,

Bir Yıldız Vatandaşı 🌟

Solda; Kubilay AKDEMİR, sağda; Şeref Yeter ''Gaziantep Planetaryum"

Solda; Kubilay AKDEMİR, sağda; Şeref Yeter ”Gaziantep Planetaryum”

Merhaba bilim severler. Ben FST Blog yazarı Hülya. 😊
Bu yazımızda beni, çok değer verdiğim hocam Şeref Yeter’i tanıştığımız anda etkileyen, bana göre başarı hikayeleri olan bir insandan söz etmek istiyorum.

Kendisiyle Gaziantep Planetaryum ’da sürekli olarak düzenlediği “Yıldızlara Safari” etkinliğinde tanışma fırsatı yakaladım. Gaziantepli olan Astrofotoğrafçı hocamız bu şehrin bilinçlendirilmesi, bilgilendirilmesi ve uzay merakı uyandırmak için çabalayıp vakti olduğunca sohbetler ve gözlemler düzenleyen harika bir insandır. Ben de dahil olmak üzere hayali astronotluk olan Türk gençlerinden birisiymiş. Ama herkesin bildiği üzere ülkemizin bu konuda aktif olmadığından hayalini kısmen gerçekleştirememiş. Kim bilir belki gelecekte bir gün gerçekleştirir. Biz bilim severlerin umudu hayal gücümüz ve evren kadar uçsuz bucaksız, belki de sonsuzdur.
Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Fotoğraf Bölümü’nü bitiren hocamız, hem yurt içi hem de yurt dışında birçok gözlem ve belgesel çalışmaları yapmış çeşitli etkinliklere davet edilmiş ve ismini duyurmuş. Astronot olmasa da astrofotoğrafçı olmuştur.

Ülkemizde astronot yok diye nasıl olunacağını bilmediğimiz doğrudur ama olamayacağımız anlamına gelmez. “İmkansızlık, ancak akılsızların sözlüğünde bulunan bir kelimedir.” diye tanımlar Napolyon.

Kubilay Akdemir (Tutulma avcıları )

Kubilay Akdemir (Tutulma avcıları )

Kubilay Hoca başarmış. Hayatını verdiği uzayla ilgili bir meslek sahibi. Tabii o bunu meslek olarak görmüyor olabilir. Bir sohbetinde, maddi bir karşılığa önem vermediğini vurgulamıştı. Hatta röportajında “ Türkiye de astronot olmak istersin memur olursun. “ gibi mizaçlı bir cümle söylemiş.
Kubilay Hoca gibi bir sürü harika insan var, bazıları uzayı sevse de ilgilendiği alanla ilgili bir iş yapamıyor bile. Her neyse…

Kubilay hocayı anlattım çünkü Future Science Team ekibi de dahil istediğimiz meslekleri sadece hayal olarak değil bir hedef olarak düşünmek, eğer hedef olarak düşünüyorsak çalışmak, çalışıyorsak umudumuzu kaybetmemek ve gönülden istemek için elimizden geleni yapmalıyız. Evet çoğu insan bizi anlamıyor ama bizi anlayan insanların da varlığını bilmek gerekiyor. Hayal kurmayı, korkmamayı öğrenmeliyiz. 😊

Bilimle kalın!

Gaziantep Planetaryum "Serdar EVREN,Kubilay AKDEMİR"

Gaziantep Planetaryum “Serdar EVREN,Kubilay AKDEMİR”

 

,

Beynimizin Yüzde Kaçını Kullanıyoruz?

Merhaba, ben Badesu ilgimi çok fazlasıyla çeken bir konu hakkında size kendi fikirlerimi ve edindiğim bilgileri paylaşmak istiyorum. Umarım sizin de ilginizi çeker.

William James 1908’deki bir eserinde (The Energies of Men) “Zihinsel ve fiziksel kaynaklarımızın çok küçük bir kısmını kullanıyoruz,” demiştir. O günden bu yana üzerine araştırmalar ve filmler yapıldı. Beynimizin sadece yüzde 10’nu kullandığımız üzerine olan görüşlerin Albert Einstein’a ait olduğu ve Dale Carnegie’nin bir kitabında geçtiği söyleniyor ancak net bir kanıt olmamaktalar. Eğer beynimizin yüzde 10’nu kullanıyor ve bunları yapıyorsak geri kalan kısmı ile daha neler yapabiliriz? Beynimizin yüzde 10’undan fazlasını kullanıyor muyuz ya da kullanabilir miyiz? Gibi sorular soruluyor ve çoğu insan tanrısal güçlere ulaşabilecek sırrı beyninde taşıdığına inanmaya başlıyor.

Beynimizin yüzde yüzünü kullandığımız bir zamanın geleceğine ya da bazı insanların bu noktaya çoktan ulaştığına inanlarımız var. Peki bu ne kadar gerçek? Bir insana bahşedilmiş vücudunda taşıdığı tanrısal bir gücünün olduğu ve bunu kullanamaması gerçek olabilir mi? Öncelikle en çok sorulan ve cevap olarak söylenen klasiklerden bahsedelim.

İnsanlar beyninin sadece yüzde onu ile şu an yaşadığımız dünya üzerindeki teknolojileri yaptı, aileler oluşturdu, üredi… Kısaca şu an sahip olduğunuz her şeyi ve diğer insanların sahip olduğu her şeyi beyinlerinin sadece yüzde onu ile yaptıklarını düşünün, öyleyse yüzde yüzünü kullansalardı neler yaparlardı? Bu soruya verilen cevaplar aslında çok fazla hayal gücü gerektiriyor yani aklınızın sınırlarını zorlayacak her şey desek yeridir. Hemen örnekler verelim: beyninin yüzde yüzünü kullanan bir insan herhangi bir dili dakikalar içinde öğrenebilir, göz rengini ya da cinsiyetini değiştirebilir, kurşun geçirmeyebilir, etrafımızdaki tüm nesneleri kontrol edebilir, tüm organ ve sistemlerimizi kontrol edebilir, başkalarının düşüncelerini okuyabilirdi…

Kulağa sihirbazlık gösterisi gibi geliyor değil mi? Sosyal medyada karşınıza mutlaka çıkmış bir soru, ‘Bir süper gücün olsa ne olsun isterdin?’ aynı bu sorunun şıklarını anımsattı size. Yüzde yüzünü kullansak süper kahramanın ötesinde dediğim gibi tanrısal güçlere ulaşan boyutlara gelirdik. Hayalini kurması çok güzel oldu değil mi? Böyle bir güce ulaşmak herkesin hayalidir sanırım. Tanrısal boyutlara ulaşabilecek bir beyinle yapabileceklerimiz size söylediğim kadarıyla kalmıyor, sizin dehşet hayal gücünüze kalıyor daha çok.

Bu hayatta yapmak istediğiniz ancak hangi imkan ve şartlar dahilinde dahi olsanız yapamayacağınız bir şey düşünün. Görünmez olmak gibi ya da nesnelere hakim olabilmek, istediğiniz bir anda karşınızdakinin haberi dahi olmadan kendi görüntünüzü onun telefonunun ekranına yansıtmak, evdeki eşyaları oturduğunuz yerden hareket ettirebilmek… Bu kadarla kalmayın hatta düşünebildiğiniz kadar düşünün ve bunları bir kağıda yazın. Her birinin, hayatınız boyunca asla yapamayacağınız şeyler olduğundan emin olun. Şimdi tüm bu kağıda yazdıklarınızın, aslında kullanabileceğiniz bir mekanizması olduğunu ama bunu kullanamadığınızı düşünün. Ne hissettiniz? Bu hayalin insanın tam da kendisinde olduğunu düşünmek çok daha farklı oluyor, hatta bir çeşit çaresizlik, sana ait ama kullanamıyorsun. Tüm sır sen de aslında, sahip olabileceğin her şey sende saklı. Garip bir duygu gerçek olmasını isteyeceğiniz ve her insanın üzerine farklı senaryolar kuracağı cinsten.

Güzel bir hayal oldu ancak bunların hiçbir gerçekçiliği yok ne yazık ki! Bu hayaller arasına, ‘beynimizin sadece yüzde onunu kullanmamız’ da dahil. Sahip olduğumuz tüm teknolojiyi ve yaşantımızı kurmamızı sağlayan beynimizi elbette inceledik, üstüne hem de sayılamayacak kadar araştırma yaptık ancak beynimizin kullanılmayan bir bölümüne rast gelmedik aynı zamanda, beynin sadece küçük bir kısmını kullanıyor olsaydık pek çok beyin hasarını sorunsuz atlatabilirdik. İnsanlar beyinlerinin aynı oranda kullanıldığını inanmakta güçlük çeker. Gelmiş geçmiş birçok zeki insan ile bir başka kişinin beyinlerini aynı oranda kullandığını düşünmek saçma gelir. Yüzdelik olarak bir dilim söyleyemesek de beynimizin yüzde onuna ya da yüzde yüzüne sahip olma şeklinde değerlendiremeyeceğimizi anladık. Ancak bazı görüşlere göre yüzde onunu kullandığımızı söylemenin yanlış olduğunu söylemek de yanlıştır. Aynı şekilde beynimizin yüzde yüzünü kullandığımızı söylemekte yanlıştır.  İnsandan insana beynin kullanımına bağlı olarak aktif bölgelerin yoğunluğu da değişmektedir demek çok daha doğru olabilir.

Kendimizden öte bir gücün içimizde olduğu fikri bazılarımızın hoşuna gitmiş ve kendini çok daha farklı hissettirmiş olabilir. Beynimizin yüzde onunun kullanıldığını ve yüzde yüzünün kullansak ne olurdu sorusunu çoktan çürütmüş olsak da, bunun ile ilgili bu bloğu yazmam da bana fikir veren aslında ‘Lucy’ adlı filmdi. Ne olursa olsun kendimizde öte olan o güç hayal gücümüz. Asla gerçekleştiremeyeceğiniz şeyleri düşünmenizi sağlayan bir mekanizmaya sahipsiniz. Bu durumda beynimizin yüzde kaçını kullanırsak kullanalım istersek bir süper kahramana dönüşelim biz daha da ilerisini düşünebiliyorsak kendimizin ötesindeki güç hepimizin içinde.

BADESU ŞENUZ

KAYNAK:

https://teyit.org/beynimizin-sadece-yuzde-10unu-kullanabiliyoruz-siz-buna-inaniyor-musunuz/

http://www.moymak.com/beynimizin-%100unu-kullanirsak-ne-olur.html

, , ,

İNSAN KALMAYI HAYAL EDEN BİLİM EMEKÇİSİ

Merhabalar sevgili FST Blog okurları, Ben Zehra! Bu yazımda sizlere hayatımı büyük ölçüde etkileyen Türk bilim insanı Canan Dağdeviren’den bahsetmek istiyorum.

4 Mayıs 1985’te dünyaya gelen Canan Dağdeviren, bilimle uğraşmanın insanlığa hizmet etmek olduğuna inanan ve insan kalmayı hayal eden bir bilim emekçisi. Dedesinin 28 yaşında kalp yetmezliği sebebiyle hayata veda edişi ve onu hiç tanımamış olması, 28 yaşına gelene kadar kalp hastaları için bir şey yapmaya dair kendisine verdiği sözü açıklıyor. Bu yolculuğa başlarken onu cesaretlendiren iki önemli etmen: babasının kendisine  hediye ettiği Marie Curie hakkındaki bir kitap ve Erdal İnönü’den bizzat aldığı Anılar Ve Düşünceler adlı eser. Hani derler ya, “Bir kitap okudum hayatım değişti.”, demek ki iki kitap hem kendinizin hem de insanların hayatını değiştirecek güce sahip! Canan Dağdeviren, kendisine verdiği sözü tutmaktan çok daha ötesini gerçekleştiriyor. Gelin onun bu yolculuğuna biraz daha yakından bakalım.

Canan Dağdeviren laboratuvarda. Elinde kalp maketiyle kameraya gülümsüyor. Kendisi esmer ve siyah saçlı. Koyu mavi bir eldiven takmış ve beyaz önlüğü üzerinde, önlüğün düğmeleri ilikli.

Olumsuzlukları avantaja çevirmeyi başaran Canan Dağdeviren, çevresinden fiziğin zor olduğuna, iş bulamayacağına ve başaramayacağına dair söylenenlere aldırmadan büyük kararlılıkla fiziğe yöneldi. “Her ne olursa olsun, hayat başkalarının fikirlerini takip etmek için çok kısa. Ne yapmak istiyorsanız ve ne olmak istiyorsanız onu olun, önemli olan neyi sevdiğiniz, ne yapmak istediğiniz ve kimin için yapmak istediğiniz. Umutsuz olmak yerine, bahaneler üretmek yerine hayallerinizin peşinden koşun. diyen Dağdeviren, aynı bilinçle Hacettepe Üniversitesi’nde Fizik Mühendisliği bölümünü tercih etti. Bu, yolculuğunun ilk zorlu adımlarından biriydi.

Hacettepe Üniversitesi Fizik Mühendisliği bölümünü 2007’de bitirmesinin ardından Sabancı Üniversitesi’nden kabul aldı.Malzeme Bilimi ve Mühendisliği programındaki yüksek lisans eğitimini 2009’da tamamladı ve yine aynı yıl UIUC’ da doktora eğitimine başladı. Medikal teknoloji alanında çalışarak pilsiz çalışan giyilebilir bir kalp çipi ve cilt kanserini teşhis eden bir cihaz geliştirdi. Dünyanın en seçkin üniversitelerinden olan Harvard Üniversitesi tarafından “Genç Akademi Üyeliği”ne seçilen ilk Türk oldu. Şu anda MIT’de Yardımcı Doçent(Assistant Professor) olarak görevini sürdürüyor.

Pilsiz çalışan giyilebilir kalp pilini biraz tanıyalım. Dağdeviren’in tasarlayıp tamamladığı çalışmada kalbin, akciğerin ve diyaframın hareketinden elektrik enerjisi elde eden ve bu enerjiyi depolayan çok ince bir piezoelektrik malzeme geliştirildi. “Piezo”; basmak, sıkıştırmak, deformasyon uygulamak anlamlarına gelmekte. Bu malzemenin kalınlığı bir saç telinin yüzde biri kadar ve malzeme, katlanıp bükülebilen esnek bir yapıya sahip. 20 milyon kere katlanıp büküldüğünde dahi mekanik olarak sağlamlığını koruyabiliyor. Bu alet, kıvrımlı hatlara sahip organlara uyum gösterebiliyor. Bu sayede organların hareketini sınırlamıyor. Günümüzde kullanılan kalp pillerinin ömürleri 5 ila 7 yıl. Eğer pil işlevini yitirirse bütün mekanizmanın değiştirilmesi gerekiyor. Dağdeviren’in çalışması, kendi enerjisini elde eden ve depolayan sistem sayesinde pillerinin değiştirilmesi zorunluluğunu da ortadan kaldırmış oldu. Bunun bir bebek adımı olduğunu söyleyen Dağdeviren, şu anda bu cihazın vücut dışında giyilebilir halini üretmeye odaklanmış durumda.

Canan Dağdeviren, elinde ''Ata'' yazılı kırmızı beyaz üstünde Türk bayrağı ve Atatürk'ün fotoğrafı olan bir bayrak tutarak kameraya gülümsüyor. Diğer elinde ise bir ödül var. Beyaz bir bluz üzerine kırmızı bir ceket giymiş, göğsünün sağına bir broş takmış.

Vücut dışına yapıştırılabilen bir başka icadı da var Dağdeviren’in. Vücuda uyumlu, derinin özelliklerinin çok kısa sürede tanınmasını sağlayan bu cihaz, deri kanseri teşhisini 10 saniye gibi kısa bir sürede gerçekleştirebiliyor. Dağdeviren, bu yöntemin bazı durumlarda pek çok hastalığın kesin tanısı için gerekli olan biyopsi seçeneğini ortadan kaldırarak sadece hastaların değil doktorların da işini kolaylaştırabileceğini söylüyor.

Son olarak ekibiyle birlikte, insan saçı büyüklüğündeki bir iğne ile beynin hastalıktan etkilenen bölgelerine küçük miktarlarda ilaç enjeksiyonu yapmayı başardı. Dağdeviren’in bu çalışması özellikle Parkinson hastaları için tasarlanmış bir alet. Eğer Parkinson hastasıysanız ilaçları ağız yoluyla ya da damar yoluyla almanız gerekiyor ve bu da sadece beyne değil birçok noktaya da etki ediyor. Dağdeviren ve ekibinin geliştirdiği bu alet beynin en dip köşelerine inebilen iğne şeklindeki bir platformla ilaçları çok küçük miktarlarda beyne iletip Parkinsonun sebeplerini görebiliyor ve tedavisini gerçekleştirebiliyor.

Canan Dağdeviren, Stephen Hawking ile Nisan 2016’da Harvard’da tanışmasının ardından Hawking’in konuşmasını sağlayan sistemi geliştirecek çalışmalara başlamıştı. Ve ilk toplantısından sonra öğrencilerine, “Bizim kalbimiz çalışıyor, ellerimiz ayaklarımız var, yemek yiyebiliyoruz, konuşabiliyoruz, fiziksel hiçbir engelimiz yok. Bizim tarih yazmamız lazım, bir şeyler yapmamız lazım ve sizler bu tarihin bir parçası olmak istiyor musunuz?” diye soruyor. Öğrencileriyle arasında geçen bu laboratuvar konuşmasının ardından çalışmalarının motivasyonunun ve temposunun büyük ölçüde arttığını da söylüyor. Her ne kadar Hawking’i yıldızlara uzanan yolculuğuna uğurlamış da olsak bu hikayeden çıkarmamız gereken çok fazla şey olduğuna inanıyorum.

Hayatının her döneminde soru sormaktan çekinmeyen ve ısrarla gençlere, “Sorun, sorunun iyisi kötüsü olmaz! Soru sormak küçülen dünyamızı genişletmemizi sağlar.” diyen Dağdeviren, yoğun çalışmalarına rağmen her fırsatta kendisine sorulanları cevaplamakta ve birçok hocanın kendisine  yol gösterdiği gibi kendisi de birçok gence yol göstermektedir. Hayatta 3 şeyin, sevgi, bilgi ve başarının, paylaşılmasının çok değerli olduğunu söylüyor. Bilimin ışığı bizler paylaştıkça ve mücadele ettikçe sönmeyecektir.

Canan Dağdeviren, umutsuz hissettiği anlarda motivasyonunu Atatürk’ten ve içtiği Türk kahvelerinden alıyor. Nazım Hikmet’in “Yaşamaya Dair” şiirini çok seviyor. Kendisine “İnsan kalmayı hayal eden bilim emekçisi” diyor. Onun deyişiyle “İnsan kalmak”, özüne dönmek demek. “İnsan kalmayı başarabilen bir insan her zaman adaletli emek üretir. Ve adaletli emek dil, din, ırk fark etmeksizin herkese hitap eder. En büyük hedefim yaşadığım süre boyunca insan kalabilmek.”.

“Neye ve kime olduğu hiç önemli değil, daima aşk ile kalın!”

Zehra AKKUYU

, ,

Sokratik Yöntem: Astro Dilbilim

Merhabalar! Biz Ayşenur ve Emirhan, bugün iki liseli bilim sever olarak Astro-dilbilim alanından
kısaca bahsetmek istiyoruz.
Biraz da olsa filmlere meraklı biriyseniz Astrodilbilim’i ilk olarak Geliş (Özgün adı: Arrival) filminde duymuş olabilirsiniz. Kısaca filmi şöyle anlayabiliriz: Ordu dilbilimcisi Dr. Louise Banks’in hikayesini anlatıyor.
Birden çok uzay gemisi dünyaya iniş yapınca dünya adeta sarsılır. Amaçlarının ne olduğu bilinmeyen uzaylılarla iletişim kurmanın yolları aranmaya başlar. Uzaylılarla iletişim kurması için ordu dilbilimcisi Dr. Louise Banks çağrılır. Doktora yardımcı olması için de fizikçi Ian Donnelly seçilir. İkilinin artık en
önemli görevi uzaylıların barışçıl mı yoksa istilacı mı olduğunu
belirleyebilmektir.
Önde kırmızı bir cisim,arkaplan gri-beyaz bulutumsu ile kaplı.En arkada püsküllü bir cisim daire çizmekte. Onun önünde de püsküllü cisme bakan bir kız var ve bize göre arkası dönük.

Arrival filminden bir sahne.

Henüz resmiyette kurulmuş bir alan olmaması ile birlikte bu alanı, Leiden Üniversitesi’nde bir gökbilimci ve matematikçi olan Alexander Ollongren şöyle tanımlıyor: “akla dayalı yıldızlararası iletişim için, linguistik (dilbilimsel) sistem içerisinde bir modeldir.’’
Peki, yıldızlararası bir iletişim sistemi fikri nasıl ortaya çıktı?
Lingua Cosmica fikri ilk olarak Hans Freundenthal tarafından 20 Yüzyılın ortalarında ortaya atılmıştır. Yıldızlararası radyo yayınlarında kullanılmak üzere, olası herhangi bir dünya dışı yaşam formu tarafından anlaşılabilen bir dildir.
Freudenthal, böyle bir dilin, söz dizimi veya dilin biçimleriyle tanınmayan varlıklar tarafından kolayca anlaşılması gerektiğini düşünmüştür. Lincos, tüm insan bilgisi yelpazesini kapsayacak şekilde tasarlanmıştır. Fakat 2013 yılına
kadar Alexander Ollengren’in Astrolinguistics: Design of a Linguistic System for Interstellar Communication Based on Logic kitabına kadar hiç kimse bu konu hakkında bir bilgi üretiminde bulunmamıştır. Ollengren bu kitabında
bizlere Hans Freundenthal’ın ortaya attığı fikrin geliştirilmesi ile ilgili kapsamlı bir çalışma sunmuştur.
Evet, uzaylılar kelimesi size şu anda biraz saçma geliyor olabilir. Çünkü şimdiye kadar hiç böyle bir şeyle karşılaşmadık. Ama bizim sistemimiz gibi milyarlarca sistemin, galaksinin, galaksi kümelerinin olduğu bir evrende sadece bizim olmamız sizce de biraz garip değil mi? Sadece biz de olabiliriz ama ihtimallerin çoğunluğu yalnız olmadığımız yönünde.
İşte Astro-dilbilim burada devreye giriyor. Bu ismi yeni duymuşsanız bu gayet normal. Çünkü henüz maalesef o kadar aktif bir alan değil ama ileride bize yol göstereceğe benziyor. Buna yeni geliştirilmekte olan bir yazı sistemi diyebiliriz.

Bunun için bir filmden daha yardım alabiliriz sanırım 🙂 . Mesaj (Özgün adı: Contact)  filmini duymuşsunuzdur. Onu da şöyle açıklayalım:

Yerçekimsiz bir ortamda açık tenli kızılımsı saçlı ve üzerinde astronot kıyafeti olan bir kadın uzay gemisinde süzülüyor. Sağ eli havada sol elinde ise bir fener var. Çevresi gri temalı.

Contact filminden bir sahne. 

Çocukluğundan gelen merakla dünya dışı varlıklara inanan Dr. Eleanor Arroway, bu tutkusunu çocuk yaşta kaybettiği babasının da yardımıyla bir mesleğe dönüştürür. Dr. Arroway dünya dışı varlıkları araştıran bir ekipte önemli bir gökbilimcidir. Asla umudunu kaybetmez, sürekli çalışır ve sonunda dünya dışı varlıklardan ilk mesajını alır. Bunun üzerine mesajı çözümlemelere başlar. Yeri geldiğinde kimse ona inanmasa da o bunu başaracaktır. Filmde verilmek istenen durum ise şu şekilde: “İçinde yaşadığımız evren oldukça büyük bir yer. Eğer burada yaşayan sadece biz olsaydık, bu çok büyük bir alan israfı olurdu.” Bu filmde de Astro-dilbilimin izlerine rastlayabilirsiniz. Star Trek’den tanıdığımız Nyota Uhura karakterinin de dilbilim, kriptografi ve filoloji konusunda uzmanlaşmış bir çevirmen ve iletişim görevlisi olduğunu eklemeden geçmek istemiyorum.
‘’Bu tarz bir alan temel amacı ele alındığında pek pratik bir alan gibi görünmüyor; ancak ideal bilimlerde ilerleme sağlamak için önemli sayılabilecek sorulara cevap vermeye çalıştığı kesin.’’ diye ekliyor bu alan ile ilgili araştırmalar yapan İhsan Onur Yiğit.
Sonuç olarak, gelişmeye ve üzerinde araştırmalar yeni yeni yapılmaya başlayan
bu alanın nerelere varacağını hep birlikte göreceğiz.
Ayşenur ALTAY & Emirhan KARAHASAN
, ,

Sokratik Yöntem: Mağara Alegorisi

Merhaba! Biz Dilek ve Uygar, ortak olarak ilgimizi çeken bu konu hakkında sizlere bir şeyler anlatmaya çalıştık. Yaptığımız bu çalışmayı  umarım severek okursunuz.

Yaklaşık olarak 2400 yıl önce Yunan filozof Platon’un sağlıklı ve mutlu bir toplum hayatının hayalini canlandırdığı  ‘Devlet’ adlı eserinin 7. kitabında ‘Mağara Miti’nden bahseder. Öncelikle hikayeyi özet olarak anlatmaya başlayalım.

Alegoride bir grup mahpus, çocukluklarından beri ayaklarından, boyunlarından zincire vurulmuş bir şekilde yeraltında mağaramsı bir yerde yaşıyorlar. Sırtları mağaranın girişine dönük, kafalarını çeviremiyorlar. Yüksek bir yerde yakılmış ateş parıldıyor arkalarında. Mahpuslarla ateş arasında dimdik bir yol var. Bu yol boyunca alçak bir duvar, hani şu kukla oynatanların seyircilerle kendi arasında koydukları ve üstünde marifetlerini gösterdikleri bölme gibi bir duvar. Bu alçak duvarın arkasında da insanlar var ve ellerinde çeşitli aletler ve objeler taşıyorlar.

Mahpuslar ancak ateşin aydınlığıyla mağara duvarına yansıyan gölgeleri görebiliyorlar ve dışarıdaki seslerin yankılarıyla bu gölgelerin seslerini ilişkilendiriyorlar. Daha sonra bir mahpusun zincirleri çözülüyor ve serbest bırakılıyor. Gözlerini ışığa çevirdiğinde ışık gözlerini acıtıyor. Etrafına baktığında gördükleri ona karmaşık geliyor. Dışarı çıktığında ise rahatça görebildiği şeyler önce gölgeler daha sonra su yansımaları oluyor. Alışmaya başlayınca da gökyüzünü, güneşi ve yıldızları görmeye başlıyor. İşte o zaman gördüğü her şeyin kaynağının güneş olduğunu anlıyor. Bu adam yeniden mağaraya dönmeye kalktığında, gözleri karanlıklara alışamadan, yeniden bu karanlıklar içinde zincirlerden hiç kurtulmamış mahpuslarla gördükleri üzerinde tartışmaya kalkıştığında kimse ona inanmıyor. Hatta onları çözmeye, yukarıya götürmeye kalkışınca da, ellerinden gelse, onu öldürmeye çalışıyorlar.

Günümüzde körü körüne inanma ve bağlanma tam olarak bu. Bizim olmamız gereken kişi mahpuslar yerine dışarıyı gören, tanıyan insan olmak. O insan olmadan bugünümüze, yarınımıza yardım edemeyiz. Mesela kafamızı biraz uzaklara çevirdiğimizde, Hindistan açıklarında yaşayan Sentinel kabilesini görebiliriz. Bunca yıldır (tahminen 60.000) dış dünyadan izole şekilde yaşamaktadırlar ve nüfusları 50 ila 500 arasında olduğu tahmin edilmektedir. Demem o ki, oradan bir insanı alıp dış dünyaya getirdiğimizde bizimle uyum sağlaması çok zor olacaktır ama uyum sağladıktan sonra tekrar geri gönderdiğimizde ve bu olanları kabile üyelerine anlattığında çok büyük ihtimalle dışlanacaktır. Bu onun için kaçınılmaz sondur. Çünkü 60 bin yıldır süregelen normların aksine tamamen farklı görüşte ve düşüncede gerçeklerle karşılaşmış ama bu gerçeklerin yanında tek kanıt kendisi. Bu durumda da o ilkel şartlar altında ada yerlilerinin ona inanması çok düşük bir ihtimal, belki ihtimal bile değil. Şimdi kafanızda belki de soru işaretleri oluştu ne alaka diye.

Eğer tam olarak bağlantı kuramadıysanız, ilk paragrafımıza tekrar göz gezdirin. Bu tam olarak da Platon’un Mağara Alegorisi ile alakalı bir örnek. Sözgelimi her zaman ve her yerde gerçekleri fark eden insanlar olacaktır. Ama önemli olan bu gerçekleri gerçek diye bilinen normları çürüterek, ispatlandırarak anlatabilmektir. Aksi takdirde, mahpuslar tarafından hiçbir zaman eskisi kadar saygı göremez ve onların gerçekliğinde asla yer bulamazsınız.

Dilek Mutlu & Uygar Mert Özlük

, , ,

Blockchain; Blockchaın’in Kısa Bir Tarihi

Bu yazı, Future Science Team Makale Okuma ve Çeviri Çalışma Grubu katılımcıları tarafından Türkçeye kazandırılmıştır.

Çağın teknolojik gelişmelerine ayak uydururken, artan veri ve veri güvenliği sorunları insanları merkezi olmayan, güvenliği herkes tarafından sağlanan bir veri teknolojisine itiyor. Biz de bu doğrultuda bir devrim yaratmaya başlayan veri teknolojisi Blockchain hakkında bir yazı dizisi başlattık. Blockchain tarihine geçmeden önce, kısa tanımlar ile blockchain ve bitcoin kavramlarını açıklamak istiyoruz. Blockchain, kısaca bir veritabanı teknolojisidir. Verilerin ağdaki tüm kullanıcılara açık şekilde depolandığı, paylaşıldığı ve değişiklikleri herkesin takip edebildiği, tek bir merkezi olmayan, bu ağ yapısı sayesinde her kullanıcının bir merkez görevi görebildiği bir veritabanı teknolojisidir. Bu güvenlikli veri dağıtma zincirinin kullanım alanları ise çok geniş. Oy kullanmadan bankacılığa pek çok farklı alanda kullanılması planlanıyor fakat asıl hikayesi bir e-para birimi olan Bitcoin ile başlıyor.

Tarihçe – Nereden Başlıyoruz?

Son zamanlarda sık sık duyduğumuz Blockchain terimi ve teknolojisi, Bitcoin’in 2008’de icat edilmesi ile tanıtıldı ve yayıldı. Ardından 2009 yılında kelimenin tam anlamıyla kullanım alanı oluştu. Blockchain ve Bitcoin çok farklı kavramlar olmalarına rağmen, Bitcoin’den başlamadan Blockchain’in arkasındaki hikâyeyi anlatmak pek mümkün değil. Bu nedenle hikayemizi Bitcoin yardımı ile anlatacağız. 

Blockchain’den Önce Elektronik Para

“Elektronik para” veya “dijital para birimi” kavramları yeni değil; 1980’lerden bu yana, David Chaum’un modelleri temel alınarak oluşturulan elektronik para protokolleri zaten mevcut. Blockchain sistemini anlamak için özellikle “Dağıtılmış Sistemler” kavramını anlamak gerektiği gibi elektronik parayı da anlamak gerekli. Bu kavram, Blockchain ve Bitcoin dönemi öncesinden gelir. Elektronik para kavramı olmasaydı şu an bulunduğumuz noktaya gelinemezdi. E-para sistemi ile ilgili iki temel konunun öncelikle ele alınması gerekir: hesap verebilme ve anonimlikHesap verebilir olmak, paranın bir kere ve sadece sahibi tarafından harcanabilir olmasını garanti edebilmek için gereklidir (çifte harcama sorunu). Çifte harcama sorunu, aynı paranın iki kez harcanması durumunda ortaya çıkar. Dijital verileri kopyalamak kolay olduğu için aynı dijital paradan birden fazla kopya yapılabilmesi, dijital para birimlerinin büyük sorunudur. Bu nedenle hesabın açıkça verilebilir, takip edilebilir olması önemlidir.

Anonimlik ise, kullanıcıların özel haklarını koruyabilmek için gereklidir. Gerçek nakit parada olduğu gibi, ödeme yapan kişilerin harcamaları geri izlemesi neredeyse imkânsızdır. 

David Chaum, 1980’lerdeki çalışmalarında kullandığı iki şifreleme işlemiyle iki problemi de çözmüştür: Kör imzalar ve gizli paylaşım. Kör imzalar, belgenin içeriğini görmeden belgeyi imzalamayı sağlar. Gizli paylaşım kavramı ise aynı elektronik para biriminin iki kere kullanımını, yani çifte harcamayı, tespit etmeye olanak verir. 

2009 yılında, ilk kullanılabilir e-para sistemi olan Bitcoin hayatımıza girdi. İlk başlarda, güvenilmez ağdaki (Deep Web ve Dark Web gibi) “dağıtılmış ortak bilgi” sorununu çözdü. Güvenli, kontrollü ve merkezi olmayan dijital para basma yöntemi için açık anahtar şifrelemesini “İş İspatı” metoduyla (Proof of Work (PoW)) kullandı. En önemli yeniliği, işlemleri bloklar halinde düzenli listeleme ve PoW metoduyla şifreleyerek güvence altına alma fikriydi. Merkezi olmayan para basma metodu, paranın tek bir merkezden çıkıp tek bir merkezde toplanma döngüsünü ortadan kaldırıyor. Tüm bilgi, tek bir merkezde değil ağın tamamı tarafından açık şekilde kullanılıyor. Böylece anonim olan bilgileri herkes görebiliyor, takip edebiliyor (Gizli paylaşım). Bu da en ufak hatanın, herkesçe görülerek fark edilebilmesini sağlıyor. 

Bitcoin’in öncüleri niteliğinde olan benzer diğer teknolojiler; Merkle ağaçları, Özetleme Fonksiyonları (Hash Functions) ve Hash zincirleridir. Daha önce sözü edilen tüm teknolojilere ve birbirleriyle alakalı tarihlere baktığımızda, elektronik para şemalarının ve dağıtılmış sistemlerin bir araya gelerek Bitcoin’i nasıl yarattığını ve Blockchain olarak bilinen kavramın ne anlama geldiğini görmek çok daha kolay olacaktır. Aşağıdaki diyagram aracılığıyla da bu kavramları görebilirsiniz;

ortada mavi yuvarlak bir kutu içinde blockchain yazıyor. yuvarlak kutu etrafında 5 mavi kutu var ve bu kutulara oklarla bağlı. Birinde e-ödeme sistemi yazıyor. Diğerlerinde Merkle ağaçları, Özetleme Fonksiyonları (Hash Functions) ve Hash zincileri yazıyor.

Blockchain ve ilişkili kavramlar.

Blockchain ve Sakoshi Nakamoto

2008 yılında, Satoshi Nakamoto takma adıyla, kullanıcılar arası elektronik para konusunda “Bitcoin: A Peer-to-Peer Electronic Cash System” (Bitcoin: Kullanıcılar Arası Elektronik Para Sistemi) başlıklı bir makale yazıldı. Bu makale, blok zinciri (chain of blocks) kavramını ilk kez tanıttı.

Kimse Satoshi Nakamato’nun gerçek kimliğini bilmiyor. Kendisi, 2009’da Bitcoin’in tanıtımından sonra 2011’e kadar Bitcoin Geliştirici Topluluğu’nda aktif kalmaya devam etti. Ardından, bitcoin geliştirmesini çekirdek geliştiricilerine devredip ortadan kayboldu. O zamandan beri ondan hiçbir haber alınamadı ve onun varlığı ve kimliği gizem olarak kaldı. Bloklar zinciri terimi ise yıllar içerisinde Blockchain kelimesine evrildi. O noktadan itibaren Blockchain, farklı endüstrilerde kullanılan farklı uygulamaların gelişiminde rol oynadı. En çok dikkate alındığı yer şaşırtıcı bir şekilde finans oldu. Blockchain’in finansal işlemlerin hızını ve güvenliğini arttırdığı görüldü. Mali sektörün ana akımına henüz yerleşememiş olmasına rağmen bu da beklenen bir süreçtir.

Son Yıllarda Blockchain’in Yaşadığı Evrim

Melanie Swann, “Blockchain: Blueprint for a New Economy” kitabında Blockchain’in 3 farklı aşaması olduğunu açıklıyor. Bu üç aşama, Blockchain’in şu anda da nasıl geliştiğini anlamamıza kolaylık sağlıyor. Bu çeşitli sürüm veya versiyonların Blockchain’in tarihinde önemli olduğunu, basit kronolojik noktalardan ibaret olmadıklarını belirtmekte fayda var. Ve tabii ki bu noktalar arasında keskin geçişler söz konusu değil, aralarında çizilebilecek olan hat bulanık. Sonuçta tüm bu bağlar, Blockchain teknolojisinin farklı özellik ve kapasitelerinin pratikte nasıl uygulanacağına bağlı.

Biraz yakından bakalım,

Blockchain 1.0: Bu sürüm, Bitcoin’in icadıyla birlikte tanıtıldı ve ilk olarak kripto para birimleri için kullanıldı. Ayrıca Bitcoin, kripto para birimlerinin ilk uygulaması olduğu gibi bu ilk nesil Blockchain teknolojisini de yalnızca kripto para birimlerini içerecek şekilde sınıflandırmamız mümkün. Tüm alternatif para birimleri, Bitcoin gibi, bu sınıflandırmaya dahildir. Ödemeler gibi temel uygulamaları içerir. Bu nesil, Bitcoin’in piyasaya sürüldüğü yıl olan 2009’da başladı ve 2010 yılının başlarında sona erdi.

Blockchain 2.0: Bu ikinci nesil Blockchain teknolojisi, finansal hizmetler ve akıllı sözleşmeler için kullanıldı. Bu sürüm mal varlığı (ve türevleri), vadeli işlem, takas, kefalet ve senetler gibi finansal ögeleri içerir. Finans ve pazarlamanın ötesine geçen uygulamalar bu sürümde yer alır. Ethereum, Hyperledger ve diğer yenilikçi Blockchain platformları Blockchain 2.0’ın bir parçası olarak kabul edildi. Bu versiyon, Blockchain’i farklı amaçlar için kullanmaya dair fikirler ortaya çıktığında, yani 2010 yılında başladı.

Blockchain 3.0: Üçüncü nesil Blockchain finansal hizmet sektörünün de ötesinde siyaset, sağlık, medya, sanat ve adalet gibi alanlarda uygulamalar içerir. Yine, tıpkı Blockchain 2.0’da olduğu gibi, Ethereum, Hyperledger ve akıllı sözleşmeler kodlayabilen yenilikçi Blockchain teknolojileri bu sürümde yer almaktadır. Bu nesil Blockchain, Blockchain teknolojisinin farkı sektörlerdeki birden fazla uygulaması araştırıldığında, yani 2012 yılında ortaya çıktı.

Blockchain X.0: Bu sürüm, bir gün herkesin tıpkı Google Arama Motoru gibi kullanabileceği bir Blockchain hizmeti olması planlanan “Blockchain Singularity” (Blockchain Tekilliği) vizyonunu temsil eder. Gelecekte kamunun tüm alanlarında hizmet vermesi hedefleniyor. Bir Blockchain üzerinde çalışan genel amaçlı rasyonel ajanlar (Machina economicus) ile kamuya açık muhasebe defteri olacak, kararlar verebilecek, insanlar adına diğer akıllı temsilcilerle etkileşimde bulunacak ve kanun veya kağıt sözleşmeleri yerine kodlar ile düzenlenmiş olacak. Bu, yasaların ve sözleşmelerin ortadan kalkacağı anlamına gelmez, bunun yerine yasa ve sözleşmelerin kodlarla uygulanabileceği anlamına gelir.

Tıpkı her tarihçe gibi, Blockchain’in bu tarihçesi de kapsamlı değildir. Fakat umuyoruz ki tüm bunlar, Blockchain’in bugünkü konumuna nasıl geldiğine dair bir fikir sahibi olmanıza yardımcı olur.

Kaynak: A brief history of Blockchain

Bu makaleye katkıda bulunanlar;

  • Hatice Nur Özcan
  • Aynur Efe
  • Zehra Özcan
  • Yunus Emre Akalın
  • Gözde Duyu
  • Umut Yılmaz Kurt
  • Kübra Temiz
  • Feyza Açıkgöz
  • Berfin Dağ
  • Barış Can Çakır
  • Bahar Akbalık
, ,

Science Cup Newton 2018 Nasıl geçti?

Herkese merhaba! Ben Future Science Team’in taze üyelerinden Ceren. Henüz grubu kurulmamış Muğla ilindenim. Sizlere Haziran ayında bulunduğum Science Cup etkinliğinden bahsetmek istiyorum.

Nedir bu Science Cup? 8 yıldan beri süren bu yarışma Çek Cumhuriyeti tarafından düzenleniyor. Uluslararası nitelikte bir yarışma ve Türkiye de yarışmacılardan biri. Yarışmada ana sınıfından liseye kadar 4 tane kategori var. Her ülkenin her kategorisinin birincileri Çek Cumhuriyet’inde buluşuyor ve yarışıyor.

Sizden istenen ise gayet basit bir şey. Ocak ayından itibaren Nisan ayına kadar size her ay dört farklı görev yönergesi veriliyor. Takımınız hazırsa, yönergelere uyarak ayın son gününe kadar Pdf olarak görev raporunuzu gönderiyorsunuz. Raporunuz ise 3 sayfa olmalı ve deney yaparkenki fotoğraflarınızı, deney modelinizi koymanızı istiyorlar. Bir başka amaç ise takım birliğini görmek.

Bu yönergeler ise 3 bölümden oluşuyor: Yaratıcılık, araştırma ve deney. Her senenin konusu farklı oluyor ve konuya göre size görevler veriyorlar. Mesela bu senenin konusu Newton olduğu için araştırma kısmında Newton’un hareket yasalarının birincisini koyuyorlar, deney kısmına ise birinci yasayla ilgili bir deney yapın diyorlar. Genel olarak yönergelerin içerikleri bu şekilde.

Bizse okul olarak katıldık ve takımımız 4 kişiydi. İlk ayımız pek iyi gitmemişti. Araştırma kısımlarını ben üstlenmiştim çünkü fiziği seviyordum. Öyle böyle raporu son gün hallettik. Ekip temsilcimize yani hocamıza sisteme göndermesi için attık. Fakat meğersem rapor Türkçe olmalıymış. Bizse İngilizce yazmıştık. İngilizce olacağı fikrine nerden vardığımızı düşünmeden 1 saat içinde tüm raporu Türkçe’ye çevirdik ve zamanımızın bitmesine 10 dakika kala sisteme yükledik

İkinci ay ise daha programlı gittik ve en iyi ayımız bu oldu. Üçüncü ve dördüncü ayın görevleri bizleri biraz zorlamıştı açıkçası. Fakat aynen şu düşünceyle raporumuzu bir şekilde hazırladık: “Sanki birinci olup Çek’e gideceğiz. Yapalım gitsin.”

Umutsuz umutsuz “Deneyim oldu ya seneye daha iyi yaparız” derken, öğrendik ki bizim kategorimizde, yani lise kategorisinde sadece 1. olan takım gitmiyormuş. Biz 2. olduğumuz için biz de gidiyoruz.

İkinci olduğumuzu bile idrak edememiştik. “Nasıl olur? Çek mi? Gidiyor muyuz?” diye düşünürken fark ettik ki gitmeye 20 gün var ve bizim hiçbir şeyimiz hazır değil.

Gerçekten zorlu bir evrak süreci ardından, ki bir ara gidemeyeceğimizi düşünüyorduk, son 2 gün kala görev pasaportlarımız gelmişti.

“Ee gidiyoruz, orada ne olacak peki?”  Orada sizden istenilen, 4 ay boyunca yaptığınız tüm çalışmaları size verilen bir masada sergilemeniz ve bir de sahne deneyi seçip onu sunmanız. Bizim sahne deneyimiz gerçekten bir faciaydı. Neden derseniz, hiç hazırlanamamıştık ve olayı biraz yanlış anlamıştık. Oraları geçeceğim.

Masa kısmında ise çok sönük kalmıştık. Hala vicdan azabı çektiğim bir durumdur ki ayrıca, tasarladığımız bayrağı da havalimanında unutmuştuk. Daha doğrusu unutmuştum, çünkü benim elimdeydi. Masa için en çok ona güveniyorduk çünkü masanızın nasıl göründüğüne bakıyorlar. Onu ise kağıt bulamadığımız için hediye paketine bitik kalemlerle çizerek halettik ama o kadar kötü oldu ki asmadık.

Yarışma başlarken, konuşmacı sahnede duruyor ve Çekçe yarışmayı anlatıyor. Çek Cumhuriyeti’nin Nymburk şehrindeyiz.

İstediğimiz birçok maddeyi uçaktan geçemeyeceği için getirememiştik. Bu yüzden sönüktük ama yine de şu şekilde beğendiler; basit ama açıklayıcı. Genelde puanımızı buradan aldık.

İki gün süren bu yarışma hakkında en sevdiğimiz şey Vit ve Natalie idi. Onlar bize yardım eden iki kişiydi. Yardım eden derken, dışarıdan gelen tek ülke bu sene Türkiye’ydi. O açıdan organizasyon biraz kötüydü diyebilirim. En azından diğer yıllara göre bu yılın ki kötüydü.

Onlar bize söylenileni çeviriyordu. Gerçekten ikisi de çok tatlıydı ve ne istesek ellerinden geleni yapmaya çalışıyorlardı. Natalie bir matematik öğretmeni, Vit ise üniversitede fizik okuyan bir öğrenciydi. Vit ile gerçekten çok güzel sohbetler ettik.

Hepimiz gülümsüyoruz ve yarışmanın yapıldığı Spor Merkezi önünde duruyoruz.

Soldan sağa hocamız, Natalie, Vit ve takımımız

Bir de bahsetmek istediğim diğer şey ise ortaokul kategorisinde Türkiye’den giden Ülkem Koleji gerçekten çok başarılıydı ve 12 takım arasından 2. oldu. Gerçekten çok gurur vericiydi. Bizse 6 takım arasından 5. olduk fakat bu bile bize yeter. Finalistlerin arasında ikinci olarak yarışmıştık ve cidden hazırlıksızdık. Yine de orada bulunmak hepimiz için çok güzel bir deneyimdi.

Bu süreç sonunda öğrendim ki; kesinlikle “Zaten yapamayacağım, uğraşmaya gerek yok” düşüncesi yanlışmış. Çünkü emek verdiğiniz zaman bir şekilde size geri dönüyor. Hayatımın bilimle dolu olduğu 2 gün ile birlikte bu işi gerçekten çok sevdiğimi bir kez daha anladım. Ve birde tabi ki hiçbir zaman işimi hafife almamayı.

Çok teşekkür ederim!

 

 

, , , ,

KOÇBAT CRISPR SEMPOZYUMU NASIL GEÇTİ?

Selam herkese! Ben Barış ve bugün sizlere 2 Haziran 2018 tarihinde Koç Üniversitesi Bilimsel Araştırma Topluluğu’nun düzenlediği CRISPR Sempozyumu’nun nasıl geçtiğini anlatacağım. Hazırsanız başlıyorum.

Her şey, fakültemizin Bilimsel Araştırma Topluluğu’nun WhatsApp grubuna atılan bir mesajla başladı. Mesajda bu etkinliğin duyurusu yapılıyordu ve bir başvuru formu vardı. Benim CRISPR’a olan zaafım, evet böyle bir zaafım var, sempozyumun tarihi ve yapılacak workshop için gereken bilgisayar gibi küçük ayrıntıları fark etmeme sebep oldu ve formu dediğim ayrıntılara dikkat etmeden doldurdum.

İlk şoku atlattıktan sonra, 5 dakika kadar sonra yani, formu tekrar açıp tüm ayrıntıları acı bir şekilde öğrendim. Neden acı bir şekilde öğrendim:

  • Dizüstü bilgisayarım yok,
  • 31 Mayıs’ta ciddi bir sınavım var.

Bilgisayar işini halledebileceğime inancım tamdı ama sınav konusu aklımı biraz kurcalıyordu. Sınavımın olması demek, yapılacak konuşmalar için bir ön hazırlık yapamamam ve Eskişehir-İstanbul arası gidip gelişime, toplamda yaklaşık 10 saat, değmeyecek olması ihtimalini aklıma getiriyordu. Hali hazırda CRISPR hakkında bilgim vardı ve elimden geldiğince de gelişmeleri takip ediyordum ancak sınav zamanı yaklaştıkça kafamda ‘Acaba’lar beliriyordu. Tüm bu endişelerimin yersiz olduğunu da ancak 2 Haziran günü workshop bittiğinde anladım. Konuşmalar kafamdaki tüm şüpheleri sildi ama konuşmalardan bahsetmeden önce buraya bir kamu spotu yerleştirmem gerekiyor:

Toplu taşıma kullanırken daima Google Maps’ten yararlanın! (Viral almışımdır…)

7.30’da Esenler Otogarı’na vardığımda bineceğim servisi, servisten inince de Koç Üniversitesi Hastanesi’ne ulaşmamı sağlayacak otobüsü biliyordum. Daha doğrusu bildiğimi sanıyordum. Servise inip binme kısmında bir sıkıntı olmadı ancak iş otobüse binmeye gelince işler biraz sarpa sardı. Çapa Tıp taraflarındaki durağı bulmaya çalışırken bir yandan da telefonla konuşuyordum ve tam da bu sırada beklediğim otobüs yanımdan geçip gitti. Her ne kadar erken gelmiş olsam da ön sıraların kapılmış olma ihtimali ve henüz kahvaltı yapmamış olduğum gerçeği yüzüme bir tokat gibi çarptı. Çabucak hastaneye ulaşmalı, kahvaltımı etmeli ve konuşmaları sahne önünden izlemeliydim.

Bu durumdaki telaşlı bir Barış’ın yapabileceği en kötü şeyi yaptım ve yanlış otobüse bindim. Şanslıydım ki teknolojinin günümüzde ulaştığı nokta sayesinde, telefon yani, hastaneye yakın ama hiç de ummadığım bir noktada inebildim.

Kısa bir süre içinde hastaneye ulaştım, kahvaltımı ettim ve şansıma, lobide organizasyonu düzenleyen ekibin bir üyesiyle tanıştım. Birlikte etkinliğin yapılacağı salona geçtik ve ben de ön sıralarda yerimi aldım. Daha önce hiç yüz yüze görüşmediğim, sadece WhatsApp üzerinden haberleştiğim FST üyelerini arıyordu gözlerim. Tam da bu sırada Ekin’i gördüm. Yani aslında birkaç kez göz göze geldik ama ikimiz de birbirimizden emin olamadık. Hemen selamlaştık ve CRISPR, tıp fakültesi, hastaneye ulaşma maceralarımız gibi konular üzerine uzun bir sohbete daldık. Sohbetimizin sonuna, konuşmaların başlama saatine yaklaşırken aramıza FST İstanbul ekibinden Beyza, Mert ve Elif katıldı. Hazırdık, konuşmalar başlıyordu!

Fotoğrafta sempozyumun afişi yer alıyor. Kırmızı bir şerit üzerine beyaz renkte sempozyumun başlığı atılmış. Altında da beyaz arka plan üzerinde konuşmacıların adları, fotoğrafları ve konuşma başlıkları yer alıyor.

Konuşmaları kısaca özetlemek gerekirse,

Açılış Konuşması – Prof. Dr. Hakan Örer, MD, PhD

Hakan Hoca konuşmasında kişiselleştirilmiş tıptan, bilimsel tıbbın tarihinden ve tıpta genetik uygulamaların günümüzde ulaştığı seviyeden bahsetti. Tıp tarihinden pek hoşlanmasam da hocamızın akıcı ve eğlenceli sunumu sayesinde sunum esnasında dikkatim bir kez olsun dağılmadı. Özellikle tıptaki genetik uygulamaların bugünkü hali hakkında bir fikir sahibi olmak bana, yakın bir gelecekte kişiye özel tanı ve kişiselleştirilmiş tıp teknolojilerinin daha da ilerlemesi sayesinde hastalık tanı ve tedavisinin ulaşacağı seviye hakkında büyük umutlar verdi.

CRISPR’a Giriş – Serçin Karahüseyinoğlu, MD

CRISPR’ın keşfi, mekanizması, DNA’nın tamir yöntemleri ve bizim buna CRISPR ile müdahalemiz, diğer genom düzenleme mekanizmaları olan ZFN (Zinc-Finger Nuclease) ve TALEN hakkında bize bilgiler veren hocamız aynı zamanda CRISPR’ın hangi hastalıklarda daha kolay çalıştığından ve CRISPR’ın off-target (istenmeyen, hedef dışı) etkilerinden de bahsetti. Konuşmasında off-target konusuna özellikle vurgu yaptı ve bu konunun CRISPR’a dair en önemli konu olduğunu söyledi.

CRISPR’ın Klinik Uygulamaları – Tamer Önder, PhD

Tamer Hoca, CRISPR ile gen terapisi yaklaşımlarından ve genetik yöntemlerle klinikte tedavi edilebilecek hastalıklardan bahsetti. Konuşmasında yakın gelecekte gerçekleşmeye başlayacak olan, insan embriyosunda CRISPR uygulamalarına da değindi. İnsan embriyosu işin içine girince, olayın etik boyutu da gündeme taşındı ve soru-cevap kısmı da oldukça uzun sürdü. Hem soru-cevap hem sunumun kendisi oldukça doyurucu bir şekilde geçti.

ÖĞLE ARASI

Yemekhaneye geçerken topluca fotoğraf çekindik. Yediğimiz yemekleri tanımlamaya gerçekten kelimeler yetmeyecek sanırım. Sonuçta özel bir hastane olsa da gerçekten bu kadar güzel yemekler yemeyi beklemiyordum. Aslında şu an biraz abarttığımı fark ettim. Kendi üniversitemin hastanesinin yemekleriyle kıyaslayınca hem porsiyon hem tat olarak bir uçurum olsa da… Tamam tamam, güzeldi yani siz anladınız.

Yemekhaneden biraz geç çıktık FST olarak. Hem bazı üyelerimizin yavaş yemesi, onlar kendilerini biliyor, hem de muhabbetin etkisiyle masada uzun bir süre oturduk. Süreç nasıl başladı tam hatırlamasam da, dönüş yolunda kaybolduk. Birkaç tane ameliyathanenin, polikliniğin yanından geçerken kaybolduğumuz için Beyza’yı suçluyor, doğru yolu bulmaya çalışıyorduk. En sonunda etkinliği düzenleyen ekipten birkaç kişiyle karşılaştık ve salona ulaştık.

İnsan Embriyogenezinde OCT4’ün Rolünün CRISPR ile Aydınlatılması – Özgür Öktem, MD

Kemoterapi Direncinde Epigenetik CRISPR/Cas Taraması – Özlem Yedier, MSc

İki hocamız da konuşmalarında kendi çalışmalarından bahsettiler. Bu sunumlar doğrudan çalışmaları anlattığı için diğer sunumlara göre biraz daha teknik ve ileri seviyeydi, o yüzden daha yeni ikinci sınıfa geçmiş bir tıp öğrencisi olan benim için, tam anlayamadığım ve doğal olarak kendimi pek veremediğim konuşmalardı. Her ne kadar ben pek anlamamış olsam da salonun konuşmalara duyduğu ilgi, benim ne kadar çok şey kaçırdığımı kanıtlar nitelikteydi.

CRISPR Knockout Workshop

Sol tarafta Burak, onun sağında ben varım. İkimizin de elinde bize verilen CRISPR knockout el kitabı var. İki elimizle kitapları kameraya doğru kaldırıp poz vermişiz. Burak sarı saçlı, beyaz tenli. Kahverengi kemeri ve metal saati dikkat çekiyor. O da benim gibi siyah kemik gözlük takıyor ve üzerinde lacivert bir gömlek var. Benim üzerimde de pembe bir tişört var. Siyah saçlıyım ve uzamış kıvırcık sakallarım var benim de. Önümüzde bilgisayarlarımız duruyor. Daha arkada ise beyaz bir tahta var.

Bilgisayardaki çeşitli yazılım ve web sitelerinden yararlanarak bir geni CRISPR ile knockout ettik. Burak, Beyza ve benim olduğumuz çalışma grubu çalışmayı oldukça hızlı bitirdi. Bize verilen el kitapçığının sadece yarısını yapmış olmamız ve yaptığımız kısmı da oldukça hızlı geçtiğimiz için bu workshop benim açımdan pek verimli geçmedi. Diğer gruplar, verilen iki saatlik sürenin tamamını kullanmışken bizim işimiz yaklaşık kırk dakikada bitmişti. Biz de kaderimize razı olup lobiye geçtik ve ekibin geri kalanının da yanımıza gelmesiyle hastaneden ayrıldık.

Beyza'nın biz lobide beklerken habersiz çektiği fotoğraf. Ayna karşısında oturuyoruz. Ortada Beyza, solda Burak, sağda da ben varız. Beyza bacak bacak üstüne atmış ve telefonu yüzünü kapatacak şekilde tutmuş. Her ne kadar yüzünü kapatmış olsa da gülümsediği anlaşılıyor. Dalgalı siyah saçları var ve boyu ayak bileğinde biten gri bir pantolon giymiş. Ayak bileğinde kırmızı bir halhal var. Parlak gri ayakkabıları ise göz kamaştırıyor. Hepimizin yanında çantalarımız var.

İşte lobide bitmek bilmeyen o dakikalar! Soldan sağa Burak, Beyza ve ben.

Beşiktaş’a gitmek için metrobüse doğru yürürken Elif ve Ekin’in aramızdan ayrılması gerekti. Onlarla vedalaştık ve metrobüse bindik. Tahmin ettiğimden kısa bir sürede Beşiktaş’a ulaştık ve FST İstanbul ekibinin diğer üyeleriyle yani Elif, Doğukan, Tutku ve Gökçe ile bir kafede buluştuk. Sohbet ediyorduk, limonataya benzer içecekler içiyorduk ama korkunç bir gerçeğin de farkındaydık: Hava çok sıcaktı! Ekipteki herkesi dışarıya çıkmaya ikna etmeye çalışırken Elif’e bir telefon geldi ve işte o telefon Elif’in başvurduğu staja kabul aldığını söyleyen telefondu! Hararetli ikna tartışmamızı sonlandırıp Elif’in sevincine ortak olduk. En sonunda kafeden çıktık ve kendimizi Yahya Kemal Parkı’na atmadan hemen önce markete uğrayıp birkaç abur cubur aldık.

Parkta çimlere oturup ilk önce FST İstanbul ekibinin düzenlemeyi düşündüğü birkaç etkinlikten bahsettik. Emin olun hepimizi çok güzel etkinlikler bekliyor 🙂 Etkinlik planlarından bahsettikten sonra da kendimizi boş yapmaya adadık. ‘Akbil fırlatma challenge’ ve ‘çimen yolma challenge’, bunun kazananı benim, etkinliklerimizden sonra birkaç arkadaşımız parkın oyun alanına yöneldi. Neşeyle oyun alanının zevkini çıkartırlarken elim bir olay oldu. Maalesef bir arkadaşımız, Beyza, tahterevalliden kaydı ve yere düştü. Kameralarımız o an açık olmadığı için olay anını size gösteremeyecek olsam da kazada herhangi bir yaralanmanın olmadığını söyleyebilirim. Hiçbir ilk yardım girişiminde bulunmadığım için ilerde diplomamı alamayacağımı iddia ettiler ancak ben onlara katılmıyorum.

Mert siyah ceketi ve güneş gözlükleriyle tüm dikkatleri topluyor. Elif gri bir tişört giymiş ve dil çıkartıyor. Tutku, Beyza ve ben siyah ceket giyiyoruz. Tutku elini göğsüne doğru tutmuş, Beyza ve ben de ellerimizle metalci işareti yapıyoruz. Bu işaret baş parmak, orta ve yüzük parmağın avuç içinde kapalı ve birleşik dururken işaret ve serçe parmağının açık durmasıyla yapılıyor. Doğukan gri bir tişört giymiş ve kafasını hafifçe kameraya doğru yan yatırmış.

Soldan sağa Mert, Elif, Tutku, Gökçe, Beyza, Ben ve Doğukan

Ayrılma vakti gelmişti. Durakta herkesle vedalaştık ve açlığımıza bir son vermek üzere Beyza ve Gökçe ile kokoreççiye doğru yola çıktık. Önceki senelerde gittiğim bir kokoreççiye gittik. Ben hatalarımdan ders almadığım için burada neyi sevip sevmediğimi unutup sevmediğim ürünlerden de sipariş ettim. Midye tavanın tatsızlığını kokoreçle kapatabildim neyse ki. Karnımızı doyururken bol bol sohbet ettik ve oradan da ayrıldık.

Gökçe kameraya doğru hafifçe başını eğmiş, üzerinde koyu yeşil ve kahverengi arası bir renkte tişört var. Beyza ve ben ellerimizde kokoreçlerimizi tutuyoruz. Kokoreçlerden birkaç ısırık almışız. Masada da midye tava ve midye dolmasının olduğu tabaklar var. Masalar beyaz, arkamızda duvar var ve duvarlar da beyaz.

Kokoreç maceramız. Soldan sağa Gökçe Beyza ve ben.

Gökçe ve Beyza evlerine dönecekti, ben de Esenler’e gitmek için servise binecektim. Durakta vedalaştık ve ben de servisle Esenler’e gittim, oradan da Eskişehir’e geri döndüm.

Bana çok güzel 24 saat yaşatan tüm FST ekibine, böylesine dolu ve kaliteli bir sempozyum hazırladıkları için KOÇBAT ekibine ve benim için çok özel olan bu yazıyı okuduğunuz için sizlere sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum.

Bilimle kalın!

, , ,

ASTROBİYOLOJİNİN DE ÖTESİ : KSENOBİYOLOJİ

Merhabalar! Biz iki amatör bilim işçisi, ortak ilgi alanımıza giren bu konuyu sizler için amatörce özetlemeye çalıştık ve bu ilk yazımız oldu. Keyifli okumalar!

Astrobiyoloji veya diğer adı ile egzobiyoloji, popüler kültürde “uzaylılar” görüşünden ileri seviyeye atlayamamış farazi düşünceler üzerine kurulu gibi duruyor şu aşamada. Fakat biz işe daha çok bilimsel ve farazi düşüncelerin birleşmesi ile ortaya çıkabilecek olasılıklardan bakacağız çünkü bu konu hakkında elde net bir emare hiçbir şekilde yok.

Güneş sistemi dışındaki olası bir canlıyı morfolojik olarak kendi gezegenimizdekilere benzetme çabasına girmekteyiz sürekli. Bu konuda haklıyız da, görmediğimiz bir şeyi nasıl betimleyebiliriz ki? Bu illa ki uzaylıların yeşil, cüce, iri  gözlü formda olmasını gerektirecek formdan benzetmeler değil, olası bir mikroskobik canlıyı bile kendi gezegenimizden örneklere benzettiğimizi düşünebiliriz. Asıl soru şu: Bu ne kadar doğru?

Detaylandırıp moleküler seviyeye inerek hiç bizim gezegenimizdeki canlılara benzemeyen bir canlı türü olduğunu varsayalım, bu yine karbon bazlı mı olurdu?

İşte bu noktada devreye ‘Ksenobiyoloji’ görüşü giriyor. Astrobiyoloji ile karıştırılıp aynı şey sanılabiliyor fakat ince bir noktada kopuyorlar. Astrobiyoloji daha olası ve bizimkine daha benzer yaşam formlarının derdinde, en azından araştırmaları bu yönde. Fakat ksenobiyoloji bizimkinden çok daha uzak ihtimaller üzerinde yoğunlaşıyor.

Kseno kelimesi “zeno” kelimesinden yani yabancı kelimesinden türüyor diyebiliriz. Düşünün ki olası dünya dışı dostlarımızdan bile yabancı, belki de tamamen farklı formdaki canlıları betimliyor bu terim. Tam olarak aradaki fark da bu. Bu kategori altındaki olasılıklar bizim olası tabirlerimizden çok daha uzakta.

Pekala daha normal astrobiyolojik terimlere uygun bir canlı keşfedilmemişken ksenobiyolojik formlar hakkında konuşmak ne kadar mantıklı diyebiliriz? Bilemiyoruz. Fakat astrobiyolojik canlılara dair de hiçbir kanıt yok.

O yüzden burada astrobiyolojik versiyonun “karbon bazlı”, ksenobiyolojik versiyonun “silisyum” bazlı olduğunu varsayacağız.

Peki karbon yerine silisyum tabanlı olsa bu canlılar, onları çok farklı bir durumda kılar mıydı bu olay?

Elde bir şey olmadığı için ihtimaller yarı yarıya. C ve Si elementleri diğer maddelerle dörtlü bağ yapabilen eldeki tek şeyler. Bu durumda silisyum tabanlı canlılar mümkünse bile karbon bazlı olanlara oranla çok daha az olacakları kesindir çünkü silisyum daha ağır bir maddedir ve böyle bir durumda ilk önce karbon maddesinin bileşik yapmasını bekleriz. Burada ihtimalleri devreye katarsak ”Silisyum tabanlı canlılar genetik bilgilerini bizim gibi mi kopyalarlardı?”, ”DNA onlarda da olabilir miydi?” gibi sorularla karşılaşırız.

Akıllarda bir sürü soru bıraktığı doğru ama ihtimalleri hesaba katmak durumundayız. Etrafımızda gördüğümüz her canlı karbon tabanlı. Bizler, evimizde beslediğimiz evcil hayvanlarımız ve diğer canlılar. Buna bağlı kalıp canlılık için karbon ve oksijen gereklidir diye bir zorunluluk getirmek oldukça yanlış bir düşüncedir. Bizi daha dar bir pencereden bakmaya zorlar. Ama bilirsiniz ki bilim, daraltılmış bakış açısını ve kısıtlamaları sevmez.

Kaldı ki ksenobiyoloji hakkında net bilgilere sahip değiliz. Evet ihtimaller dahilinde silisyum tabanlı formlarla da karşılaşabiliriz fakat bu organizmalar silisyum tabanlı olsa da metabolizmaları farklı işleyebilir. Bu da şu demek oluyor: Yapıca farklı temelde olan canlı, metabolik anlamda bizim gibi karbon temelli olabilir.

Aynı zamanda bizim için oksijen kaçınılmaz iken onlar için onlarda amonyak etkisi yaratabilir. Bu durumda en net şu açıklamaya varırız: Farklı tabanlarda oluşan sistemlerin morfolojik ve metabolik olaylarını tamamıyla evrimsel kurallar belirleyecektir. En azından bir yerlerde bu tarz canlılar varsa evrim yasasının bizler gibi onları da etkileyeceği kesin fakat yapılarına göre ne biçimde etkileyeceği tartışılır. Şimdilik elde hiçbir şey yok ve Fermi Paradoksu var fakat bu olaylar için her zaman bir ihtimal var, ihtimal varsa olanak da var. Olmayacak olsa bile buradaki çıkarımlardan en iyisi neyin olmayacağı çıkacaktır. Belki de uzakta bir yerlerde bazı akıllı canlılarda bilgi, bizim kullandığımız bir yöntem olan Sokratik yöntem olgusunun niteliğindedir, belki de onlar bilgiyi doğrudan transfer edebiliyorlardır. Bu tamamen onların ilk oluşum sürecine ve kendilerini yok etmemiş olmalarına bağlıdır.  Şu anki cümleler tamamen düşünceye dayalıdır takdir edersiniz ki fakat düşünsenize bu canlılar ya gerçekten varsa ve bilgi transferi için Sokratik yöntemi kullanıyorlarsa? Herhalde onlar da bizim gibi doğaçlama yapar ve bilmediklerini o an karşısındakilere meraklarını gidermek için sorarlardı. Nihayetinde Dünya dışı her olası canlı yaşamını da bizimkinden zeki tutmak gibi bir zorunluluğumuz yok.

Bu yolda ilerleyeceğimiz yollar bizim teknolojimiz ile doğru orantılı olarak artacaktır. Bu hayalperestliklere biraz olsun yaklaşabilmek için ilk önce kendi Güneş sistemimizi tamamen tarayabilmeliyiz. Bu konuda da iddialı yaklaşılan birkaç yer var zaten, bunlardan birisi Mars diğeri Jüpiter’in uydusu olan Europa ve Satürn’ün uydularından Titan ve Enceladus. Şu an yoğunlaşılan nokta Enceladus’un tabanındaki su ve onun gayzerleri. Çoğu kişi için burada yaşam belirtisi oranı oldukça yüksek fakat bu şimdilik tahminlerden ibaret olduğundan somut bir şey sunamıyoruz. Bunun için şu aşamada beklememiz gerekecek. Kendi yörüngelerimizden çıkınca ilk iş suyun buharlaşmadığı veya donmadığı yaşanılabilir bölgelere odaklanarak oralarda canlılık belirtisi aramak olacaktır. Bunu yaparken kendi mantığımızla gördüklerimizden yola çıkacağımızdan Dünya benzeri gezegenler saptamaya çalışacağız genel olarak. Belki de dış dünyayı tamamen kendimize benzeterek hata yapıyoruz ve bundan hüsrana uğruyoruz, kim bilir?

Genel olarak ksenobiyolojik formlara uzak görünsek de astrobiyolojik dünya dışı yaşamlar için çok yakın bile olabiliriz. Çünkü organik bileşiklerin sadece buraya ait olmadığını biyosferimize düşen asteroidlerle defalarca görmüştük. Bu taşlardaki aminoasitler ihtimalleri fazlasıyla kuvvetlendiriyor ve bizimle ortak temel yapıda olma olasılığı olan canlıların bulunma ihtimalini arttırıyor fakat ilk aşamada hayalperest olmaya gerek yok. Bu ufacık bir bakteri bile olsa keşfi büyük bir ihtilal yaratacaktır çünkü bu durum bizi büyük fantastik kurgularımıza yaklaştıran yapbozun ilk parçası olacaktır.

Bilimle kalın!

İlayda ÇAM & Kerem TUNÇ

, ,

2. Dilhan Eryurt Gökbilim Günü

Merhaba arkadaşlar ben Sivas’tan Öznur. Sizlere 2. Dilhan Eryurt Gökbilim Günü’nde neler yaşadığımı anlatmak istiyorum.

Etkinlik için cuma gecesi yola çıktım. Açıkçası oldukça heyecanlıydım çünkü ilk defa bir etkinlikte FST üyeleriyle birlikte olacaktım.

Fizik U3 amfisine gittiğimde ilk olarak gözüm Aylin’i aradı. Aylin’i ilk gördüğümde “İşte orada!” dedim ve yanına gittim. Sıcak karşıladı fakat kendimi tanıtmamıştım. Katılımcı kartımı ve dosyamı alıp amfide biraz dolaştım. Fuaye alanında birbirinden güzel posterler asılmıştı. Tam ortada da Dilhan Eryurt köşesi oluşturulmuştu. Dilhan Eryurt’un fotoğrafı masaya yerleştirilmiş, yanı başında da Dilhan Eryurt adına bir hatıra defteri eklenmişti. Okuduğu kitaplar, dergiler, yaptığı Türkçe ve İngilizce yazışmalar, mektuplar, makale nüshaları, kartpostallar ve daha birçok şey vardı. Heyecanla gidip baktım. Resmen Dilhan Eryurt’un dokunduğu ve okuduğu kitaplara bakıyordum.  Biraz daha dolaştıktan sonra tekrar Aylin’in yanına gittim. Artık kendimi tanıtma sırası gelmişti! ‘Merhaba Aylin. Ben Sivas’tan Öznur.’ dedim. Aylin zıplamaya başladı ve sarıldı. Beni molada diğer ekip üyeleriyle tanıştıracağını söyledi. Zaten etkinlik de başlamak üzereydi.

Dilhan Eryurt anısına hazırlanmış masa. Ön tarafta anı defteri, arka tarafta çerçeve içinde resmi yanında da kitapları var.

İlk olarak Dilhan Eryurt adına bir kürsü oluşturuldu ve böylece bir anma gerçekleştirildi. Bu yüzden söze kısaca Dilhan Eryurt hakkında bilgi vererek başlamak istiyorum. Astrofiziği, Türkiye ile tanıştıran kişi Dilhan Eryurt diyebiliriz. IAEA’dan (Uluslararası Enerji Atom Ajansı) aldığı bursla iki yıl Kanada’da Deep River Atom Enerji Laboratuvarı’nda hidrojen yıldızları üzerine çalışmalar yapmıştır. Hidrojenden meydana gelen gazların opozitesini hesaplamak için istenilen programı yapmayı başarmıştır. Daha sonra SIE’dan (Amerikan Soroptimist Federasyonu) aldığı bursla Indiana Üniversitesi’nde görev alıp bu üniversiteye bağlı olan Goethe Link Gözlemevi’nde çalışmaya başladı. National Academy of Sciences’dan (Ulusal Bilimler Akademisi) burs kazanarak NASA’ya bağlı olan Goddard Gözlemevi’nde güneş evrimi üzerine çalışmaya başlamıştır. Bu dönemde gözlemevinde çalışan tek kadın astronomdu. Goddard Gözlemevi’nde iki yıllık çalışması ardından kendisine az rastlanan bir ayrıcalık tanındı: kıdemli çalışan olma hakkına sahip olma! 1968 yılında ODTÜ’de konuk profesör olarak çalışmaya başlamış ve TÜBİTAK’ın desteğiyle I. Ulusal Astronomi Toplantısı’nın düzenlenip gelenekleşmesine ön ayak olmuştur. 1988 yılında 6 ay fizik bölüm başkanlığı ve 5 yıl Fen-Edebiyat Fakültesi’nin dekanlığını yaptı. Dilhan Eryurt’un Apollo Projesi (Ay’a ilk iniş) için çok değerli ve başarılı çalışmalarından ötürü kendisi 1969 yılında normalde Amerikan vatandaşlarına verilen Apollo Başarı Ödülü’ne layık görülerek bir ilke imza atmıştır. TÜBİTAK tarafından her yıl düzenlenen, bilimsel araştırmalarıyla bilime evrensel düzeyde önemli katkılarda bulunmuş bilim insanlarına verilen Hizmet ve Teşvik Ödülü’ne layık görülmüştür. Bunca önemli ödüle layık görülen Dilhan Eryurt için ise en değerlisi liseden mezun olduğunda dönemin Milli Eğitim Bakanı olan Hasan Ali Yücel’in mezuniyetinde hediye ettiği Nutuk kitabıdır.

İşte bu kadar büyük ve değerli bir bilim insanımız olan  Dilhan Eryurt’un hayatlarındaki yerinden ve bizim için kıymetinden Prof. Dr. Ahmet Oral, Prof. Dr. Altuğ Özpineci, Prof. Dr. Çağdaş İnam, Cemal Fazıl Karakaş, Prof. Dr. Halil Kırbıyık ve Prof. Dr. İbrahim Küçük sırasıyla Dilhan Eryurt kürsüsünde bahsettiler.

TÜBİTAK Gözlemevi Müdürü Prof. Dr. Halil Kırbıyık gerçekleşen ve gerçekleşecek olan projelerden bahsetti. Ayrıca bizlere günümüz dünyasında bilimin önemi hakkında öğütler de verdi. Daha sonra ERÜ Astronomi ve Uzay Bilimleri bölümü başkanı Prof. Dr. İbrahim Küçük Türkiye’de astrofizik çalışmalarındaki son gelişmeler hakkında bilgi verdi. Ayrıca gerçekleşecek olan projelerden de bahsetti.

Öğle arası molasında 1. Ulusal Astronomi Kongresi’ne katılanların fotoğraf çekildiği merdivende hep beraber fotoğraf çekildik. Daha sonra teleskop ile Güneş gözlemi yaptık. Güneş’teki patlamaların bir kısmı belli oluyordu ve bu beni çok heyecanlandırmıştı!

Moladan sonra Prof. Dr. Çağdaş İnam bizlere kütle aktarımı yapan atarcaların astronomisi hakkında bilgilendirdi. Bu atarcaları nasıl tespit ettikleri ve elde ettikleri veriler hakkında da bilgi verdi. Daha sonra İÜ Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü öğrencileri IST40 teleskobundan yaptıkları ilk ışık verilerini ne kadar zor koşullarda elde ettikleri hakkında bilgi verdiler ve bu sürecin nasıl geçtiğini bizlerle paylaştılar. Diğer konuşmacı öğrenciler de kendi çalışmaları hakkında bilgi verdiler.

Programın sonunda ODTÜ AAT’nin geçmişten günümüze yaptığı çalışmalardan bahsedildi. Her yıl yaptıkları Yuri’s Night etkinliği çok hoşuma gitti.

Kapanış konuşmasını Doç. Dr. Sinan Kaan Yerli yapacaktı fakat gelemedi. Konuşmasını Özgür Can okudu bizlere. Sevgi dolu bir kapanış konuşmasıydı.

Böyle bir etkinlikte bulunabildiğim için gerçekten şanslıyım. Böyle bir etkinliği düzenledikleri için AAT’ye çok teşekkür ediyorum.

 

Bazı FST üyeleri ile fotoğraf. Soldan sağa: Aylin, Ertuğrul, Öznur, İrem, Tolga, Çağrı, Sinem ve Halil. Öznur Sivas'tan geri kalan herkes Ankara ekibinden.