,

Sokratik Yöntem: Karşıt Madde

“Doğru bir önermenin tersi yanlış bir

önermedir ama derin bir gerçekliğin tersi

bir başka derin gerçeklik de olabilir.”

Niels Bohr

 

Hatice: Bugün karşıt maddeden bahsedelim biraz. Evrende madde olduğu gibi az da olsa -ki bu oran %0,001’den az- karşıt madde de vardır. Hatta en başa saralım. Evren bir atoma sıkışmış enerji halinden patladığında her tarafa parçacıklar ve onların zıt parçacıkları saçılmıştı.

Hale: Peki bahsettiğimiz bu antimadde(karşıt madde) nerede?

Hatice: Evren soğuyup genişlemeye başlayınca hem karşıt madde hem de madde eşit oranda oluştu. Karşıtıyla birleşen parçacıklar yok olur, bu tepkimelerin sonunda geriye az da olsa madde kaldı. O madde içinde olduğumuz evreni oluşturdu. Bunun yanında ondan çok daha az olarak karşıt madde evrende bulunuyor. Aslında bugün evrenin neden maddeyle kaplı olduğunu bilim insanları hala araştırıyor. Yaygın görüş, başlangıçta maddenin daha fazla olduğu.

Madde ve karşıt maddeyi simgeleyen iki insan tokalaşıyor.

Hale: Parçacık kısmını biraz daha açalım. Biliyoruz ki atomlar en sade hâliyle kuarklar ve leptonlardan oluşur. Bu parçacıkların her birinin ve temel parçacık olmayan baryon(3 kuarktan oluşur) ve mezonların(bir kuark ve farklı bir karşıt kuarktan oluşur)  da karşıt parçacıkları vardır.

Hatice: Ama mezonlarda yüksüz pionun karşıt parçacığı yok.

Hale: Peki, karşıt parçacık tam olarak nedir?

Hatice: Bir parçacığın karşıtı; kütle ve yük miktarı bakımından eşiti, yük işareti ve kuantum spini olarak zıttıdır. Aynadaki görüntüsü gibidir. Yukarıda da kısaca değindiğim gibi parçacık ve karşıt parçacığı birbirini yok eder. Einstein’ın ünlü denklemine göre kütleleri  enerjiye dönüşür. Bunun tersi de gerçekleştirilebilir. Çift oluşum tepkimelerinde bir gama fotonunun enerjisi pozitron diğer adıyla karşıt elektron ve elektrona dönüştürülebilir.

Bir '+' parçacık ve aynadaki görüntüsü. Spin yönleri ve elektrik yükleri farklı.

Hale: Nötr parçacıklar için de bir parantez açalım.

Hatice: Evet, elektrik yükleri olmadığı halde nötr parçacıkların da karşıtları vardır. Karşıt nötrinolar ile nötrinolar spin yönü bakımından farklılık gösterir.

Hale: İlk karşıt maddenin bulunması da yok olma tepkimelerinin enerji iziyle oluyor. 1928’de Paul Dirac, ilerleyen kuantum mekaniğiyle Einstein’ın Görelilik Teorisi’ni uzlaştırmaya çalışıyordu. Denklemlerinin sonucunda enerjinin – ve + iki değerinin olduğunu gördü. Yani her parçacığın zıt elektrik yüklü bir karşıtı vardı. 4 sene sonra da yüksek enerjili kozmik ışınlarda pozitrona rastlandı. Bu yıllarda karşıt parçacık arayışı iyice ivmelendi, artık parçacık hızlandırıcılar inşâ edilmeye başlanmıştı. 1955’te de karşıt proton keşfedildi.

Hatice: Karşıt parçacıklardan bir karşıt çekirdek elde edilebilir mi?

Hale: Zor ve oldukça masraflı olsa da evet. Pozitron ve atomun çekirdeğini oluşturan iki parçacık proton ve nötronun karşıt parçacığı bulundu. Bundan sonra karşıt çekirdek elde etmek için deneyler yapılmaya başlandı. Buna referans olarak döteryum atomu ele alındı. Döteryum çekirdeği, hidrojenin 1 nötronlu izotopudur. Yani karşıt döteryum çekirdeği bir karşıt proton ve bir karşıt nötrondan oluşturulmak istendi. CERN’de ve Brookhaven Ulusal Laboratuvarı’nda gerçekleştirilen deneylerde karşıt çekirdek elde edilebildi. Hala CERN’de ve Japonya’daki parçacık hızlandırıcılarda karşıt parçacık araştırmaları devam ediyor.

 

Kaynak: KuarkKozmikanaforWikipedia

 

Hatice Nur Özcan – Fatma Hale Bulut

 

, ,

Sokratik Yöntem: Astro Dilbilim

Merhabalar! Biz Ayşenur ve Emirhan, bugün iki liseli bilim sever olarak Astro-dilbilim alanından
kısaca bahsetmek istiyoruz.
Biraz da olsa filmlere meraklı biriyseniz Astrodilbilim’i ilk olarak Geliş (Özgün adı: Arrival) filminde duymuş olabilirsiniz. Kısaca filmi şöyle anlayabiliriz: Ordu dilbilimcisi Dr. Louise Banks’in hikayesini anlatıyor.
Birden çok uzay gemisi dünyaya iniş yapınca dünya adeta sarsılır. Amaçlarının ne olduğu bilinmeyen uzaylılarla iletişim kurmanın yolları aranmaya başlar. Uzaylılarla iletişim kurması için ordu dilbilimcisi Dr. Louise Banks çağrılır. Doktora yardımcı olması için de fizikçi Ian Donnelly seçilir. İkilinin artık en
önemli görevi uzaylıların barışçıl mı yoksa istilacı mı olduğunu
belirleyebilmektir.
Önde kırmızı bir cisim,arkaplan gri-beyaz bulutumsu ile kaplı.En arkada püsküllü bir cisim daire çizmekte. Onun önünde de püsküllü cisme bakan bir kız var ve bize göre arkası dönük.

Arrival filminden bir sahne.

Henüz resmiyette kurulmuş bir alan olmaması ile birlikte bu alanı, Leiden Üniversitesi’nde bir gökbilimci ve matematikçi olan Alexander Ollongren şöyle tanımlıyor: “akla dayalı yıldızlararası iletişim için, linguistik (dilbilimsel) sistem içerisinde bir modeldir.’’
Peki, yıldızlararası bir iletişim sistemi fikri nasıl ortaya çıktı?
Lingua Cosmica fikri ilk olarak Hans Freundenthal tarafından 20 Yüzyılın ortalarında ortaya atılmıştır. Yıldızlararası radyo yayınlarında kullanılmak üzere, olası herhangi bir dünya dışı yaşam formu tarafından anlaşılabilen bir dildir.
Freudenthal, böyle bir dilin, söz dizimi veya dilin biçimleriyle tanınmayan varlıklar tarafından kolayca anlaşılması gerektiğini düşünmüştür. Lincos, tüm insan bilgisi yelpazesini kapsayacak şekilde tasarlanmıştır. Fakat 2013 yılına
kadar Alexander Ollengren’in Astrolinguistics: Design of a Linguistic System for Interstellar Communication Based on Logic kitabına kadar hiç kimse bu konu hakkında bir bilgi üretiminde bulunmamıştır. Ollengren bu kitabında
bizlere Hans Freundenthal’ın ortaya attığı fikrin geliştirilmesi ile ilgili kapsamlı bir çalışma sunmuştur.
Evet, uzaylılar kelimesi size şu anda biraz saçma geliyor olabilir. Çünkü şimdiye kadar hiç böyle bir şeyle karşılaşmadık. Ama bizim sistemimiz gibi milyarlarca sistemin, galaksinin, galaksi kümelerinin olduğu bir evrende sadece bizim olmamız sizce de biraz garip değil mi? Sadece biz de olabiliriz ama ihtimallerin çoğunluğu yalnız olmadığımız yönünde.
İşte Astro-dilbilim burada devreye giriyor. Bu ismi yeni duymuşsanız bu gayet normal. Çünkü henüz maalesef o kadar aktif bir alan değil ama ileride bize yol göstereceğe benziyor. Buna yeni geliştirilmekte olan bir yazı sistemi diyebiliriz.

Bunun için bir filmden daha yardım alabiliriz sanırım 🙂 . Mesaj (Özgün adı: Contact)  filmini duymuşsunuzdur. Onu da şöyle açıklayalım:

Yerçekimsiz bir ortamda açık tenli kızılımsı saçlı ve üzerinde astronot kıyafeti olan bir kadın uzay gemisinde süzülüyor. Sağ eli havada sol elinde ise bir fener var. Çevresi gri temalı.

Contact filminden bir sahne. 

Çocukluğundan gelen merakla dünya dışı varlıklara inanan Dr. Eleanor Arroway, bu tutkusunu çocuk yaşta kaybettiği babasının da yardımıyla bir mesleğe dönüştürür. Dr. Arroway dünya dışı varlıkları araştıran bir ekipte önemli bir gökbilimcidir. Asla umudunu kaybetmez, sürekli çalışır ve sonunda dünya dışı varlıklardan ilk mesajını alır. Bunun üzerine mesajı çözümlemelere başlar. Yeri geldiğinde kimse ona inanmasa da o bunu başaracaktır. Filmde verilmek istenen durum ise şu şekilde: “İçinde yaşadığımız evren oldukça büyük bir yer. Eğer burada yaşayan sadece biz olsaydık, bu çok büyük bir alan israfı olurdu.” Bu filmde de Astro-dilbilimin izlerine rastlayabilirsiniz. Star Trek’den tanıdığımız Nyota Uhura karakterinin de dilbilim, kriptografi ve filoloji konusunda uzmanlaşmış bir çevirmen ve iletişim görevlisi olduğunu eklemeden geçmek istemiyorum.
‘’Bu tarz bir alan temel amacı ele alındığında pek pratik bir alan gibi görünmüyor; ancak ideal bilimlerde ilerleme sağlamak için önemli sayılabilecek sorulara cevap vermeye çalıştığı kesin.’’ diye ekliyor bu alan ile ilgili araştırmalar yapan İhsan Onur Yiğit.
Sonuç olarak, gelişmeye ve üzerinde araştırmalar yeni yeni yapılmaya başlayan
bu alanın nerelere varacağını hep birlikte göreceğiz.
Ayşenur ALTAY & Emirhan KARAHASAN
, ,

Sokratik Yöntem: Mağara Alegorisi

Merhaba! Biz Dilek ve Uygar, ortak olarak ilgimizi çeken bu konu hakkında sizlere bir şeyler anlatmaya çalıştık. Yaptığımız bu çalışmayı  umarım severek okursunuz.

Yaklaşık olarak 2400 yıl önce Yunan filozof Platon’un sağlıklı ve mutlu bir toplum hayatının hayalini canlandırdığı  ‘Devlet’ adlı eserinin 7. kitabında ‘Mağara Miti’nden bahseder. Öncelikle hikayeyi özet olarak anlatmaya başlayalım.

Alegoride bir grup mahpus, çocukluklarından beri ayaklarından, boyunlarından zincire vurulmuş bir şekilde yeraltında mağaramsı bir yerde yaşıyorlar. Sırtları mağaranın girişine dönük, kafalarını çeviremiyorlar. Yüksek bir yerde yakılmış ateş parıldıyor arkalarında. Mahpuslarla ateş arasında dimdik bir yol var. Bu yol boyunca alçak bir duvar, hani şu kukla oynatanların seyircilerle kendi arasında koydukları ve üstünde marifetlerini gösterdikleri bölme gibi bir duvar. Bu alçak duvarın arkasında da insanlar var ve ellerinde çeşitli aletler ve objeler taşıyorlar.

Mahpuslar ancak ateşin aydınlığıyla mağara duvarına yansıyan gölgeleri görebiliyorlar ve dışarıdaki seslerin yankılarıyla bu gölgelerin seslerini ilişkilendiriyorlar. Daha sonra bir mahpusun zincirleri çözülüyor ve serbest bırakılıyor. Gözlerini ışığa çevirdiğinde ışık gözlerini acıtıyor. Etrafına baktığında gördükleri ona karmaşık geliyor. Dışarı çıktığında ise rahatça görebildiği şeyler önce gölgeler daha sonra su yansımaları oluyor. Alışmaya başlayınca da gökyüzünü, güneşi ve yıldızları görmeye başlıyor. İşte o zaman gördüğü her şeyin kaynağının güneş olduğunu anlıyor. Bu adam yeniden mağaraya dönmeye kalktığında, gözleri karanlıklara alışamadan, yeniden bu karanlıklar içinde zincirlerden hiç kurtulmamış mahpuslarla gördükleri üzerinde tartışmaya kalkıştığında kimse ona inanmıyor. Hatta onları çözmeye, yukarıya götürmeye kalkışınca da, ellerinden gelse, onu öldürmeye çalışıyorlar.

Günümüzde körü körüne inanma ve bağlanma tam olarak bu. Bizim olmamız gereken kişi mahpuslar yerine dışarıyı gören, tanıyan insan olmak. O insan olmadan bugünümüze, yarınımıza yardım edemeyiz. Mesela kafamızı biraz uzaklara çevirdiğimizde, Hindistan açıklarında yaşayan Sentinel kabilesini görebiliriz. Bunca yıldır (tahminen 60.000) dış dünyadan izole şekilde yaşamaktadırlar ve nüfusları 50 ila 500 arasında olduğu tahmin edilmektedir. Demem o ki, oradan bir insanı alıp dış dünyaya getirdiğimizde bizimle uyum sağlaması çok zor olacaktır ama uyum sağladıktan sonra tekrar geri gönderdiğimizde ve bu olanları kabile üyelerine anlattığında çok büyük ihtimalle dışlanacaktır. Bu onun için kaçınılmaz sondur. Çünkü 60 bin yıldır süregelen normların aksine tamamen farklı görüşte ve düşüncede gerçeklerle karşılaşmış ama bu gerçeklerin yanında tek kanıt kendisi. Bu durumda da o ilkel şartlar altında ada yerlilerinin ona inanması çok düşük bir ihtimal, belki ihtimal bile değil. Şimdi kafanızda belki de soru işaretleri oluştu ne alaka diye.

Eğer tam olarak bağlantı kuramadıysanız, ilk paragrafımıza tekrar göz gezdirin. Bu tam olarak da Platon’un Mağara Alegorisi ile alakalı bir örnek. Sözgelimi her zaman ve her yerde gerçekleri fark eden insanlar olacaktır. Ama önemli olan bu gerçekleri gerçek diye bilinen normları çürüterek, ispatlandırarak anlatabilmektir. Aksi takdirde, mahpuslar tarafından hiçbir zaman eskisi kadar saygı göremez ve onların gerçekliğinde asla yer bulamazsınız.

Dilek Mutlu & Uygar Mert Özlük

,

Sokratik Yöntem: Zihin Okumak Mümkün mü?

Merhaba! Bu yazımızda “Zihin Okuma” üzerine tartıştık. Keyifli okumalar dileriz.

Aleyna İrem Çilingir: Merhaba Hülya.

Hülya Özdemir: Merhaba Aleyna.

Aleyna İrem Çilingir: Hülya biliyoruz ki son zamanlarda kuantum ve Asgardia’dan sonra en popüler merak konusu, beynimizin henüz bilmediğimiz özellikleri. Mesela beynimizdeki düşünceler bir başka beyin tarafından okunabilir mi? Yani zihin okumak mümkün mü? Yaptığımız araştırmalar sonucu biz hangi sonuçlara vardık paylaşalım.

Hülya Özdemir: Tabii. Bu sorunun cevabından önce şimdiye kadar yapılan zihin okuma çalışmalarının bazılarından söz etmek istiyorum. Teknolojimizin günden güne gelişmesi sayesinde bu konu izlediğimiz bilimkurgu filmlerinden gerçek  dünyaya taşınıyor. Geçmiş yıllarda bunun üzerine yapılan araştırmalarda zihin okumanın gerçekleştiği 2 deney yapıldı. Bir beyinden diğerine iletilen bilgiler basit olsalar da, bilim açısından heyecan verici bir gelişme

1.Deney: New Scientist’in haberine göre, ABD’nin Duke Üniversitesi’nde sinir bilimci Miguel Nicolelis ve ekibi tarafından yapılan deneyde, iki farenin beyni kablolarla birbirine bağlandı ve bilgi aktarımı yapıldı. Duke Üniversitesi’nde yapılan deneyde, iki fare ilk olarak eğitimden geçti. Eğitimde, belli bir ışık yandığı zaman fareleri bulunduğu ortamda yer alan iki tuştan bir tanesine basması gerektiği öğretildi. Ardından, farelerin beyinleri saç teli kalınlığındaki elektrotlarla birbirine bağlandı. Elektrotların, farelerin motor sinyallerini işleyen kısmı ile bağlantısı sağlandı. 1 numaralı fare ‘kodlayıcı’, 2 numaralı fare ise ‘kod çözücü’ olarak işaretlendi. İlk farenin görevi, görsel ipucu/bilgiyi alarak tuşa basmak olarak belirlendi. Başarılı olması halinde de ödül verildi. Kodlayıcı kendisine verilen görevi yerine getirirken, farenin beynindeki elektriksel faaliyet bir sinyale dönüştürüldü ve kod çözücü fareye aktarıldı. Böylece 2 numaralı fare, kendisine basması gerektiği öğretilen tuşa bastı. Ancak burada beyinler arası iletişimin olup olmadığını kontrol etmek için, ikinci fareye yardımcı olacak bir ışık yakılmadı. Fare, beynine gelen bilgi doğrultusunda iki tuştan hangisine basması gerektiğini anladı.

Deneyin sonucunda, 2 numaralı fare yüzde 64 oranında doğru tuşa bastı. Bu oran, bazen yüzde 72’ye kadar yükseldi. Bu sonuçlar, farenin şans eseri elde edebileceği başarının çok üstündeydi.

Nicolelis ve ekibi, kodlayıcı farenin beyninden iletilen sinyallerin doğruluğunu kontrol etmek için, ona bilgisayar aracılığıyla aynı simülasyonu uyguladı. Sonuçlar aynıydı. Farelerin beyninin çalışma şekliyle insanlarınkinin çok benzer olduğu ortaya çıktı. Yani Aleyna birinci deneyimiz başarılı, sanırım sonuca yaklaşmak üzereyiz ama bizim asıl sonuca ulaşmak istediğimiz “insan beyni”.

Birbirleri arasında beyin sinyalleri gönderen iki insan.

Aleyna İrem Çilingir: Evet, şanslıyız ki bilim insanları sadece fareler üzerinde deney yapmakla kalmamış, insanlar üzerinde de deney yapmışlar. İkinci ve bizi daha çok ilgilendiren deney ise şöyle:

2.Deney: Projenin ana sorumlusu Andrea Stocco, Washington Üniversitesi’nde Psikoloji departmanında görev yapan bir doçent. Deney düzeneği ise aslında gayet basit. Farklı binalarda bulunan iki insandan birine beyin dalgalarını kaydeden EEG makinesi takılıyor. Bu makine, diğer kişinin başına takılı olan manyetik bir düzeneğe yollanacak sinyalleri topluyor. Sinyalleri alan kişi, diğer kişiye ‘evet’ veya ‘hayır’ cevaplarından birini düşünerek yolluyor. Bu cevaplar beynin görme merkezinde yarattığı dalgaların farklılığı sayesinde ölçülüyor. Titizlikle ve tekrar tekrar yapılan testler sonucunda %72’lik bir isabet oranı elde ediliyor. Andrea Stocco ise bu teknolojinin geliştirilebileceğini ve yaygınlaştırılabileceğini söylüyor.

Bence biraz da olsa zihin okumak hakkında kafamızda bir fikir oluştu. Ben teknoloji ile zihin okumanın mümkün kılınabileceğini düşünüyorum. Beynimiz karmaşık bir yapıya sahip. Beynimizin sırlarını çözdükçe zihin okuma konusunda daha da aydınlanacağımızı düşünüyorum. Ve teknolojimiz ilerledikçe zihin okumak daha kolay bir hal alacaktır. Büyük makinelere ihtiyaç duymadan, belki de küçük çiplerle zihin okuyabilir hale geleceğiz. Ama unutmamak lazım ki bu teknoloji kötüye de kullanılabilir. Her ne kadar şuan için bilim insanları bu teknolojiyi felçli ve konuşamayan hastalar için kullanmayı düşünse de eğer halka açık bir konuma gelirse istenmeyen olaylar yaşanabilir.

Hülya Özdemir: İleriki zamanlarda beynimizin bilinmezlerini keşfetmeye başladığımızda istediğimiz özelliklerinden birinin bu olacağını düşünüyorum. Ama ne kadar doğru olur bilemiyorum.

Bu konuşma için teşekkür ederim Aleyna.

Aleyna İrem Çilingir: Asıl ben teşekkür ederim. Bilimle kalmak dileğiyle.

,

Sokratik Yöntem: Davranış Bilimi

Bu yazıda size davranış biliminin ne olduğunu, ne işe yaradığını Sokratik Yöntem ile kalemimiz el verdiğince aktarmaya çalıştık. Keyifli okumalar dileriz. 🙂

Barış: Merhaba Hüsna!

Hüsna: Merhaba Barış!

Barış: Sana bir şey sormak istiyorum. Davranış bilimi nedir?

Hüsna: Davranış bilimi, konularıyla insan davranışlarını açıklayan veya insan davranışlarıyla uğraşan bütün bilim dallarını kapsar.

Peki davranış biliminin amacı nedir?

Barış: Bu bilim dalının amacı, insan ve diğer türlerin gelişimsel ve adaptasyonel olarak davranışlarını psikolojik ve biyoloji zeminde incelemektir.

Bu arada aklıma geldi de, hayvan ve insan davranışlarının farkı nedir?

Hüsna: Evet, bu konu bilim insanları ve bilimseverler arasında çok konuşulan bir konu. Soruyu kardeşime sorduğumda bana: “İnsanlar kıyafet giyebildiği için hayvanlardan farklıdır.” dedi. Başta gülsem de cevaba daha ayrıntılı baktığımda mantıklı bir cevap olduğunu düşündüm. İnsanlar kıyafet giyer. Fakat bazı zamanlar kıyafet giydirilmiş hayvanlar görürüz. Fark, kıyafeti yapanın insanlar olması. Mantıksal açıdan düşünüp bir şeyleri sürdürülebilir şekilde düşünüp ortaya koymamız bizi onlardan ayıran şeydir. Yani aklımız.

Barış: Teşekkürler Hüsna. Freud’un psikoanalitik kuramını bilir misin?

Hüsna: Evet, biliyorum.

Freud’un kuramına göre çocuk, davranışları için elinde olmayan  özelliklerle doğuyor ve bu içgüdüsel enerji çocuktaki dengeyi korumak için sürekli değişiyor.

Freud bireyi ve yaşamını id, ego ve superego olarak üç farklı yapıya ayırıyor.

Yeni doğan bebeğin içgüdüsel doğuştan genetik yollarla gelen enerjisine “id” diyor. İd, bebeğin ihtiyacını karşılaması için elinden geleni yaptırıyor. Örneğin bebek içgüdüsel enerjiyle bir nesneyi istiyor. Fakat henüz nesneleri birbirinden ayırt edemediğinden ne alırsa kabul ediyor.

Zaman geçiyor nesneleri ayırt edebilme yeteneğine sahip olduğunda bu sefer “ego”nun gelişimi başlıyor.

Ego ise id’nin aksine rasyonel düşünce, algı ve gerçekle baş edebilmeye yardımcı planlardan oluşuyor. Çocuk bu sefer bilinçli fonksiyonlar gerçekleştirmeye başlıyor. Bir elma istediğinde portakal yemek yerine doğru nesneyi yani elmayı bulabiliyor.

Bu iki yapıdan sonra gelişen de “süperego”. Süperego sayesinde çocuk yasakları ve kuralları kavrıyor. Neyi yapması gerektiğini ve yapmaması gerektiğini düşündüren süperego oluyor.

Bu üç sistem de geliştiğinde, bu sefer her biri kendi isteğini gerçekleştirmek için baskı uyguluyor.

Uzun lafın kısası id, isteklerini ânında gerçekleştirmek için uğraşırken; Ego, gerçek isteğini gerçek nesneyle karşılaşana kadar bekliyor. Süperego da iyiye yöneltip kötülüklerden alıkoymaya çalışıyor. Freud’un psikoanalitik kuramı anladığım kadarıyla böyle bir şey.

Barış: Yani şöyle bir şekil yapmak yanlış olmayacaktır sanırım:

Görselde psikoanalitik kuramın resimle bir betimlemesi bulunuyor. Bir buzdağının su altında kalmış kısmı İD, üstü ego ve süperego var. Bu ego ve süperegonun su üzerinde kalan kısmı bilinç, alttaki her yer ise bilinçaltı.

Kaynak: Khan Academy Türkçe

Ya Hüsna aklıma takıldı da şu an, bir deney vardı: Stanford Hapishane Deneyi. Bu deneyde 24 erkek üniversite öğrencisinden iki grup oluşturulup, gruplardan birinin mahkum diğerinin ise gardiyan olması istenmiştir. Deneyin tarihi 1971 bu arada. Bu deneyde asıl nokta şudur ki: Her iki grup da bunun bir deney olduğunu bildiği halde kısa sürede rollerine tamamıyla bağlanmış ve deyim yerindeyse rollerinin adamı olmuşlardır. Bu deney hakkında ne söyleyebilirsin?

Hüsna: Deneyin amacı: İnsanların otorite ve otoriteye itaat konusunda nereye gideceklerini görmektir. Yani normal insanlar savaş sırasında asker ve yetkili kişiler olduklarında nasıl zalimleşebiliyorlar bunu öğrenmek. Kimlerin mahkum ve gardiyan olacağı, deneye başlarken haber verilmiş ve ilk günden herkes kendi hâlini özümsemiş. Zaten senin de dediğin gibi deneyi enteresan kılan da bu. Çabalamadan o mevkiye ulaşan ve mahkumları nasıl idare edecekleri söylenmeyen gardiyanlar, kendi kafalarındaki gardiyan rolünü uyguladılar. Bu da mahkumlar üzerinde şiddet yasak olmasına rağmen onlara eziyet etmelerine sebebiyet verdi. Mahkumlar, onlarla gerçek hayatta aynı seviyede olduklarını bildiklerinden bu duruma karşı çıkmışlar. Fakat gardiyanların hallerini farkettikten sonra onlar da mahkum olduklarını kabullenmeye başlamışlar. Bulundukları gerçekçi ortamdan etkilendiler ve herkes – deneyi yapan Zimbardo bile kendini rolüne kaptırıp – nereden geldiğini unuttu. Fakat deneyin önemli bir diğer yanı da deney süreci sırasında kimseye karışılmamış olması. Sonuçta gerçek hayatta üstlendiğimiz ve üstleneceğimiz sosyal kimlik ve rollerin mantık süzgecinden geçirilmeden uygulanabilecek şeyler olduğu da görülmüş oldu.

Barış: Peki, şimdi aklıma başka bir soru geldi. Aslında biraz bir şeyler biliyorum da sorayım dedim. İnsan davranışları nasıl gelişmiştir acaba? Benim bildiğim evrimsel süreç içerisinde sosyal bir tür olmanın verdiği dinamik topluluk yapısı ve bunun gerektirdiği sosyal ilişkiler bunun üzerinde etkili oldu. Mesela empati davranışı.

Hüsna: Fikrimce insan davranışları büyük olasılıkla, insanın kendisi artı çevresi olarak gelişmiştir. Senin de dediğin gibi empati, adalet, vicdan, ahlak, merhamet, samimiyet ve daha birçoğu ve de insan kadar eski bir olgu olan din, insan davranışlarının gelişmesinde etkili olmuştur. Herhangi bir inanca veya geleneğe sahip olan insan, davranışlarını onlara göre belirler. Ayrıyeten Freud’un psikoanalitik kuramında bahsettiği içgüdüsel enerjiden gelen merhamet, vicdan gibi özellikler de davranışların gelişmesinde etkilidir.

Barış: Peki, son bir şey. Hormonlarımız ile davranışlarımız arasındaki bağlantı nedir? Nasıl işler bu süreç? Merak ettim. 🙂

Hüsna: Hormonlarımızın birçok şeyi etkilediği gibi, psikolojimize de etkisi vardır. Hormonlarımızın düzeni: mutlu, mutsuz, kızgın, öfkeli, halsiz, unutkan vb. birçok hâli yaşamamıza sebep olur.

Başlıca hormonlarımız: noradrenalin, dopamin ve serotonindir. Bu hormonların azlığı veya çokluğu davranışlarımızda değişiklikler olmasını sağlıyor. Hormonların eksikliğinde veya fazlalığında oluşan rahatsızlıklara bakarak ve o hormonun düzenini bozan etkenleri araştırarak yeni bir düzen kurduğumuzda, davranışlarımızı yani hayatımızı daha iyi yönetebiliriz diye düşünüyorum. Bu hormonların azlığında veya çokluğunda oluşan rahatsızlıkların ne olduğunu anlatayım:

Noradrenalin Hormonu : Adından da anlaşılabileceği gibi adrenal bezden ve sinir uçlarından salgılanan bir hormondur. Tehlikeli ve sinirli olduğumuz anlarda salgısı artar.

Dopamin Hormonu: Beyin tarafından doğal olarak üretilen kendinizi iyi hissetmenizi, konsantrasyonu ve kendinize güvenmenizi sağlayan hormona dopamin denir. Mutluluk hormonu olarak da adlandırılır. Düzensiz salgılanması hafıza kaybına ve problem çözmede zorluğa sebebiyet verir. Az salgılandığında dikkat eksikliğine de sebep olur.

Serotonin Hormonu: Enerjik olmamızı sağlar. Sakinlik ve güven hissini veren hormondur. İştah ve uykunun düzenlenmesinde de rol oynar. Serotonin hormonu az salgılandığında tatlı yiyeceklere yöneliminiz artar. Stresli durumlarda bu hormon azalır ve kendimizi yemeğe veririz. Serotonin dengesinin bozulması depresyona ve bunalıma yol açar.

Görüldüğü gibi hormonlarımızın davranışlarımız üzerindeki etkisi çok büyük.

Barış: Sorularıma verdiğin nazik cevaplar için teşekkürler Hüsna. İyi günler dilerim. 🙂

Hüsna: Ben de güzel sorular sorduğun için teşekkür ederim. Bu sayede bilgiler edindim. Ve böyle bir etkinlik sayesinde öğrendiklerimi sunma imkanı buldum. Sağlıcakla kal!

Hüsna Çadırcı ve Barış Bayraktar

, ,

Sokratik Yöntem: Fermi Paradoksu Üzerine

Herkese merhaba! Biz iki takım arkadaşı olarak ortak ilgi alanımız olan astrobiyolojinin bir konusuna değineceğiz; Fermi Paradoksu.

Öncelikle Fermi paradoksunun ilk ortaya çıkışını ele alalım. Fizikçi Enrico Fermi tarafından üretilmiş olduğu söylense de bunu savunup savunmadığı tartışılır bir durumda. O yüzden ilk ortaya çıkışını astronom Michael Hart’a, 1975’e dayandığını ele alacağız.

Peki ne manaya geliyor? Eğer Fermi paradoksunu birkaç cümleyle anlatmamız gerekseydi, muhtemelen şunlar olurdu; “Yahu koskoca evren, tek bizim olmamız çok saçma. Ama başkaları varsa neredeler? 13 milyar yılda denk gelirdik herhalde. Bu ne yaman çelişki?”

Yani başlı başına bir çelişkiyi anlam olarak ifade etse de iddia edilenin olacağına ya da olmayacağına kesin bir kanıt bulamamış bir paradokstur.

Bunca zamanda neden onlarla iletişim kuramadık?

Şöyle bir düşünürsek yaşadığımız Dünya’nın bir gezegen olma sürecinde geçirdiği evrelerin, yaşadığı değişim ve gelişimlerin benzerlerini veya zıtlarını kendi güneş sistemimizde, yıldız sistemimizde, bulunduğumuz bulutsuda ve galaksimizde görebilmemiz gayet mümkündür.

Dünyada doğal olarak bulunan, periyodik cetveldeki elementlerin birbirleriyle rastgele veya bir düzen içerisinde yaptığı etkileşimler sonucu, canlılığın yapıtaşlarının oluşması ve bu yapıtaşlarından en az birinin tüm canlılarda ortak olması dünyadaki madde tanımını ve element tanımını bizlere verir.

Burada organik kelimesinin tanımını yapmak gerekirse en basit anlamda doğada belirli bir süre içinde kendiliğinden oluşan ve C,O,H vb. gibi elementler içeren moleküler yapılardır. Bu organik moleküllerin tamamına yakını neredeyse tüm canlılarda ortaktır. Canlıların DNA yapılarında yani en temelinde de bolca bulunan bu organik elementler (görsel 1) doğada birçok maddenin de içeriğinde görülebilir.

Görsel 1: Periyodik Tablo

Burada asıl sorulması gereken soru şudur ki eğer bu tür elementler, gezegenimiz dünyada canlıların yapısına katılıyorsa yine aynı yıldız sisteminde başka gezegenlerde de canlıların yapısına katılmış olamazlar mı?

Yani bir başka gezegende canlılık mümkün mü? Bizce, elbette ki mümkündür, fakat evrimsel süreçte dünya üzerindeki gelişmişlik düzeyini yakalayamamış olabilme ihtimalleri muhtemeldir. Evrim hızının etki etmesi, gezegenlerin dönüş hızı, atmosferik etkiler, gezegenin elementer yapısı ve aklınıza gelebilecek bilimum etken bu konuda söz sahibi olabilir.

Paradoksun en büyük destekçisi ise Drake denklemidir.

N = R* x fp x ne x fl x fi x fc x L

N: Muhtemel iletişim kurabileceğimiz uygarlık sayısı

R*:Galaksimizde her yıl oluşan yıldız miktarı

fp: Bu yıldızlardan gezegene sahip olanlar.

ne: Yıldızların gezegenlerinden yaşama elverişli olanların ortalaması

fl: Yaşama uygun ortama sahip olmuş gezegenler

fi: Yaşama elverişli gezegenlerden akıllı yaşama sahip olanlar

fc: Varlıklarına dair sinyal bırakabilecekler

L: O tür bir uygarlığın yolladığı sinyalin süresi.

Tüm bu belirlenmesi zor veriler ve denklem Frank Drake tarafından galaksimizdeki zeki varlıkların sayısını öğrenme amacıyla yapılmıştır. Fermi paradoksuna ise uygarlıkların sayısı açısından bir destek sağlar ve bize şunu kesin olarak belirtir; insanlık ne kadar uzun süre varlığını korursa onlarla iletişim kurmaya o kadar yaklaşır.

“Neredeler?” sorusuna bir sürü olasılık sayabiliriz. Çoktan burayı ziyaret etmiş olabilirler, belki de en yaygını. Daha bizim kadar zeki değiller, çok ıssız bir bölgedeyiz…Bunu fantastik bir boyuta bile taşıyabiliriz çünkü gerçekten bu konu hakkında gözlemlenebilir verilerimiz çok az. Çelişkiyi yaratan asıl sebep veri belirsizliği denilebilir.

Bizim bir başka düşüncemiz ise fazla umutsuz olmamız. Basit bir hesap ile aslında yaşam olma ihtimalinin çokluğunu kavrayabiliriz. Samanyolu’nda 20 milyar tane Güneş benzeri yıldız var. Bu yıldızların 5’te 1’i, yani 400 milyon tanesi yörüngesinde Dünya gibi bir gezegen bulundursa ve bu gezegenlerin sadece %0.1’inde yaşam olsa bu, Samanyolu’nda 1 milyon kadar hayat olan gezegen demek olurdu. Yani bence kesinlikle yalnız değiliz fakat aceleceyiz. Evet, 13 milyar yıldır bu evren vardı fakat gezegenlerin yaşları yıldızlararası boyutta düşünülürse, o kadar yaşlı olmadıkları görülür. Mesela biz Güneş’in 8 dakika öncesini görüyoruz çünkü ışığı bize 8 dakika da geliyor. Güneş değil de Sirius’u ele alırsak, aramızda 8,6 ışık yılı var. Onun ise 8,6 yıl öncesini görüyoruz. Bunu galaksi çapına yayarsak, bir gezegenin milyonlarca yıl önceki halini görüyoruz. Onlarda bizim dinozorlar çağımızı görüyorlar, Yani birbirimizi yakalamamız bir muamma. Onun için geç kaldık düşüncesinden kurtulup insanlığı yok etmemeye odaklanmalıyız. Bir gün onları bulacağız fakat bu gerçekten nadir bir an olacak. Sabırlı olmamız gerekiyor.

Eğer bizim gibi bir sistem arıyorsak; sorulması ve araştırılması gereken başka bir konu da diğer yıldız sistemleri, galaksiler vb’ deki elementler Samanyolu galaksisindeki elementlerle uyuşuyor mu sorusudur.

Bir varsayım olarak “xyz” galaksisindeki “tvu” yıldız kümesinde bulunan “erw” gezegeninde elementer yapı oldukça farklı. Elementlerin elektronegatiflikleri, ve elementleri kimliklendirmeye yarayan bilimum parametre daha önce görülmemiş bir farklılıkta. Varsayalım ki bu elementlerin ilk yörüngelerinde 8569 elektron var ve bizim gezegenimizdeki gibi bir kimyasal süreç bu gezegende geçerli değil. İşte o zaman olabileceği varsayılan bir canlılık örneği nasıl olur? Belki de bu soruya hiçbir zaman cevap veremeyeceğiz. Belki de yakın bir zamanda farklı bir elementer sistem kullanan yıldız sistemleri keşfedilecek. Ama bilinen şu ki bu zamana kadar “Fermi Paradoksu” paradoks olarak kalacak.

Tamamen düşünsel anlamda yazılmıştır. Bazı kaynaklardan esinlenilmiş bir yazımdır. Hiçbir bilimsel gerçeklik test edilip denenmemiştir. (Belirli kanunlar hariç!)

Çok teşekkür ederiz!

Ceren Ustabaş ve Can Aksoğan

, , ,

ASTROBİYOLOJİNİN DE ÖTESİ : KSENOBİYOLOJİ

Merhabalar! Biz iki amatör bilim işçisi, ortak ilgi alanımıza giren bu konuyu sizler için amatörce özetlemeye çalıştık ve bu ilk yazımız oldu. Keyifli okumalar!

Astrobiyoloji veya diğer adı ile egzobiyoloji, popüler kültürde “uzaylılar” görüşünden ileri seviyeye atlayamamış farazi düşünceler üzerine kurulu gibi duruyor şu aşamada. Fakat biz işe daha çok bilimsel ve farazi düşüncelerin birleşmesi ile ortaya çıkabilecek olasılıklardan bakacağız çünkü bu konu hakkında elde net bir emare hiçbir şekilde yok.

Güneş sistemi dışındaki olası bir canlıyı morfolojik olarak kendi gezegenimizdekilere benzetme çabasına girmekteyiz sürekli. Bu konuda haklıyız da, görmediğimiz bir şeyi nasıl betimleyebiliriz ki? Bu illa ki uzaylıların yeşil, cüce, iri  gözlü formda olmasını gerektirecek formdan benzetmeler değil, olası bir mikroskobik canlıyı bile kendi gezegenimizden örneklere benzettiğimizi düşünebiliriz. Asıl soru şu: Bu ne kadar doğru?

Detaylandırıp moleküler seviyeye inerek hiç bizim gezegenimizdeki canlılara benzemeyen bir canlı türü olduğunu varsayalım, bu yine karbon bazlı mı olurdu?

İşte bu noktada devreye ‘Ksenobiyoloji’ görüşü giriyor. Astrobiyoloji ile karıştırılıp aynı şey sanılabiliyor fakat ince bir noktada kopuyorlar. Astrobiyoloji daha olası ve bizimkine daha benzer yaşam formlarının derdinde, en azından araştırmaları bu yönde. Fakat ksenobiyoloji bizimkinden çok daha uzak ihtimaller üzerinde yoğunlaşıyor.

Kseno kelimesi “zeno” kelimesinden yani yabancı kelimesinden türüyor diyebiliriz. Düşünün ki olası dünya dışı dostlarımızdan bile yabancı, belki de tamamen farklı formdaki canlıları betimliyor bu terim. Tam olarak aradaki fark da bu. Bu kategori altındaki olasılıklar bizim olası tabirlerimizden çok daha uzakta.

Pekala daha normal astrobiyolojik terimlere uygun bir canlı keşfedilmemişken ksenobiyolojik formlar hakkında konuşmak ne kadar mantıklı diyebiliriz? Bilemiyoruz. Fakat astrobiyolojik canlılara dair de hiçbir kanıt yok.

O yüzden burada astrobiyolojik versiyonun “karbon bazlı”, ksenobiyolojik versiyonun “silisyum” bazlı olduğunu varsayacağız.

Peki karbon yerine silisyum tabanlı olsa bu canlılar, onları çok farklı bir durumda kılar mıydı bu olay?

Elde bir şey olmadığı için ihtimaller yarı yarıya. C ve Si elementleri diğer maddelerle dörtlü bağ yapabilen eldeki tek şeyler. Bu durumda silisyum tabanlı canlılar mümkünse bile karbon bazlı olanlara oranla çok daha az olacakları kesindir çünkü silisyum daha ağır bir maddedir ve böyle bir durumda ilk önce karbon maddesinin bileşik yapmasını bekleriz. Burada ihtimalleri devreye katarsak ”Silisyum tabanlı canlılar genetik bilgilerini bizim gibi mi kopyalarlardı?”, ”DNA onlarda da olabilir miydi?” gibi sorularla karşılaşırız.

Akıllarda bir sürü soru bıraktığı doğru ama ihtimalleri hesaba katmak durumundayız. Etrafımızda gördüğümüz her canlı karbon tabanlı. Bizler, evimizde beslediğimiz evcil hayvanlarımız ve diğer canlılar. Buna bağlı kalıp canlılık için karbon ve oksijen gereklidir diye bir zorunluluk getirmek oldukça yanlış bir düşüncedir. Bizi daha dar bir pencereden bakmaya zorlar. Ama bilirsiniz ki bilim, daraltılmış bakış açısını ve kısıtlamaları sevmez.

Kaldı ki ksenobiyoloji hakkında net bilgilere sahip değiliz. Evet ihtimaller dahilinde silisyum tabanlı formlarla da karşılaşabiliriz fakat bu organizmalar silisyum tabanlı olsa da metabolizmaları farklı işleyebilir. Bu da şu demek oluyor: Yapıca farklı temelde olan canlı, metabolik anlamda bizim gibi karbon temelli olabilir.

Aynı zamanda bizim için oksijen kaçınılmaz iken onlar için onlarda amonyak etkisi yaratabilir. Bu durumda en net şu açıklamaya varırız: Farklı tabanlarda oluşan sistemlerin morfolojik ve metabolik olaylarını tamamıyla evrimsel kurallar belirleyecektir. En azından bir yerlerde bu tarz canlılar varsa evrim yasasının bizler gibi onları da etkileyeceği kesin fakat yapılarına göre ne biçimde etkileyeceği tartışılır. Şimdilik elde hiçbir şey yok ve Fermi Paradoksu var fakat bu olaylar için her zaman bir ihtimal var, ihtimal varsa olanak da var. Olmayacak olsa bile buradaki çıkarımlardan en iyisi neyin olmayacağı çıkacaktır. Belki de uzakta bir yerlerde bazı akıllı canlılarda bilgi, bizim kullandığımız bir yöntem olan Sokratik yöntem olgusunun niteliğindedir, belki de onlar bilgiyi doğrudan transfer edebiliyorlardır. Bu tamamen onların ilk oluşum sürecine ve kendilerini yok etmemiş olmalarına bağlıdır.  Şu anki cümleler tamamen düşünceye dayalıdır takdir edersiniz ki fakat düşünsenize bu canlılar ya gerçekten varsa ve bilgi transferi için Sokratik yöntemi kullanıyorlarsa? Herhalde onlar da bizim gibi doğaçlama yapar ve bilmediklerini o an karşısındakilere meraklarını gidermek için sorarlardı. Nihayetinde Dünya dışı her olası canlı yaşamını da bizimkinden zeki tutmak gibi bir zorunluluğumuz yok.

Bu yolda ilerleyeceğimiz yollar bizim teknolojimiz ile doğru orantılı olarak artacaktır. Bu hayalperestliklere biraz olsun yaklaşabilmek için ilk önce kendi Güneş sistemimizi tamamen tarayabilmeliyiz. Bu konuda da iddialı yaklaşılan birkaç yer var zaten, bunlardan birisi Mars diğeri Jüpiter’in uydusu olan Europa ve Satürn’ün uydularından Titan ve Enceladus. Şu an yoğunlaşılan nokta Enceladus’un tabanındaki su ve onun gayzerleri. Çoğu kişi için burada yaşam belirtisi oranı oldukça yüksek fakat bu şimdilik tahminlerden ibaret olduğundan somut bir şey sunamıyoruz. Bunun için şu aşamada beklememiz gerekecek. Kendi yörüngelerimizden çıkınca ilk iş suyun buharlaşmadığı veya donmadığı yaşanılabilir bölgelere odaklanarak oralarda canlılık belirtisi aramak olacaktır. Bunu yaparken kendi mantığımızla gördüklerimizden yola çıkacağımızdan Dünya benzeri gezegenler saptamaya çalışacağız genel olarak. Belki de dış dünyayı tamamen kendimize benzeterek hata yapıyoruz ve bundan hüsrana uğruyoruz, kim bilir?

Genel olarak ksenobiyolojik formlara uzak görünsek de astrobiyolojik dünya dışı yaşamlar için çok yakın bile olabiliriz. Çünkü organik bileşiklerin sadece buraya ait olmadığını biyosferimize düşen asteroidlerle defalarca görmüştük. Bu taşlardaki aminoasitler ihtimalleri fazlasıyla kuvvetlendiriyor ve bizimle ortak temel yapıda olma olasılığı olan canlıların bulunma ihtimalini arttırıyor fakat ilk aşamada hayalperest olmaya gerek yok. Bu ufacık bir bakteri bile olsa keşfi büyük bir ihtilal yaratacaktır çünkü bu durum bizi büyük fantastik kurgularımıza yaklaştıran yapbozun ilk parçası olacaktır.

Bilimle kalın!

İlayda ÇAM & Kerem TUNÇ