na sonsuz sevgi ve minnet duyuyor ve yazımı şu sözlerle sonlandırmak istiyorum: EY BÜYÜK ATATÜRK! AÇTIĞIN YOLDA, GÖSTERDİĞİN HEDEFE DURMADAN YÜRÜYECEĞİME ANT İÇERİM.

Kaynakça:
http://www.haberturk.com/mustafa-kemal-ataturk-un-sanata-katkilari-1707795
http://ataturkun-bilimsel-alanda-yaptigi-calismalar.nedir.org/

http://www.ata.tsk.tr/01_hayati/yazdigi_eserler.html
http://www.ataturkinkilaplari.com/ak/160/ataturk’un-yazdigi-geometri-kitabi-ve-onemi.html

, ,

Sessiz İnsanlar En Gürültülü Zihinlere Sahiptir

Merhaba FST okurları biz FST’ den Zehra Özcan ve Aynur Efe. Bu yazımızda sizlere 14 Mart 2018’de hayatını kaybeden, birçok  insana ilham veren, çalışmalarıyla fizik biliminin ilerlemesine yardım eden kuramsal fizikçi Stephen Hawking’ ten bahsedeceğiz. David Stuk’ un tabiriyle “ Stephen Hawking ile ilgili her şey bir cazibe kaynağıdır: engelli bir bedene hapsolmuş bir dehâ; sadece tek bir kasın oynayabildiği yüzdeki gülümser ifade; evrenin en tuhaf yerlerini keşfe davet eden robotlar bir ses.” Hadi hep birlikte bu dehanın yaşamına bir göz atalım.

Hawking, Galileo’nun ölümünden tam üç yüz yıl sonra 8 Ocak 1942’de doğdu. Babası biyoloji uzmanıydı ve oğlunun da bu yönde eğitim almasını istiyordu. Ancak Hawking’in istediği matematik bölümüydü. Oxford Üniversitesinde ise matematik bölümü bulunmuyordu. Bu nedenle on üç yaşından beri araştırma yapmak istediği bölüm olan fizik bilimin tercih etti. Oxford Üniversitesinden 1962 yılında mezun oldu. Daha sonrasında kozmoloji (evren bilimi) alanında çalışma yapmak için Cambridge Üniversitesine geçiş yaptı.

Oxford Üniversitesindeki son zamanlarında hareketlerinin hantallaştığını fark eden Hawking’e Cambridge Üniversitesine gelişinden kısa bir süre sonra ALS (motor-nöron hastalığı) teşhisi konuldu. Bu sıralarda henüz 21 yaşındaydı.

Doktorlar iyileşme konusunda hiçbir güvence veremiyorlardı. Bu şartlar altında, böylesine bir hastalığa sahipken, doktorası üzerinde çalışmak pek umut verici görünmemekteydi. Doktorasını bitirene kadar kendi yaşamının bitmiş olma ihtimali çok yüksekti. Doktorlar çok yaşamayacağını söylüyorlardı. Sıkıntılı rüyalar peşini bırakmıyordu. O günleri kendisi şöyle anlatıyor:

“Hastaneden çıkışımdan kısa bir süre sonra rüyamda idam edilecek olduğumu gördüm. Birdenbire cezam ertelenirse yapmaya değer çok şey olduğunu kavradım. Defalarca gördüğüm bir başka rüyada başkalarını kurtarmak için hayatımı feda ediyordum. Sonunda, nasıl olsa öleceksem, bu bir işe de yarayabilirdi.”

Stephen Hawking tekerlekli sandalyesinde oturuyor, ellerini dizlerinin üstünde birleştirmiş, suratında boş bir ifade var. Arkasında ise cambrisge binası ve çimler var.

“Sonunda, nasıl olsa öleceksem, bu bir işe de yarayabilirdi.”

Tam bu noktada sonraki yaşantısında hayattan tat aldığın fark etti. Kendi ifadesiyle; (ilk defa) sıkı  çalışmaya karar verdi ve bunu çok sevdi, hayatı boyunca da bırakmadı. Daha sonrasında öğretim görevlisi oldu ve Jane Wilde ile evlendi.

Katıldığı bir radyo programında söyleşici Sue Lawley’in “Hastalığı kabullenmeye çalışırken senin için diğer esin kaynağı bir partide tanıştığın ve aşık olup ardından evlendiğin Jane Wilde adlı bir genç hanımdı. Başarının ne kadarını Jane’e borçlu olduğunu söyleyebilirsin?” Sorusu üzerine şu cevabı verdi:

“Kuşkusuz o olmasaydı başaramazdım. Onunla nişanlı olmak beni içinden bulunduğum depresyon batağından çıkardı. Eğer evleneceksek benim bir iş bulmam ve doktoramı bitirmem gerekiyordu. Sıkı çalışmaya başladım ve bundan hoşlandığımı far-kettim. Durumum kötüleşirken Jane tek başına bana baktı. O aşamada hiç kimse bize yardım önerisinde bulunmuyordu ve kuşkusuz yardım için ödeme yapamazdık.”

Bir evin kapısının önünde Hawking ve eşi yan yana, kol kola girmişler. İkisi de ayakta, Jane Wilde'ın üzerinde kırmızı bir kazak ve kahverengi bir elbise var. Hawking gri bir kazak üzerine siyah ceket giymiş. İkisi de gülümsüyor, ama Jane Wilde Hawking'e bakarak gülümsüyor.

“Kuşkusuz, o olmasaydı başaramazdım.”

Hastalığından  önceki yaşamıyla ilgili olarak da şunlar söylüyor:

“Motor nöron hastalığına yakalanmadan önce hayattan bezmiştim. Fakat erken ölüm olasılığı benim, yaşamın yaşanmaya gerçekten değer olduğunu anlamamı sağladı. İnsanın yapabileceği çok şey var. Durumuma rağmen insan bilgisine mütevazi ama önemli bir katkıda bulunduğumdan, gerçek bir başarı duygusuna sahibim. Kuşkusuz ben çok  şanslıyım, fakat yeterince sıkı ç alışırsa herkes her şeyi başarabilir.”

İham verici bir hayat hikayesi var Hawking’in. “Yaşam ne kadar kötü gözükürse gözüksün, her zaman yapabileceğiniz bir şeyler vardır. Mutlaka başarabileceğiniz bir şeyler… Yaşamın olduğu yerde umut da vardır.”  ifadesinde de geçtiği üzere asla umutsuzluğa düşmeyen; çok çalışan; hayatlarımızdaki engellere rağmen başarılı olabileceğimizi, bunların bizi engelleyemeyeceğini gösteren ve hem bize, hem de çoğu insana ilham kaynağı olmuş bir dehanın öyküsü var burada… 

Kendisinin yaşamı, bize çalışarak başarabileceğimizi, “Hareket edemesem ve bir bilgisayar aracılığıyla konuşmak zorunda olsam da, zihnimin içinde özgürüm. Evreni keşfetme özgürlüğüne sahibim. Engelleri kişinin kendisinin oluşturduğunu ve asıl engellerin içimizde olduğunu, sevdiğimiz işi bularak peşinden gitmemiz gerektiğini öğretti.

Hawking’i asıl tanımlayan şey acıları değil. Çünkü bir noktada hepimizden daha şanslı. Bizler bedenlerimizde hapis değiliz belki ama zihinlerimizde kesinlikle aşamadığımız prangalarımız var. Hawking’ i özel kılan bu prangalarla mücadelesi. Eğer insanlığa bir şeyler katmak istiyorsanız tüm bu engelleri aşıp, hayal gücünün sonsuz enginliğinde yüzmelisiniz. İşte o zaman keşfedersiniz, o zaman bilinen her şeyden daha muazzamını keşfedersiniz: Bilinmeyeni. Hawking’den ne mi öğrendik? Bu prangaları aşmak için kuvvetli bir bedene değil, özgür bir zihne sahip olmamız gerektiğini. Fırtınanın ortasında kaldığımızda ve beklediğimizden de uzun sürdüğünde ve hatta artık kelimeler dahi anlamını yitirdiğinde, gökyüzüne bak. Asla pes etme. Çünkü orda, kozmosta, daha büyük bir şeyin parçası olma fırsatı var, daha mükemmel bir şeyin… Bilim elden ele geçen bir meşale gibidir. Her nesilde biraz daha körüklenerek devredilir. O sırasını devretti. Artık bizim zamanımız. Bizler bilim yolunda ilerleyerek, hayatını bilime adamış olan bizden önceki elleri onurlandıracağız.  Tabi ki öncelikle bize bu yolda devam etmek için ilham veren Stephen Hawking ‘i…

Ve son olarak yazımızı bu dehadan birkaç alıntıyla noktalıyoruz;

“Önemli olan bedeninizdeki engeller değil, kafanızdaki tembelliklerdir.”

“Sessiz insanlar en gürültülü zihinlere sahiptir.”

“Bilginin en büyük düşmanı bilgisizlik değil, bildiğini zannetmektir.”

“İnsanın gayret etmesi için hiçbir sınır olmamalıdır. Hayat ne kadar kötü görünse de yaşamın olduğu yerde umut da vardır.”

 

Işıklar içinde uyu Profesör Hawking…

Zehra Özcan & Aynur Efe

(Eric Rose’un kaleme aldığı, Stephen Hawking’in yaşamına ait daha detaylı biyografi yazımızı buradan okuyabilirsiniz.)

, , ,

STEAMWIN ve Lider Kadınların İlham Verici Hikayeleri

Merhaba sevgili FST Blog okurları ben Algı Demirbaş. Bu yazımda sizlere STEAMWIN isimli organizasyondan bahsetmek istiyorum. Bir grup güzel insanın binlere nasıl ilham olduğunu hepinizle paylaşmak isterim.

Öncelikle kendim nasıl tanıştım onu anlatayım; her şey sıradan bir ders çıkışı Aylin’in kolumdan tutup beni ‘’çok güzel bir etkinlik var!’’ diyerek Teknokent’teki seminere götürmesiyle başladı. Devamını Oku

, ,

2. Asteroit Madenciliği ve Meteor Bilimi Çalıştayı Nasıl Geçti?

Merhaba arkadaşlar, ben FST’nin yeni üyelerinden Elif. Bu yazıda size Ege Üniversitesi 2. Asteroit Madenciliği ve Meteor Bilimi Çalıştayı’nda geçen iki günümüzü anlatacağım. Keyifli okumalar! Devamını Oku

, ,

TUVALDE BİR ANLAM ARAYIŞI – VİNCENT VAN GOGH

Merhaba sevgili FST Blog okurları, ben Özlem. Bu yazımda birçoğumuzun bildiği ve bir ressamdan daha fazlası olan Vincent Van Gogh’tan bahsetmek istiyorum. Genellikle Yıldızlı Gece tablosu ile karşımıza çıkan Van Gogh’u gelin biraz daha yakından tanıyalım!

Batı sanat tarzının en tanınmış ve en etkili şahsiyetlerinden biri olan Van Gogh 30 Mart 1853 tarihinde Zundert, Hollanda’da doğdu. Orta sınıf bir aileye mensup olan Van Gogh çocukken arkadaş canlısı olmayan, huysuz, inatçı, eğitilmesi kolay olmayan, ani parlayan ve deli dolu öfke nöbetleri ile sarsılan biri idi. Bu huyları zamanla öyle arttı ki babası onu okuldan almak zorunda kaldı. Oysaki Vincent, ilgileri çok yönlü olan bir çocuktu. Henüz 8-9 yaşlarındayken olağanüstü resim kabiliyetiyle çevresindekileri şaşırtmayı başardı! O, baktığı her şeyin arkasında gizli bir mana olduğunu düşünüyor ve görüyordu. Fakat ailesi onu, yine huylarından dolayı, 12 yaşındayken Zevenbergen’de bir yatılı okula gönderdi. 16 yaşında okulu bitirdi ve eve döndü.

Sanata yatkınlığından dolayı Den Haag’da büyük bir sanat evine çırak olarak girdi ve çıraklığını tamamladığında firma ondan memnun kalmıştı. Bundan dolayı firmanın Londra’ya yerleşmesi ile Vincent da oraya yerleşti. 20 yaşında iken yaşadığı evin sahibinin kızına aşık oldu. Vincent sevdiği kadına her yaklaşmak istediğinde alaya alındı ve sert retlerin ardından tehlikeli bir aşağılık duygusuna kapılmaya başladı. Mutluluktan yoksun bırakıldığına ve cezasını çekmesi gereken günahları olduğu duygusuna kapılıp kendini dinin kollarına attı. Bu düşüncesinin sebebini Gerhard Venzmer’in Deliler ve Dahiler kitabından bir alıntı ile açıklayabiliriz (Aynı zamanda bu yazıyı hazırlarken yanımda bulundurduğum ve okumanızı şiddetle önerdiğim bir kitap!).

Vincent’ın memleketini oluşturan Brabant bölgesi kurudur, haşindir, melankolik ve hüzünlüdür. Halkın ruhsal tutumu, Calvin zihniyeti ile belirlenmiştir. Yani, hayatı güzelleştirip şenlendiren ne varsa her şey şüpheyle karşılanır. Vincent’ın baba ocağı olan rahip evindeki hayat tarzı da sert ve mütevazıdır: bu hal o çorak ülkede oturan yoksul çiftçi ve dokumacılara uygundur. Bütün insanların istisnasız günaha bulanmış olduğunu kabul eden Kalvinist baba ocağının tutumundan bir şeyler kalmıştır Vincent’ın ruhunda: İnatçı bir suçluluk hissi, günaha girme fikirleri, kendinden şüphelenme ve aşağılık kompleksler… ”

Günahının bedelini ödemek için, içinde yanan o mistik duygular ile mesleğine tamamen sırtını döner ve yeniden İngiltere’ye döner. 3 ay yardımcı öğretmenlik yapar ve oradan atıldıktan sonra bir kitapçıda çalışmaya başlar, ne yazık ki buradaki işi de pek uzun sürmez. Ve ani bir karar verip Amsterdam’da ilahiyat okumaya başlar. 1 yıl 3 ay kadar sonra kuru bilgiden sıkılıp her şeyi bırakır ve misyoner olmaya karar verir. Fakat bu girişimi de başarısız olur. Yine de bundan vazgeçmez. Borinage’de halkın inanılmaz bir fakirlik içerisinde yaşadığı bir kömür bölgesine gider. Her şeyini fakirlere dağıtıp kağıttan gömlek dikerek ve çöpten yiyecek toplayarak gerçek bir evsiz gibi yaşamaya başlar. Boinage’de geçirdiği bu iki yıllık sürede Vincent’ın içinde bir değişim olur, kiliseden ruhen kopar. Başlangıçta o zavallı çocukları ödüllendirmek için, daha sonraları ise kendi zevki için resim yapmaya başlar. İçindeki resim aşkının tekrar uyanması ile oradan ayrılır ve kendini resim alanında geliştirmeye başlar. 

Van Gogh’un Yıldızlı Gece adlı tablosu. Sol köşede,bir ağacın üst ve yukarı doğru daralarak uzayan dalları var. Arkada bazılarının ışıkları yanan birçok küçük ev var, daha çok çatıları görünüyor. Arkada dağlar ve tepede tüm güzelliği ile Ay ve yıldızlar duruyor. Ay,hilal evresinde. Parlayan yıldızlar ve Ay’ın ışıltısı tıpkı uçları içe doğru kıvrılmış saçlar gibi sağa ve sola saçılmış durumda.

Van Gogh’un Yıldızlı Gece adlı tablosu.

28 yaşına geldiğinde tatil için gittiği evinde, kuzeni Kai’e delicesine aşık olur. İçinde oluşan o derin ve uçsuz bucaksız heyecan ve mutluluk, Kai’nin tıpkı 7 yıl önce aşık olduğu kadın gibi onu reddetmesi ile yerini acı bir kırgınlığa bırakır. Bu acı ile “Tanrı yok!” diye bağırır ve rahip olan baba ocağından ayrılmak zorunda kalır. Artık Vincent, içindeki normal insan olma duygusu ile baş başa kalır. Kardeşi Theo’nun düzenli olarak gönderdiği para ile kıt kanaat geçinmeye çalışan Vincent, içindeki beraberlik özlemi ile bir hayat kadını ve onun çocukları ile yaşamaya başlar. Vincent bu kadından hastalık kapar ve 4 hafta boyunca hastanede yatar. Kardeşi Theo bu birlikteliği desteklemez ve ikinci ziyaretinde Vincent’ı bu ilişkiye son vermesi için ikna eder. Kardeşinin bu ziyaretinin ardından bıraktığı para ile daha önce sulu boya ile resim yapmış olan Vincent, resim gereçleri ve yağlı boya satın alır. Bu onda yeni arzular uyanmasını sağlar. Artık önünde yeni bir dünya vardır! Işıltılı, renklerden, ahenkten ve kontrastın akıl almaz etkilerinden oluşan bir dünya! Tutkulu bir hayranlıkla anlar ki resim yaparken fırçasını yönlendiren, ruhundaki herhangi bir güçtür. Ayrılıktan sonra Vincent dünyaya karşı vazifesini ödemek için çalışır. Theo’ya bir mektubunda şöyle yazar;

“Çalışmak için önümde ne kadar bir ömür var desem de sanırım bedenim birkaç yıl daha dayanacaktır, diyelim 6 ile 10 yıl arası. Niyetim, kendimi sakınmayıp güçlüklerden ya da telaştan hiç kaçmamak. Çünkü az ya da çok yaşamışım, benim için pek fark etmez. Dünya ancak benim ona borcum ve vazifem kadar ilgilendiriyor. Çünkü 30 yıl dünyada dolaşıp durduğum için, teşekkür olarak resim ya da tablolar biçiminde belli bir hatıra bırakmak…”

Sanki geleceği sezmektedir. Vincent, Den Haag’da tam iki yıl kalır ve gezileri yeniden başlar. Bir süre sonra orta sınıf bir insan olabilme isteği ile baba evine gider. Orada komşusunun kendisinden 30 yaş büyük olan kızının ona duyduğu ilgi karşısında onunla evlenmek ister fakat kadının ailesi buna müsaade etmez. Kadın kendini zehirlemeye çalışır ve bunun üzerine Vincent alışılmış manada mutluluk ümidini kaybeder. Sık sık resimlerini çizdiği bir kadın hamile kalır ve Vincent suçsuz olsa da herkes onu suçlu bilir. Tüm bunların ardından ona yine yollar görünmüştür.

Bir süre sonra Arles’de küçük, sarı badanalı, bahçesi olan bir ev kiralar. Oradaki doğa adeta içindeki yaratıcılığı muazzam renkleriyle ateşlendirir. Zamanla yalnızlıktan bunalan Vincent bir eş bulamayacağını anlar ve bir arkadaş arayışına girer, uzun ısrarlar sonucu Paul Gauguin’i yanına taşınması için ikna eder. Başta güzel ilerleyen dostlukları zamanla bozulur.  Birbirleri ile çok farklı olduklarını anlamaları ve gitgide artan kavgalarından dolayı arkadaşı gitmek ister. Vincent içindeki yalnızlık  korkusu ile arkadaşına gitmemesi için yalvarır. Bu da işe yaramayınca tehditlere başlar. Fakat Gaugin gitmekte kararlıdır. Kafasını dinlemek için sokakta yürürken ayak sesleri duyar. Arkasını döndüğünde elinde jiletle ona doğru hızla ilerleyen Vincent’i görür. Gaugin, gözlerini arkadaşının gözlerine diker. Vincent o an kendine gelir ve dayak yemiş bir köpek gibi eve döner. Gaugin kendine bir otel odası kiralar. Eve dönen Vincent yaptığı hareketten çok pişmandır. Arkadaşının üzerine yürüdüğü jiletle sağ kulağının kulak memesini ve kulak kepçesini keser. Bir havluyla başını sarar ve kesik kulağını randevu evindeki sevgilisi Rachel’e götürür. Paketi açan kadın düşüp bayılır. Eve dönen Vincent yatağa girip ölü gibi bir uykuya dalar.  

Vincent bu görselde, kestiği sağ kulağı kumaşla sarılı bir şekilde etrafına düşünceli bir şekilde bakıyor. Arkadaki duvarda pek de belli olmayan, içerisinde kadınlar, dağ ve yeşillik bulunan bir tablo ve köşesi görünen bir kapı var.

Vincent Van Gogh’un kesmiş olduğu kulağını tasviren çizilmiş resim.

Ertesi sabah randevu evi sahibinin polise haber vermesi üzerine cinnet geçiren Vincent hastaneye kaldırılır. Fakat bu olay gazeteye şu şekilde yansır: ”Geçtiğimiz pazar, Hollanda asıllı Van Gogh isimli bir ressam bir no’ lu randevu evinde bulunmuş ve Rachel adında bir kadını istemiş ve ona kulağını şu sözlerle teslim etmiştir: Bu nesneyi özenle koruyunuz. Bu, yalnızca zavallı bir deli adam olduğu için… Talihsiz adam hemen hastaneye kaldırılmıştır.” Bu olaydan sonra deliren Vincent akıl hastanesine yatırılarak tedavi edilir ve bu birkaç kez tekrarlanır. Kader, durmadan yeni ağır darbelerle Vincent’ı kovalamaktadır. Tüm bu olanlara rağmen Vincent  ocak ayı içinde 37 tablo yapar. Tabiatın ritmi ile yeniden canlanır ve yaratıcılığı inanılmaz bir şekilde artar. ”Kendinden geçişin deliliğe ya da peygamberliğe kadar yükseldiği anlar olur.”

Kadın Erkek Ruh Hastalarının Özel Tedavi Kurumu’na naklolan Vincent’a sara teşhisi konulur. Bir ay geçtikten sonra Vincent bekçi refakatinde dışarı çıkıp kendine uygun motifler arar. Tekrar eski üslubuna dönen Vincent bu halini kardeşi Theo’ya ”İçimde, hiç olmadığı kadar sessiz bir çalışma hırsı var ve deli gibi çalışıyorum.” şeklinde dile getirir.

Vincent’in hastalığı kötüleşmektedir. Artık buradan sıkılmaya başlar ve sürekli intihar etmeye çalışır. 1890 Nisan’ında Theo onun taburcu edilmesini sağlar. Bir yıl bir hafta süren tedavinin ardından Vincent için kapılar açılır. Paris’e, yeni baba olmuş Theo’nun yanına gider. Theo, Pissaro adında bir ressamın tavsiyesi üzerine Anvers’de resme hevesli Dr. Paul Ferdinand Gachet’ye müracaat edip Vincent’ı yanına almasını ister. Dr. Gachet’ın cevabı olumludur. Bunun üzerine Vincent 21 Mayıs 1890’da Auvers’e doğru yola koyulur ve bununla birlikte o kısa hayatının trajedisinin son perdesi açılır. Dr. Gachet Vincent’ı dostça karşılar ve Vincent için şimdiye kadar konulan teşhislerin yanına bir yenisini daha ekler. Ona göre Vincent bir terpentil yağı zehirlenmesi yaşamıştır. Tıbbi reçetesi ise Hastalığı düşünmeyip elden geldiğince resim yapmak”tır. Vincent bu reçeteden çok memnun kalmıştır. Yaratma hırsıyla gün be gün resim yapar. Resimlerinde artık hep acıyla yükselen kıvrımlar ve sanki evrenin sonunun yaklaştığını gösteren korkunç heyecan vardır.

Vincent ile Dr. Gachet’nin bir sürü ortak merakı vardır ama bütün bu ortaklığa rağmen Vincent ondan pek hoşlanmamaktadır. Yine eskisi gibi son derece huzursuz, sinirli, çabuk parlayan ve şiddete eğilimli bir adam olmuştur. Auvers’de kaldığı dokuz hafta içinde yetmiş tablo üretir. Yorgundur ve hayatının bittiği düşüncesi aklından bir türlü çıkmaz. 

Vincent’in Buğday Tarlası Ve Kargalar adlı eseri. Sarı renkli (ekmek kokusu ve sıcaklığın rengi) buğdaylar geriye doğru uzanmış. Aradan yeşil (Çimen kokusu rengi otlarla sarılmış üçe ayrılan toprak yol bulunmakta.) Kargalar uçuşuyor.

Vincent Van Gogh’un Buğday Tarlası ve Kargalar adlı eseri.

27 Temmuz 1890 tarihinde Vincent Van Gogh sanki bir şeytan onu kovalıyormuşcasına tarlalarda koşar. Auvers Sarayı’nın yakınlarında tabancasını cebinden çıkarır ve göğsüne doğru ateşler. Vincent yeleğini, kanayan yarasının üstüne sıkıca ilikleyerek eve ulaşır, çatı katındaaki odasına çıkar ve yatağına serilir. Onu kanlar içerisinde bulan ev sahibi doktor çağırır. Kardeşi Theo hemen Vincent’ın yanına gelir. Ölüm, kardeşi ile ona son bir gün vermiştir. Vincent, Theo’ya ”Şimdi yerime gidebilmek isterdim.” der ve bu sözünün üzerinden pek geçmeden bir dahi olan Vincent yerine gider (Burada yerim diye söz ettiği ölüm, yeraltı ve ahirettir.). Renklerine büyülendiği, fırçasına aşık olduğu, zorluk ve acı dolu dünya hayatı son bulur.

Vincent dünyaya bıraktığı tabloları ve hayat hikayesi ile hâlâ bizlerle yaşamaktadır. Ondan geriye, 37 yıl süren bir hayat ve on yıldan biraz fazla bir sürede yapılmış manzaralar, natürmortlar, portreler ve otoportreler; modern sanatın temelleri sayılan cür’etkâr renkler ile canlı, fevrî ve duygu dolu fırça darbeleriyle 860 yağlıboya tablonun da olduğu 2.100 kadar resim ve çizim çalışması kaldı. Hayatımıza tarifsiz eserler bırakan Vincent Van Gogh’u saygı ve sevgiyle anıyorum. Yazımı ise onun gibi dahilerle karşılaşmanız dileğiyle sonlandırıyorum. Bilimle ve sanatla kalın!

Kaynakça;

https://www.wikizero.com/tr/Vincent_van_Gogh

Gerhard Schroder – Deliler ve Dahiler

 

 

Özlem Yaman