Yazılar

1. Future Science Team Bilim-Kurgu Öykü Yarışması Sonuçları

1. Future Science Team Bilim-Kurgu Öykü Yarışmasının sonuna geldik!

Devamını Oku

, , ,

Blockchain; Blockchaın’in Kısa Bir Tarihi

Bu yazı, Future Science Team Makale Okuma ve Çeviri Çalışma Grubu katılımcıları tarafından Türkçeye kazandırılmıştır.

Çağın teknolojik gelişmelerine ayak uydururken, artan veri ve veri güvenliği sorunları insanları merkezi olmayan, güvenliği herkes tarafından sağlanan bir veri teknolojisine itiyor. Biz de bu doğrultuda bir devrim yaratmaya başlayan veri teknolojisi Blockchain hakkında bir yazı dizisi başlattık. Blockchain tarihine geçmeden önce, kısa tanımlar ile blockchain ve bitcoin kavramlarını açıklamak istiyoruz. Blockchain, kısaca bir veritabanı teknolojisidir. Verilerin ağdaki tüm kullanıcılara açık şekilde depolandığı, paylaşıldığı ve değişiklikleri herkesin takip edebildiği, tek bir merkezi olmayan, bu ağ yapısı sayesinde her kullanıcının bir merkez görevi görebildiği bir veritabanı teknolojisidir. Bu güvenlikli veri dağıtma zincirinin kullanım alanları ise çok geniş. Oy kullanmadan bankacılığa pek çok farklı alanda kullanılması planlanıyor fakat asıl hikayesi bir e-para birimi olan Bitcoin ile başlıyor.

Tarihçe – Nereden Başlıyoruz?

Son zamanlarda sık sık duyduğumuz Blockchain terimi ve teknolojisi, Bitcoin’in 2008’de icat edilmesi ile tanıtıldı ve yayıldı. Ardından 2009 yılında kelimenin tam anlamıyla kullanım alanı oluştu. Blockchain ve Bitcoin çok farklı kavramlar olmalarına rağmen, Bitcoin’den başlamadan Blockchain’in arkasındaki hikâyeyi anlatmak pek mümkün değil. Bu nedenle hikayemizi Bitcoin yardımı ile anlatacağız. 

Blockchain’den Önce Elektronik Para

“Elektronik para” veya “dijital para birimi” kavramları yeni değil; 1980’lerden bu yana, David Chaum’un modelleri temel alınarak oluşturulan elektronik para protokolleri zaten mevcut. Blockchain sistemini anlamak için özellikle “Dağıtılmış Sistemler” kavramını anlamak gerektiği gibi elektronik parayı da anlamak gerekli. Bu kavram, Blockchain ve Bitcoin dönemi öncesinden gelir. Elektronik para kavramı olmasaydı şu an bulunduğumuz noktaya gelinemezdi. E-para sistemi ile ilgili iki temel konunun öncelikle ele alınması gerekir: hesap verebilme ve anonimlikHesap verebilir olmak, paranın bir kere ve sadece sahibi tarafından harcanabilir olmasını garanti edebilmek için gereklidir (çifte harcama sorunu). Çifte harcama sorunu, aynı paranın iki kez harcanması durumunda ortaya çıkar. Dijital verileri kopyalamak kolay olduğu için aynı dijital paradan birden fazla kopya yapılabilmesi, dijital para birimlerinin büyük sorunudur. Bu nedenle hesabın açıkça verilebilir, takip edilebilir olması önemlidir.

Anonimlik ise, kullanıcıların özel haklarını koruyabilmek için gereklidir. Gerçek nakit parada olduğu gibi, ödeme yapan kişilerin harcamaları geri izlemesi neredeyse imkânsızdır. 

David Chaum, 1980’lerdeki çalışmalarında kullandığı iki şifreleme işlemiyle iki problemi de çözmüştür: Kör imzalar ve gizli paylaşım. Kör imzalar, belgenin içeriğini görmeden belgeyi imzalamayı sağlar. Gizli paylaşım kavramı ise aynı elektronik para biriminin iki kere kullanımını, yani çifte harcamayı, tespit etmeye olanak verir. 

2009 yılında, ilk kullanılabilir e-para sistemi olan Bitcoin hayatımıza girdi. İlk başlarda, güvenilmez ağdaki (Deep Web ve Dark Web gibi) “dağıtılmış ortak bilgi” sorununu çözdü. Güvenli, kontrollü ve merkezi olmayan dijital para basma yöntemi için açık anahtar şifrelemesini “İş İspatı” metoduyla (Proof of Work (PoW)) kullandı. En önemli yeniliği, işlemleri bloklar halinde düzenli listeleme ve PoW metoduyla şifreleyerek güvence altına alma fikriydi. Merkezi olmayan para basma metodu, paranın tek bir merkezden çıkıp tek bir merkezde toplanma döngüsünü ortadan kaldırıyor. Tüm bilgi, tek bir merkezde değil ağın tamamı tarafından açık şekilde kullanılıyor. Böylece anonim olan bilgileri herkes görebiliyor, takip edebiliyor (Gizli paylaşım). Bu da en ufak hatanın, herkesçe görülerek fark edilebilmesini sağlıyor. 

Bitcoin’in öncüleri niteliğinde olan benzer diğer teknolojiler; Merkle ağaçları, Özetleme Fonksiyonları (Hash Functions) ve Hash zincirleridir. Daha önce sözü edilen tüm teknolojilere ve birbirleriyle alakalı tarihlere baktığımızda, elektronik para şemalarının ve dağıtılmış sistemlerin bir araya gelerek Bitcoin’i nasıl yarattığını ve Blockchain olarak bilinen kavramın ne anlama geldiğini görmek çok daha kolay olacaktır. Aşağıdaki diyagram aracılığıyla da bu kavramları görebilirsiniz;

ortada mavi yuvarlak bir kutu içinde blockchain yazıyor. yuvarlak kutu etrafında 5 mavi kutu var ve bu kutulara oklarla bağlı. Birinde e-ödeme sistemi yazıyor. Diğerlerinde Merkle ağaçları, Özetleme Fonksiyonları (Hash Functions) ve Hash zincileri yazıyor.

Blockchain ve ilişkili kavramlar.

Blockchain ve Sakoshi Nakamoto

2008 yılında, Satoshi Nakamoto takma adıyla, kullanıcılar arası elektronik para konusunda “Bitcoin: A Peer-to-Peer Electronic Cash System” (Bitcoin: Kullanıcılar Arası Elektronik Para Sistemi) başlıklı bir makale yazıldı. Bu makale, blok zinciri (chain of blocks) kavramını ilk kez tanıttı.

Kimse Satoshi Nakamato’nun gerçek kimliğini bilmiyor. Kendisi, 2009’da Bitcoin’in tanıtımından sonra 2011’e kadar Bitcoin Geliştirici Topluluğu’nda aktif kalmaya devam etti. Ardından, bitcoin geliştirmesini çekirdek geliştiricilerine devredip ortadan kayboldu. O zamandan beri ondan hiçbir haber alınamadı ve onun varlığı ve kimliği gizem olarak kaldı. Bloklar zinciri terimi ise yıllar içerisinde Blockchain kelimesine evrildi. O noktadan itibaren Blockchain, farklı endüstrilerde kullanılan farklı uygulamaların gelişiminde rol oynadı. En çok dikkate alındığı yer şaşırtıcı bir şekilde finans oldu. Blockchain’in finansal işlemlerin hızını ve güvenliğini arttırdığı görüldü. Mali sektörün ana akımına henüz yerleşememiş olmasına rağmen bu da beklenen bir süreçtir.

Son Yıllarda Blockchain’in Yaşadığı Evrim

Melanie Swann, “Blockchain: Blueprint for a New Economy” kitabında Blockchain’in 3 farklı aşaması olduğunu açıklıyor. Bu üç aşama, Blockchain’in şu anda da nasıl geliştiğini anlamamıza kolaylık sağlıyor. Bu çeşitli sürüm veya versiyonların Blockchain’in tarihinde önemli olduğunu, basit kronolojik noktalardan ibaret olmadıklarını belirtmekte fayda var. Ve tabii ki bu noktalar arasında keskin geçişler söz konusu değil, aralarında çizilebilecek olan hat bulanık. Sonuçta tüm bu bağlar, Blockchain teknolojisinin farklı özellik ve kapasitelerinin pratikte nasıl uygulanacağına bağlı.

Biraz yakından bakalım,

Blockchain 1.0: Bu sürüm, Bitcoin’in icadıyla birlikte tanıtıldı ve ilk olarak kripto para birimleri için kullanıldı. Ayrıca Bitcoin, kripto para birimlerinin ilk uygulaması olduğu gibi bu ilk nesil Blockchain teknolojisini de yalnızca kripto para birimlerini içerecek şekilde sınıflandırmamız mümkün. Tüm alternatif para birimleri, Bitcoin gibi, bu sınıflandırmaya dahildir. Ödemeler gibi temel uygulamaları içerir. Bu nesil, Bitcoin’in piyasaya sürüldüğü yıl olan 2009’da başladı ve 2010 yılının başlarında sona erdi.

Blockchain 2.0: Bu ikinci nesil Blockchain teknolojisi, finansal hizmetler ve akıllı sözleşmeler için kullanıldı. Bu sürüm mal varlığı (ve türevleri), vadeli işlem, takas, kefalet ve senetler gibi finansal ögeleri içerir. Finans ve pazarlamanın ötesine geçen uygulamalar bu sürümde yer alır. Ethereum, Hyperledger ve diğer yenilikçi Blockchain platformları Blockchain 2.0’ın bir parçası olarak kabul edildi. Bu versiyon, Blockchain’i farklı amaçlar için kullanmaya dair fikirler ortaya çıktığında, yani 2010 yılında başladı.

Blockchain 3.0: Üçüncü nesil Blockchain finansal hizmet sektörünün de ötesinde siyaset, sağlık, medya, sanat ve adalet gibi alanlarda uygulamalar içerir. Yine, tıpkı Blockchain 2.0’da olduğu gibi, Ethereum, Hyperledger ve akıllı sözleşmeler kodlayabilen yenilikçi Blockchain teknolojileri bu sürümde yer almaktadır. Bu nesil Blockchain, Blockchain teknolojisinin farkı sektörlerdeki birden fazla uygulaması araştırıldığında, yani 2012 yılında ortaya çıktı.

Blockchain X.0: Bu sürüm, bir gün herkesin tıpkı Google Arama Motoru gibi kullanabileceği bir Blockchain hizmeti olması planlanan “Blockchain Singularity” (Blockchain Tekilliği) vizyonunu temsil eder. Gelecekte kamunun tüm alanlarında hizmet vermesi hedefleniyor. Bir Blockchain üzerinde çalışan genel amaçlı rasyonel ajanlar (Machina economicus) ile kamuya açık muhasebe defteri olacak, kararlar verebilecek, insanlar adına diğer akıllı temsilcilerle etkileşimde bulunacak ve kanun veya kağıt sözleşmeleri yerine kodlar ile düzenlenmiş olacak. Bu, yasaların ve sözleşmelerin ortadan kalkacağı anlamına gelmez, bunun yerine yasa ve sözleşmelerin kodlarla uygulanabileceği anlamına gelir.

Tıpkı her tarihçe gibi, Blockchain’in bu tarihçesi de kapsamlı değildir. Fakat umuyoruz ki tüm bunlar, Blockchain’in bugünkü konumuna nasıl geldiğine dair bir fikir sahibi olmanıza yardımcı olur.

Kaynak: A brief history of Blockchain

Bu makaleye katkıda bulunanlar;

  • Hatice Nur Özcan
  • Aynur Efe
  • Zehra Özcan
  • Yunus Emre Akalın
  • Gözde Duyu
  • Umut Yılmaz Kurt
  • Kübra Temiz
  • Feyza Açıkgöz
  • Berfin Dağ
  • Barış Can Çakır
  • Bahar Akbalık
,

Disiplinlerarası Etkileşim

      Herkese merhaba, bu yazımızda henüz gerçek manada tanışmamış iki kişi, Elif Yıldırım ve Hamit Can Sayılgan olarak ortak bir yazı oluşturmayı amaçladık. Bu tarz yazıların sayısını artırmayı ve sitede öncü olup daha fazla kişinin düşüncelerini çekinmeden yazmalarını sağlamayı umuyoruz. İlk yazımız olduğundan beklenen frekansı yakalamakta güçlük çekebiliriz. Bu yazı serisini farklı ikililer hâlinde devam ettirip iki insanın birbirlerine sorular sorarak fikirlerini dile getirirken çekingen olmamaları gerektiğini ve sınırların hiçbir öneminin olmadığını göstermeye çalışacağız. Biz iki amatör olarak, bu yöntemle disiplinlerarası yaklaşımı sorgulayacağız.

 

Hamit Can: Elif, merhaba!

Elif: Merhaba, Hamit Can.

Hamit Can: İstersen konumuza bölümlerimizle alakalı ufak bilgiler vererek girelim. Okuduğum mekatronik bölümü, disiplinlerarası faaliyet gösteren ve bu bağlamda çözümler sunan bir yaklaşımdır. Bu yaklaşımda mekatronik kelimesini ele alacak olursak, mekanik ve elektronik kelimelerinin birleştirilmesinden oluşturulmuştur.

   Mekatronik, makine, elektronik, yazılım ve kontrol mühendisliğini kapsadığı gibi aynı zamanda da bu alanlara ortak bir prensip ve geniş bir bakış açısıyla bakmayı amaçlar. Makine, elektronik, yazılım ve kontrol mühendisliği arasında gerçekleşen disiplinlerarası etkileşim sonucunda mekatronik ve mekatronik bir sistem ortaya çıkar. Bu sistemde genellikle mekanik yapı içerisinde sensörler, elektronik devre elemanları, bir yazılım ve aktüatörler bulunur. Sorunu veya sistemi oluşturup, çözüm sunan yaklaşım sadece mekatronik için geçerli değildir. Mühendislik kavramının temel dayanağı çözüme yönelik bakış açısı sunmaktır. Bu yaklaşımı sunamayan bir mühendis o noktada sorunu ve çözümü de anlamamış olur.

Elif: Ekonometri, en kısa tanımıyla iktisat teorilerinin ispatlanmasıdır. Bunun için en çok istatistikten, matematikten ve birtakım bilgisayar uygulamalarından faydalanır. İktisat fakültelerinin sayısal bölümüdür ancak iktisat bölümü öğrencilerinin ekonometriyi ders olarak alma zorunluluğu vardır. Ben bu bölümü bilerek ve isteyerek yazdım.

   Yaşadığımız çağ için klasik iktisat teorilerinden öte şeyler var olması gerek. Bu sayede  disiplinlerarası çalışma ihtiyacına bağlanıyoruz. Analiz yapmanın maliyeti düşüktür ancak yanlış analizin maliyeti yüksektir. İnsan davranışlarıyla ilgileniyorsanız işinizi hassasiyetle yapsanız iyi olur. Zira her yanlış hesap, cepteki parayı yakar. Bölümdeyse ders olarak istatistik, iktisat, yöneylem ve bilgisayar uygulamaları görüyoruz. Matematik ise hepsi için araç konumda, yani devamlı bizimle.

Elif: Disiplinlerarası yaklaşım senin için neden önemli peki? Bu yaklaşımın önemini kavramanda katkısı olan kimler ya da neler oldu?

Hamit Can: Disiplinlerarası yaklaşım, insanlara farklı alanlarda bakış açısı ve o alanlar için verilen emeğin empatisini kazandırdığı için önemlidir. Evren ve doğa bir bütündür. Bu yaklaşımla mantıksal açıdan neyin nereden geldiğini ve birbiriyle etkileşimini gören birey; doğa ile evreni anlamlaştırmak ve detaylarını görmek konusunda yeni bir lens kazanmış olur.

   Kendi bölümümde de bahsettiğim üzere mühendislik açısından da sorunu anlamaya yardımcı olur. Bu yaklaşımın önemini kavramamda bana katkısı olan şeyin tamamen mekatronik olduğunu söyleyebilirim. İlk projemiz, CNC makinesinde bir makine için oluşturduğumuz iskelet sistemi üzerine kurulu mikroişlemci ve işlemcinin içerisinde bulunan yazılımının oluşturulması oldu. Bunları parça parça oluşturup, bütün hâline 3 farklı alan üzerinden entregre ederek ulaştık. Bunun sonucunun bana katkısı ise uzmanlık alanım dışında bir problemle karşılaştığımda “Ben, elektrik veya x bölümünden anlamam.” demek değil aksine “Sorunu getirin, çözmek için çabalayalım.” şeklinde cevap verebilmek oldu.

   Geçtiğimiz sene bu konuyu Boğaziçi Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği profesörü Cem Say hocaya yönelttiğimde ise daha derin olarak:  Disiplinlerarası dediğimiz kavramın birbirinden ayrı olması zaten akademinin tarihiyle ilgili birtakım tuhaflıklardan kaynaklanıyor. Aslında birbirinden ayrı olmaması lazım. Zaten Rönesans zamanında da birbirinden ayrı değilmiş. Bir Rönesans adamı her şeyi biliyormuş. Bence son yıllarda görüyoruz ki o ayrılık geride kalıyor. Yani biyologlar DNA’nın bilgisayar programı olduğunu anladıklarından beri basit bilgisayar algoritmalarını öğrenerek hatta bazen tekrardan kendileri keşfederek bilgisayarcı olma yolunda gidiyorlar. Ne kadar çabuk bilgisayarcı olmayı anlarlarsa bu genetikçiler o kadar iyi olacaklardır. Yani ortada önemli bir ayrım kalacağını zannetmiyorum.” cevabını verdi. Cem hocanın düşüncesine tamamen katılıyorum ve bizler bilgi çağı dediğimiz dönemde yaşıyoruz. Tek bir alanda bilgi ve merak ile yetinmemek her açıdan avantaj sağlayacak ve üretmeye teşvik edecektir.

Hamit Can: Ekonometri bölümünü neden seçtin ve bölümünde ne gibi eksiklikler gördün? Senin bu alanda yaptığın veya gördüğün en ilginç disiplinlerarası uygulama ne oldu? Gelecekte matematik ve ekonomi alanında bir x uygulaması yapay zeka ile birleşirse ortaya ilginç ve rasyonel sonuçlar çıkar mı dersin?

Elif: Ekonometriyi teoriden uzak ve sayısal ağırlıklı bir bölüm olduğu için tercih ettim aslında. Üzerimde önceki üniversitemden kalan sözelin yorgunluğu ve tekdüzeliği vardı. En büyük eksikliği bilgisayar uygulamalarından uzak olmasıydı. Henüz 3.sınıfı yeni bitirdim bununla beraber E-views, Stata ve SPSS öğrendim. Fakat bunların hepsi uygulamalı değildi. Enflasyonu yıllara göre inceleyip gelecek sene için öngörüde bulunabilirim, evet. Ancak bundan daha karmaşık şeyleri uygulayamam. Kısıtlı zamanı bahane ederek üniversitenin yeterince öğretmemesi de komik. Kendim de öğrenebilirim, biliyorum fakat bahsettiğim programlarda dilediğinizi kodlayın, mutlaka sonuç verecektir. Ancak yeterli uzmanlığa erişemediğimizden, bu sonuçların sağlıklı olup olmadığını tespit edemeyecek şekilde  mezun olacağız. Yine de çoğu Ekonometri bölümüne kıyasla sağlam teori öğrendik. İktisat teorisini ise kendim tamamladım. Ekonomi Akademisi, okumalar, podcastler…

   Disiplinlerarası uygulama olarak nitelendiremeyiz belki ama henüz 1. sınıftayken Alfred Marshall ismiyle tanıştım. Kendisi iktisatı sistemli hâle getiren isim. Keynes gibi ağır taşların hocası. Çoğu iktisatçıdan farklı olarak matematik ve geometri kullandı. Kendisi yazları kamp yapmak için Alplere gidermiş, burada önce felsefe okur ardından çamaşırlarını yıkarmış ve en son ekonomi çalışmalarına yönelirmiş. Kendisini diğer iktisatçılardan ayıran ise iyi bir gözlemci olmasıydı. Bunu yaptığı kamplara, felsefe okumalarına ve satranç tutkusuna bağlayabiliriz. Gözlemciliğin önemiyle alakalı örnek vermem gerekirse, Marshall öncesinde ve döneminde diğer iktisatçılar(Marx dahil) ücretlerin neye göre belirlendiğini saptayamamış. Tüm işçiler için ortak konuşmuşlar. Ancak Marshall basit ve gözden kaçan bir şeyi gözlemlemiş: Ücretler verimliliğe göre belirleniyor! Vasıflı ve vasıfsız işçi maaşları böyle ayrılıyor. İstihdam edilen işçi sayısı buna göre belirleniyor.

   İşte bu kadar basit diyebileceğimiz şeyi görmek için Marshall’ı beklemişler sanki. Benim avantajım bunu erken görmemdi belki de. Önce sosyoloji okudum ardından yarıda bırakıp ekonometri yazdım. İki alanda da kendimi bulduğum şeyler vardı. Ayırmak gerekmiyordu, ben de birleştirdim. İktisat sosyoloji gibi insanı incelemiyor mu zaten? Neden ayrılsınlar ki. İnsan davranışlarına göre denklem kurabiliriz ama denkleme göre davranışları yönetemeyiz.

   Yapay zeka soruna gelecek olursak geçen gün “Almanya’da gerçekleştirilen bir bilimsel çalışmaya göre #FifaWorldCup18 galibi Almanya olacak. Tahmini yapan ise bir yapay zeka!” başlığında bir yazı gördüm. Tıkladım, gerçekmiş…  Mükemmel etkilendim bu haberden. Yapay zeka finansçıların ve hatta ekonometristlerin işini yapıyor ufaktan. Mükemmel ötesi. Al sana ekonometri ve yapay zeka birleşimi örneği!

   Cem hocanın örneği aklıma François Quesnay’ı getirdi. Adam Smith döneminde Fransa’nın önde gelen hekimlerinden biri kendisi. Ancak her konuda bilgili olma çabası neticesinde Fizyokrasi dediğimiz, Fransa’da uzun yıllar kabul görmüş bir ekonomik düzeni ortaya atmış. Adı da bildiğin iktisatçı diye geçiyor hâlâ. Bunu deyince asıl başka bir şeyi merak ettim. Biz mi tembeliz acaba, eskiler nasıl bu kadar fazla alanda uzmanlaşabilmişler? Günümüz dünyasında bu ne kadar mümkün görünüyor sence? Dikkat edersen birden fazla alanla ilgili demedim, birden fazla alanda uzman dedim. Bana zor geliyor uzmanlık kısmı. Son olarak disiplinlerarası etkileşimin gayesi ne?

Hamit Can: Eskiden çok daha fazla alanda uzmanlaştıkları ortada. Uzmanlık kısmının zor gelmesinin nedeni teorik alt yapıyı uygulamaya dökemiyor oluşumuz. Ne kadar çok uygulama o kadar çok uzmanlık kazanımı olduğundan dolayı, mevcut sistemimiz kişi sayısı, imkansızlıklar ve yetersiz eğitim müfredatları gibi etkenlerden ötürü eksik kalıyor. Bilgiyi sadece teoride görmek yetmez. Ülkemizde ne yazık ki 4 sene makine mühendisliği okuyup öğrencilik hayatı boyunca hiç motor görmemiş insanlar var. Staj dönemlerinin verimliliği ise tartışılır elbette…

   Disiplinlerarası yapılan bir iş, o kişiye sadece bilgi katmamakla beraber sağladığı en önemli kazanç ise bizleri farklı alanlara itip o alanların mantık ve felsefesini kavramamıza yardımcı olmasıdır. Disiplinlerarası öğrenme yaklaşımında sorunlar veya konular bir başlangıç noktası olarak alınır,  olası çözümler veya iyileştirme farklı disiplinlere ait açılardan incelenir. Fakat bu noktada Cambridge Üniversitesi Fizik Profesörü Mete Atatüre, bizlere Sam Edwards’ın felsefi sözü olan “physics is what physicists do” sözünü aktarıyor. Bu söz fiziği,  fizikçilerin yapması gerektiğini değil tam tersine fizikçi olan bir kişinin neyi yaparsa yapsın “fizik” olacağını ve konunun değil, yaklaşımın bir sonuç doğurduğunu vurguluyor.

Elif: Acaba eskiden teori daha mı azdı? Yani sonuçta alanlar birikimli büyüyerek ilerliyor ve bu ilerleyiş sanayi devrimiyle hızlandı. Şimdiyse tamamen bilgi toplumu kavramıyla karşı karşıyayız… Teknoloji gelişti, bilgiye erişim kolaylaştı, teori arttı, şehirler gelişti, ulaşıma ayrılan süre uzadı, yorgunluk arttı… Buldum! Bence bu zincirdeki sorun kendimize zaman ayıramıyor oluşumuz. Resmen tüm gün yoğun bir etkileşim hâlindeyiz. Devamlı bir yerlerde titreyen telefonlar var. Olmadı yollarda dikkatimizi dağıtan şeyler. Gerçi ben metrobüs sayesinde çok fazla şey öğrenecek vakti buluyorum. Ama önceki söylediğime katılıyorum. Fazla etkileşimin zararları yadsınamaz.

Hamit Can: Teorinin az olması ve o dönemde yaşayan bilim insanlarının, bilime daha fazla odaklı olmasını hayat hikayelerinden görmek mümkün. Şu an mevcut sisteme baktığımızda bilgi, tam manasıyla değil hap ve bombardıman şeklinde sunuluyor. Nitekim o hap bilgileri ezberlememiz isteniyor. Sonucunda ise o bilgiler zihnimizde tutunamıyor ve dolayısıyla o konunun mantığını kavrattırmıyor. Bahsettiğin etkileşim ise başlı başına topluma, sosyal medyaya yönelik bir bağımlılık sorunu teşkil ediyor. Fazla etkileşim ve bağımlılık hâliyle iç sesimizi dinlemememiz ve evreni anlamlaştırma çabasından uzak kalmamıza sebep oluyor. Hâlbuki insanın en temel amacı bu! Giderek robottan farkı olmayan ve sorgulamayan bireyler hâline dönüşüyoruz.  

Elif: Güzel de olsa farklı bir yere kaydı. Bence bu “Toplum 5.0” konusunu incelemek için farklı bir yazı gerek. Disiplinlerarası etkileşimden konuşurken toplumdan kopmak zor olurdu, sonuçta iyi oldu. Güzel bir konuşmaydı. Birimiz mühendislik, diğeri ekonometri öğrencisi. Sanırım daldan dala atlamamız da bundan oldu. Normal olarak farklı şeylere maruz kalıyoruz. Sanırım konuşmayı şöyle bitirmek iyi olacak, alanımız ne olursa olsun felsefe okumaları kendi alanımıza büyük katkı sağlayacak.

Hamit Can: Düşüncelerine katılıyorum. Bizlere düşen ülkeye ve topluma aldırış göstermeden çalışıp, çabalamak olduğunu düşünüyorum. Bu güzel sohbet için teşekkürlerimi sunuyorum. 🙂

Elif: Ben teşekkür ederim böyle bir yazı teklifi getirdiğin için. 🙂

, ,

2. Dilhan Eryurt Gökbilim Günü

Merhaba arkadaşlar ben Sivas’tan Öznur. Sizlere 2. Dilhan Eryurt Gökbilim Günü’nde neler yaşadığımı anlatmak istiyorum.

Etkinlik için cuma gecesi yola çıktım. Açıkçası oldukça heyecanlıydım çünkü ilk defa bir etkinlikte FST üyeleriyle birlikte olacaktım.

Fizik U3 amfisine gittiğimde ilk olarak gözüm Aylin’i aradı. Aylin’i ilk gördüğümde “İşte orada!” dedim ve yanına gittim. Sıcak karşıladı fakat kendimi tanıtmamıştım. Katılımcı kartımı ve dosyamı alıp amfide biraz dolaştım. Fuaye alanında birbirinden güzel posterler asılmıştı. Tam ortada da Dilhan Eryurt köşesi oluşturulmuştu. Dilhan Eryurt’un fotoğrafı masaya yerleştirilmiş, yanı başında da Dilhan Eryurt adına bir hatıra defteri eklenmişti. Okuduğu kitaplar, dergiler, yaptığı Türkçe ve İngilizce yazışmalar, mektuplar, makale nüshaları, kartpostallar ve daha birçok şey vardı. Heyecanla gidip baktım. Resmen Dilhan Eryurt’un dokunduğu ve okuduğu kitaplara bakıyordum.  Biraz daha dolaştıktan sonra tekrar Aylin’in yanına gittim. Artık kendimi tanıtma sırası gelmişti! ‘Merhaba Aylin. Ben Sivas’tan Öznur.’ dedim. Aylin zıplamaya başladı ve sarıldı. Beni molada diğer ekip üyeleriyle tanıştıracağını söyledi. Zaten etkinlik de başlamak üzereydi.

Dilhan Eryurt anısına hazırlanmış masa. Ön tarafta anı defteri, arka tarafta çerçeve içinde resmi yanında da kitapları var.

İlk olarak Dilhan Eryurt adına bir kürsü oluşturuldu ve böylece bir anma gerçekleştirildi. Bu yüzden söze kısaca Dilhan Eryurt hakkında bilgi vererek başlamak istiyorum. Astrofiziği, Türkiye ile tanıştıran kişi Dilhan Eryurt diyebiliriz. IAEA’dan (Uluslararası Enerji Atom Ajansı) aldığı bursla iki yıl Kanada’da Deep River Atom Enerji Laboratuvarı’nda hidrojen yıldızları üzerine çalışmalar yapmıştır. Hidrojenden meydana gelen gazların opozitesini hesaplamak için istenilen programı yapmayı başarmıştır. Daha sonra SIE’dan (Amerikan Soroptimist Federasyonu) aldığı bursla Indiana Üniversitesi’nde görev alıp bu üniversiteye bağlı olan Goethe Link Gözlemevi’nde çalışmaya başladı. National Academy of Sciences’dan (Ulusal Bilimler Akademisi) burs kazanarak NASA’ya bağlı olan Goddard Gözlemevi’nde güneş evrimi üzerine çalışmaya başlamıştır. Bu dönemde gözlemevinde çalışan tek kadın astronomdu. Goddard Gözlemevi’nde iki yıllık çalışması ardından kendisine az rastlanan bir ayrıcalık tanındı: kıdemli çalışan olma hakkına sahip olma! 1968 yılında ODTÜ’de konuk profesör olarak çalışmaya başlamış ve TÜBİTAK’ın desteğiyle I. Ulusal Astronomi Toplantısı’nın düzenlenip gelenekleşmesine ön ayak olmuştur. 1988 yılında 6 ay fizik bölüm başkanlığı ve 5 yıl Fen-Edebiyat Fakültesi’nin dekanlığını yaptı. Dilhan Eryurt’un Apollo Projesi (Ay’a ilk iniş) için çok değerli ve başarılı çalışmalarından ötürü kendisi 1969 yılında normalde Amerikan vatandaşlarına verilen Apollo Başarı Ödülü’ne layık görülerek bir ilke imza atmıştır. TÜBİTAK tarafından her yıl düzenlenen, bilimsel araştırmalarıyla bilime evrensel düzeyde önemli katkılarda bulunmuş bilim insanlarına verilen Hizmet ve Teşvik Ödülü’ne layık görülmüştür. Bunca önemli ödüle layık görülen Dilhan Eryurt için ise en değerlisi liseden mezun olduğunda dönemin Milli Eğitim Bakanı olan Hasan Ali Yücel’in mezuniyetinde hediye ettiği Nutuk kitabıdır.

İşte bu kadar büyük ve değerli bir bilim insanımız olan  Dilhan Eryurt’un hayatlarındaki yerinden ve bizim için kıymetinden Prof. Dr. Ahmet Oral, Prof. Dr. Altuğ Özpineci, Prof. Dr. Çağdaş İnam, Cemal Fazıl Karakaş, Prof. Dr. Halil Kırbıyık ve Prof. Dr. İbrahim Küçük sırasıyla Dilhan Eryurt kürsüsünde bahsettiler.

TÜBİTAK Gözlemevi Müdürü Prof. Dr. Halil Kırbıyık gerçekleşen ve gerçekleşecek olan projelerden bahsetti. Ayrıca bizlere günümüz dünyasında bilimin önemi hakkında öğütler de verdi. Daha sonra ERÜ Astronomi ve Uzay Bilimleri bölümü başkanı Prof. Dr. İbrahim Küçük Türkiye’de astrofizik çalışmalarındaki son gelişmeler hakkında bilgi verdi. Ayrıca gerçekleşecek olan projelerden de bahsetti.

Öğle arası molasında 1. Ulusal Astronomi Kongresi’ne katılanların fotoğraf çekildiği merdivende hep beraber fotoğraf çekildik. Daha sonra teleskop ile Güneş gözlemi yaptık. Güneş’teki patlamaların bir kısmı belli oluyordu ve bu beni çok heyecanlandırmıştı!

Moladan sonra Prof. Dr. Çağdaş İnam bizlere kütle aktarımı yapan atarcaların astronomisi hakkında bilgilendirdi. Bu atarcaları nasıl tespit ettikleri ve elde ettikleri veriler hakkında da bilgi verdi. Daha sonra İÜ Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü öğrencileri IST40 teleskobundan yaptıkları ilk ışık verilerini ne kadar zor koşullarda elde ettikleri hakkında bilgi verdiler ve bu sürecin nasıl geçtiğini bizlerle paylaştılar. Diğer konuşmacı öğrenciler de kendi çalışmaları hakkında bilgi verdiler.

Programın sonunda ODTÜ AAT’nin geçmişten günümüze yaptığı çalışmalardan bahsedildi. Her yıl yaptıkları Yuri’s Night etkinliği çok hoşuma gitti.

Kapanış konuşmasını Doç. Dr. Sinan Kaan Yerli yapacaktı fakat gelemedi. Konuşmasını Özgür Can okudu bizlere. Sevgi dolu bir kapanış konuşmasıydı.

Böyle bir etkinlikte bulunabildiğim için gerçekten şanslıyım. Böyle bir etkinliği düzenledikleri için AAT’ye çok teşekkür ediyorum.

 

Bazı FST üyeleri ile fotoğraf. Soldan sağa: Aylin, Ertuğrul, Öznur, İrem, Tolga, Çağrı, Sinem ve Halil. Öznur Sivas'tan geri kalan herkes Ankara ekibinden.

, ,

FST Şanlıurfa #DünyaSaati Etkinliği Nasıl Geçti?

Merhaba, ben FST Şanlıurfa temsilcisi Merve Yücel. Bu yazımda Dünya Saati’ne dikkat çekmek için gerçekleştirdiğimiz etkinliğin nasıl geçtiğini anlatacağım.

Devamını Oku

, ,

Sessiz İnsanlar En Gürültülü Zihinlere Sahiptir

Merhaba FST okurları biz FST’ den Zehra Özcan ve Aynur Efe. Bu yazımızda sizlere 14 Mart 2018’de hayatını kaybeden, birçok  insana ilham veren, çalışmalarıyla fizik biliminin ilerlemesine yardım eden kuramsal fizikçi Stephen Hawking’ ten bahsedeceğiz. David Stuk’ un tabiriyle “ Stephen Hawking ile ilgili her şey bir cazibe kaynağıdır: engelli bir bedene hapsolmuş bir dehâ; sadece tek bir kasın oynayabildiği yüzdeki gülümser ifade; evrenin en tuhaf yerlerini keşfe davet eden robotlar bir ses.” Hadi hep birlikte bu dehanın yaşamına bir göz atalım.

Hawking, Galileo’nun ölümünden tam üç yüz yıl sonra 8 Ocak 1942’de doğdu. Babası biyoloji uzmanıydı ve oğlunun da bu yönde eğitim almasını istiyordu. Ancak Hawking’in istediği matematik bölümüydü. Oxford Üniversitesinde ise matematik bölümü bulunmuyordu. Bu nedenle on üç yaşından beri araştırma yapmak istediği bölüm olan fizik bilimin tercih etti. Oxford Üniversitesinden 1962 yılında mezun oldu. Daha sonrasında kozmoloji (evren bilimi) alanında çalışma yapmak için Cambridge Üniversitesine geçiş yaptı.

Oxford Üniversitesindeki son zamanlarında hareketlerinin hantallaştığını fark eden Hawking’e Cambridge Üniversitesine gelişinden kısa bir süre sonra ALS (motor-nöron hastalığı) teşhisi konuldu. Bu sıralarda henüz 21 yaşındaydı.

Doktorlar iyileşme konusunda hiçbir güvence veremiyorlardı. Bu şartlar altında, böylesine bir hastalığa sahipken, doktorası üzerinde çalışmak pek umut verici görünmemekteydi. Doktorasını bitirene kadar kendi yaşamının bitmiş olma ihtimali çok yüksekti. Doktorlar çok yaşamayacağını söylüyorlardı. Sıkıntılı rüyalar peşini bırakmıyordu. O günleri kendisi şöyle anlatıyor:

“Hastaneden çıkışımdan kısa bir süre sonra rüyamda idam edilecek olduğumu gördüm. Birdenbire cezam ertelenirse yapmaya değer çok şey olduğunu kavradım. Defalarca gördüğüm bir başka rüyada başkalarını kurtarmak için hayatımı feda ediyordum. Sonunda, nasıl olsa öleceksem, bu bir işe de yarayabilirdi.”

Stephen Hawking tekerlekli sandalyesinde oturuyor, ellerini dizlerinin üstünde birleştirmiş, suratında boş bir ifade var. Arkasında ise cambrisge binası ve çimler var.

“Sonunda, nasıl olsa öleceksem, bu bir işe de yarayabilirdi.”

Tam bu noktada sonraki yaşantısında hayattan tat aldığın fark etti. Kendi ifadesiyle; (ilk defa) sıkı  çalışmaya karar verdi ve bunu çok sevdi, hayatı boyunca da bırakmadı. Daha sonrasında öğretim görevlisi oldu ve Jane Wilde ile evlendi.

Katıldığı bir radyo programında söyleşici Sue Lawley’in “Hastalığı kabullenmeye çalışırken senin için diğer esin kaynağı bir partide tanıştığın ve aşık olup ardından evlendiğin Jane Wilde adlı bir genç hanımdı. Başarının ne kadarını Jane’e borçlu olduğunu söyleyebilirsin?” Sorusu üzerine şu cevabı verdi:

“Kuşkusuz o olmasaydı başaramazdım. Onunla nişanlı olmak beni içinden bulunduğum depresyon batağından çıkardı. Eğer evleneceksek benim bir iş bulmam ve doktoramı bitirmem gerekiyordu. Sıkı çalışmaya başladım ve bundan hoşlandığımı far-kettim. Durumum kötüleşirken Jane tek başına bana baktı. O aşamada hiç kimse bize yardım önerisinde bulunmuyordu ve kuşkusuz yardım için ödeme yapamazdık.”

Bir evin kapısının önünde Hawking ve eşi yan yana, kol kola girmişler. İkisi de ayakta, Jane Wilde'ın üzerinde kırmızı bir kazak ve kahverengi bir elbise var. Hawking gri bir kazak üzerine siyah ceket giymiş. İkisi de gülümsüyor, ama Jane Wilde Hawking'e bakarak gülümsüyor.

“Kuşkusuz, o olmasaydı başaramazdım.”

Hastalığından  önceki yaşamıyla ilgili olarak da şunlar söylüyor:

“Motor nöron hastalığına yakalanmadan önce hayattan bezmiştim. Fakat erken ölüm olasılığı benim, yaşamın yaşanmaya gerçekten değer olduğunu anlamamı sağladı. İnsanın yapabileceği çok şey var. Durumuma rağmen insan bilgisine mütevazi ama önemli bir katkıda bulunduğumdan, gerçek bir başarı duygusuna sahibim. Kuşkusuz ben çok  şanslıyım, fakat yeterince sıkı ç alışırsa herkes her şeyi başarabilir.”

İham verici bir hayat hikayesi var Hawking’in. “Yaşam ne kadar kötü gözükürse gözüksün, her zaman yapabileceğiniz bir şeyler vardır. Mutlaka başarabileceğiniz bir şeyler… Yaşamın olduğu yerde umut da vardır.”  ifadesinde de geçtiği üzere asla umutsuzluğa düşmeyen; çok çalışan; hayatlarımızdaki engellere rağmen başarılı olabileceğimizi, bunların bizi engelleyemeyeceğini gösteren ve hem bize, hem de çoğu insana ilham kaynağı olmuş bir dehanın öyküsü var burada… 

Kendisinin yaşamı, bize çalışarak başarabileceğimizi, “Hareket edemesem ve bir bilgisayar aracılığıyla konuşmak zorunda olsam da, zihnimin içinde özgürüm. Evreni keşfetme özgürlüğüne sahibim. Engelleri kişinin kendisinin oluşturduğunu ve asıl engellerin içimizde olduğunu, sevdiğimiz işi bularak peşinden gitmemiz gerektiğini öğretti.

Hawking’i asıl tanımlayan şey acıları değil. Çünkü bir noktada hepimizden daha şanslı. Bizler bedenlerimizde hapis değiliz belki ama zihinlerimizde kesinlikle aşamadığımız prangalarımız var. Hawking’ i özel kılan bu prangalarla mücadelesi. Eğer insanlığa bir şeyler katmak istiyorsanız tüm bu engelleri aşıp, hayal gücünün sonsuz enginliğinde yüzmelisiniz. İşte o zaman keşfedersiniz, o zaman bilinen her şeyden daha muazzamını keşfedersiniz: Bilinmeyeni. Hawking’den ne mi öğrendik? Bu prangaları aşmak için kuvvetli bir bedene değil, özgür bir zihne sahip olmamız gerektiğini. Fırtınanın ortasında kaldığımızda ve beklediğimizden de uzun sürdüğünde ve hatta artık kelimeler dahi anlamını yitirdiğinde, gökyüzüne bak. Asla pes etme. Çünkü orda, kozmosta, daha büyük bir şeyin parçası olma fırsatı var, daha mükemmel bir şeyin… Bilim elden ele geçen bir meşale gibidir. Her nesilde biraz daha körüklenerek devredilir. O sırasını devretti. Artık bizim zamanımız. Bizler bilim yolunda ilerleyerek, hayatını bilime adamış olan bizden önceki elleri onurlandıracağız.  Tabi ki öncelikle bize bu yolda devam etmek için ilham veren Stephen Hawking ‘i…

Ve son olarak yazımızı bu dehadan birkaç alıntıyla noktalıyoruz;

“Önemli olan bedeninizdeki engeller değil, kafanızdaki tembelliklerdir.”

“Sessiz insanlar en gürültülü zihinlere sahiptir.”

“Bilginin en büyük düşmanı bilgisizlik değil, bildiğini zannetmektir.”

“İnsanın gayret etmesi için hiçbir sınır olmamalıdır. Hayat ne kadar kötü görünse de yaşamın olduğu yerde umut da vardır.”

 

Işıklar içinde uyu Profesör Hawking…

Zehra Özcan & Aynur Efe

(Eric Rose’un kaleme aldığı, Stephen Hawking’in yaşamına ait daha detaylı biyografi yazımızı buradan okuyabilirsiniz.)

,

Mini Astronomi Öğretmen Semineri Nasıl Geçti?

Herkese merhabalar, ben İzmir FST ekibinden Mert, bu hafta sizlere 6 Ocak’ta İzmir’de gerçekleşen ve çok değerli insanların sunum yaptığı “Bir Yıldız, Bir Gezegen, Bir Uydu” isimli seminerden bahsedeceğim.

Etkinlik FENÖDER‘in(Fen Öğretmenleri Derneği) desteğiyle Bahçeşehir Koleji’nde gerçekleşti. Bu etkinliğin türevleri Türkiye’nin birçok ilinde öğretmenlerde temel astronomi bilgisi oluşturmak için yapılıyor ve yoğun ilgi üzerine İzmir içinde Mini AÖS adıyla yapılmaya başlandı.

Etkinliğin gerçekleştiği yeri bulmak benim için kolay olmadı, hatta yolda kayboldum diyebilirim fakat etkinlik başlamadan oraya varmayı başardım. Etkinlik alanının sınırına girer girmez saygıdeğer hocalar Prof. Dr. Zeynel Tunca, Prof. Dr. Serdar Evren ve Kubilay Akdemir gözüme çarptı ve kısa bir süre sonra ilk konuşma başladı.

“Güneş ve Güneş Sistemi” – Prof. Dr. Serdar EVREN

Sayın Serdar Hocamız etkinliğin sohbet havasında geçmesini istediğini belirtip konuşmasına başladı. Kendisinden uzun zamandır bir şeyler dinlemiyordum ve ne yalan söyleyeyim, özlemişim. İlk önce birkaç genel bilgi verdi ve ardından bizim için devasa bir hayat kaynağı olan Güneş’in bazı yıldızların yanında ne kadar küçük kaldığını gösteren bir görselle konuşmasına devam etti. İnsanların Güneş’i anlama çabalarını ve hayatlarına bir şekilde takvimlerle, mitlerle dahil ettiğini açıkladı. Daha sonra Güneş’in diferansiyel dönüşü, lekeleri ve Güneş’te gerçekleşen tepkimeler hakkındaki bilgileri bizlere aktardı. Dünya ve Yer’in farkını bilmiyordum, sayesinde öğrenmiş oldum; Yer, Jüpiter, Satürn, Mars gibi bir gezegen anlamında; Dünya, buradaki tüm canlı cansız her şeyi kapsayan ekosistem anlamındaymış. Kullandığı dosyaya buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.

Ardından Güneş gözlemi yapıldı.

Bir teleskobun önünde bir grup insan Güneş gözlemi yapıyor.

Serdar Hocanın sunumunda bahsettiği gibi Güneş’te hiçbir leke yoktu.

“Güneş, Yer ve Ay Etkileşimleri” – Prof. Dr. Zeynel TUNCA

Zeynel Hoca konuşmasına gökyüzü gözlemlerinin en verimli nerede yapılabileceğine değinerek başladı. Salonda TUG’a giden insanların olup olmadığını sordu ve büyük bir mutlulukla el kaldırdım, “seni biliyoruz” diye bir tepki aldım, mükemmeldi. Takımyıldızların bu güne kadar oluşum süreçleri üstünde duruldu ve izleyicilere yıldızlardan oluşan minik bir Rorschach Testi yaptı. Hareketin üzerinde bir süre duruldu, daha sonra ise coğrafya derslerinden hatırladığımız konular olan Dünya’nın günlük hareketi, yıllık hareketi gibi konulardan bahsedildi. Hocamız konuşmasının sonunda astrolojinin saçmalığına değindi ve konuşmasının bu kısmını “Biraz fizik.” diyerek gönül rahatlığıyla özetleyebiliriz.

“Yer ve Ay” – Prof. Dr Serdar EVREN

Tekrar Serdar Hoca, bu sefer Dünya’mızın büyüklüğünü anlattı ve Dünya’mızın neden mavi olduğu konusunda bizleri aydınlattı. Bunun sebebi mavinin ışık kırılması sonucunda daha çok saçılmasıymış. Atmosferimizin evrimi ve yanardağlardan bahsedildi; konuşmanın bu bölümü astronomiden daha çok jeolojiyi kapsıyordu. Gezegenleri nasıl gördüğümüz ve onların kendi yıldızlarından gelen ışığı yansıtma yüzdeleri verildi(Dünyamız için bu oran %30). Ekinoks ve gün sürelerinin her geçen yıl değiştiğinden bahsedildi. Sevgili uydumuz Ay gittikçe bizden uzaklaştığından dolayı 1 milyar yıl sonra Dünya’dan tam Güneş tutulması izlemenin mümkün olmadığı belirtildi.

“Tutulmaların Toplumlar Üzerine Etkileri” – Kubilay AKDEMİR

Kubilay Hoca sunumunu yapıyor, arkadasındaki tahtada tutulma avcıları logosu var.

Kubilay Akdemir sunumunu yaparken

İlk önce Kubilay Akdemir ve Tutulma Avcısı projesini özetlemek gerekirse: Dünya’nın çeşitli bölgelerinden gözükecek tutulmaları bulup o bölgeye giderek tutulmayı fotoğraflamak. Bunu neden yaptığını tutulmayı yaşarken hissetiği duygularla açıklıyor bizlere, “Bir bilimkurgu filminin içerisinde gibisiniz, güzel bir öğle vakti ve yavaşça güneş kayboluyor,  ardından yıldızlar çıkıyor.”.

Tutulmalara karşı olan tarihsel saygıdan ve inanışlardan bahsetti: Çin’de mutlak otorite olan bir kralın Güneş’i doğurup batırdığına inanılır ve bir gün Güneş tam gökyüzünün ortasındayken Güneş batar. İnsanlar kralın gücünü sorgulamaya başlar ve tutulmayı kraldan daha güçlü olan ejderha ile açıklarlar. Belirli dönemlerde insanlar ejderhaya olan saygılarını göstermek için çeşitli gösteriler yapar. Tutulmayı Ejder’in Güneş’i yemesi olarak görmüşler. Bir başka inanış ise İstanbul’un fethi sırasında bir tutulma gerçekleşmesi ve Osmanlı’nın bu olayın uğur olduğuna inanması, Bizans’ın tam tersi bir uğursuzluk olarak görmesi. En iyi örneklerden bir diğeri de Thales’in tutulma tarihini bilip bitmek bilmeyen bir savaşın sona ermesini sağlaması ve bunun sonucunda karşılıklı barışın sağlanmasıdır.

Kubilay Akdemir Çin’e bir tutulmayı gözlemek için gidişini anlatı. İnsanların tutulmalar için özel müzikler, ibadetler yapmasından bahsetti. İnsanların tutulmayı çekeceği için ona gösterdiği ilgiden bahsetti. Kulağa mükemmel geliyor değil mi? Fakat tutulma olmadan önce yağmurun başladığını ve tutulmayı çekemediğinizi düşününün. Bu onun başına geldi. Fakat yılmadı ve tutulma avlamaya devam etti. Yıllardır iç savaştan çıkmayan Sri Lanka’da gözlenecek bir tutulma vardı ve oraya gidecekti. Ülkede bir kaos ortamı var ve karşılıklı iki gruptan birsinin liderinin canlı yayında kafası kesilmiş, hem de sizin gelişinizden 1 hafta önce. Kendisinin orada çok sık denetimlere uğradığından bahsediyor(eliyle işaret ettiği bölgeye mayın taraması yapılması ve niceleri) ve askeri birliklerle bir şekilde gözlem yapma hazırlıklarına başlıyor. Kendisinin yanına ülkenin genel kurmay başkanı dahi geliyor ve “ejderha güneşi yemeye başladığında” savaş duruyor. İnsanlar gökyüzüne büyük bir hayretle bakıyor. Gerçekten bu hikayeleri dinlerken insanın tüyleri ürperiyor.

Söz dönüp dolaşıyor ve tutulmadan kısa bir süre sonra olan büyük acımız Marmara depremine geliyor. Kubilay Abi yanlış bilgi ve inanmanın farklarından bahsediyor. Bir insan bir konuyu yanlış bildiği taktirde değiştirebilir fakat inandığı taktirde sorgulama durur. Bu olay depremden sonra hiçbir bağlantısı olmamasına rağmen olayları tutulmaya bağlayan, aynı müteahhidin yaptığı evlerin neden yıkıldığını sorgulamayan, onlarca yılda bir gerçekleşen bir tutulma olduğunda farlarını açıp “bundan ne anlıyorsunuz” diyen insanlar doğuruyor.

Kendisi tüm bu tutulmayı izleme serüveninin zorluğunun bu işi güzel yaptığından bahsediyor. Gelecekte 1 saat içinde tutulma olan yere gidip gelmemizin bütün olayı yok edeceğinden bahsediyor. Yakın bir süre içerisinde İzmir’den ayrılacak ve yeni bir tutulma avlayacak. Umarım bu süreç istediği gibi gider. Böyle bir işle uğraşıp bizim gibi genç ufukları aydınlattığın için kendisine sonsuz teşekkür ediyorum.

Konuşmacılar çiçeklerle poz veriyor.

Zeynel Tunca, Kubilay Akdemir, Serdar Evren.

Etkinlikte emeği geçen saygıdeğer konuşmacılara, salonu temin eden Bahçeşehir Koleji’ne ve düzenleyen FENÖDER’e FST adına teşekkürlerimi sunuyorum.

Daha Fazlası İçin;

,

Soğuk Hava, Sıcak Ortam; FST Eskişehir Notları – 22 Aralık

Merhaba!

Ben Berfin. Geçtiğimiz günlerde, yani 22 Aralık Cuma günü 5 Future Science Team üyesi ani bir karar ile Eskişehir’de bir araya geldi. O gün neden bir araya geldik, neler yaptık ve neler konuştuk, ne notlar aldık, hepsini bu yazımda sizlerle paylaşmak istiyorum.

Öncelikle buluşma amacımız, 2-3 Aralık tarihinde Boğaziçi Evrim Günleri buluşmamızda benim frizbimin orada, Doğukan’da kalmasıydı. Doğukan da aramıza o gün katılmıştı ve önemli bir diğer özelliği; Afyonlu olması. Frizbime çok değer verdiğim için Doğukan’a en kısa zamanda Afyon’a gelmesini ve frizbimi getirmesini söyledim. Bunu gerçekten yaptı.

Afyon’a gelme planı yaparken aynı zamanda Eskişehir’de okuyan FST’li arkadaşımız Barış Can’a da haber verdik. Kendisi de Afyon’a gelecekti fakat sınavı olduğu için biz Eskişehir’e gitmeye karar verip, ardından gelebilecek diğer üyelere de haber verdik; Aylin ve İrem. Hedefimiz, bal mumu müzesini ziyaret etmek, benim frizbimi almak ve bir toplantı yapmaktı. Tüm bunları düşünürken hava durumuna bakmamışız ki, ben yola çıkmadan hemen önce bakıp Eskişehir’in Cuma günü -2 ve 1 derece arasında olacağını gördüm. “Yanına kalın kıyafet almadan çıkmış olan varsa ben hala çıkmadım, kıyafet getireyim” dedim ama herkes gerek yok dedi. Ben de onlara kıyafet almadan çıktım ama bilin bakalım ne oldu; sadece ben üşüdüm. Tüm gün boyunca beni ısıtmaya çalıştılar. Zaten bal mumu müzesi ve odunpazarı evleri dışında hiçbir yeri gezmedik, yoksa sağlam dönemezdik.

Hayatımın ilk tren yolculuğu sonunda Eskişehir’e vardığımda Aylin ve Doğukan’ın beni tren garında beklediğini gördüm. O an içim ısındı hemen, kocaman sarıldık. İki hafta olmuştu görüşmeyeli alt tarafı.

Kahvaltı yapıp Barış Can ve İrem ile buluştuk ve bal mumu müzesine gittik. Müzeye gerçekten bayıldım! Çok ilgi çekiciydi ve çok başarılı heykeller vardı. Çok değerli bilim insanlarının, yazarların, gazetecilerin, oyuncuların ve müzisyenlerin gerçeğine çok yakın heykellerini gördük. Sonra da yemek yemek için Adalara geçtik. Yemek yerken Doğukan’ın bir sorusu üzerine FST’nin ilk kurulduğu zamandan itibaren en güzek anılarımızı anlatmaya başladık. Çok komik anılarımız olmasının yanında çok zor zamanlarımız da olmuştu ama şimdi baktığımız zaman “biz bunun üstesinden nasıl geleceğiz” diye düşündüğümüz her şeyi aştığımızı görüyorum. Eğer o an vaz geçseydik, Eskişehir’de o masada FST vesilesi ile oturuyor olmazdık. Bu güzel arkadaşlıkları yaşıyor olmazdık. İyi ki yaşadığımız zor zamanlarda birbirimizden kopmamış ve bu birlikteliğe inanmışız dedim içimden. Yoksa beni bu masada oturtan, Barış’la, Doğukan’la, İrem’le tanışmamı ve şu an harika bir gün geçirmemi sağlayan, İstanbul’a gidip 20 kişi tarafından ailem karşılıyormuş gibi karşılanmamı sağlayan (bunu her üyeye yaşatan), bu kadar değerli akademisyenler tarafından bilinip takdir edilmemizi sağlayan, hayatımda hiç görmediğim şehirlerde bile bir veya daha fazla kapımız olmasını sağlayan, iyi bir şey için çabaladığımızı yüzlerce kişiden duymamızı sağlayan başka ne olabilirdi ki hayatımda? Ben bu oluşumun bir parçası olmasaydım, bu fırsatları bu yaşımda başka nerede, nasıl bulabilirdim? Ben Mardin’den bağlantı kurduğum Hataylı bir bilimsever ile bağ kurmasaydım, Hataylı bilimsever arkadaşım Elazığ’daki ile bağlantı kurmasaydı, o İstanbul’daki ile, Mersin’deki ile, Samsun’daki ile, Diyarbakır’daki ile bağlantı kurmasaydı koca ülkede bizi, bu kadar genç ve hevesli, gözlerinden gelecek heyecanı saçılan insanı bir araya ne getirecekti? Biz bu bağlara güvenmeseydik, korkup çekilseydik, otostopla bilim şenliğine gitmekten korksaydık, bilmediğimiz bir şehre çadırlarla gitmekten, kamp kurmaktan, yeni insanlarla tanışıp birlikte vakit geçirmekten korksaydık, koca ülkeyi sarmaya başlayan bu ağı nasıl  kuracaktık? Elbette dikkatli olmamız gereken noktalar var fakat bu kadar hevesli genç bir aradayken üstesinden gelemeyeceğimiz sorun yok.

Yemekten sonra bir hafta önce Hacettepe Üniversitesinde Ahmet Serdar Mutluer ile konferans düzenleyen ekipten arkadaşlarla buluştuk, Aylin’in hemşehrileri ile. 🙂 Onlarla da sohbet ettik ve tanıştık, çok ısındık. Onlar yanımızdan ayrılınca biz toplantı yapmak için daha sessiz bir yere geçtik. Bulunduğumuz mekan bir nostalji-kitap kafe tarzı bir yerdi ve aynı zamanda yılbaşı ağacı vardı. Ortam o kadar hoşuma gitmişti ki hiç kalkmak istemedim. Bayağı da oturduk zaten, FST’nin ana amacı ve ileride ne yapacağı üzerine bir beyin fırtınası başlattık ve harika noktalara geldi konu. Bulunduğum en verimli toplantılardan biriydi çünkü herkes bize farklı noktadan bakıyor, farklı yorumluyordu. Bu da “ne olduğumuz”, “ne olmak istediğimiz” ve “ne olacağımız” noktalarında zihnimizin biraz daha açılmasına yardımcı oldu.

Doğukan, geçtiğimiz haftalarda katıldığımız Boğaziçi Üniversitesi radyo programını hatırlattı. O gün radyo için iki kişi seçmemizi istemişti, Aylin ve Can Kıdır arkadaşlarımız da herkesi temsilen programa katılmıştı ve Can bu deneyimden çok büyük heyecanla, mutlulukla söz ediyor her seferinde. Doğukan, “Üyeler normalde bu yaşta deneyimleyemeyeceği şeyleri kendisi gibi insanlarla bir araya gelince deneyimleme fırsatı buluyor. Bunun için özgür ve aktif bir ortam buluyor.” dedi. Mesela normalde birimiz tek başımıza kalkıp bir etkinlik için İstanbul’a gelemezdik, çünkü İstanbul karmaşık bir şehir, zor bir şehir, hiçbir lise öğrencisi veya üniversite öğrencisi güveneceği biri veya bir şey olmasa çok uzaklardan kalkıp bir etkinlik için gelmeyi pek tercih etmeyebilir. Ama Doğukan’ın FST’de gözlemlediği ilk şeylerden biri bu olmuş; bunca öğrenci çok farklı şehirlerden birbirine ve birlikteliğe güvenerek kalkıp gelebiliyor. Çok şey öğrenip, çok şey kazanıp geri dönüyor. Bu fırsatı başka nerede bulabilirlerdi? 

Aklıma üyelerimizden Yiğit’in, farklı şehirlerden gelen herkesi karşılama ve ulaşımda yardımcı olma, yetişebildiği herkese eşlik etme isteği geldi. Evrim Günleri için İstanbul’a gittiğimizde orada okuyan ve yaşayan üyeler dışarıdan gelenleri harika bir sıcaklıkla ağırlamıştı. Kalacak yeri olmayanları ağırlamış, ulaşımda yol göstermiş ve eşlik etmişti. Sonuç olarak herkes sorunsuz bir şekilde hem etkinliğe katılmış, hem İstanbul’u gezmiş hem de çok değerli hocalarla sohbet etme fırsatı bulmuştu. Herkes son derece neşeli ayrılmıştı.

İrem de, bu birliktelikten öğrendiği şeyleri bizlerle paylaştı. Bir başkasının anlattıklarını dikkatle dinleme, ona ve anlattığı şeye değer verme, yaşı ne olursa olsun kendisinden bir şey öğrenebilme hevesinden söz etti ve buna normal hayatında pek denk gelmediğini anlattı. İnsanların bunu hayatında uygulayabilmesi için böyle bir ortamda buna tanıklık etmesi gerekiyormuş, dedi. Bu da aklıma bizlerdeki arayışı getirdi. Bizler bir arayış içinde olmasaydık bir araya gelemezdik. Yine aynı şekilde bize hem bireysel hem ekip içi hem toplumsal faydası olabilecek bir şeyin arayışında olmasaydık insanları, yorumları, yeni fikirleri bu denli dikkatle dinliyor olmazdık.

Saat 9’u geçince kalktık ve otogara gitmek için tramvaya yürüdük. İrem ve Barış Can’a kocaman sarılıp, Aylin ve Doğukan ile otogara gittik. İlk önce Doğukan’ı uğurladık ve gitmeden önce bize, “çok güzel şeyler olacak” dedi.

Doğukan’dan sonra ben yola çıktım, ve Aylin ile yine her zamanki gibi harika bir gün geçirmiş olmanın verdiği duygusallıkla sıkıca sarılıp vedalaştık. Birbirimize “iyi ki…” bakışları atıyorduk.

Bir dahaki FST buluşmasını heyecanla bekliyorum.

Sevgiler.

Benim Future Scıence Team Maceram – Merve Nur Özkan

Merhaba arkadaşlar, ben Merve Nur Özkan. Bugün size benim FST maceramdan bahsedeceğim. İçinde bolca “umut” olan bu maceranın sizleri de harekete geçirmesi dileğiyle başlıyorum.

FST ile ilk kez Bursa Gökyüzü Gözlem Şenliği‘nde bir araya geldik fakat öncesi de var! Bu yaz üye oldum FST’ye hatta bunun için bir Facebook hesabı bile açtım fakat siz Facebook hesabınız olmadığı için FST’den bihaber olmayın diye artık buradayız ve herkese hitap ediyoruz. 🙂
Gruba kabul alır almaz bir etkinlik gözüme çarptı, Berfin‘in “Bursa Gökyüzü Gözlem Şenliği’ne hep birlikte katılalım!” diye sunduğu bir öneri. Heyecanla Esra’ya mesaj attım, (Esra benim üniversiteden her yere birlikte koşuşturduğumuz bir arkadaşım ve bu sayede Esra ile FST’ye katılmış olduk) “Bu etkinliğe gitmeliyiz!”. Ne olup bittiğini anlamadan (hatta çadırımız bile olmadan) kamp kuracağımız, oyunlar düzenleyip çocuklarla bilimin tadını çıkaracağımız, yetmiyormuş gibi bir sürü güzel insanla tanışacağımız, üstüne bir de hayatımın merkezine oturan FST’ye dahil olacağımız Bursa Gökyüzü Gözlem Şenliği için planı çoktan yapmıştık! (Bursa maceramızın detaylarına buradan ulaşabilirsiniz.)

Aç kaldık, belki üşüdük ve çok da yorulduk fakat oyunlarımızı tamamlayan çocukların yüzlerindeki mutluluğu görünce tüm olumsuzluklar uçup gidiyordu. Üstüne yapılan bir de keyifli sohbetle her şey tamamdı. “Benim bu ekipten öğrenecek çok şeyim var.” dedim ve haklı çıktım, hala hayatıma her gün güzel bir şeyler katıyorum bu güzel ekip sayesinde.

En güzel yanlarından birisi de her yerde olmamız :).

Örneğin Türkiye’nin ilk Astrobiyoloji Konferansı‘nda İrem, Aylin ve Berfin karşıladı bizleri, akşamına da konuşmacılarla şöyle güzel bir sohbet etme imkanı bulduk. Yine Boğaziçi Evrim Günleri‘nde hep birlikteydik. Orada da Cem Say, Tevfik Uyar ve FST ekibiyle Boğaziçi çimlerinde çay içip sohbet ettik. İnovasyon Haftası‘nda FSTlileri ben ve Esra karşıladık, İnovaTİM üyesi olduğumuz için etkinliğe bir nevi ev sahipliği yapıyorduk. Burada da Ömer, Çağrı Temel ve TFR ekibiyle bir araya geldik. Hiç tanımadığımız fakat aynı amaç için çalıştığımız insanlarla bir araya gelmek hatta dost olmak müthişti doğrusu! Anadolu Bilim Günleri‘ne de İrem ve Mert katıldı.

Hatta kendimize şöyle de bir adet edindik: Gittiğimiz yerlere FST rozetlerini de götürüyoruz ve onlarla birlikte manzaranın keyfini çıkarıyoruz.

Benim için birlikte olmanın en güzel yanlarından birisi de umutsuzluğa kapıldığımızda hepimizin Berk’in etrafına toplanması ve onun motivasyon konuşmalarını dinlemek, aslında bu bir motivasyon konuşması değildi. Berk bize, her birimizin içinde “main thing”i gerçekleştirme isteği olduğunu fakat bir olursak, hep birlikte FST olursak başarabileceğimizi anlatmaya çalışıyordu. Ben bunu, arkama bakıp “FST hayatıma ne kattı” diye düşünürken anladım. Aynı amaç için hep birlikte çalışıyoruz, bu yolda yanında yürüyebileceğimiz dostluklar ediniyoruz, aylarca yazılarını takip ettiğimiz insanlarla aynı masaya oturup sohbet etme imkanı buluyoruz ve anlatamayacağım kadar güzel hisler yaşıyoruz. İnsan, insanın hayatına dokunabilir…

Burada umutsuzluğa yer yok, çünkü burada umutsuz olmak için bir neden yok. Bilimi seviyoruz, bilimi diğer insanlara da sevdirmeye çalışıyoruz ve bunu diğer bilimseverlerle yapmak istiyoruz. Bunda 4 ay önce Berfin’in blogunu okuyup “Ne güzel işler başarıyor” diye düşünürken şimdi Berfin’le birlikte yeni açılan internet sitemiz için blog yazıyorum. Berfin’in bize hep hatırlattığı çok güzel bir söz var: “Kurduğunuz hayallere dikkat edin, gerçek olabilirler.”.

FST çok güzel gelsenize! :’)

Sevgiler!